29782/02
WyrokETPCz2007-02-15ECLI:CE:ECHR:2007:0215JUD002978202
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy postępowanie administracyjne zakończone nałożeniem grzywny za naruszenie przepisów dotyczących pakowania wody, prowadzone bez otwartej rozprawy i możliwości obrony, naruszyło prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że postępowanie, w którym nałożono na skarżącego grzywnę, miało charakter "karny" w rozumieniu art. 6 Konwencji, pomimo klasyfikacji w prawie krajowym jako administracyjne, stosując kryteria Engel (natura czynu, natura i surowość kary). Stwierdził, że brak otwartej rozprawy i uniemożliwienie skarżącemu skutecznej obrony przed sądami krajowymi, które rozstrzygały o jego winie i karze, stanowiło naruszenie prawa do rzetelnego procesu. Trybunał podkreślił, że jawność rozpraw i prawo do skutecznego udziału w postępowaniu są fundamentalnymi gwarancjami art. 6 § 1.Stan faktyczny
Evrenos Önen, właściciel stacji wody pitnej i przemysłowej w Izmirze, został powiadomiony przez Izmirską Dyrekcję Zdrowia o niezgodności jego firmy z przepisami dotyczącymi pakowania wody. W listopadzie 2001 r. prokurator w Karşıyaka nałożył na niego grzywnę w wysokości 1,898,208,000 TRL. Skarżący odwołał się do Sądu Pokoju w Karşıyaka, który odrzucił jego odwołanie i podniósł grzywnę do 2,847,312,000 TRL. Kolejne odwołanie do Sądu Karnego Pierwszej Instancji w Karşıyaka również zostało odrzucone, a skarżący zapłacił grzywnę w ratach. Całe postępowanie odbyło się bez otwartej rozprawy i możliwości obrony przed sądami.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 § 1 Konwencji. 3. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające zadośćuczynienie za wszelką szkodę niemajątkową. 4. Zasądza na rzecz skarżącego 2,160 Euro tytułem szkody materialnej oraz 1,000 Euro tytułem kosztów i wydatków, powiększone o wszelkie należne podatki, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, wraz z odsetkami za zwłokę. 5. Odrzuca pozostałą część roszczeń skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL OF
EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÜÇÜNCÜ DAİRE
EVRENOS ÖNEN - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 29782/02)
KARAR
STRAZBURG Şubat 2007
Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle
ilişkin değişiklik yapılabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USULİ İŞLEMLER
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Evrenos Önen’in (“başvuran”), İnsan Haklarını
ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi uyarınca, 5
Temmuz 2002 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
yaptığı başvurudur (başvuru no:29782/02).
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuran 1937 doğumlu olup İzmir’de ikamet etmektedir.
Başvuran, İzmir’de bir içme ve sanayi suyu istasyonunun sahibidir. İzmir Sağlık
Müdürlüğü, 9 Temmuz 2001 tarihli bir mektupla, başvuranın şirketinin doğal kaynak ve
maden suyunun ambalajlama ve paketlenmesine ilişkin yönetmeliğin şartlarına uymadığını
Karşıyaka Cumhuriyet Savcısı’na bildirmiştir. Ağustos 2001 tarihinde, başvuran, Karşıyaka Cumhuriyet Savcısı’na vermiş olduğu
ifadede, yetkililer tarafından, su satma şeklinin ilgili yönetmeliğe aykırı olduğunun kendisine
bildirildiğini ve bunun üzerine o yılın başlarında işyerini kapattığını ileri sürmüştür. Kasım 2001 tarihinde, Karşıyaka Cumhuriyet Savcısı, 560 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname’de öngörülen doğal kaynak ve maden suyunun ambalajlama ve paketlemesine
ilişkin kurala uymaması nedeniyle, başvuranın 1,898,208,000 Türk Lirası (TRL) tutarında
avans ödemesine ilişkin emir çıkarmıştır. Başvuran, emrin gerektirdiği şekilde on gün içinde
bu cezayı ödememiştir. Aralık 2001 tarihinde, başvuran, Karşıyaka Sulh Hukuk Mahkemesi’ne,
Cumhuriyet Savcısı’nın kararına itiraz etmek üzere bir dilekçe sunmuştur. Başvuran, daha
önce zaten ödeme yaptığını iddia etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, mahkemeye vermiş olduğu
ifadelerde, başvuranın yapmış olduğu ödemenin 26 Mayıs 1999 tarihinde gerçekleşen bir
önceki suç için yapıldığını belirmiştir. Ocak 2002 tarihinde, Karşıyaka Sulh Hukuk Mahkemesi, itirazı reddetmiş ve
başvuranın avans ödemesi emrine uymaması nedeniyle para cezasını 2,847.312.000 TRL’ye
çıkaran bir ceza emri çıkarmıştır.
