29900/96;29901/96;29902/96;29903/96

WyrokETPCz2001-07-17ECLI:CE:ECHR:2001:0717JUD002990096

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy obecność sędziego wojskowego w składzie Państwowego Sądu Bezpieczeństwa naruszała prawo do niezależnego i bezstronnego sądu z art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy zmiana kwalifikacji prawnej czynu w trakcie procesu bez zapewnienia odpowiedniego czasu na przygotowanie obrony oraz brak możliwości przesłuchania świadków oskarżenia naruszały prawo do rzetelnego procesu i obrony z art. 6 ust. 1 i 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obecność sędziego wojskowego w składzie Państwowego Sądu Bezpieczeństwa (DGM) naruszała zasadę niezależności i bezstronności sądu, ponieważ sędziowie wojskowi pozostawali członkami armii, podlegali dyscyplinie wojskowej, a ich nominacje i oceny zależały od władzy wykonawczej i wojska. Trybunał stwierdził również, że zmiana kwalifikacji prawnej czynu z 'zdrady integralności państwa' (art. 125 TCK) na 'członkostwo w organizacji zbrojnej' (art. 168 § 2 TCK) tuż przed wydaniem wyroku, bez zapewnienia skarżącym odpowiedniego czasu na przygotowanie obrony, naruszyła ich prawo do bycia poinformowanym o zarzutach i prawo do obrony. Ponadto, Trybunał uznał, że oparcie wyroku skazującego w decydującym stopniu na zeznaniach świadków, których skarżący nie mieli możliwości przesłuchać ani poddać weryfikacji, stanowiło naruszenie prawa do rzetelnego procesu i obrony.
Stan faktyczny
Skarżący, Selim Sadak, Leyla Zana, Hatip Dicle i Orhan Doğan, byli posłami tureckiego parlamentu z Partii Demokracji (DEP), która została zamknięta w 1994 r. Ich immunitet parlamentarny został uchylony, a następnie zostali zatrzymani i aresztowani. Początkowo oskarżono ich o zdradę integralności państwa (art. 125 TCK) w związku z działalnością PKK. W trakcie procesu przed Państwowym Sądem Bezpieczeństwa (DGM) kwalifikacja prawna czynu została zmieniona na członkostwo w organizacji zbrojnej (art. 168 § 2 TCK). DGM skazał ich na 15 lat ciężkiego więzienia. Sąd Kasacyjny (Yargıtay) podtrzymał wyrok skazujący.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: - stwierdza naruszenie art. 6 Konwencji z powodu braku niezależności i bezstronności Państwowego Sądu Bezpieczeństwa w Ankarze; - stwierdza naruszenie art. 6 ust. 3 lit. a) i b) Konwencji, ponieważ skarżący nie zostali w odpowiednim czasie poinformowani o zmianie kwalifikacji prawnej zarzutów i nie dano im możliwości przesłuchania świadków oskarżenia; - stwierdza naruszenie art. 6 ust. 3 lit. d) Konwencji w związku z art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku możliwości przesłuchania świadków oskarżenia; - uznaje, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych skarg na podstawie art. 6 Konwencji; - uznaje, że nie ma potrzeby rozpatrywania skarg na podstawie art. 10, 11 i 14 Konwencji; - orzeka, że pozwane państwo ma zapłacić każdemu ze skarżących 25 000 USD (łącznie 100 000 USD) tytułem zadośćuczynienia za wszelkie szkody; - orzeka, że pozwane państwo ma zapłacić łącznie 10 000 USD tytułem kosztów i wydatków; - orzeka, że od kwot tych należy naliczyć odsetki w wysokości 6% rocznie po upływie trzech miesięcy od daty wydania wyroku; - oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĠ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   SADAK VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96)   NİHAİ KARARIN ÇEVİRİSİ   ____________________________________________________________________________________________   © T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı, 2001. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı, AKGY’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Selim Sadak, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Orhan   Doğan'ın, ("başvuranlar"), 17 Ocak 1996 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri   Korumaya Dair Sözleşmenin ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine   Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptıkları başvurudur (Başvuru no:   29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96).   OLAYLAR   Eski milletvekili olan başvuranlar, 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından   kapatılan Demokrasi Partisi'nin ("DEP") üyesi idiler.   Ankara DGM Başsavcısı, başvuranların TCK'nun 125. maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle,   Kasım 1991, 16 Aralık 1992, 25 Mayıs 1993 ve 2 Temmuz 1993 tarihlerinde,   milletvekillik dokunulmazlılıklarının kaldırılmasını talep etmiştir.   Mart 1994 tarihinde, TBMM, Anayasa'nın 83. maddesine istinaden başvuranların   dokunulmazlıklarını kaldırmıştır.   Ankara DGM Başsavcısının emri üzerine Dicle ve Doğan 2 Mart 1994, Zana ise 4 Mart 1994   tarihlerinde gözaltına alınmışlardır. Birkaç gün sonra Savcı gözaltı süresini 16 Mart 1994   tarihine kadar uzatmıştır. 16 Mart 1994 tarihinde, üç başvuran Ankara DGM'nin huzuruna   çıkarılarak tutuklanmışlardır.   Haziran 1994 tarihinde, Anayasa Mahkemesi DEP'i kapatmış ve parti üyelerinin   milletvekilliklerini düşürmüştür. Sadak, 1 Temmuz 1994 tarihinde gözaltına alınmış ve 12   Temmuz 1994 tarihinde tutuklanmıştır.   Haziran 1994 tarihinde, DGM Savcısı başvuranların, PKK'nın faaliyetlerini öven   beyanatlarda bulundukları ve PKK'ya yardım yataklık yaptıkları gerekçesiyle ve TCK'nun   125. maddesi cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açmıştır. Başvuranlara yöneltilen   suçlamalar 21 Haziran 1994 akşamı TRT 1'de yayınlanan haber bülteninde açıklanmıştır.   