30206/04;37038/04;43681/04;45376/04;12881/05;28697/05;32797/05;45609/05

WyrokETPCz2010-02-02ECLI:CE:ECHR:2010:0202JUD003020604

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy odmowa zmiany imion na takie, które zawierają litery nieobecne w alfabecie tureckim, stanowi naruszenie prawa do poszanowania życia prywatnego (art. 8 Konwencji) lub dyskryminację (art. 14 w związku z art. 8 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że kwestia imion wchodzi w zakres art. 8 Konwencji, a odmowa rejestracji imion zawierających litery spoza alfabetu tureckiego stanowiła ingerencję w prawo do poszanowania życia prywatnego. Ingerencja ta była przewidziana prawem (ustawa nr 1353 o alfabecie tureckim) i miała uzasadniony cel, jakim było zapewnienie porządku publicznego i ochrona praw innych osób poprzez utrzymanie oficjalnego języka i funkcjonowania systemu instytucjonalnego. Trybunał uznał, że władze tureckie działały w ramach szerokiego marginesu oceny, ponieważ skarżący mogli skorzystać z transkrypcji fonetycznej lub nie wykazali znaczącej zmiany znaczenia imion ani poważnych niedogodności. Nie stwierdzono również dyskryminacji na podstawie art. 14, gdyż zasada dotyczyła wszystkich obywateli, a różnice w traktowaniu imion z innych krajów wynikały z międzynarodowych konwencji.
Stan faktyczny
Ośmiu obywateli tureckich pochodzenia kurdyjskiego złożyło wnioski do sądów krajowych o zmianę swoich imion na kurdyjskie, zawierające litery 'q', 'w' lub 'x', które nie występują w oficjalnym alfabecie tureckim. Sądy pierwszej instancji i Sąd Kasacyjny odrzuciły te wnioski, powołując się na ustawę nr 1353 o przyjęciu i stosowaniu liter tureckich. Jeden ze skarżących, Reşit Sünbül, miał częściowo zaakceptowany wniosek, gdzie litera 'w' została zastąpiona 'v'. Skarżący twierdzili, że odmowa naruszyła ich prawo do poszanowania życia prywatnego oraz stanowiła dyskryminację ze względu na pochodzenie etniczne.
Rozstrzygnięcie
Z tych względów Trybunał, jednomyślnie: 1. Stwierdza, że skargi są dopuszczalne. 2. Stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania zarzutu Rządu dotyczącego braku statusu ofiary skarżącego Reşita Sünbüla, po połączeniu go z meritum sprawy. 3. Stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 8 Konwencji. 4. Stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 8.

Pełny tekst orzeczenia

KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   AVRUPA   CONSEIL   KONSEYĐ   DE L’EUROPE   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢁvuru no: 30206/04, 37038/04, 43681/04, 45376/04,   12881/05, 28697/05, 32797/05 et 45609/05)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   ꢀubat 2010   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde   kesinleꢀecektir. ꢁekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (30206/04, 37038/04,   43681/04, 45376/04, 12881/05, 28697/05, 32797/05 ve 45609/05) no’lu   davanın nedeni T.C. vatandaꢁları Kemal Taꢁkın (baꢁvuru no: 30206/04),   Medeni Alpkaya (baꢁvuru no: 37038/04), Abdulkadir Fırat (baꢁvuru no:   43681/04), Doğan Genç (baꢁvuru no: 45376/04), Emin Anğ (baꢁvuru   no: 12881/05), Celalettin Yöyler (baꢁvuru no: 28697/05), Emir Ali ꢀimꢁek   (baꢁvuru no: 32797/05) ve Reꢁit Sünbül’ün (baꢁvuru no: 45609/05)   (baꢁvuranlar), 20 Temmuz 2004 tarihinde (baꢁvuru no: 37038/04), 28   Temmuz 2004 tarihinde (baꢁvuru no: 30206/04), 8 Eylül 2004 tarihinde   (baꢁvuru no: 43681/04), 8 Ekim 2004 tarihinde (baꢁvuru no: 45376/04), 19   Mart 2005 tarihinde (baꢁvuru no: 12881/05), 16 Temmuz 2005 tarihinde   (baꢁvuru no: 28697/05), 3 Eylül 2005 tarihinde (baꢁvuru no: 32797/05) et 9   Aralık 2005 tarihinde (baꢁvuru no: 45609/05) Avrupa Đnsan Hakları   Mahkemesi’ne Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢁkin   Sözleꢁme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢁmesi - AĐHS) 34. maddesi   uyarınca yapmıꢁ oldukları baꢁvurudur.   Baꢁvuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde A.   Demirtaꢁ, R. Yalçındağ ve S. Demirtaꢁ (baꢁvuru no: 30206/04 ve 37038/04),   H. Akay (baꢁvuru no: 43681/04), R. Doğan ve Y. Aydın (no: 45376/04 ve   28697/05), N. Eldem (baꢁvuru no: 32797/05 ve 45609/05) ve M. Erbil (no:   12881/05), tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢀULLARI   Baꢁvuranlar Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaꢁıdır.   Baꢁvuranlar isim değiꢁtirilmesi iꢁlemini baꢁlatmak amacıyla ilgili Asliye   Hukuk Mahkemes’ine baꢁvuruda bulunmuꢁlardır. Her bir baꢁvuranın   aktardığı ꢁekilde olaylar ꢁöyle özetlenebilir:   A. Kemal Taꢁkın, Medeni Alpkaya, Abdulkadir Fırat, Emin Anğ ve   Emir Ali ꢀimꢁek   yılı Kasım ve Aralık aylarında, Taꢁkın, Alpkaya, Fırat, Anğ ve   ꢀimꢁek yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (« mahkeme ») isim   değiꢁtirme davası açmıꢁlardır.   Dava dosyasının giriꢁinde Taꢁkın, (1971 doğumlu) « Kemal » olan   adının Kürtçe « arzulanan » anlamına gelen « Dilxwaz » olarak   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   değiꢁtirilmesini talep etmiꢁtir. Mahkeme özellikle bu ismin yakın çevresi   tarafından kullanılan bir isim olduğunu kaydetmiꢁtir. Aynı iddiaya atıfta   bulunan Alpkaya (1971 doğumlu), Fırat (1958 doğumlu), Anğ (1969   doğumlu) ve ꢀimꢁek (1966 doğumlu) isimlerinin sırasıyla: Alpkaya için   « Xoꢁewist » (Kürtçede « Yüce, saygın ») ve Fırat, Anğ ve ꢀimꢁek için   « Berxwedan » (Kürtçede « direnç ») olarak değiꢁtirilmesini talep   etmiꢁlerdir.   