Başvuran, 19 Şubat 2002 tarihinde, Karşıyaka İlk Derece Ceza Mahkemesi’ne, 22
Ocak 2002 tarihli ceza emrine karşı, özellikle AİHS’nin 6 § 3 (c) Maddesi’nin ihlal edildiğini
ileri sürerek itirazda bulunmuştur. Mart 2002 tarihinde, Karşıyaka İlk Derece Ceza Mahkemesi, Sulh Hukuk
Mahkemesi’nin kararını, kanuna uygun olduğu görüşüyle onaylamıştır.
Başvuran, para cezasını üç eşit taksit şeklinde 3 Mayıs 2002, 28 Mayıs 2002 ve 2
Temmuz 2002 tarihlerinde ödemiştir.
HUKUK
I. AİHS’NİN 6 § 1 MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, savunmasını hazırlamak için yeterli zaman ve imkanı olmamasından ve açık
duruşma yapılmaması nedeniyle kendisini bizzat veya bir avukat aracılığıyla savunmasına
izin verilmemesinden şikayetçi olmuştur. Başvuran, ayrıca, Yargıtay’a etkin bir başvuru
yapma imkanı olmadığından şikayetçi olmuştur. Başvuran, ceza emri yerine açık duruşma
şeklinde düzenli bir şekilde yargılansaydı, Yargıtay’a başvurma şansına da sahip olabileceğini
iddia etmiştir. Başvuran, AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) Maddelerini ileri sürmüştür.
Hükümet, 560 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca bir para cezasının
kesilmesinin, yalnızca usul bakımından değil, aynı zamanda hukuki özellikleri ve sonuçları
bakımından ceza gerektiren suçlardan farklı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Türk
hukukuna göre, söz konusu para cezasının idari bir önlem olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet,
bu nedenle, söz konusu davadaki adli kovuşturmanın, 6. Madde’nin kapsamındaki suç başlığı
altına girdiğini iddia etmiştir.
Hükümet, ayrıca, adli makamların izlediği usulün, Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu’nun ilgili hükümlerine uygun olduğunu ifade etmiştir. Bu, mahkemelerin iş yükünü
azaltmayı hedefleyen, küçük suçlar için basitleştirilmiş bir usuldür. Hükümet, etkin bir hukuk
yolundan yararlanma hakkının, her durumda temyiz hakkından yararlanma anlamına
gelmediğini ileri sürmüştür. Söz konusu davada, başvuranın en yakın İlk Derece Ceza
Mahkemesi huzurunda, ceza emrine itiraz etme fırsatı bulunmaktaydı.
Hükümet, bunlara ilaveten, başvuranın Cumhuriyet Savcısı’na vermiş olduğu
ifadelerle dava dosyasında bulunan belgeleri, dava hakkında karar vermek için yeterli görmesi
nedeniyle, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin oturum yapmaya gerek görmediğini belirtmiştir.
A. Kabuledilebilirlik
AİHM, başlangıçta, bir suçun AİHS’nin amaçları dahilinde “cezai” olup olmadığını
tespit etmek için, ilk olarak suçu tanımlayan metnin davalı Devlet’in adli sistemindeki ceza
kanununa ait olup olmadığını; daha sonra suçun niteliğini ve son olarak da söz konusu kişinin
risk altına gireceği cezanın niteliğini ve ciddiyetini araştırmak gerektiğini yinelemektedir.
Bunlar, AİHS’nin 6. Maddesi’nin hedefi ve amacı, bu maddedeki terimlerin normal anlamları
ve Taraf Devletlerin kanunları doğrultusunda yapılmalıdır (bkz, diğer makamlar arasında,
Garyfallou AEBE / Yunanistan, 24 Eylül 1997, Hüküm ve Karar Raporları 1997-V, s. 1830, §
32).