Başvuranlar, Ankara DGM'deki son oturumda, savcılığın suçlandıkları faaliyetlere TCK'nun   168. maddesi çerçevesinde yeni bir tanımlama getirdiğini öğrenmişlerdir. Mahkeme,   başvuranlardan bu yeni tanımlamaya ilişkin görüşlerini talep etmiştir. Başvuranların   avukatları, DGM'nin talep ettikleri bir usule ilişkin bir tedbir almayı reddetmesini protesto   etmek için bu duruşmaya katılmamışlardır.   Aralık 1994 tarihinde, Ankara DGM, başvuranları silahlı örgüt üyesi olmaktan TCK'nun   168§2. maddesi gereği 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, TCK'nun 125.   maddesine istinaden yöneltilen ve Devlet'in bütünlüğüne ihanet halinde idam cezası öngören   temel suçlamayı reddetmiştir.   Mahkeme, başvuranların, Türkiye'nin Güneydoğu ve Doğu bölgelerinde bir Kürt Devleti   kurmayı hedefleyen ayrılıkçı silahlı örgüt PKK'nin yöneticilerinden aldıkları talimatlar   doğrultusunda, yoğun bir "ayrılıkçı" faaliyet yürüttüklerinin sabit bulunduğuna karar   vermiştir.   Mahkeme bu bağlamda, 1991 yerel seçimleri öncesinde başvuranlarının, "Yasasın PKK" ya   da "Vur gerilla vur, Kürdistan'ı kur" gibi sloganların atıldığı mitinglerde PKK bayrağı altında   konuşmalar yaptıklarını; halkı kışkırttıklarını ve Devlet'in gücüne zarar verecek bir ortam   yarattıklarını; Kasım 1991’de TBMM'deki milletvekili yemin töreninde PKK'nm renklerini   taşıdıklarını; siyasi partileri HADEP ve DEP'in kongrelerinde, Türk bayrağı asılmazken PKK   bayrağı asıldığını ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin işgalci ve düşman olarak tanımlandığını;   dört başvuru sahibinden üçünün Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesindeki aşiret reisleriyle   yaptıkları görüşmelerin kayıtlarından, aşiret reislerini PKK'ya katılmaları ya da destek   vermeleri için tehdit ettiklerinin ortaya çıktığını; başvuranlardan birinin bir PKK militanını   milletvekili lojmanında barındırdığını ve belgelerde sahtecilik yoluyla hastane masraflarını   Devlet'e ödettiğini; başvuranlardan birinin, bölgede faaliyette bulunan diğer militanlara   katılmaya hazırlanan PKK militanlarını evinde barındırdığını; başvuranların yurtdışında PKK   adına açıklamalar yaptıklarını ve PKK'nın görüşlerini desteklemek amacıyla Devlet'i hedef   alan yalan beyanlarda bulunduklarını belirtmiştir. DGM aynı zamanda, başvuranlar ile birlikte   yargılanan sanıklardan birinin, bir aleyhte tanığın dinlenmesi talebini de, tanığın bu nedenle   PKK saldırısına uğrayabileceği gerekçesiyle reddetmiştir.   DGM, sözkonusu suçu TCK'nun 125. maddesinin değil, 168. maddesinin ihlali olarak   tanımlayarak, 125. maddenin bir "amaç" suçu, 168. maddenin ise bir "vasıta" suçu   öngördüğüne dair içtihadı hatırlatmış; TCK'nun 125. maddesinde tanımlandığı şekliyle   Devlet'in bütünlüğüne ihanet suçunun, ancak Devlet'in varlığını sürdürmesini gerçekten tehdit   etmiş olan eylemlerin tespit edilmesi halinde sabit görülebileceğini belirtmiştir. Şiddet ve   terör eylemleri ancak böyle bir tehlikeyi yaratacak kadar vahim olduklarında 125. maddenin   kapsamına girebilirler. Buna karşılık 168/2. madde, sadece 125. maddeye aykırı bir amaçla   daha önceden kurulmuş silahlı bir örgüte katılmayı cezalandırır. Bu suçun temel unsuru,   sanıkların yukarıda tanımlanan türde, disiplinli bir yönetimi ve hiyerarşik bir yapısı olan   silahlı bir örgüte üye olmalarında yatar. Bu bağlamda, sanıkların bizzat Devlet'in varlığını   tehlikeye sokacak eylemlerde bulunmuş olmaları gerekmez. 168. Madde ayrıca özel bir   manevi unsurun bulunduğunu, yani sanıkların yasadışı bir örgüte üye olmanın bilincinde   olduklarını da varsayar.   Başvuranlar ve Ankara DGM Savcısı, 8 Aralık 1994 tarihli kararı temyiz etmiştir. Savcı,   suçlamanın dayanağının TCK'nun 125. maddesi kapsamında olduğunu ileri sürmüştür.   Başvuranlar ise kendilerine yöneltilen suçlamaların siyasi amaç taşıdığını ifade etmektedirler:   Kürt davasını savunan milletvekillerinin görüşlerinden dolayı cezalandırıldığını,   kendilerini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin olağanüstü, siyasi nitelikli bir   mahkeme olduğunu ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak nitelendirilemeyeceğini öne   sürmektedirler.   Başvuranlar aynı zamanda, özellikle iddia ve savunma araçlarının eşitliği sağlanmadığı için   adil bir yargılanma sürecinden yararlanamadıklarını da öne sürmektedirler. Özellikle, onbeş   günlük gözaltı süreleri boyunca, bir avukatla görüşme olanağından yararlanamadıklarını; ön   soruşturma süresince dava vekillerinin dosyadaki delillere ulaşamadıklarını; yaptıkları   savunma Devlet'in gizli servislerince hazırlanan raporlara konu olduğu ve zaman zaman   duruşma salonuna girişleri engellendiği için, dava vekillerinin hükümet tarafından baskı   gördüğünü; vekillerinin hiçbir talebinin DGM tarafından kabul edilmediğini; savcılığın   soruşturma sırasında dinlediği tanıklara ve görevlendirdiği bilirkişilere mahkemede soru   soramadıklarını; savcılık tarafından yapılmış olan ses ve görüntü kayıtlarının incelenmesi   taleplerinin, DGM tarafından geçerli bir gerekçe olmaksızın geri çevrildiğini;   mahkumiyetlerinin dayandırıldığı delillerin, duruşmalarda okunmadığını ve başka tanıkların   dinlenmesi ve yeni bilirkişi incelemesi yapılmasıyla ilgili taleplerinin, DGM tarafından kabul   edilmediğini ifade etmişlerdir. Başvuru sahipleri bazı avukatların ve kimi yabancı heyetlerin   mahkeme salonuna girebilmeleri konusunda karşılaşılan zorlukların da, davanın kamuya açık   niteliğine zarar verdiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar son olarak, DGM'yi, yasal ya da   yasadışı tüm Kürt yanlısı örgütlerin faaliyetlerini kendilerine mal etmek ve kendilerine   yöneltilen suçlamalarla ilgili hiçbir kanıt değeri olmayan siyasi nitelikli tespitleri dikkate   almakla suçlamaktadırlar.   Ekim 1995 tarihli kararıyla Yargıtay, başvuranların suçluluğuna ve cezalandırılmalarına   ilişkin birinci derece mahkemesinin kararını onamıştır. Buna karşılık, Ankara DGM'nin 8   Aralık 1994 tarihli kararında anılan bazı gerekçelerin kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir: 8   Kasım 1994 tarihinde ve Ankara DGM'de yapılan son duruşmada, savcı başvuranlar   aleyhinde yeni iddianame hazırlayarak başvuranları TCK'nın 168. maddesi uyarınca silahlı   çete oluşturmaktan yargılanmalarını talep etmiştir.   Aralık 1994 tarihli kararıyla, Ankara DGM başvuranları TCK'nın 168§2 maddesi   kapsamında silahlı çete oluşturmaktan 15 yıl ağır hapis cezasına çaptırmış ve TCK'nın 125.   maddesi bağlamında ileri sürülen iddiaları ret etmiştir.   Zana ile ilgili olarak Yargıtay, PKK’nın Bekaa kampında eğitim aldığını, Bucak aşiretinin   reisine, aşiretin tamamının PKK’ya katılmasını sağlamak amacıyla, “genel sekreteri” Öcalan   ile görüşmesi ve PKK’ya katılması için davette ve baskıda bulunduğunu; başka bir aşiret   reisine, ”Kürdistanı kurmak için gelip PKK’ya katılma” çağrısı yaparak, baskı uyguladığını;   evine sığınan ve görüşlerine ters düşen kişiyi PKK’ya teslim ettiğini; Cizre’deki bir gösteri   esnasında topluluk tarafından atılan sloganların (“Yaşasın Kürdistan”, “Yaşasın Apo”,   “Yaşasın Zana”), Kürdistan halkının çoğunluğunun ortak görüşü olduğunu iddia ederek   bunlara karıştığını; bir Alman televizyon kanalına verdiği demeçte Türkiye’de kendisini   yabancı gibi hissettiğini ve Türkiye “halkını” yok etmek için kararlar almak üzere olduğunu   iddia ettiğini; PKK’nın himayesi altında, Brüksel’de yapılan yürüyüşe ve PKK’nın üyeleri   tarafından düzenlenen basın toplantısına katıldığını belirtmektedir.   Orhan Doğan ile ilgili olarak Yargıtay, PKK kamplarına katılımını sağlamak maksadıyla bir   teröristi evinde sakladığını; Zana ile birlikte bir teröriste yataklık yaptığını; sahte evrak   düzenlediğini ve kullandığını; elçiliklere gönderilen mektuplarda Hükümetin PKK’ya karşı   savaşmak için Kürtlere baskı yaptığını söylediğini; bir miting sırasında, Türk Devleti'nin Kürt   halkını birçok yöntemle ezdiğini ifade ettiğini ve aynı zamanda PKK'yı de ordu olarak   tanımladığını belirtmektedir.   Hatip Dicle ile ilgili olarak Yargıtay, başka aşiretlere PKK’ya katılmaları için baskı   yaptığını; Diyarbakır’da bir toplantı sırasında toplantıya katılanları zorunlu olarak güvenlik   güçleri ile çatışma esnasında ölen PKK militanları için bir dakikalık saygı duruşunda   bulundurduğunu ve Türk ordusunun bu bölgede Kürt halkını bastırmak için bulunduğunu   belirttiğini; Belçika'da yayınlanan bir günlük gazetenin kendisiyle yaptığı bir röportajda,   amaçlarının bir Kürt Devleti kurmak olduğunu ve Lozan Anlaşması'ndan (1923) beri bir   bağımsızlık savaşı verdiklerini söylediğini; PKK'yi, kökleri halka inen bir hareket olarak   tanımladığını; yaşamlarına mal olsa bile, topraklarından kendilerine karşı olan herkesi   atmaları gerektiğini, Kürt halkının varlığını sürdürebilmek için silahlı bir direniş   gerçekleştirdiğini ve sözde terörizme karşı yürütülen savaşın Kürtlerin ulusal taleplerinin yok   edilmesinden başka birşey olmadığım söylediğini; uluslararası savaş haklarına ilişkin   sözleşmelerde üniforma giyen herkesin hedef olabileceğini söyleyerek, Piyade Okulu   öğrencilerine yönelik, 4 ölü, 20 yaralı ile sonuçlanan bir suikastı övdüğünü; ve partisinin bir   toplantısında, Devlet'in Kürt sorununu PKK'yi dışlayarak çözemeyeceğini söylediğini   belirtmektedir.   Selim Sadak ile ilgili olarak Yargıtay, Sadak'ın Türkiye'nin Güneydoğusundan bir aşiret   reisine, PKK buyruğu altına girmeyi kabul etmesi için baskı yaptığını; Türkiye'nin   güneydoğusunda bulunan Şenoba köylülerine, Kürdistan topraklarında bulunduklarını ve   faşist Türk Devleti'ne karşı Kürdistan ulusal kurtuluş savaşının yakında başlayacağını   söyleyerek, köylülerden koruculuğu bırakmalarını istediğini; PKK militanlığı yaptıklarından   şüphelenilen kişilere gözaltında eşlik eden polislere "işkenceci" dediğini ve Türklerin Kürtlere   yaptıkları baskılara engel olacağını, Kürtlerin bu baskıların hesabını soracağını söylediğini;   PKK'nin Neuchatel'de (İsviçre) düzenlediği bir toplantıda, PKK'yi Kürdistan'ın ve Kürt   halkının kurtuluşu için savaşan bir ordu olarak tanımladığını; ve Türkiye'de bulunan   elçiliklere gönderilen bir bildiride, Ağustos 1992'de Şırnak'ı terkeden köylülerin, aslında   Devlet güçlerinden kaçtığını söylediğini belirtmektedir.   HUKUK   Başvuranlar, Ankara DGM tarafından yapılan yargılamanın adil olmadığından, bu   mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığından ve ifade özgürlüklerinin ve dernek kurma ve   toplantı özgürlüklerinin ihlal edildiğinden şikayet etmekte ve siyasi görüşlerinden dolayı   ayrımcılığa maruz kaldıklarını öne sürmektedirler.   1. SÖZLEġME'NĠN 6. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN   A) DGM'nin bağımsız ve tarafsız olmadığına iliĢkin   Başvuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin bünyesindeki hakimlerden   birinin asker kökenli olmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından   yargılanmadıklarını iddia etmişlerdir. Bu konuda Sözleşme'nin 6§1. maddesine atıfta   bulunmaktadırlar.   Başvuranlar, DGM’nin olağanüstü yetkilere sahip olduğunu ve bu mahkemelerde görev yapan   askeri hakimlerin, ortak kararname ile atandıklarını ve yürütmeye bağlı olduklarını   belirtmektedirler. Bu hakimlerin sicil, terfi ve atamaları birinci derecede yürütmenin, ikinci   derecede ise ordunun yetki alanındadır. Yürütmeyle ve orduyla olan ilişkileri, yargı   görevlerini bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirmelerini olanaksız kılmaktadır.   Hükümet, Anayasanın 143. maddesi çerçevesinde DGM'lerin kurulmasına ilişkin karar   alındığında ulusal güvenliği açısından Türkiye'de hüküm süren duruma özel bir dikkat   gösterilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Güvenlik güçlerinin terörizme karşı mücadele   konusunda elde ettikleri deneyimler gözönüne alındığında, makamlar mezkur yargıyı   güçlendirmek amacıyla askeri hakimler atayarak bu mahkemelerin desteklenmeyi gerekli   görmüşlerdir. Hükümet, DGM bünyesinde yer alan askeri hakimlerin tarafsızlıklarının ve   bağımsızlıklarının Anayasa güvencesi altında olduğunu vurgulamaktadır.   Hükümet, 1999 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile askeri hakimlerin DGM bünyesinde   çıkarılması nedeniyle başvuranların şikayetlerinin hukuki bir gerekçesi kalmadığını   düşünmektedir.   Geçmiş kararlara istinaden (Çiraklar veya Incal Kararları), Mahkeme DGM bağımsızlığına   ve tarafsızlığına ilişkin herhangi bir eksiklik tespit etmediğini ancak başvuranlar tarafından   dile getirilen mahkemenin oluşumu dikkat çekmiştir.   Komisyona göre, bu durumda, Ankara DGM, Sözleşme’nin 6§1 maddesi anlamında bağımsız   ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul edilemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin benzer   konuda vermiş olduğu Incal Kararına atıfta bulunan Komisyon’a göre, silahlı kuvvetlerin iç   düzenini hiç ilgilendirmeyen davalarda sivillere karşı başlatılan yargı süreçlerine, bu yargı   süreçlerinin olağan dışılığını ortaya koymaktadır ve askeri güçlerin, askeri olmayan hukuksal   alana müdahalesi olarak da değerlendirilebilir. Bu alanın demokratik bir ülkede her türlü   bağımsızlık ve tarafsızlık kuşkusundan uzak kalması gerekmektedir.   Başvuruda müdahil olarak görüş bildiren Parlementolararası Birlik (PAB) de, Mahkeme'nin   içtihatlarına dayanarak, DGM'nın bünyesinde yer alan askeri hakim nedeniyle sözü edilen   mahkemenin Sözleşmenin 6. maddesi anlamda bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak   kabul edilemeyeceğini düşünmektedir.   Mahkeme, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar ve Incal kararlarını hatırlatarak konuyla ilgili benzer   şikayetleri incelediğini belirtmektedir. Söz konusu davalarda, DGM'de görev yapan askeri   hakimlerin statülerinin bazı özelliklerinin, bağımsızlık ve tarafsızlıklarına gölge düşürdüğünü   belirtmektedir. Mahkeme, bu hakimlerin ordu mensubu olmayı sürdüren askerler olduklarına   ve ordunun da yürütmeye bağlı olduğuna, ilgili hakimlerin ordu disiplinine tabi kaldıklarına   ve atamalarının ve sicillerinin büyük ölçüde idarenin ve ordunun katılımını gerektirdiğine   işaret etmektedir.   Bu konuda, Mahkeme, başvuranlar gibi her ikisi de sivil olan Incal ve Çıraklar için vardığı   sonuçtan ayrılmak için hiçbir neden görmemektedir. Bu davada, başvuranların, Devlet’in   bağımsızlığına ve bütünlüğüne kastetmek suçlamasıyla yargılandıkları DGM’de, aralarında   bir askeri hakimin de bulunduğu hakimlerin karşısına çıkmaktan tedirgin oldukları anlaşabilir   bir olgudur. Mahkeme heyetinde askeri bir hakim bulunması nedeniyle, başvuranlar Ankara   DGM'nin yersiz olarak, davanın niteliğiyle ilgisi olmayan görüşlerce yönlendirilmesinden   haklı bir endişe duyabilirlerdi. Kısaca, başvuranların bu mahkemenin bağımsızlığı ve   tarafsızlığı ile ilgili endişelerinin nesnel olarak doğrulandığı kanısına varılabilir (Anılan Incak   Kararı, s 1573, par. 72).   Sonuç olarak Mahkeme, Ankara DGM'nin başvuranları yargıladığı ve mahkum ettiği sırada   Sözleşme'nin 6. maddesi anlamında bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar   vermiştir.   B. Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargı sürecinin adilliği hakkında   1. Genel olarak   Mahkeme daha evvel başka davalarda da bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu tespit   edilmiş bir mahkemenin, hiç bir varsayımda, o mahkemede yargılanan şahıslara adil   yargılama güvencesi sunamayacağına ve bundan dolayı, bu mahkemedeki yargı sürecinin adil   olmadığına ilişkin şikayetleri incelemeye gerek olmadığına hükmetmiş olduğunu   hatırlatmaktadır (birçok karar arasında, Bkz. AİHM, Çıraklar k. Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli   karar. Derleme l998, s. 14 par. 44-45'de yayınlanacak).   Mahkeme davanın özel koşullarını dikkate alarak başvuranların adil yargılanmadıklarına   ilişkin şikayetlerini, DGM'lerin statüleri konusundan bağımsız olarak incelemeyi sürdürmeyi   gerekli görmektedir. Nitekim Mahkeme, başvuranların, adil yargılanmış olsalardı kendilerine   yöneltilen silahlı çete mensubu olma suçlamasının kanıtlanmasının mümkün olamayacağı   yönündeki başlıca iddialarının özünü öğrenmenin ancak bu şekilde mümkün olacağını   belirtmektedir. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşmenin 10, 11 ve 14 maddelerine istinaden   şikayetleri incelemesinin, başvuranların mahkum edilmelerine temel oluşturan olayların adil   bir mahkeme tarafından tespit edilip edilmediği sorusuna bağlı olduğunu gözden   kaçırmamaktır.   2. Mahkeme sürecinde suçlamaların niteliğinin değişmesi   Başvuranlar, mahkumiyet kararlarının verilmesinden hemen önce olayların niteliğinin yeniden   tanımlanmış olmasını, Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlali olarak değerlendirmektedirler.   Mahkeme bu şikayeti, Sözleşme'nin 6. maddesinin 3/a ve b paragrafları çerçevesinde   inceleyecektir.   Başvuranlar, özellikle, davanın son duruşmasında aleyhlerinde yöneltilen suçlamaların   niteliğinin değiştirildiğinden şikayet etmektedirler. Başvuranlara göre, suçlamanın içeriği   başlangıçta ayrılıkçılık propagandası yapmak ve Devlet'in bölünmez bütünlüğüne zarar   vermek iken, karar günü, yani 8 Aralık 1994 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi   kendilerini yeni bir suçlamaya, yani silahlı çete üyesi olmak suçlamasına karşı, hemen   savunma yapmaya çağırmış; daha sonra, yeni suçlamaya karşı savunma yapabilmek için ek   süre istemlerini de reddetmiştir. Buna istinaden, başvuranlar uygun biçimde savunma   yapamadıkları ve bu yeni suçlamaya karşı kendi delillerini sunamadıklarını ileri   sürmektedirler.   Komisyon, bu iddiayı kabul etmektedir. Komisyona göre başvuranların suçlamadaki nitelik   değişikliğinden yeteri kadar erken haberdar edilmedikleri ve kendilerine savunmalarını bu   değişikliğe göre şekillendirme olanağı tanınmadığı dosyadan anlaşılmaktadır.   Parlamentolararası Birlik (PAB) başvuranların, başlangıçta Türk Ceza Kanunu'nun 125.   maddesini ihlal etmekten idam istemi ile yargılanırken, sonuçta Devlet Güvenlik   Mahkemesinin kendilerini ayrılıkçı örgüt üyesi olmaktan hapis cezasına çarptırdığını tespit   etmiştir. Bu koşullar altında, ilgililer, hukuksal ölçütlerden çok siyasi ölçütlere dayanan bir   mahkumiyete çarptırıldıklarını hissetmiş olmalıdırlar.   Hükümet ise, davanın gidişatı içinde olayları yeniden nitelendirme yetkisini kullanmış olan   DGM'nin, başvuranlara davanın başında iddia makamı tarafından seçilenden daha hafif bir   suçlama yönelten bir niteleme yaptığı için suçlanamayacağını öne sürmektedir. TCK'nın 125.   maddesinin idam cezasını öngördüğü, oysa 168. maddenin hapis cezası öngördüğüne işaret   etmektedir. Hükümete göre, bu durumda, 125 ve 168. maddeler TCK'da "Devlet'e karşı   işlenmiş suçlar" başlığı altında aynı bölümde yer aldığından, suçun niteliğinin   değiştirilmesinden söz etmek mümkün değildir. 168. madde, adı geçen bölümde yer alan diğer   düzenlemelerle "ortak bir düzenleme"dir ve "125. (...) maddelerde sayılan suçları işlemek   üzere silahlı çete veya örgüt kuranları" hedef almaktadır. 125. Madde, büyük zarar verecek bir   "amaç" suçu öngörürken, 168. madde, belirlenmiş amaca yönelik bir "vasıta" suçu   öngörmektedir. Hükümete göre gerçekte, başvuranların TCK'nın 125. maddesi yerine 168.   maddesinden hüküm giymiş olmaları, delillerin değerlendirilmesi ve savunmanın öne sürdüğü   delillerin ceza yargısı tarafından dikkate alınmasının sonucudur.   Mahkeme, Sözleşme'nin 6§3-a maddesindeki düzenlemenin, ilgiliye "suçlama"yı bildirmek   konusunda çok büyük özen gösterilmesini gerektirdiğini hatırlatır. Iddianame, ceza   davalarında belirleyici bir rol oynamaktadır: İddianamenin tebliğinden itibaren, sanık   kendisine yöneltilen suçlamanın hukuksal ve maddi gerekçeleri hakkında resmi olarak   bilgilendirilmiş sayılır (19 Aralık 1989 tarihli, Kamasinski k. Avusturya kararı, seri A no.   168, s. 36-37, par. 79). Ayrıca, Sözleşme'nin 6§3-a maddesi, sanığa sadece suçlamanın   nedenini, yani kendisine yöneltilen ve suçlamaya temel oluşturan nesnel olaylarla ilgili olarak   değil, aynı zamanda, ayrıntılı olarak, bu olaylara getirilen hukuksal tanımlamayla ilgili olarak   da bilgilendirilme hakkını tanımaktadır (Pelissier ve Sassi k. Fransa, 25 mart 1999 tarihli   karar, [GC], no. 25444/94, AİHK 1999-II, par.51).   Bu düzenlemenin kapsamı özellikle, Sözleşme'nin 6§1 maddesinin daha genel bir güvence   altına aldığı adil yargılanma hakkı ışığında değerlendirilmelidir (bkz, mııtatist-mıitundis (esas   olarak), Deweer k. Belçika, 27 şubat 1980 seri A no. 35 s.30-31, par. 56;Artico k. İtalya, 13   Mayıs 1980, seri A- no 37, s. 15 p. 32; Goddi k. İtalya, 9 nisan 1984, seri A no. 76, s.11 p.28,   ve Colozza k. İtalya, 12 Şubat 1985, seri A no.89, s.14 p.26). Mahkeme, hukuk alanında,   sanığa kendisine yöneltilen suçlamalarla -ve dolayısıyla mahkemenin kendisi ile ilgili olarak   yapabileceği hukuksal tanımlamayla- ilgili açık ve Komisyonla hemfikirde olan Mahkeme’ye,   mevcut başvurularda ortaya konan temel hukuksal sorun, başvuranlara yöneltilen   suçlamaların Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil bir mahkeme tarafından tespit edilip   edilmediği, tam bir bildirim yapılmasını, adil yargı sürecinin temel bir koşulu olarak   görmektedir (yukarıda anılan Pelissier ve Sassi karan, p. 52).   Son olarak, Sözleşme'nin 6§3-b maddesine dayandırılan şikayet hakkında, Mahkeme,   Sözleşme'nin 6 §3'ün (a) ve (b) bentleri arasında bir ilişki bulunduğu ve yöneltilen suçun   niteliği ve içeriği hakkında bilgilendirilme hakkının, sanığın savunmasını hazırlama hakkı   ışığında değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir (yukarıda anılan Pelissier ve Sassi kararı, p.   54).   Bu durumda Mahkeme öncelikle, savcılık tarafından 21 Haziran 1994'te sunulan   iddianamede, başvuranların sadece, TCK'nın 125. madde çerçevesinde. Devletin bütünlüğüne   ihanet etmekle suçlandıklarını belirtmektedir. Sanıkların PKK ile bağlantıları iddia makamı   tarafından öne sürüldüyse de, soruşturma süresince bu ilişkiler sadece iddia makamının   başlangıçta öne sürdüğü suçların kanıtlarını oluşturmak amacıyla incelenmiştir. DGM'de   gerçekleşen oturumların, son güne kadar, yalnızca Devlet'in bütünlüğüne ihanet suçu   hakkında olduğu konusuna bir itiraz yoktur.   Bu koşullarda Mahkeme, başvuranlar açısından, başlangıçta kendilerine yöneltilmiş olan   Devletin bütünlüğüne ihanet suçlamasının, Devleti bölmek amaçlı silahlı bir örgüte üye olmak   şeklinde yeniden tanımlanabileceğinin yeterince öngörülebilir olup olmadığını araştırmalıdır.   Mahkeme, TCK'nun 125. maddesi kapsamına giren "amaç" içerikli suçla, 168. madde   kapsamına giren "vasıta" içerikli suç tanımları için Devlet Güvenlik Mahkemesinin 8 Aralık   tarihli kararındaki yorumunu dikkate almaktadır. DGM'nin bu yorumunda, bu iki suç,   maddi unsurları kadar manevi unsurları ile de farklı olarak tanımlanmaktadır:   Devletin bütünlüğüne ihanet suçu ancak, Devletin varlığını sürdürmesini gerçek anlamda   tehlikeye sokacak fiillerin işlenmesi halinde gerçekleşebilir. Buna karşılık, TCK'nın 168§2   maddesi çerçevesinde cezalandırılan suçun maddi dayanağı ise, TCK'nun 125. maddesine   aykırı faaliyette bulunduğu daha önceden tespit edilmiş olan, disiplinli bir yönetimi ve   hiyerarşik bir yapısı olan silahlı bir örgüte üye olmaktır. Bu madde kapsamı çerçevesinde   suçlanan kişilerin kendilerinin bizzat Devletin varlığını sürdürmesini tehlikeye atacak fiiller   işlemiş olmaları gerekmemektedir. Üstelik, bu suç ayrıca özel manevi bir unsur, yani yasadışı   bir örgüte bağlı olma bilincini içermektedir (yukarıdaki 18. Paragraf).   Bundan dolayı, Hükümet'in ileri sürdüğü, TCK'nun 125 ve 168/2. maddelerinin aynı suçun   farklı derecelerine karşılık geldiği tezinin, Mahkeme tarafından kabul edilmesi mümkün   değildir. TCK içinde aynı "Devlete karşı işlenmiş suçlar" başlığı altında yer alsalar da, bu iki   madde, içerdikleri unsurların maddi olduğu kadar manevi özellikleri açısından da belirgin   olarak farklıdırlar.   Mahkeme, kendilerine zaman tanınmış olsa başvuranların yasadışı silahlı örgüt üyesi olma   suçlamasına karşı   geliştirecekleri   savunma araçlarının   haklılığını değerlendirmek   durumunda değildir. Mahkeme sadece, mantıklı olarak bu savunma yollarının, Devletin   bütünlüğüne ihanet suçlamasına karşı yapılan savunma yollarından farklı olacağının iddia   edilebileceğini tespit etmektedir. Nitekim, bu suçlamayla ilgili duruşmalar, başvuranların   faaliyetlerinin Devletin bütünlüğünü tehdit edecek somut bir tehlike oluşturup   oluşturmadığının araştırılması üzerine odaklanmıştır. Oysa, yasadışı silahlı örgüt üyesi   olmakla suçlanınca başvuranların, Devlet Güvenlik Mahkemesini bir taraftan PKK'nın   hiyerarşik yapışı içinde yar almadıklarına ve yönetim disiplinine uymakla yükümlü   olmadıklarına, diğer taraftan ise, bu örgüte bağlılık bilinciyle hareket etmediklerine ikna   etmeleri gerekecekti.   Yukarıda yazılanlar göz önüne alındığında. Mahkeme, yasadışı silahlı örgüt üyeliğinin,   ilgililere yargı sürecinin başında yöneltilen suçlamanın esasına dair bir öğe olmadığı   kanısındadır.   Bu nedenle. Mahkeme, Ankara DGM'nin, tartışmasız sahip olduğu, bulgulara göre olayların   tanımını yeniden yapma yetkisini kullanırken, bu konuda başvuranların somut ve etkili bir   savunma yapma haklarını kullanmalarını da, özellikle de bunun için gerekli süreyi tanıyarak,   sağlamış olması gerektiği görüşündedir. Oysa dosyadan anlaşılmaktadır ki Devlet Güvenlik   Mahkemesi, örneğin iddianame yeniden tanımlandıktan sonra duruşmayı erteleyebilecekken,   başvuranlara savunmalarını yeni tanımlama çerçevesinde yeniden şekillendirebilme fırsatı   vermemiştir. Yeni tanımlama, davanın son günü, kararın açıklanmasından hemen önce   bildirilmiştir, ki bu da kuşkusuz çok geçtir. Bu duruma başvuranların avukatlarının, son   oturum günü orada bulunmamaları da eklenmelidir. Bunun nedeni ne olursa olsun   başvuranların olayların yeniden tanımlanması konusunda avukatlarına danışmalarının   mümkün olmadığı açıktır.   Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında, Mahkeme, başvuranların kendilerine yöneltilen   suçlamaların niteliği ve içeriği konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilme ve savunmalarını   hazırlamak için gerekli zamandan ve olanaklardan yararlanabilme haklarının ihlal edildiği   sonucuna varmıştır (bkz, esas olarak, yukarıda anılan Pelissier ve Sassi kararları, par. 60-63,   ve Mattoccia k. italya, 25 Temmuz 2000 tarihli karar, no. 23969/94, (Bol. l), CEDH 2000-IX,   par. 62-72).   Buradan hareketle, Sözleşmenin 6§3 a ve b paragrafları ile aynı maddenin adil bir yargılanma   süreci öngören l. paragrafı bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.   3. Aleyhte ifade veren tanıklara soru sorabilme ya da sordurabilme olanağı   Başvuranlar; Selim Sadak, Leyla Zana ve Hatip Dicle ayrıca bazı aşiret reislerinin DGM   savcısına verdikleri ifadeler doğrultusunda mahkum edilmelerine rağmen, bu tanıklara soru   sormak ya da sordurmak olanağına sahip olmadıklarından şikayet etmektedirler. Bu konuda,   Sözleşme'nin 6§l ve 6&3-d maddelerine başvurmaktadırlar.   Hükümet, sözü edilen tanıkların, başvuranların dinlenmesini istedikleri tanıklar arasında yer   almadıklarını belirtmektedir. Ayrıca DGM'nin başvuranların PKK üyesi olduğunu saptamada   başka kanıtlara da başvurduğunu eklemektedir. İddia makamının bazı tanıkların dinlenmesine   itirazının, bu tanıklara yönelik tehditlerden kaynaklandığı, bu tehditlerin tanıkların PKK   tarafından yok edilmesine kadar varabileceği, nitekim başvuranlar ile birlikte yargılanan   sanıklardan biri aleyhinde ifade veren bir tanığın, hapishanede PKK üyesi diğer tutuklular   tarafından öldürülmüş olduğu belirtilmiştir.   Üç başvuru sahibi ise, yukarıda anılan aşiret reislerine ait ve ön soruşturma sırasında savcılık   tarafından askeri tesislerde alınmış olan ifadelerin, kendilerine yöneltilen suçlamaların ana   unsurunu oluşturduğunu; savunmanın ne soruşturma sürecinde ne de daha sonra dava   boyunca, savcılık tarafından kasıtlı olarak kendilerine karşı yönlendirildiğini öne sürdükleri   ifade sahipleri ile yüz yüze gelme olanağı bulamadığını ifade etmektedirler. Ne aleyhte   tanıklara soru sorabildiklerini, ne de lehte tanık çağırabildiklerini belirtmektedirler.   Parlamentolararası Birlik, özetle bu savı kabul etmektedir.   Mahkeme, kanıtların kabul edilebilirliğinin her şeyden önce iç hukuk kurallarına bağlı   olduğunu ve esas olarak, topladıkları delilleri değerlendirme yetkisinin ulusal mahkemelerde   olduğunu hatırlatır. Sözleşme çerçevesinde Mahkeme'ye verilen görev, tanıkların ifadelerinin   kanıt olarak kabul edilmesinin doğru olup olmadığına dair görüş bildirmek değil, kanıtların   sunulması da dahil olmak üzere, sürecin bütün olarak adil bir nitelik taşıyıp taşımadığını   araştırmaktır (bkz, başka kararlar arasında, Doorson k. Hollanda, 26 mart 1996 tarihli karar,   Receuil 1996-II, s. 470, par. 67 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri kararı, s. 711,   par. 50).   Esas olarak, kanıt oluşturan öğelerin tartışılabilmeleri için, sanık huzurunda, açık oturumda   ortaya konmaları gereklidir. Bu prensibin istisnası yok değildir ancak bu istisna savunmanın   haklarının korunması koşuluyla kabul edilebilir. Genel kural olarak madde 6'nın l ve 3-d     paragrafları uyarınca, sanığa, aleyhindeki bir tanıklığa karşı, tanık ifadesini verdiği sırada ya   da daha sonra itiraz edebilmesi için uygun ve yeterli koşullar sağlanmalı ve tanığa soru   sorabilme fırsatı tanınmalıdır (Lüdi k. İsviçre, 15 Haziran 1992 tarihli karar, seri A no. 238,   par. 49 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri kararı, s. 711, par. 51).   Nitekim, Mahkeme'nin birçok defa belirttiği gibi (bkz., Isgrö k. İtalya, 19 Şubat 1991 tarihli   karar, seri A no. 194-A, par. 34 ve yukarıda anılan Lüdi k. İsviçre, par. 47), bazı koşullarda,   yetkili makamların ön soruşturma döneminde alınmış ifadelere başvurmaları gerekebilir.   Sanığın, verildikleri sırada ya da daha sonra bu ifadelere itiraz etmek için uygun ve yeterli   fırsatı olduysa, bu ifadelere başvurulması madde 6 par. l ve 3-d’ye aykırı değildir. Ancak bir   mahkumiyet kararı sadece ya da belirleyici ölçüde, sanığın ne ifadesi alınırken ne de daha   sonra soru soramadığı ya da sorduramadığı bir kişinin ifadelerine dayanıyorsa, savunmanın   hakları 6. maddenin güvencesine aykırı olarak kısıtlanmış olmaktadır (bkz. Unterpertinger k.   Avusturya, 24 kasım 1986 tarihli karar, seri A no. 110, par. 31-33; Saidi k. Fransa, 20 eylül   tarihli karar, seri A no. 261-C, par. 43-44 ve yukarıda anılan Van Mechelen ve diğerleri   kararı, s. 711, par. 55).   Komisyon'la birlikte Mahkeme de, ilgili üç başvuru sahibinin suçluluğunun sabit   bulunmasında, incelenen iki mahkeme kararına da belirleyici bir önem atfederek, bazı   tanıkların mahkemeden önce Cumhuriyet savcısına verdikleri ve başvuranların PKK'nın   sözcüleri olarak hareket ettiklerine dair ifadeleri üzerine kurulduğunu tespit etmiştir. Ne var   ki, ne soruşturma aşamasında ne de duruşmalar sırasında, ilgililerin bu tanıklara soru sorma ya   da sordurma olanağı olmamıştır. Böylelikle, bu tanıkların inandırıcılıklarını kontrol edememiş   ve ifadelerine dair bir kuşku dahi belirtememişlerdir.   Hükümetin, üç başvuru sahibinin, DGM huzurunda açık bir oturumda aleyhte tanıklara soru   sorma taleplerini açıkça ifade etmediklerine dair tespitine gelince, Mahkeme, Sözleşme   tarafından güvence altına alınan bir hakkın kullanılmasından vazgeçilmiş olduğunun -yasal   olduğu kadarıyla- açıkça tespit edilmiş olması gerektiğini hatırlatır (bkz. özellikle yukarıda   anılan Colozza karan. Seri A no.89, s. 14, par.28). Oysa başvuranlar, Devlet Güvenlik   Mahkemesinde olduğu gibi, Yargıtay'da da, ne ön-soruşturma sürecinde ne de dava sırasında   kanıtların yönetimine katılamadıklanndan şikayet etmişlerdir. Ayrıca, sadece savcının   huzurunda alınmış olan aleyhte ifadelerin güvenilirliğine de itiraz etmişlerdir.   Ne olursa olsun, 6. maddenin 1. ve 3. paragrafları, Sözleşmeyi imzalamış olan Devletlerin   olumlu önlemler almasını zorunlu kılmaktadır. Bu önlemler sanığa aleyhinde ifade veren   tanıklara soru sorma ya da sordurma hakkını sağlamayı da kapsamaktadır (Barbera, Messegue   ve Jabardo k. İspanya, 6 Aralık 1988 tarihli karar, seri A no. 146, s.33 par. 78). Bu önlemler   gerçekten de imza sahibi Devletlerin, 6. maddenin sağladığı haklardan etkin olarak   yararlanılmasını sağlamakta göstermeleri gereken “özen”le ilgilidir (Colozza k. italya, 12   şubat 1985 tarihli karar, seri A no. 89, s. 15, par. 28).   Ne var ki DGM, dava sırasında, aleyhte ifade veren aşiret reislerinin ne dinlenmesini, ne de   ilgili üç başvuru sahibiyle yüzleştirilmelerini kabul etmiştir. Bu noktada Hükümet, iddia   makamının bu tanıklarının -ki koşulları hapishanede öldürülmüş olan tanıktan farklıdır- DGM   duruşmalarına katılarak nasıl bir tehlikeye maruz kalacaklarını da açıklamamıştır.   Özet olarak, başvuranların savunma hakları, adil yargılanabilmelerini engelleyecek şekilde   ihlal edilmiştir. 6. maddenin 3-d paragrafı ile birlikte l. paragrafının, esas olarak ihlali söz   konusudur.     4. Sözleşme'nin 6. maddesinde ifade edilen, davaların adil görülmesi ilkesine dayalı diğer   şikayetler   Mahkeme, yukarıda 59. ve 68. paragraflarda belirttiği, daha önceki kararlarına referans   vermektedir ve bu noktada başvuranların şikayetlerin esas bölümünü oluşturan, ulusal   mahkemelerde kendilerine karşı izlenen sürecin hakkaniyetiyle ilgili kısmına cevap verdiği   kanısındadır. Bu nedenle, yargı sürecinin hakkaniyetine ilişkin, 6. maddeye dayanan diğer   şikayetleri incelemeye gerek olmadığı görüşündedir.   2. SÖZLEġME’NĠN 10, 11 VE 14. MADDELERĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN   Başvuranlar, Sözleşme’nin 10, 11 ve 14. maddelerine atıfta bulunarak, milletvekili sıfatıyla   Türkiye’de yaşayan Kürt asıllı halkın taleplerini dile getirdikleri ve siyasi görüşleri   bağlamında Türkiye’deki Kürt sorununa barışçı çözümler geliştirdikleri için mahkum   edildiklerini iddia etmektedirler.   Parlamentolararası Birlik (PAB) başvuranların savlarını haklı bulmaktadır ve özellikle siyasi   düşüncelerini açıkladıkları gerekçesiyle mahkum edildikleri düşüncesindedir. PAB, Türk   yasalarında ifade özgürlüğü alanında bazı gelişmeler sağlandığı, ancak bu özgürlüğün   Türkiye’de halen önemli kısıtlamalara tabi olduğu görüşündedir. PAB, ulusal mahkemenin   başvuranları ayrılıkçı örgüt üyeliğinden mahkum etmeyi seçerek, düşünce suçlularına tanınan   olası erteleme ya da koşullu salıverme olanaklarından yararlanmalarına da baştan engel   olduğunu belirtmektedir.   Hükümet ise aksine, ulusal mahkemenin verdiği karara dayanarak, başvuranların konumunun   herhangi politik bir tavrın barışçıl ifadesinden uzak olduğunun anlaşıldığını, silahlı yasadışı   bir örgüt mensubu olduklarını ve tüm emirleri bu örgütten aldıklarını açıkça beyan ettiklerini   savunmaktadır.   Mahkeme de, Komisyon gibi, mevcut başvurulardaki genel hukuk sorununun, başvuranlarca   ileri sürülen iddiaların, Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca adil yargılama kapsamına girip   girmediği   olduğu görüşündedir. Mahkeme bu nedenle, Sözleşme’nin 10, 11 ve 14. maddelerine   dayanan şikayetler hakkında ayrı bir incelemeye gerek olmadığı yönündeki Komisyon   kararına katılmaktadır.   3. SÖZLEġME'NĠN 41. MADDESĠNĠN UYGULANMASI   Sözleşme'nin 41. maddesi çerçevesinde   A. Zarar     Başvuranlar, tutuklanmış olsalar alacak oldukları milletvekili maaşları tutarına ve vatandaşlık   haklarına getirilmiş olan kısıtlamalar nedeniyle gelecekte karşılaşabilecekleri gelir kaybına   karşılık gelen bir maddi zarara uğradıklarını ileri sürmektedirler. Bu miktar her bir başvuran   için 465.000 ABD Doları olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, manevi tazminat olarak da her bir   başvuran için 300.000 ABD Doları talep etmişlerdir.   Hükümet başvuranların bu taleplerinin çok yüksek olduğu ve haksız zenginleşmeye sebep   olacağı kanısındadır. Hükümet, bir milletvekilin aldığı maaşın özel görevleri yerine getirmesi   için verildiğini ve halen tutuklu bulunan başvuranların gelir kaybını hesaplamakta baz   alınamayacağını vurgulamaktadır.   Mahkemeye göre, bu konuda bir tazminat belirlenmesi için başvurulacak tek temel,   başvuranların AİHS’nin 6. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanmamış olmalarıdır.   Mahkeme, başvuranların bu güvencelerden yararlanabilselerdi, davanın nasıl sonuçlanacağına   ilişkin varsayımda bulunabilecek durumda olmadığı ve ilgililerin gerçek bir fırsattan yoksun   kaldıklarını düşünmenin mantıksız olmadığı kanısındadır. (Colozza ve Bubinat-İtalya, 12   Şubat 1985 tarihli karar, Zielinski ve Pradal ve Gonzales-Fransa). Mahkeme, Sözleşmenin   41. maddesinde öngörüldüğü üzere, hakkaniyet çerçevesinde bir değerlendirme yaparak,   başvuranların her birine tüm zararlarına karşılık 25,000 ABD Doları ödenmesine karar   vermiştir.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuranlar, davalarını Sözleşme kurumları önüne getirebilmek için yaptıkları harcamaları   karşılamak üzere 3,460 ABD Doları talep etmişlerdir. Bu miktar, posta, faks ve çeviri   giderlerini içermektedir. Yargılama masraflarına gelince, başvuranlar, bu dava için avukatları   Sn. Alataş’ın iç yargılama sırasında 681 saat ve Strazburg organlarında ise 189 saat çalışması   karşılığı 174.000 ABD Doları talep etmişlerdir. Ayrıca, aynı süre çalışma karşılığı, iç hukuk   sürecinde görev alan ve Strazburg'da izlenen yargı sürecinde Av. Alataş’a yardımcı olan Av.   Özmen için de 164.538 ABD Doları talep etmişlerdir.   Hükümet, özellikle avukatların çalışma saatlerine ilişkin miktarların çok abartılı olduğunu   belirtmektedir.   Mahkeme de, davanın ne kadar karmaşık olduğunu kabul etmekle birlikte, yukarıda anılan   çalışma saatlerinin çok fazla olduğu düşüncesindedir. Mahkeme, başvuranlara her türlü   masraf dahil toplam 10.000 ABD Doları verilmesini kararlaştırmıştır.   C. Temerrüt Faizi   Mahkeme, ödenmesine karar verilen ABD Doları tutarı üzerinden yıllık % 6 temerrüt faizi   işletilmesinin uygun olacağını düşünmektedir.   Bu nedenden dolayı, Mahkeme, Oybirliğiyle,     Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı gerekçesiyle   Sözleşme'nin 6 maddesinin ihlal edildiğine;   Başvuranların, aleyhlerinde ileri sürülen iddiaların yeniden tanımlanması konusunda   zamanında bilgilendirmedikleri ve kendilerine, aleyhlerinde ifade veren tanıklara soru sorma   ve soru sordurma imkan tanınmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6§3 a) ve b) maddesinin ihlal   edildiğine;   Sözleşme'nin 6. maddesine dayandırılan diğer şikayetlerini incelenmesine gerek olmadığına;   Sözleşme'nin 14., 11. ve 10. maddelerine dayanan şikayetleri incelenmesine gerek   olmadığına;   (a) Kararın verildiği tarihten itibaren 3 ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve   masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere   aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından ödenmesine,   (i) her türlü zararı kapsayan tazminatı için başvuranların her birine 25,000 ( yirmi beş   bin)ABD veya toplam 100,000 (yüz bin ) ABD Doları;   (ii) masraf ve harcamalar için toplam 10,000 (on bin) ABD Doları;   (b) Yukarıda belirtilen üç ay süreden sonra ödeme tarihine kadar geçecek süre için %6 faiz   ödenmesine;   Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve Mahkeme’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3.   maddesine uygun olarak 17 Temmuz 2001 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   14

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 27.07.2026. · Źródło