Mahkeme, 25 ꢀubat ( Alpkaya için), 26 ꢀubat (Fırat için), 5 Mart (Anğ   için), 6 Nisan ( Taꢁkın için) ve 20 Mayıs 2004 ( ꢀimꢁek için) tarihlerinde   verdiği kararlarda baꢁvuranların taleplerini reddetmiꢁtir. Mahkeme,   baꢁvuranların seçtiği isimlerin « q », « w » ve « x » gibi harfler içerdiğini ve   bu harflerin Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353 Sayılı   Kanun’da belirtilen yirmi dokuz resmi harf arasında bulunmadığı   gerekçesiyle söz konusu baꢁvurular için dava açılmasının imkânsız   olduğuna karar vermiꢁtir.   Baꢁvuranlar, ilk derece mahkemesinin kararlarını temyiz etmiꢁlerdir.   Haziran (Alpkaya için), 17 Haziran (Fırat için), 26 Haziran (Taꢁkın   için), 30 Eylül 2004 (Anğ için) ve 8 ꢀubat 2005 tarihlerinde (ꢀimꢁek’e 4   Mart 2005 tarihinde tebliğ edilen) verdiği kararlardaYargıtay, ilk derece   mahkemesi kararlarını onamıꢁtır.   B. Doğan Genç ve Celalettin Yöyler   Eylül 2003 tarihinde, Genç (1963 doğumlu) Beyoğlu Asliye Hukuk   Mahkemesi’nde isim değiꢁtirme davası açmıꢁtır. Đlgili ꢁahıs « Doğan » olan   isminin « Ciwan » olarak değiꢁtirilmesini talep etmiꢁ, Kürtçe bir isimle   kendisini daha iyi ifade edebileceğini ve çocuklarına Kürtçe isim vermek   istediklerinde ailelerin zorluklarla karꢁılaꢁtıklarını ileri sürmüꢁtür.   Öte yandan, 27 Ekim 2003 tarihinde, Yöyler (1941 doğumlu) Đstanbul   Asliye Hukuk Mahkemesi önünde kendisi için isim değiꢁtirme davası   açmıꢁtır. Đlgili ꢁahıs özellikle anne babasının kendi doğumunda « Xweꢁbin   Yekta » adını vermek istediklerini (Kürtçede, « Xweꢁbin » « iyimser » ve   Yekta « eꢁsiz » anlamına gelmektedir), ancak o dönemde yürürlükte olan   yasalar yüzünden ismini « Celalettin » koymak zorunda kaldıklarını iddia   etmiꢁtir.   Ocak 2005 tarihinde mahkeme, baꢁvuranın seçtiği isimde « w » harfi   bulunduğu ve bu harfin Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353   Sayılı Kanun’da belirtilen yirmi dokuz resmi harf arasında yer almadığı   gerekçesiyle Genç’in talebini reddetmiꢁtir. Mahkeme özellikle, Anayasa’nın   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   3. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm resmi belgelerinde   kullanılması gereken Türkçe diline anayasal bir statü tanındığını   gözlemlemiꢁtir. Öte yandan mahkeme, böyle bir durumda özellikle Medeni   Kanun’un 27. maddesinin uygulanması gerektiğine hükmetmiꢁtir. Mahkeme   son olarak, baꢁvuranın, isminin çıkardığı ses açısından « w » harfiyle hemen   hemen aynı veya çok benzer olan «v » harfiyle yazılmasını talep etmediğini   eklemiꢁtir.   Mahkeme, 5 Mart 2004 tarihinde Yöyler’in talebini de reddetmiꢁtir.   Mahkeme, resmi alfabedeki yirmi dokuz harf arasında yer almadığı   gerekçesiyle baꢁvuranın « q » ve « w » harfleriyle yazılan isim talebi   doğrultusunda dava açılmasının imkânsız olduğuna hükmetmiꢁtir.   yılı Mayıs ayında, Genç yakın çevresinin kendisini nüfus kâğıdında   yazılı olan « Doğan » ismiyle değil « Ciwan » ismiyle çağırdıklarını ileri   sürerek, ilk derece mahkemesi kararını temyize götürmüꢁtür. Baꢁvuran   ayrıca, « Ciwan » kelimesinin « w » harfi kullanılmadan yapılan   aktarımında ismin anlamının değiꢁtiğini savunmuꢁtur. Adıgeçen AĐHS’nin 8   ve 14. maddelerine atıfta bulunmuꢁtur.   Yargıtay, 28 Aralık 2004 (Yöyler) ve 30 Haziran 2005 (Genç)   tarihlerinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıꢁtır.   C. Reꢁit Sünbül   Kasım 2003 tarihinde, Sünbül (1956 doğumlu) de Ankara Asliye   Hukuk Mahkemesi önünde isim değiꢁtirme davası açmıꢁtır. 2003 yılında   yapılan yasal değiꢁiklikler sonrasında Kürtçe soyadı taꢁıma imkânı   doğduğunu hatırlatan ilgili ꢁahıs, adının « Bawer Reꢁit » olarak   değiꢁtirilmesini talep etmiꢁtir.   Mahkeme, 10 Aralık 2004 tarihli kararında baꢁvuranın talebini kısmen   kabul etmiꢁ ve « Bawer » kelimesindeki « w » harfinin resmi alfabedeki   yirmi dokuz harf arasında yer almaması dolayısıyla bu ꢁekilde yazılmasının   imkânsız olduğuna ve « v » harfiyle yazılarak – Baver – ꢁeklinde nüfus   kütüğüne iꢁlenmesine hükmetmiꢁtir.   Baꢁvuran, 16 Mart 2005 tarihinde kararı temyize götürmüꢁtür. Çifte   vatandaꢁlığa sahip olan bir kiꢁinin kızlarının soyadını « x » harfiyle   yazdırmasını örnek gösteren baꢁvuran, AĐHS’nin 8 ve 14. maddelerine atıfta   bulunarak kendi isminin de « w » harfiyle yazılması konusunda ısrar   etmiꢁtir.   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   Yargıtay, baꢁvurana 13 Haziran 2005 tarihinde tebliğ edilen 9 Mayıs   tarihli kararında ilk derece mahkemesinin kararını onamıꢁtır.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢁvuranlar, taꢁımayı arzu ettikleri ve « q », « w » veya « x » harflerini   içeren isimlerin olduğu gibi yazılmasının yasaklanmasıyla AĐHS’nin 8.   maddesinde öngörülen özel hayatın korunması haklarının gerekçesiz bir   ꢁekilde ihlal edildiğini ileri sürmektedir.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢁkin   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve AĐHM’nin kiꢀi   bakımından yetkisiz olduğu gerekçelerine dayalı iki kabuledilemezlik itirazı   sunmaktadır (Baꢁvuru no 45609/05).   Baꢁvuranlar Taꢁkın, Alpkaya ve Fırat verilen süre içerisinde bu konuyla   ilgili görüꢁlerini sunmamıꢁlardır. Diğer baꢁvuranlar ise, Hükümetin savına   karꢁı çıkmaktadır.   1. Đç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı itiraz hakkında   Hükümet, baꢁvuranların karar düzeltme talebinde bulunmadıklarını ve   dolayısıyla iç hukuk yollarını tüketmiꢁ olarak kabul edilemeyeceklerini   savunmaktadır. Baꢁvuranlar bu argümana karꢁı çıkmakta ve kendi   görüꢁlerine göre bu itiraz yolunun Türk mahkemelerinin içtihadı   çerçevesinde uygun bir çözüm sunmadığını ileri sürmektedir.   Hükümet tarafından dile getirilen kararın düzeltilmesi talebi ile ilgili   olarak AĐHM, Türk hukukunda bu baꢁvurunun, Yargıtay tarafından yapılan   bir hata nedeniyle sözkonusu kararı tekrar gözden geçirme amacıyla   yapıldığını not etmektedir. Tarafların tekrar baꢁvuru yapması üzerine, yeni   unsurlar olmadan mahkeme ikinci bir inceleme baꢁlatmaktadır (bakınız   Türkiye aleyhine Gök ve diğerleri davası, no 71867/01, 71869/01, 73319/01   ve 74858/01, prg. 50, 27 Temmuz 2006 ve mutatis mutandis, Türkiye   aleyhine Karaduman davası, no16278/90, 3 Mayıs 1993 tarihli Komisyon   kararı).   AĐHM, bir baꢁvuranın etkili ve yeterli olan iç hukuk yollarını uygun bir   ꢁekilde kullanmıꢁ olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir baꢁvuru yolu   kullanıldığında, uygulamada sonucu aynı olacak baꢁka bir baꢁvuru yolunun   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   kullanılması gerekli olmamaktadır (Portekiz aleyhine Patrícia Raquel Real   Alves davası (karar), no 19485/02, 9 Kasım 2004). Mevcut davada,   baꢁvuranların yaptığı itirazların asliye hukuk mahkemeleri tarafından   reddedilmesini Yargıtay’ın da kesin kararla onadığını kaydetmek AĐHM   için yeterlidir.   Yukarıdaki unsurları dikkate alan AĐHM, Türk hukukunun tanıdığı süre   içerisinde isim değiꢁtirme davası açan baꢁvuranların, iç hukuk yollarını   tüketmek amacıyla kendilerinden makul bir ꢁekilde beklenecek herꢁeyi   yaptığı sonucuna varmaktadır. Bu itibarla AĐHM, Hükümetin iç hukuk   yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını reddetmektedir.   2. Kiꢁi bakımından yetkisizliğe dayalı itiraz hakkında (baꢀvuruno   45609/05)   45609/05 nolu baꢁvuru çerçevesinde, Hükümet, mahkemenin baꢁvuranın   isim değiꢁtirme talebini kısmen kabul ettiğini ve « Bawer » kelimesinin   resmi alfabedeki yirmi dokuz harf arasında yer almaması dolayısıyla « w »   harfiyle yazılmasının imkânsız olduğuna ve « v » harfiyle yazılarak –   Baver – ꢁeklinde nüfus kütüğüne iꢁlenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır.   Dolayısıyla, Hükümete göre bu karardan sonra Sünbül AĐHS’nin ihlali   nedeniyle mağdur olduğunu iddia edemez.   AĐHM, Hükümetin baꢁvuranın mağdur sıfatı taꢁımadığına dayalı   iddiasının, baꢁvuranın AĐHS’nin 8. maddesine atıfla dile getirdiği ꢁikâyetin   esasıyla yakından bağlantılı olduğunu ve bu nedenle iddianın esasla   birleꢁtirilmesi gerektiğini düꢁünmektedir (bakınız, mutatis mutandis, 9 Ekim   tarihli Đrlanda aleyhine Airey davası kararı, prg. 19, seri A no 32).   Öte yandan AĐHM, baꢁvuruların baꢁka bir kabuledilemezlik gerekçesi   bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, baꢁvuruların kabuledilebilir   ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa iliꢁkin   AĐHM, isim ve soyadı konusunda AĐHS’nin 8. maddesinde açık bir hükmün   bulunmadığını, ancak bir kimlik belirleme ve aile bağı aracı olarak insanın   isminin özel hayatını ve aile yaꢁamını etkilediğini hatırlatmaktadır (Đsviçre   aleyhine Burghartz davası, 22 ꢀubat 1994 tarihli karar, prg. 24, seri A no   280-B). Devletin ve toplumun isimlerin kullanımını düzenlemelerinde yarar   olsa dahi, belli ölçülerde bireyin hemcinsleriyle iliꢁki kurma hakkını   kapsayacak ꢁekilde tasarlanmıꢁ olan bir kiꢁinin ismi meselesini özel yaꢁam   ve aile yaꢁamı konusunun kapsamı dıꢁına çıkarmak için yeterli değildir   (ibidem). Filhakika, AĐHM, daha önce de birçok kez gerçek kiꢁilerin ad ve   soyadlarına iliꢁkin itirazlarını 8. maddenin «özel hayat» olduğu gibi «aile   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   hayatı» açısından da uygulama alanına girdiğini kabul etmiꢁtir (Ukrayna   aleyhine Boulgakov davası, no 59894/00, 11 Eylül 2007). Bu durumda   baꢁvurunun konusu, AĐHS’nin 8. maddesinin uygulanma alanına   girmektedir. Zaten bu konuda taraflar arasında bir ihtilaf yoktur.   Baꢁvuranların taꢁımayı talep ettikleri ve « q », « w » ve « x » harflerini   içeren isimlerin yazılmasının yasaklanması, AĐHM’nin kanaatine göre,   kiꢁinin soyadının veya isminin değiꢁtirilmesine zorlanması gibi örneklerden   farklı olarak mutlaka baꢁvuranın özel hayatına müdahale olarak   değerlendirilemez. Bununla birlikte, AĐHM’nin müteaddit defalar dile   getirdiği üzere, 8. maddenin asıl amacı, güvence altına alınan hakkın   kullanılmasında kamu erklerinin keyfi müdahalelerine karꢁı bireyi korumak   ise de, buna ek olarak özel hayatın korunmasına « saygı » gösterilmesini   sağlayacak pozitif yükümlülükler de getirebilmektedir.   AĐHM, yabancı dillerdeki (bakınız, örneğin, Letonya aleyhine Mentzen   davası (karar), no 71074/01, CEDH 2004-XII, ve Boulgakov ilgili bölüm)   ve bölgesel dillerdeki (Fransa aleyhine Baylac-Ferrer ve Suarez davası   (karar), no 27977/04, 25 Eylül 2008) bir soyadın fonetik yazılıꢁına ya da   anne babanın çocuklarına istediği ismi koymasına izin vermeyen nüfus   dairelerine (Fransa aleyhine Guillot davası, 24 Ekim 1996, Karar ve   hükümlerin derlemesi 1996-V) iliꢁkin ꢁikâyetleri daha önce de incelediğini   hatırlatmaktadır. Bu davalarda AĐHM, bir isim ya da soyadın birebir   çevirisinin yapılmasının (« her karakterin diğer dildeki eꢁdeğerine   çevrilmesi », bakınız özellikle Letonya aleyhine Kuharec namı diğer   Kuhareca davası, no 71557/01, 7 Aralık 2004 ve Mentzen, Baylac-Ferrer   ve Suarez ve Boulgakov davaları ilgili bölümler) veya haklı bir ret (Guillot   ilgili bölüm) kararının baꢁvuranların özel hayatına saygı gösterilmediği   ꢁeklinde değerlendirilemeyeceğine hükmetmiꢁtir.   Öte yandan, bir kiꢁiyi ismini değiꢁtirmeye iten ciddi nedenler   olabileceğini göz önünde bulunduran AĐHM, nüfusun eksiksiz olarak   kaydedilmesi, kiꢁisel kimlik saptaması ve/veya belli bir ismi taꢁıyanların   belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri   uyarınca isim değiꢁtirme imkânına yasal sınırlamalar getirilebileceğinin   altını çizmektedir (Finlandiya aleyhine Stjerna davası, 25 Kasım 1994, prg.   39, seri A 299-B).   Bununla birlikte, bu alanda, Akit Devletler her ne kadar geniꢁ bir takdir   hakkına sahipse de (bakınız ayrıca Finlandiya aleyhine Johansson   davası, no 10163/02, prg. 38, 6 Eylül 2007 ve Türkiye aleyhine Güzel   Erdagöz davası, no 37483/02, 21 Ekim 2008), AĐHM özel hayata ve aile   hayatına saygı hakkına getirilen kısıtlamanın « gerekliliğinin » inandırıcı   olup olmadığını değerlendirmek için bilhassa ulusal makamlar tarafından   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   sunulan ve ulusal mahkemeler tarafından baꢁvuruyu reddetmek için   dayanılan gerekçeyi esas alacaktır (Macaristan aleyhine Daróczy davası, no   44378/05, prg. 32, 1 Temmuz 2008). Bu konuyla ilgili olarak, Johansson ve   Güzel Erdagöz kararlarında AĐHM, ulusal makamların baꢁka örneklerde   daha önce kabul ettiği ve resmi kayıtlara iꢁlediği (Johansson ilgili bölüm,   prg. 38) ya da Türkçe sözlükte bulunmadığı halde kelimenin bölgesel   telaffuzunu kabul ettiği (Güzel Erdagöz, ilgili bölüm, prg. 54) bir ismi   reddetme gerekçelerinin yetersiz olduğuna hükmetmiꢁtir.   Yukarıdaki unsurlar ıꢁığında AĐHM, baꢁvuranlar tarafından arzu edilen   isimlerin Türk alfabesinde bulunmayan harflerle yazılmasının   reddedilmesinin ilgili ꢁahısların özel hayata saygı gösterilmesi haklarını   kullanmalarına bir mühahale teꢁkil ettiği ilkesinden yola çıkacaktır.   Böylesi bir müdahale, amaç ya da amaçlarına ulaꢁmak için « yasayla   öngörüldüğü », 8. maddenin 2. paragrafı bakımından bir veya birden fazla   meꢁru amaca yönelik olduğu ve bu amaçlara ulaꢁmak için “ demokratik bir   toplumda gerekli” kabul edildiği takdirde AĐHS’ne aykırılık teꢁkil etmez.   1. Müdahale « yasayla öngörülmüꢀ » müdür?   Anğ, Sünbül ve ꢀimꢁek ihtilaflı müdahalenin « yasayla öngörülmüꢁ »   olduğuna itiraz etmezken, Genç ve Yöyler, Đçiꢁleri Bakanlığı tarafından   yayınlanan ve ihtilaflı harflerin kullanılmasını yasaklayan genelgenin yasal   kaynağını teꢁkil edecek hiçbir hukuki kural bulunmadığını iddia etmektedir.   Hükümet, bu savlara karꢁı çıkmakta ve Türk mahkemelerinin, verdikleri   kararlarda, özellikle Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353   Sayılı Kanun’u esas aldıklarını kaydetmektedir.   AĐHM, Hükümetin savunduğu gibi, söz konusu müdahalenin tüm resmi   belgelerde ulusal alfabenin kullanılmasını zorunlu kılan 1353 sayılı Kanun’a   dayandığından kuꢁku duymamaktadır.   2. Müdahale bir « meꢀru amaca » yönelik midir?   Genç, Yöyler, Anğ, Sünbül ve ꢀimꢁek ihtilaflı kısıtlamanın AĐHS’nin 8.   maddesi anlamında hiçbir meꢁru amacı olmadığını savunmaktadır. Đlgili   ꢁahıslar, söz konusu harflerin ulusal televizyon kanallarında ve bilhassa   Kürtçe yayın yapan TRT-6’da kullanıldığı göz önüne alındığında, bu   müdahalenin meꢁru amaca yönelik olduğunu savunmanın gerçek dıꢁı   olacağı görüꢁündedir. Baꢁvuranlar, ayrıca Kürtçe dilinin korunmasına   dikkat çekmektedir.   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   Hükümet, bu sava karꢁı çıkmaktadır. Hükümete göre, bir Devletin resmi   dilinin oynadığı önemli rol göz önüne alındığında, ihtilaflı müdahalenin   esas olarak baꢁkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ve kamu   düzeninin sağlanması gibi meꢁru amaçlara yönelik olduğu açıktır.   AĐHM, 18 Ocak 2005 tarihli kararında Asliye Hukuk Mahkemesi’nin   ihtilaflı kısıtlama gerekçesini özellikle Devletin resmi dilinin Türkçe   olmasına dayandırdığını gözlemlemektedir. Bu noktada AĐHM, dil   özgürlüğünün AĐHS kapsamında düzenlenen bir konu olmadığını daha önce   de defalarca belirttiğini hatırlatmaktadır (Leyonya aleyhine Kozlovs davası   (karar), no 50835/99, 10 Ocak 2002). Buna ilaveten, 5/2 ve 6/3 a) ve e)   maddelerinde öngörülen özel haklar dıꢁında, AĐHS, ne belli bir dilin kamu   yetkilileriyle iliꢁkilerde kullanılma hakkını, ne de kendi seçtiği dilde bilgi   alma hakkını kendiliğinden teminat altına almamaktadır. Bu nedenle, AĐHS   tarafından korunan haklara saygı göstermek kaydıyla, her Akit Devlet,   serbestçe, kimlik belgelerinde ve diğer resmi belgelerde kendi resmi dil   veya dillerinin kullanımını zorunlu kılmak ya da kurallara bağlamak   hakkına sahiptir (Mentzen, ilgili bölüm).   Üstelik AĐHM, her Devletin, kendi kurumsal sisteminin normal bir   ꢁekilde iꢁleyiꢁini sağlamasının tartıꢁmasız olarak meꢁru bir niteliği haiz   olduğu kanaatindedir. (Letonya aleyhine Podkolzina davası, no 46726/99,   prg. 34, CEDH 2002-II). AĐHM, birçok Akit Devletin bir veya birden fazla   dile resmi dil ya da Devlet dili statüsü verdiğini ve bunu olduğu gibi   anayasalarına yazdıklarını hatırlatmaktadır (Mentzen, ilgili bölüm). Aynı   ꢁey ulusal alfabe seçimi için de geçerlidir. Burada söz konusu olan, ulusal   yasa koyucunun söz konusu Devletin kendi tarihi ve siyasal yapısına bağlı   kalarak yaptığı bir seçimdir (Baylac-Ferrer ve Suarez, yukarıdaki karar).   Bu nedenle AĐHM, söz konusu müdahalenin sonuç itibariyle kamu   düzenini sağlamak ve baꢁkalarının haklarını korumak amacıyla   gerçekleꢁtirildiği sonucuna varmaktadır.   3. Müdahale « demokratik bir toplumda gerekli » midir?   AĐHM, önüne getirilen ihtilaf konusunun, baꢁvuranların isim değiꢁtirme   taleplerinin hukuk mahkemeleri tarafından isimlerin Türk alfabesinde   bulunmayan « q », « w » ve « x » harflerini içerdiği gerekçesiyle reddetmesi   olduğunu gözlemlemektedir.   Đsim değiꢁtirme iꢁlemleriyle ilgili olarak AĐHM, Türkiye’de bu konudaki   baꢁlıca hükmün meꢁru bir çıkarı olduğu müddetçe herkesin isim değiꢁtirme   talebinde bulunabileceğini öngören Medeni Kanun’un 27. maddesi   olduğunu kaydetmektedir. AĐHM öte yandan, yakın çevresi tarafından   kullanılan bir ismi taꢁıma hakkının Türk Yargıtay’ı tarafından doğal bir hak     KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   olarak   değerlendirildiğini   not   etmektedir.   Yine,   isimlerin   « Türkleꢁtirilmesi » yönünde olası bir politikayı kınayan Yargıtay, kiꢁinin   etnik kökeniyle iliꢁkili bir isim taꢁıma hakkını açık bir ꢁekilde kabul etmiꢁtir   (Güzel Erdagöz ilgili bölüm, prg. 53 ile karꢁılaꢁtırınız). Buna ilaveten,   « ulusal kültüre » uygun isim taꢁıma zorunluluğu 2003 yılında yürürlükten   kaldırılmıꢁtır.   1990’lı yıllarda yetkili makamların bazı tereddütlü uygulamaları görülse   de AĐHM, olayların meydana geldiği dönemde ilgili ꢁahısların, istedikleri   takdirde, Kürtçe ad ve soyadı taꢁıma imkânına sahip oldukları sonucuna   varmaktadır. Bununla birlikte AĐHM, her ne olursa olsun istenilen ismin,   sayılı Kanun gereğince, ulusal alfabe kurallarına göre yazılması   gerektiği kanaatindedir.   Hükümete göre, isimlerin ulusal alfabe kurallarına uygun olarak yazılma   zorunluluğu, baꢁvuranların karꢁılaꢁtığı rahatsızlığın yeteri kadar önemli   olmaması dolayısıyla, özel hayatlarına saygı gösterilmesi hakları için bir   ihlal teꢁkil etmemektedir. Ayrıca, Hükümet Türkçe alfabedeki « k », « ks »   ve « v » gibi bazı harflerin okunuꢁlarının sırasıyla « q », « x » ve « w »   harfleriyle aynı sesi verdiğini savunmaktadır. Özellikle, Sünbül’ün taꢁımayı   talep ettiği « Bawer » isminin ulusal alfabeye uygun olarak « w » yerine   « v » harfiyle yazılabileceğini örnek olarak gösteren Hükümet,   baꢁvuranların isimlerini ulusal alfabedeki harfleri kullanarak sorunsuz bir   ꢁekilde yazabileceklerini ileri sürmektedir.   Baꢁvuranlar Taꢁkın, Alpkaya ve Fırat kendilerine verilen süre içerisinde   bu konuyla ilgili bir görüꢁ sunmamıꢁlardır. Anğ, ꢀimꢁek ve Sünbül ise,   ihtilaflı ret kararlarından dolayı karꢁılaꢁtıkları rahatsızlıkla ilgili olarak   herhangi bir iddia sunmamıꢁlardır ( Đsviçre aleyhine Daniela Fornaciarini,   Claudio Gianettoni ve Francesco Fornaciarini davası, no 22940/93, 12   Nisan 1996 tarihli Komisyon kararı ile karꢁılaꢁtırınız).   Genç ve Yöyler, Hükümetin Kürtçe isimlerin Türk alfabesiyle   yazılabileceği yönündeki iddialarına açık bir ꢁekilde karꢁı çıkmamaktadır.   Bununla beraber, ilgili ꢁahıslar bu tip bir uygulamanın isimlerinin anlamını   değiꢁtirdiğini savunmaktadır. Genç, örnek olarak, Kürtçede « yakıꢁıklı ve   genç » anlamına gelen « Ciwan » isminin « w » kullanılmadan « Civan »   olarak yazıldığında « randevu » veya « toplantı » anlamına geldiğini ileri   sürmektedir. Aynı ꢁekilde, Yöyler, « Xweꢁbin » (Kürtçede « iyimser »)   isminin Türk alfabesindeki harflerle « Heꢁbin » olarak yazıldığında Kürtçe   hiçbir anlam taꢁımayan bir kelime haline geldiğini savunmaktadır.   Ayrıca Genç, bir insan hakları mücadelecisi olarak kendisinin Kürt   kökenli insanlarla devamlı temas halinde olduğunu, bu kiꢁilerin isminin   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI     Türkçe ses düzeniyle telaffuz edilmesi dolayısıyla sitem ettiklerini ve   kendisini gerçek Kürt olmamakla suçladıklarını ileri sürmektedir. Yöyler de   benzer savlar sunmakta ve isminin Kürtçe yazılmasına haksız yere izin   verilmemesinin kültürel ve etnik kimliğin   ihlalini teꢁkil ettiğini   savunmaktadır. Đlgili ꢁahsa göre, kendisini Arapça kökenli olan   « Celalettin » adını taꢁımaya mahkûm eden bu kısıtlama, diğer Kürt   gruplarla iliꢁki kurmasını engellemea amacı gütmektedir. Aynı baꢁvuran,   AĐHM’nin kiꢁisel özerklik konusuyla ilgili içtihadına atıfta bulunmakta ve   Kürtçe dilinin daha fazla korunması gerektiğini savunmaktadır.   Genç ve Yöyler’in söz konusu ret kararıyla etnik kimliklerinin zarar   gördüğünü iddia etmeleriyle ilgili olarak AĐHM, öncelikle, yukarıda da   altını çizdiği gibi, ilgili ꢁahısların Kürtçe ad ve soyadı taꢁıma imkânına   sahip olduklarını not etmektedir. AĐHM ayrıca, yukarıdaki açıklamalara   bakarak, söz konusu isimlerin Türk alfabesindeki harflerle yazıldığında   adıgeçenlere sosyal yaꢁantılarında rahatsızlık verecek kaba veya gülünç bir   anlam kazanmadığı veya bu kiꢁilerin kimlik tespitlerinde herhangi bir   engele yol açmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda adı geçen Kuharec   namı diğer Kuhareca ve Baylac-Ferrer ve Suarez   karꢁılaꢁtırınız).   kararlarıyla   Aslında AĐHM, Türk sisteminde, Sünbül’ün durumunda ortaya çıktığı   gibi « w » harfi bir « v » harfiyle değiꢁtirildiği durumlarda, Türk alfabesinde   tam eꢁdeğeri mevcut olmayan seslerin bile fonetik çeviriler sayesinde nüfus   kütüklerine iꢁlenmesinin mümkün olduğunu gözlemlemektedir (diğer   örnekler için bakınız, yukarıdaki ilgili paragraflar).   Bu bağlamda AĐHM, bu alanda bir yeknesaklık oluꢁturmayı amaçlayan   No’lu CIEC (Kurumsal Etik Komisyonu) Sözleꢁmesi’nin isim ve   soyadların aktarımında fonetik aktarım da dahil olmak üzere birçok sistem   öngördüğünü not etmektedir. Bir Devletin yetkili mercileri bir kimsenin   ulusal alfabede yer almayan harfler içeren ismini kimlik belgesi ya da baꢁka   bir resmi belge üzerine yazmak zorunda kaldığında en çok kullanılan ve   aktarılacak ismin kaynak dildeki telaffuzunu bozmadan söz konusu Devletin   resmi diline en yakın bir biçimde aktaran metod, fonetik aktarımdır   (bakınız, mutatis mutandis, Letonya aleyhine Šiškina ve Šiškins davası, no   59727/00, 8 Kasım 2001).   Bununla birlikte, dosyadan anlaꢁıldığına göre adı « Baver » olarak   yazılmıꢁ olan Sünbül dıꢁındaki baꢁvuranlar bu yolu kullanmak   istememiꢁlerdir. Esasen sözkonusu baꢁvuran, sadece isim ve soyadlarda   « w » harfinin kullanılmamasıyla ilgili argümanlara dayanarak bu   uygulamaya karꢁı çıkmakla yetinmiꢁ, bu yazılıꢁ ꢁeklinden ötürü karꢁılaꢁtığı   herhangi bir rahatsızlıktan bahsetmemiꢁtir.     KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   ꢀüphesiz, baꢁvuranların taꢁımayı arzu ettikleri isimlerin Türk alfabesiyle   aktarımı bazı fonetik sorunlar yaratabilir. Bununla birlikte AĐHM, diğer   dillerde de böylesi zorlukların mevcut olduğunu hatırlatmaktadır. Bu   bağlamda AĐHM, hem ulusal alfabe seçiminin, hem de isimlerin istenilen   fonetiğe uygun aktarımında karꢁılaꢁılan zorlukların ulusal özelliklerin en   güçlü alanını teꢁkil ettiğini ve bu konuda Akit Devletlerin iç sistemleri   arasında neredeyse hiçbir uyum bulunmadığını not etmektedir (bakınız,   mutatis mutandis, Mentzen ilgili bölüm). Ayrıca, bu zorlukların bugün   ülkeler ve farklı dil bölgeleri arasındaki nüfus hareketlerinin giderek arttığı   Avrupa’da birçok insanın karꢁılaꢁtığı zorluklara göre daha sık ortaya   çıkabileceğini ve bu sıkıntılardan daha önemli olduğunu söylemek mümkün   değildir. (Stjerna ilgili bölüm, prg. 42).   Öte yandan, baꢁka Devletler tarafından kendi kurallarına göre   düzenlenmiꢁ ve Türk alfabesinde yer almayan harfler içeren kimlik   belgelerindeki ad ve soyadların nüfus kütüklerine kaydedilmesiyle ilgili   olarak AĐHM, bu uygulamanın yukarıda bahsi geçen ve 2. maddesinde,   birebir sistemi, yani ad ve soyadı oluꢁturan herbir harfin değiꢁtirilmeden   yazılmasını öngören Sözleꢁme’ye dayandığını gözlemlemektedir. Bu   bağlamda, mevcut dava koꢁullarında bahsi geçen uluslararası metinlerin   uygulama ꢁartlarının da AĐHS’nin gereksinimlerine aykırı olduğu   söylenemez.   Yukarıdaki unsurlar bakımından AĐHM, Türk yetkililerin bu alanda   kendilerine tanınan takdir hakkını aꢁmadığı kanaatindedir. Çıkan bu sonuca   göre AĐHM, Sünbül’ün AĐHS’in ihlal edildiği iddiasını sürdürüp   sürdüremeyeceği konusunda çözüm aramanın gereksiz olduğu kanaatine   varmaktadır.   Dolayısıyla, AĐHS’nin 8. maddesi ihlal edilmemiꢁtir.   II. AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN 8. MADDEYLE BAĞLANTILI   OLARAK ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢁvuranlar ayrıca, verilen ret kararı yüzünden AĐHS’nin 14. maddesinin   8. maddeyle bağlantılı olarak çiğnendiğini ileri sürmektedir.   Hükümet, bu sava karꢁı çıkmakta ve baꢁvuranların ꢁikâyet ettikleri   kuralın istisnasız tüm vatandaꢁlar için uygulandığını savunmaktadır.   Hükümete göre, Türkçe diline yabancı olan diğer tüm yazılım iꢁaret ve   karakterleri aynı ꢁekilde reddedilmektedir.   AĐHM, bu ꢁikâyetin yukarıda incelediği ꢁikâyetle bağlantılı olduğunu ve   bu itibarla kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir. Öte   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI     yandan, yukarıdaki ilgili paragrafta yaptığı tespiti göz önüne alan AĐHM,   burada 14. maddenin uygulanabileceği kanaatine varmaktadır (Stjerna ilgili   bölüm, prg. 48).   AĐHM, 14. maddenin AĐHS’nin diğer normatif hükümleri tarafından   teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ortaya   çıkabilecek bir ayrımcılığa karꢁı korunma sunduğunu hatırlatmaktadır.   Uygulamadaki her değiꢁiklik otomatik olarak bu maddenin ihlal edildiği   anlamına gelmez. Bu alanda benzer ya da karꢁılaꢁtırılabilir durumları   yaꢁayan bazı kiꢁilerin ayrıcalıklı uygulamadan yararlandıklarının ve üstelik   bu farklı davranıꢁı haklı gösterecek hiçbir gerçekçi ve makul gerekçe   bulunmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Akit Devletler benzer   durumlarda olası yasal uygulama farklılıklarını belirlemek ve hangi   ölçülerde uygulanacağını tespit etmek üzere belli bir takdir hakkına   sahiptirler (Birleꢀik Krallık aleyhine Stubbings ve diğerleri davası, 22 Ekim   1996, prg. 72, Derleme 1996-IV).   Baꢁvuranlar, bir etnik azınlığa ait oldukları için ayrımcılığa maruz   kaldıkları kanaatindedir. Baꢁvuranlar, özellikle çifte vatandaꢁlık hakkına   sahip Türk uyruklu vatandaꢁların « q », « w » ve « x » harflerini de içeren   isimlerini nüfus kütüklerine aktarabildiklerine atıfta bulunmaktadır.   AĐHM, yukarıda altını çizdiği gibi, söz konusu dönemde, Türk alfabesi   kurallarına göre yazıldığı sürece Kürtçe ad ve soyadı seçimine engel teꢁkil   edecek herhangi bir hukuki düzenleme bulunmadığını gözlemlemektedir.   Öte yandan, Kürt olmayan kiꢁilerin Türk alfabesinde yer almayan harfler   içeren bir isim yazılmasını talep ettiklerinde Türk yetkililerin farklı karar   vereceklerini düꢁündürecek herhangi bir unsur bulunmamaktadır. AĐHM   ayrıca, Baylac-Ferrer ve Suarez (ilgili bölüm) kararında idari makamlar ve   kamu hizmetleri iliꢁkilerinde aynı dilin kullanılmasına dayalı bir gerekçeyi   nesnel ve makul bulduğunu hatırlatmaktadır.   Son olarak AĐHM, baꢁka Devletler tarafından kendi kurallarına göre   düzenlenmiꢁ ve Türk alfabesinde yer almayan harfler içeren kimlik   belgelerindeki ad ve soyadların nüfus kütüklerine kaydedilmesiyle ilgili   olarak daha önceki değerlendirmelerine atıfta bulunmaktadır. Burada söz   konusu olan uygulama, bu alanda yeknesaklık oluꢁturmayı amaçlayan   uluslararası bir sözleꢁmeye dayalı bir uygulamadır. Kendi içinde, böylesi bir   amaç mantıksız olarak değerlendirilemez. Öte yandan AĐHM, isim   değiꢁtirmek isteyen kiꢁiler olarak baꢁvuranların, nüfus belgeleri baꢁka   Devletler tarafından kendi kurallarına göre düzenlenmiꢁ kiꢁilerle benzer   durumda oldukları kanaatini taꢁımamaktadır.     KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   Yukarıdaki unsurlar doğrultusunda AĐHM, AĐHS’nin 14. maddesinin 8.   maddeyle bağlantılı olarak ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.   BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢁvuruların kabuledilebilir olduğuna;   2. Hükümetin baꢁvuran Reꢁit Sünbül’ün mağdur sıfatının bulunmadığı   yönündeki itirazının esasa birleꢁtirilmesine, ancak bu konunun   incelenmesine yer olmadığına;   3. AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;   4. AĐHS’nin 8. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddesinin ihlal   edilmediğine;   KARAR VERMĐꢀTĐR.   Đꢁbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢁ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77.   maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 02 ꢀubat 2010 tarihinde   yazılı olarak bildirilmiꢁtir.   Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 maddesi ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi   uyarınca Yargıç Sajo’nun ayrı oy görüꢁü yer almaktadır.   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ     YARGIÇ SAJÓ’NUN KARARLA UYUꢀAN AYRI GÖRÜꢀÜ   (Çeviri)   Çoğunlukla aynı yönde oy kullandım, ancak AĐHS’nin 8. maddesi   bağlamında isimlerde « yabancı » harf ve karakterlerin kullanımıyla ilgili   bazı noktaların altının çizilmesinde fayda olduğu kanaatindeyim. Mevcut   davada Kürt kökenli Türk vatandaꢁı olan baꢁvuranlar, 1353 sayılı Kanun’da   öngörüldüğü gibi isimlerinin Türk alfabesinde yer almayan bazı harfleri   içeren ꢁekilde nüfus kütüklerine yeniden yazılmasını talep etmiꢁlerdir.   Baꢁvuranlar özellikle böyle harf ve karakterlerin kullanılmasının   reddedilmesi suretiyle özel hayata saygı gösterilme haklarının çiğnendiğini   ileri sürmektedir. Gerçekten de, baꢁvuranlar açısından Kürtçe dilindeki   isimleri telaffuz edildiğinde gülünç olmaması ve anlam değiꢁtirmemesi için   istenilen yazılım ꢁekliyle yazılmalıydı.   Bir kimsenin isminin kiꢁisel kimliğini açığa vurmada çok önemli bir rol   oynadığı ve herꢁeyden önce özel hayatın dokunulmazlığı hakkını   oluꢁturduğu inkâr edilemez. Her ne kadar kullanımı kurallara bağlama   Devletin menfaatine olsa da, bu iꢁlem konunun 8. maddenin uygulama alanı   dıꢁına çıkarılmasına yetmez (Đsviçre aleyhine Burghartz davası, 22 ꢀubat   1994, prg. 24, seri A no 280-B). Devlet dili ya da « resmi alfabe »   uygulaması isimlerin düzenlenmesi kapsamında incelenmelidir.   Đsim değiꢀtirme konusunda AĐHM, Devletin geniꢁ bir takdir yetkisine   sahip olduğuna ve bu yetkinin uygulanması sonucu ortaya çıkan   rahatsızlıklar ve hissiyatınAĐHS’nin ihlalini teꢁkil etmediğine hükmetmiꢁtir   ( Finlandiya aleyhine Stjerna davası kararı, 25 Kasım 1994, prg. 39 ve 42,   seri A no 299-B). Bununla birlikte, bu son davanın daha önce kütüğe   kaydedilmiꢁ mevcut bir soyadın değiꢁtirilme talebiyle ilgili olduğu hatırdan   çıkarılmamalıdır.   Stjerna kararından sonra, daha yakın tarihte görülen ve Devlet diline göre   yazılan bir ad veya soyadı sorunuyla ilgili davalarda, mevcut bir ismin   değiꢁtirilmesi bir müdahale olarak değerlendirilmiꢁtir. AĐHS’nin 8. maddesi   tarafından korunan bir hakkın kullanımına yapılan bir müdahalenin haklı   olması için bu müdahalenin aynı maddenin 2. paragrafında sıralanan   amaçlardan birine yönelik olması gerekmektedir. Letonya aleyhine Kuharec   namı diğer Kuhareca davası (no 71557/01, 7 Aralık 2004) kararında AĐHM,   Devlet dilinin teminat altına alınmasıyla « baꢁkalarının haklarının »   korunduğunu, zira « resmi bir dil mevcudiyetinin kullanıcılarının yararına   bazı öznel hakları da beraberinde getirdiğini » bildirmiꢁtir. Bazı durumlarda,   çoğunluğun yararlandığı bu haklar özel koruma önlemlerinin alınmasını   gerektirmektedir. Bu bağlamda, bu önlemler elbette ki ihtiyaç kıstaslarına   uygun olmalıdır. Ayrıca unutulmaması gerekir ki, bir Devletin sınırları   içerisinde yaꢁayan bazı vatandaꢁlar çoğunluğun kullandığından farklı olan   kendi dillerini kullanmaktadır. Dolayısıyla, çoğunluğun kendi dilini     KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ   kullanma hakkını korumak amacıyla önlemler alınırken, yani resmi bir dil   düzenlemesi getirilirken, gereklilik ve orantılılık ilkelerinin de göz önüne   alınması ve baꢁkalarının durumunun düꢁünülmesi gerekir. Resmi dilde   kendini ifade eden insanlar gibi, bir azınlık grubu mensuplarının da   aralarında kendi dilleriyle iletiꢁim kurma hakkına sahip olmaları gerekir.   Yukarıdaki muhakemede, özel hayat hakkının kullanılmasına yapılan   müdahalenin bir hak olduğu tartıꢁılmaz olmakla beraber, bu hakkın nesnel   bir hakkın türevi olduğu da kabul edilmelidir. Aslında, Devletin aldığı   müdahale önleminin dilin çoğunluk tarafından kullanılmasını amaçladığı ve   vatandaꢁların Devletle arasındaki iletiꢁimi kolaylaꢁtırma konusundaki   pozitif yükümlülüğünden kaynaklandığını varsaymak gerekmektedir.   Burada bize sunulan durumda, Sözleꢁme’ye dayalı özel hayat   dokunulmazlığı hakkından doğan bu temel hak, Sözleꢁme’ye dayalı   olmayan hakları koruyan bir türev önlemle dengelenmelidir. Dolayısıyla,   buna AĐHS’nden doğan hakka uygun bir ağırlık vermek gerekir. AĐHM’nin   kendisinin de « bazı durumlarda, AĐHS tarafından korunan hakların   kullanılmasında bazı sorunlar ortaya çıkarabileceğini » kabul ettiği gibi,   bunun basit bir tedbir fazlalığı olarak karꢁımıza çıkmaması gerekir. Bu   nedenle, ulusal makamlar gerektiğinde uygun önlemler alabilmek amacıyla   bu konuyu yakından gözlemlemeye devam etmelidir (bakınız, mutatis   mutandis, Birleꢀik Krallık aleyhine Sheffield ve Horsham davası, 30   Temmuz 1998, prg. 60, Karar ve hüküm derlemeleri 1998-V ve Birleꢀik   Krallık aleyhine Christine Goodwin davası [GC], no 28957/95, prg. 74-75,   CEDH 2002-VI), Kuharec kararının kendisi bir ismin yazılıꢁındaki   değiꢁiklik sırasında mevcut olan bazı kıstasların gereklilik ve orantılılık   ilkelerini karꢁılamadığını, yani zorunlu değiꢁikliğin asgari düzeyde olması   ve özellikle kiꢁinin ꢁahsi kimliğinin açığa vurulmasında hiçbir engel teꢁkil   etmemesi gerektiğini kabul etmektedir. Örneğin, Kuharec davasında, adın   resmi belgelerde iki farklı versiyonda yazılmasına izin verilmiꢁtir.   Mevcut davada ise, Türkiye’de Kürtçe isimlerin kullanılmasının uzun süre   yasaklandığını ve bu kısıtlayıcı uygulamanın giderek azaldığını unutmamak   gerekir. Buna benzer durumlarda, özel hayatın dokunulmazlığı hakkı   kısıtlanan kiꢁilerin kimlik endiꢁeleri daha da öne çıkmakta ve duyarlılıkları   fazlaca önem kazanabilmekte, dolayısıyla da Devletin bunları göz önüne   almasını zorunlu kılmaktadır. Hâlihazırda var olan Kürtçe isimlerin yeniden   kimliklere kaydedilmesi, isimlerle ilgili düzenlemeyle ve isimlerin zorla   değiꢁtirilmesiyle alakalı bir durumdur. Özellikle, Türkiye uluslararası   yükümlülükleri gereğince Türkçe alfabede yer almayan latin harflerinin   kullanılmasını daha önce kabul ettiğine göre, ben ꢁahsen bu avantajın   yabancıya ait olmayan bu isimler için biraz daha geniꢁletilmesine engel   olacak bir neden göremiyorum. Bununla birlikte, bugünkü uygulama sonucu   mağdur olan kiꢁilerin ayrı bir kategori oluꢁturdukları ve baꢁvuranlar   tarafından dile getirilen koꢁullarda bu uygulamanın 14. maddeye aykırılık   teꢁkil etmediği konusunda AĐHM ile hemfikirim. Stjerna davasındaki   KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ     durumun aksine ve tarihsel bağlamda, mevcut davada Kürtçe karakterlerin   kullanılmasının reddedilmesiyle ortaya çıkan rahatsızlığın gerçek ve önemli   olduğu kanaatindeyim. Bununla birlikte, baꢁvuranlar ne isimlerinin Türk   alfabesine uygun ve telaffuz bakımından kabuledilebilir baꢁka bir yazılıꢁ   ꢁeklini talep etmiꢁler, ne de böylesi bir yazılıꢁ ꢁekli önermenin imkânsız   olduğunu kanıtlamıꢁlardır. Bu itibarla, dava koꢁulları, sunulduğu ꢁekliyle   AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaya yeterli   olmamaktadır.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 29.07.2026. · Źródło