AİHM, başvuranın hüküm giydiği suçun, iç hukukta “cezai suç” olarak
nitelendirilmediğinin, 560 sayılı Kanun’un 18 A (1) Maddesi’nden açıkça görüldüğünü
belirtmektedir. Bununla beraber, davalı Devlet’in iç hukuku tarafından sağlanan göstergelerin
yalnızca göreceli bir değeri vardır (bkz, 21 Şubat 1984 tarihli Öztürk / Almanya kararı, A
Serisi no. 73, s. 19, § 52). Bu nedenle, küçük suçların yukarıda bahsedilen ikinci ve üçüncü
kriterlere göre incelenmesi gerekir. Bu bakımdan, AİHM, bu kriterlerin kümülatif değil,
alternatif olduğunu belirtmektedir: 6. Madde’nin “cezai alanda suçlamalar” sözlerinin
uygulanması için, AİHM için söz konusu suçun doğası gereği “cezai” olması veya ilgili kişiyi,
doğası veya ciddiyet derecesi gereği genel olarak “cezai” alana ait olan bir yaptırıma tabi
tutması gerekmektedir (bkz, inter alia, Lutz / Almanya, 25 Ağustos 1987 tarihli karar, A Serisi
no. 123, s. 23, § 55). Bu, her kriterin ayrı ayrı incelenmesinin “cezai alanda suçlamanın”
varlığına dair net bir sonuca varmayı mümkün kılmadığı durumda, kümülatif bir yaklaşımı
bertaraf etmemektedir (bkz, diğer makamlar arasında, Garyfallou AEBE, yukarıda kaydedilen,
s. 1830, § 33; ve Bendenoun / Fransa, 24 Şubat 1994 tarihli karar, A Serisi no. 284, s. 20, §
47).
AİHM, yukarıda bahsedilenler karşısında, takibatın iç hukukta “cezai” olarak
sınıflandırılmamasına rağmen, suçun niteliğini, başvuranın maruz kaldığı cezanın niteliğini ve
ciddiye derecesini göz önüne alarak, başvurana verilen para cezasının AİHS uyarınca “cezai”
olduğu görüşüne varmıştır (bkz, Öztürk / Almanya, 21 Şubat 1984 tarihli karar, A Serisi no.
73, § 50). AİHM, bu nedenle, söz konusu davada 6 § 1 Maddesi’nin uygulanabilir olduğu
görüşündedir.
AİHM, AİHS’nin 35 § 3 Maddesi uyarınca, başvurunun asılsız olmadığını
belirtmektedir. AİHM, ayrıca, başvurunun kabuledilebilir olmaması için hiçbir gerekçe
görmemektedir. Bu nedenle, başvurunun kabuledilebilirliği ilan edilmelidir.
B. Esaslar
1. Genel ilkeler
AİHM, 6 § 1 Maddesi’nde yer alan davaların açık olarak görülmesi gerektiğinin temel
bir ilke olduğunu yinelemektedir. Davaların açık olarak görülmesi, davacıları, halkın
incelemesine tabi olmayan adaletin uygulanmasına karşı korumaktadır; bu, ayrıca insanların
mahkemelere güvenmesini sağlayan yollardan biridir. Umuma açık olma, adaletin
uygulanmasını şeffaf hale getirerek, 6 § 1 Maddesi’nin amacının, özellikle de her demokratik
toplumun ilkelerinden biri olan adil duruşma hakkının yerine getirilmesine katkıda
bulunmaktadır (bkz, diğerleri arasında, Stefanelli / San-Marino, no. 35396/97, § 19, ECHR
2000-II).
AİHM, 6. Madde’nin tamamının, bir sanığın ceza davası duruşmasına etkin bir
biçimde katılabilme hakkını sağladığını hatırlatmaktadır. Bu, genel olarak, yalnızca orada
bulunma hakkını değil, aynı zamanda gerektiği durumda yasal yardım alma ve takibatı etkin
bir şekilde izleme haklarını da kapsamaktadır. Böyle haklar, tarafların dahil olduğu bir takibat
kavramında zaten yer almaktadır ve 6 § 3 Maddesi’nin (c) ve (e) alt paragraflarında belirtilen
teminatlardan da çıkarılabilir (bkz, diğerleri arasında, Stanford / İngiltere, 23 Şubat 1994
tarihli karar, A Serisi no. 282-A, s. 10-11, § 26).
Ayrıca, 6 § 1 Maddesi, ilk derece mahkemesinin kararını temyize gönderme gibi bir
hakkı da güvence altına almamaktadır. Ancak, iç hukukun temyiz hakkını öngörmesi
durumunda, temyiz işlemleri duruşma sürecinin bir uzantısı olarak muamele görecek ve buna
göre 6. Madde’ye tabi tutulacaktır (Delcourt / Belçika, 17 Ocak 1970 tarihli karar, A Serisi
no. 11, § 25).
2. Bu ilkelerin sözkonusu davaya uygulanması
AİHM, sözkonusu davada, konuların birbiriyle uyuşması ve 6 § 3 Maddesi’nin alt
paragraflarının ilk paragrafın teminat altına aldığı genel hakkaniyetin belirli yönleri olarak
görülebilmesi nedeniyle, başvuranın şikayetlerinin 6 § 1 Maddesi’ne göre incelenmesinin
daha uygun olacağı kanısındadır.
AİHM, başlangıçta, 30 Haziran 2004 tarihinde verilen bir kararda, Anayasa
Mahkemesi’nin, kişileri açık duruşmadan mahrum etmenin adil yargılanma hakkına aykırı
olduğunu belirterek, oybirliğiyle, önceki Ceza Kanunu’nun 390 § 3 Maddesi’nin anayasaya
aykırı ve hükümsüz olduğuna karar verdiğini belirtmektedir. Ayrıca, 1 Haziran 2005’te
yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile ceza emri
çıkarma uygulaması sona ermiştir.
Ancak, AİHM, başvuranın kovuşturulması sırasında, olayların olduğu dönemde
yürürlükte olan ilgili iç hukuka uygun olarak hiçbir açık duruşma yapılmadığını
belirtmektedir. Hem ceza emri çıkarıp başvuranı para cezasına çarptıran Karşıyaka Sulh
Hukuk Mahkemesi, hem de başvuranın itirazını inceleyen Karşıyaka İlk Derece Ceza
Mahkemesi, dava dosyasında bulunan belgelere dayanarak bir karar almıştır. Yalnızca
Karşıyaka Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvurana, kendisini
bu dava hakkında karar veren mahkemeler huzurunda bizzat veya bir avukat aracılığıyla
savunma hakkı tanınmamıştır. Bu nedenle, AİHM, başvuranın cezai takibatı etkin bir şekilde
izleyemediği kanısına varmıştır.
AİHM, yukarıdaki hususları dikkate alarak, adli makamlar tarafından izlenen usulün
başvuranın savunma haklarını doğru bir şekilde kullanmasını engellediği sonucuna varmış ve
bu nedenle de cezai takibatın adil olmadığını belirtmiştir.
AİHM, AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. Maddesi:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuran, ödemesi gereken para cezasını ve bunun daha sonra işi üzerindeki etkisini
göz önünde bulundurarak, 14,647,712,000 Türk Lirası (TRL) (yaklaşık 7,696 Euro), artı
48,042 Yeni Türk Lirası (YTL) (yaklaşık 25,000 Euro) tutarında faiz talebinde bulunmuştur.
Başvuran, ayrıca, manevi tazminat olarak 25,000 YTL (yaklaşık 13,000 Euro) talep etmiştir.
Hükümet, başvuranın taleplerinin asılsız ve aşırı olduğunu belirtmiştir.
AİHM, AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edilmemiş olması durumunda, takibatın ne
şekilde sonuçlanacağı yönünde spekülasyon yapamayacağını yinelemektedir (bkz, diğerleri
arasında; Janssen / Almanya, no. 23959/94, § 56, 20 Aralık 2001). AİHM, söz konusu davaya
neden olan işlemler öncesinde, başvuranın işyerini kapattığını belirtmektedir.
Bununla beraber, AİHM, başvuranın 2,847.312.000 Türk Lirası ödeme yapmasına
dair emir çıkarılması nedeniyle maddi zarar gördüğünü belirtmektedir. AİHM, ödeme
tarihinde uygulanan ortalama döviz kurlarına dayanarak, maddi tazminat olarak başvurana
2,160 Euro ödenmesine karar vermiştir.
AİHM, ayrıca, bir ihlalin saptanmasının, tek başına, başvuranın maruz kaldığı
herhangi bir manevi zarar için yeterli tazmin oluşturduğu görüşündedir.
B. Masraf ve Giderler
Başvuran, dava üzerinde yirmi üç saat çalışmış olan avukatı tarafından AİHM
huzurunda temsil edilmesi için 14,600 YTL (yaklaşık 7,600 Euro) talep etmiştir. Ancak,
başvuran, bu talebini destekleyen hiçbir belge sunmamıştır.
Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, adil bir karar vererek ve içtihadını dikkate alarak, bu bağlamda başvurana
1,000 Euro ödenmesini uygun görmektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan
eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edildiğine;
3. Bir ihlalin saptanmasının, tek başına, başvuranın iddia ettiği herhangi bir manevi zarar
için yeterli adli tazmin oluşturduğuna;
4. (a) davalı Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu kararın kesinlik
kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, aşağıdaki miktarları ödemesine (bu miktar, ödeme
tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek);
i. Maddi tazminat olarak 2,160 Euro (iki bin yüz altmış Euro);
ii. Masraf ve giderler için 1,000 Euro (bin Euro);
iii. Bu miktarlara konulabilecek bütün vergiler;
(b) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki
miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz
oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin
ödenmesine karar vermiştir.
6. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 15 Şubat 2007 tarihinde, İçtüzüğün 77.
Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Santiago QUESADA
Bölüm Sekreteri
Boštjan M. ZUPANČIČ
Başkan
7
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło