3044/04
WyrokETPCz2010-02-16ECLI:CE:ECHR:2010:0216JUD000304404
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany złemu traktowaniu podczas zatrzymania, a władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w tej sprawie, zgodnie z art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia stwierdzone u skarżącego po zatrzymaniu, w tym te niewyjaśnione przez władze, są przypisywalne państwu. Podkreślił, że skarżący, będąc małoletnim, nie otrzymał zwiększonej ochrony. Ponadto, władze krajowe nie zareagowały na zarzuty złego traktowania zgłoszone przez skarżącego, a prokurator umorzył dochodzenie z powodu przedawnienia, uniemożliwiając wyjaśnienie okoliczności sprawy. Trybunał stwierdził, że system karny w Turcji nie stanowił skutecznego środka odstraszającego przed bezprawnymi działaniami funkcjonariuszy państwowych, co doprowadziło do naruszenia art. 3 Konwencji w obu aspektach.Stan faktyczny
Skarżący, Ali Ümit Alkes, został zatrzymany w 1998 roku jako małoletni pod zarzutem przynależności do organizacji terrorystycznej. Podczas zatrzymania doznał obrażeń, w tym obrzęku, krwiaków i rozerwania skóry, które zostały stwierdzone w raportach medycznych po jego zwolnieniu. Skarżący twierdził, że był torturowany, ale jego zarzuty nie zostały skutecznie zbadane przez władze krajowe. Postępowanie karne w sprawie zarzutów złego traktowania zostało umorzone z powodu przedawnienia, bez przeprowadzenia dochodzenia. Skarżący został ostatecznie skazany na 16 lat i 8 miesięcy więzienia.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę dotyczącą art. 3 Konwencji za dopuszczalną, a pozostałe skargi za niedopuszczalne. 2. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym. 3. Zasądził na rzecz skarżącego 15 600 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, powiększone o odsetki. 4. Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEY
Đ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
ALKES - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 3044/04)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
(Esas)
STRAZBURG ꢁubat 2010
Đꢀbu karar Sözleꢀme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek olup
ꢀekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (3044/04) numaralı baꢀvurunun nedeni bu
ülkenin vatandaꢀı Ali Ümit Alkes tarafından (baꢀvuran) 4 Aralık 2003 tarihinde Avrupa Đnsan
Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca
yapılan baꢀvurudur.
Baꢀvuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından
B. Kurt tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢁULLARI
Baꢀvuran 28 Haziran 1980 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir. Mart 1998 günü saat 10:30 sıralarında, henüz çocuk yaꢀtaki baꢀvuran evinde yapılan bir
arama sırasında, yasadıꢀı bir örgüt üyesi olduğu ve özellikle söz konusu örgüt hesabına bir
toplantıda gerçekleꢀtirilen silahlı soyguna karıꢀtığı ꢀüphesiyle yakalanarak, gözaltına
alınmıꢀtır. Gözaltı öncesi düzenlenen tıbbi rapora göre, ilgili ꢀahısın vücudunda hiçbir yara ve
darp izine rastlanmamıꢀtır. Mart 1998 tarihinde, Cumhuriyet savcısı baꢀvuranın gözaltı süresini 1 Nisan 1998
tarihine kadar uzatmıꢀtır. Ertesi gün, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Baꢀkanı gözaltı
süresinin 2 Nisan 1998 tarihine kadar uzatılmasına izin vermiꢀtir. Mart 1998 tarihinde, polis baꢀvuranın da katıldığı bir kimlik tespit seansı
gerçekleꢀtirmiꢀtir. 31 Mart günü, polis baꢀvuran dahil beꢀ ꢀüpheliyi birbirleriyle
yüzleꢀtirmiꢀtir. Bu yüzleꢀtirme seansı sırasında baꢀvuran ifade vermeyi reddetmiꢀtir.
Aynı gün, polisler ilgili ꢀahsı zırhlı bir asansörle 4. kata götürmüꢀlerdir. Baꢀvuran
tarafından imzalanan 31 Mart 1998 tarihli tutanağa göre, 4. kata gelindiğinde ilgili ꢀahısın
kolu asansörün otomatik olarak kapanan kapısına sıkıꢀmıꢀtır. Kendisine bir doktor tarafından
muayene edilmeyi isteyip istemediğini soran polislere ilgili ꢀahıs ꢀöyle cevap vermiꢀtir :
« Doktora görünmek istemiyorum, bir ꢀeyim yok ». Bununla birlikte, öğleden sonra, baꢀvuran
sorgulama için tekrar yukarı götürüldüğünde, kolunun ꢀiꢀen dirsek kısmının ağrıdığından
ꢀikâyetçi olmuꢀ ve bunun üzerine hastaneye sevk edilmiꢀtir. Mart 1998 günü saat 16:45 sıralarında, baꢀvuran Haseki hastanesinde bir doktor
muayenesinden geçmiꢀtir. Bu muayene sonucunda düzenlenen rapora göre, sağ dirsek
üzerinde bir ꢀiꢀlik, bir hematom ve bir ekimoz tespit edilmiꢀtir. Bu raporun iki satırının üzeri
çizilmiꢀ ve bu satırlara okunamayacak ꢀekilde birçok defa doktor kaꢀesi vurulmuꢀtur. Nisan 1998 tarihinde, kendisine isnad edilen suçlar için sorgulanan baꢀvuran, susma
hakkını kullanmıꢀtır. Nisan 1998 tarihinde, gözaltının sona ermesiyle baꢀvuran Adli Tıp Kurumu’nda tıbbi bir
muayeneden geçirilmiꢀtir. Adli Tıp raporunda sağ dirseğin tamamını kaplayan bir ödem ve bir
ekimoz, sağ bilek üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimoz ve sırtın orta kesiminde
1,5 santimetre çapında bir yırtık olduğu belirtilmiꢀtir.
Gözaltına alınan diğer dört ꢀüpheli, baꢀvuranla aynı zamanda doktor muayenesinden
geçirilmiꢀtir. Bu vesileyle hazırlanan raporda, içlerinden üçünün vücutlarının değiꢀik
yerlerinde çok sayıda yaralanmalar (ekimoz, yırtık, ꢀiꢀlik, kabuk bağlamıꢀ yara) ve ağrı
olduğu belirtilmiꢀtir.
Yine 2 Nisan 1998 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından
dinlendikten sonra aynı mahkemenin nöbetçi hakimi önüne çıkarılan baꢀvuran tutuklanmıꢀtır.
Baꢀvuran, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde kendisine isnad edilen suçları inkâr
etmiꢀ, ancak gözaltı koꢀullarıyla ilgili herhangi bir ꢀikâyette bulunmamıꢀtır. Hakim önünde
bir avukat yardımı almıꢀtır.
A. Baꢀvuran hakkında yürütülen ceza yargılaması Nisan 1998 tarihinde, Cumhuriyet savcısı baꢀvuranı (diğer dört kiꢀiyle birlikte) yasadıꢀı
bir örgütün mensubu olmakla suçlamıꢀ ve eski Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2.
fıkrası gereğince mahkûm edilmesini istemiꢀtir. yılı Haziran ayında, devlet güvenlik mahkemeleri hakkındaki yasa ile Anayasa’nın
ilgili maddesi değiꢀtirilerek askeri yargıçlar mahkeme bünyesinden çıkarılmıꢀtır. Nisan 2000 tarihinde, baꢀvuran iꢀkence iddiasında bulunduğu savunma ifadesini içeren
iki sayfalık bir belgeyi Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sunmuꢀtur. Baꢀvuran, maruz kaldığı
muamelelerle ilgili olarak: dayak yediğini, testislerinin büküldüğünü, elektrik ꢀoku
verildiğini, tazyikli soğuk su altında tutulduğunu, çırılçıplak soyulduğunu ve filistin askısıyla
asıldığını ileri sürmüꢀtür. Baꢀvuran ayrıca, sözlü taciz ve psikolojik baskı gördüğünü
eklemiꢀtir. Kendisine yöneltilen tehditler yüzünden Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim
önünde özgürce ifade veremediğini belirtmiꢀtir.
Baꢀvuranın suç ortakları, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdikleri mektuplarda
kendilerinin de gözaltı sırasında iꢀkence gördüğünü belirtmiꢀlerdir. Mart 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi isnad edilen eylemlerden dolayı
baꢀvuranı suçlu bulmuꢀ ve suçun iꢀlendiği dönemde yaꢀının küçük olması dolayısıyla cezayı
indirdikten sonra yirmi yıl hapis cezasına mahkûm etmiꢀtir. Mahkeme, yargılama sürecinde
sanıkları, tanıkları ve davacıları dinlemiꢀ ve birçok yargı iꢀlemi gerçekleꢀtirmiꢀtir. Nisan 2002 tarihinde, Yargıtay özellikle baꢀvurana isnad edilen suçların anayasal
düzeni bozmaya yönelik giriꢀimleri cezalandıran eski Türk Ceza Kanunu’nun 146.
maddesinin 1. fıkrası kapsamına girdiği gerekçesiyle bu kararı bozmuꢀtur. Ocak 2003 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi geri gönderilen davayı karar
bağlarken eski Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesinin 1. fıkrası gereğince baꢀvuranı önce
yirmi yıl hapis cezasına mahkûm etmiꢀ ve daha sonra suçun iꢀlendiği dönemde yaꢀının küçük
olması dolayısıyla cezayı on altı yıl sekiz ay hapis cezasına çevirmiꢀtir. Aralık 2003 tarihinde, Yargıtay 24 Ocak 2003 tarihli kararı onamıꢀtır.
B. Đddia edilen kötü muamele ile ilgili soruꢀturma
Bu arada, 13 Ocak 2002 tarihinde, Gebze cezaevinde tutuklu bulunan baꢀvuran, iꢀkence
uyguladıkları gerekçesiyle kendisini gözaltına alan polisler hakkında suç duyurusunda
bulunmuꢀ ve iꢀkence uyguladığını iddia ettiği iki polisin isimlerini vermiꢀtir. Baꢀvuran,
Cumhuriyet savcısı önünde bu uygulamaları ꢀikâyet ettiğini, ancak bu ꢀikâyetin ardından bir
soruꢀturma açılıp açılmadığını bilmediğini savunmuꢀtur. Baꢀvuran, bu konuda
bilgilendirilmesini ve eğer hâlâ baꢀlatılmadıysa bir soruꢀturmanın açılmasını talep etmiꢀtir. Mayıs 2003 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı zamanaꢀımı nedeniyle takipsizlik
kararı almıꢀtır. Savcı, eski Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi kapsamında azami beꢀ yıl
hapis cezasını gerektiren cürümlerde, aynı yasanın 102. maddesi gereğince zamanaꢀımı
süresinin beꢀ yıl olduğunu kaydetmiꢀtir. Bu karar, baꢀvurana 5 Haziran 2003 tarihinde tebliğ
edilmiꢀtir. Đlgili ꢀahıs bu karara ağır ceza mahkemesi önünde itiraz etmemiꢀtir.
Baꢀvuran 25 Mayıs 2003 tarihinde avukatına gönderdiği on iki sayfalık mektupta gözaltı
koꢀullarını ve maruz kaldığı kötü muameleyi ayrıntılı bir ꢀeklide anlatmıꢀtır.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ve bunu yapan polislerin
cezasız bırakıldığını iddia etmektedir. Baꢀvuran, AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerine atıfta
bulunmaktadır.
AĐHM, bu ꢀikâyetin AĐHS’nin aꢀağıdaki gibi kaleme alınan 3. maddesi açısından
incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir:
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
Hükümet, baꢀvuranın bir taraftan takipsizlik kararına itiraz etmediği ve diğer taraftan da iç
hukukun mümkün kıldığı tazminat elde etmeyle ilgili hukuki ve idari itiraz yollarını
kullanmadığını öne sürerek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.
Baꢀvuran, zamanaꢀımı durumunda yasal olarak kamu davası açmanın ya da daha önce
açılmıꢀ olan davanın karara bağlanmasının mümkün olmadığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle,
baꢀvurana göre, takipsizlik kararına yapılacak bir itiraz baꢀarısız olmaya mahkûmdur.
Đtirazın ilk bölümüyle ilgili olarak AĐHM, 12 Mayıs 2003 tarihinde Fatih savcılığının
zamanaꢀımı dolayısıyla takipsizlik kararı aldığını kaydetmektedir. AĐHM, bu durumda itiraz
giriꢀimlerinin nafile olduğu konusunda baꢀvuranla aynı görüꢀü paylaꢀmakta (bakınız, aynı
yönde, Belçika aleyhine Turan Cakir davası, no 44256/06, prg. 47, 10 Mart 2009) ve
Hükümetin dile getirdiği itirazın ilk bölümünü reddetmektedir.
Baꢀvuranın tazminat davası açmadığı iddiasıyla ilgili olarak ise AĐHM, Hükümet
tarafından dile getirilen benzer itirazları daha önce defalarca incelediğini ve iç hukukta etkili
bir resmi soruꢀturma yapılmaması dolayısıyla bu itiraz yollarının AĐHS’nin 3. maddesi
kapsamında tüketilmesi gerekmediği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri
arasından, Türkiye aleyhine Đlhan davası [GC], no 22277/93, prg. 61-62, CEDH 2000-VII, ve,
daha yakın bir zamanda, Türkiye aleyhine Ali Hıdır Polat davası (no 2), no 7989/05, prg. 25, Ekim 2009). AĐHM, mevcut davada bundan farklı bir sonuca varmak için hiçbir neden
görememektedir. Bunun sonucu olarak, Hükümetin dile getirdiği itirazın ikinci bölümü de
kabul edilemez.
AĐHM, baꢀvuranın ꢀikâyetinin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça
dayanaktan yoksun olmadığını ve baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit
etmektedir. Dolayısıyla, baꢀvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa iliꢀkin
Baꢀvuran, 31 Mart 1998 tarihinde düzenlenen tıbbi rapor ile aynı gün kaleme alınan
tutanağın güvenirliğine itiraz etmektedir. Baꢀvuran, ayrıca yetkili mercilerin kötü muamele
iddialarına tepki göstermemelerinden ꢀikâyetçi olmakta ve Cumhuriyet savcısının suç
duyurusundan sonra soruꢀturma baꢀlatmadığını hatırlatmaktadır.
Hükümet, baꢀvuranın iddialarının yetkililerin bilgisine yeteri kadar sunulmadığı
kanaatindedir. Hükümete göre, zamanaꢀımı nedeniyle alınan takipsizlik kararında yetkililerin
hiçbir ihmal ve hatası bulunmamaktadır.
AĐHM, ilk önce bir durumun, AĐHS'nin 3.maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için
kötü muamelenin asgari düzeyde sertliğe varması gerektiği hususunu hatırlatmaktadır. Bu
asgari düzeyin değerlendirilmesi izafidir; olayın ꢀartlarına bağlı olabileceği gibi, muamelenin
süresine, fiziksel ve ruhsal etkilerine ve bazı durumlarda da cinsiyet, yaꢀ ve mağdurun sağlık
durumuna bağlı olarak değiꢀebilir. Özgürlüğünden mahrum bırakılan bireyin durumunda ise,
kendi eylem ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe, zora baꢀvurmak,
insan onurunu zedelemekte ve ilke olarak AĐHS’nin 3. maddesinde öngörülen hakkın ihlal
edilmesi anlamına gelmektedir (Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 120,
CEDH 2000-IV).
AĐHM, daha sonra kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi
gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Almanya aleyhine Klaas davası, 22
Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). AĐHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her türlü
makul ꢀüpheden uzak’ delil ölçütüne baꢀvurmaktadır; böylesi bir delil, yeterli derecede ciddi,
belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden ya da çürütülemeyen karinelerden
oluꢀabilmektedir (Birleꢀik Krallık aleyhine Irlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 161, seri A
no 25).
AĐHM ayrıca, bir kimsenin gözaltı sırasında, tamamıyla güvenlik güçlerinin kontrolü
altında iken, yaralanmasının ciddi kuꢀkular uyandırdığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine
Salman davası [GC], no 21986/93, prg. 100, CEDH 2000-VII). Bu itibarla, Hükümetin
mağdurda oluꢀan yaralanmanın neden ve nasıl meydana geldiğine, baꢀvuran tarafından ortaya
konulan iddialara ve özellikle tıbbi raporlara iliꢀkin makul bir açıklama getirmesi
gerekmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Selmouni davası [GC],
no 25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V).
AĐHM, son olarak bir kimsenin, polisin ya da devletin benzer birimlerinin elinde 3.
maddeye aykırı ciddi kötü muameleye maruz kaldığı yönünde savunulabilir bir iddiada
bulunması halinde, yetkili mercilerin
olayları açığa kavuꢀturmak ve sorumluları tespit
edilerek cezalandırılmalarını sağlamak için « resmi ve etkili bir soruꢀturma » yürütmeleri
gerektiğini hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998,
prg. 102, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII). Aksi takdirde bütün temel önemine
rağmen insanlık dıꢀı veya onur kırıcı iꢀkence, muamele ya da cezanın uygulanmasına iliꢀkin
genel hukuki yasak uygulamada etkisiz kalır ki, bazı durumlarda kamu görevlilerinin
neredeyse tam bir dokunulmazlık içinde denetimleri altında bulundurdukları kimselerin
haklarını ayaklar altına almaları mümkün hale gelir (Fransa aleyhine Caloc davası, no
33951/96, prg. 89, CEDH 2000-IX, ve Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 134). Ayrıca
AĐHM, bir devlet görevlisinin kötü muamele uygulamakla suçlandığı durumlarda, “ etkili
itiraz yolunun” amaçları çerçevesinde, cezai iꢀlemlerin ve hüküm verme sürecinin
zamanaꢀımına uğramamasının; genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem
taꢀıdığına dikkat çekmektedir (Türkiye aleyhine Abdülsamet Yaman davası, no 32446/96,
prg. 55, 2 Kasım 2004).
Mevcut davada AĐHM, baꢀvuranın gözaltı süresi sona erdiğinde 2 Nisan 1998 tarihinde
düzenlenen tıbbi raporda sağ dirseğin etrafını saran bir ödem ve bir ekimozun, sağ bilek
üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimotik alanın ve sırtın orta kesiminde 1,5
santimetre çapında bir yırtığın tespit edildiğini kaydetmektedir. Hiç kimse bu yaraların ilgili
ꢀahısın tutuklanmasından önceki bir döneme ait olduğunu iddia etmemektedir.
Hükümet, vücutta tespit edilen yaraların baꢀvuranın kolunun asansörün otomatik kapısına
sıkıꢀmasından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu iddiasına kanıt olarak 31 Mart tarihinde düzenlenen ve baꢀvuranın da imzaladığı tutanağı göstermektedir. Tutanağa
göre, ilgili ꢀahıs asansörün otomatik kapısı kapanırken kolunu sıkıꢀtırmıꢀ; öğleden sonra,
baꢀvuranın sağ dirseğinde bir ꢀiꢀme gözlemleyen polisler kendisini Haseki hastanesine
götürmüꢀlerdir. Bu hastanede yapılan muayene sonucunda, doktor sağ dirsek üzerinde bir
ꢀiꢀlik, bir hematom ve bir ekimoz olduğunu tespit etmiꢀtir.
AĐHM, öncelikle Hükümetin kanıt olarak gösterdiği bu tutanağın baꢀvuranın emniyet
müdürlüğü binasında polis kontrolü altında bulunurken kolunu hangi koꢀullarda asansörün
kapısına sıkıꢀtırdığını ayrıntılı bir ꢀekilde belirtmediğini not etmektedir.
AĐHM, ayrıca iki satırı çizilmiꢀ ve üstelik doktor kaꢀesiyle okunmaz hale getirilmiꢀ 31
Mart 1998 tarihli tıbbi raporun güvenirliği hakkında ꢀüpheler oluꢀtuğunu kaydetmektedir.
AĐHM, baꢀvuranın söz konusu satırların polislerin tehdidi altında çizildiğini savunduğunu,
Hükümetin ise bu konuda hiçbir açıklama yapmadığını not etmektedir. AĐHM, burada
kurallara uygun olarak düzenlenen bir doktor raporunun, tutuklu kimselere özellikle suçu
itiraf ettirmek amacıyla uygulanma riski bulunan kötü muamelenin tespiti ve engellenmesi
bakımından temel teminatlardan birini oluꢀturduğunu hatırlatmaktadır.
Aslında, bu raporda belirtilen yaralar, a priori, otomatik kapılardan kaynaklanan bir
yaralanma gibi görünmektedir. Bununla birlikte, AĐHM bu konuda spekülasyon yapmanın
yararı olmadığı kanaatindedir. Ancak, bu yara için mantıklı bir açıklamanın var olduğu kabul
edilse bile, gözaltı sonrasında gerçekleꢀtirilen doktor muayenesinde tespit edilen diğer
yaralanmaların hiçbir açıklaması bulunmamaktadır.
Gerçekten de, bu tıbbi rapor ilk raporda belirtilmeyen iki yeni yaranın varlığını ortaya
koymaktadır.
Đlk olarak, dosyada hiçbir açıklaması olmayan ve sırtın orta kesiminde tespit edilen 1,5
santimetre çapında bir yırtık söz konusudur.
Đkinci olarak, sağ bilek üzerinde 20-25 santimetre boyutunda bir ekimoz söz konusudur.
AĐHM, bu yaranın da asansör kapısından kaynaklandığını kabul edemez. Bu noktada AĐHM,
olay tutanağında olduğu gibi olayla ilgili olarak düzenlenen tıbbi raporda da sadece dirsek
üzerinde ekimoz bulunduğu konusunda ısrar edildiğini ve bilekteki ekimozdan hiç
bahsedilmediğini not etmektedir.
AĐHM, takdirine sunulan unsurların tamamını ve Hükümetin makul bir açıklama
yapmamasını göz önüne alarak, mevcut davada gözaltı sonrasında gerçekleꢀtirilen tıbbi
muayene sırasında tespit edilen yeni yaraların Hükümetin sorumlu olduğu bir muameleden
kaynaklandığına karar vermektedir.
AĐHM, ayrıca mevcut davada baꢀvuranın yaꢀının küçük olması dolayısıyla uygulanması
gereken artırılmıꢀ korumadan yararlanmadığını kaydetmektedir. Gerçekten de, küçük
yaꢀtakilerin tutuklanması durumunda yetkililere yasal zorunluluklar yüklendiği halde,
baꢀvuran gözaltına alındıktan sonra ne resen bir avukat yardımından yararlanmıꢀ, ne de savcı
tarafından sorgulanmıꢀtır. Dosya incelendiğinde, yukarıda belirtilen yasal zorunlulukların
niçin yerine getirilmediğini açıklayan herhangi bir unsura rastlanmamaktadır. AĐHM, farklı
ꢀekillerde uygulanan ꢀiddete karꢀı özellikle savunmasız kalan kiꢀilerin baꢀında gelen
çocukların, kiꢀi bütünlüklerini ciddi olarak tehlikeye sokan durumlarda Devlet’in aldığı etkili
önlemlerle korunmaya hakları olduğunu hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Okkalı davası,
no 52067/99, prg. 69-70, CEDH 2006-XII (alıntılar)). Bu içtihat ıꢀığında, yetkililerin
baꢀvuranın sözü edilen savunmasızlığı konusuna ciddiyetle eğilmeleri beklenirdi. Oysa,
mevcut davada böyle olmamıꢀtır.
AĐHM, öte yandan yetkililerin kötü muamele iddialarına karꢀı hiçbir tepki
göstermediklerini not etmektedir. Her ne kadar ilgili ꢀahıs bu konuyu Cumhuriyet savcısı ve
nöbetçi hakim önünde dile getirmemiꢀ olsa da, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdiği 19
Nisan 2000 tarihli belgede bundan bahsetmiꢀtir. AĐHM’nin kanaatine göre, en geç yukarıdaki
tarihte, baꢀvuranın iddiaları ulusal makamların dikkatine sunulmuꢀtur ve o noktadan itibaren
bir suç iꢀlenip iꢀlenmediğinin araꢀtırılması yetkili mercilerin görevi haline gelmiꢀtir. Oysa,
baꢀvuranın suç ortaklarının bile Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdikleri mektuplarda
gözaltı sırasında kendilerinin de iꢀkence gördüğünü ve konuyla ilgili doktor raporlarında çok
sayıda yaradan bahsedildiğini belirtmelerine rağmen, yetkili merciler tepki göstermemiꢀtir.
Yetkili mercilerin tepkisiz kalmaları sonucu, baꢀvuran iꢀkence uyguladıklarını iddia ettiği
iki polis memurunun isimlerini vererek, 13 Ocak 2002 tarihinde Cumhuriyet savcısına suç
duyurusunda bulunmuꢀtur. Mayıs 2003 tarihinde, yani suç duyurusundan bir yıl dört ay sonra Cumhuriyet savcısı
hiçbir soruꢀturmaya mahal vermeden zamanaꢀımı nedeniyle takipsizlik kararı almıꢀtır. Bu
durum, baꢀvuranın vücudunda tespit edilen yaraların kesin bir ꢀekilde nereden
kaynaklandığını ve iddiaların ne derece doğru olduğunu ortaya çıkarma olasılığını yok
etmiꢀtir.
Bu bağlamda AĐHM, daha önce de Türkiye ile ilgili birçok davada, ceza sisteminin
sertlikten uzak olduğunu ve Devlet görevlileri hakkında açılan kamu davalarının zamanaꢀımı
nedeniyle düꢀürülmesi (Türkiye aleyhine Batı ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 147) veya
ertelenmesi (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Kelekçier davası, no 5387/02,
prg. 38, 28 Nisan 2009) suretiyle faillerin yasadıꢀı davranıꢀlarda bulunmalarını etkili bir
ꢀekilde önleyecek caydırıcı bir güç oluꢀturamadığını tespit ettiğini hatırlatmaktadır. AĐHM,
her ne kadar zamanaꢀımı ceza davasının açılmasından önce yani soruꢀturma aꢀamasında
gerçekleꢀmiꢀ olsa da, mevcut davada farklı bir sonuca varmak için yeterli bir neden
görememektedir.
Ayrıca AĐHM, ceza davasının etkisiz kalmasına ve ꢀiddet eylemlerini uygulayanların
neredeyse cezasız bırakılmasına fırsat veren Türk yetkililerin yeterli çabukluk ve makul bir
titizlikle hareket etmedikleri kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla AĐHM, mevcut davada AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usul yönünden ihlal
edildiğine hükmetmektedir.
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, AĐHS’nin 6. maddesine atıfta bulunarak, davasının makul bir sürede
görülmediğini savunmaktadır.
AĐHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen davanın iki dereceli yargılama ve
dört mahkeme için yaklaꢀık beꢀ yıl sekiz ay sürdüğünü not etmektedir. AĐHM, tarafların
bütün duruꢀma tutanaklarını sunmadığını: aslında, dosyanın yalnızca Devlet Güvenlik
Mahkemesi önünde görülen ilk iki duruꢀmanın tutanaklarını yani bu mahkemenin davayı
tanıdığı ilk duruꢀma ile temyizden sonra görülen ikinci duruꢀma tutanağını içerdiğini
gözlemlemektedir.
AĐHM, ihtilaflı yargılamanın bazı karmaꢀıklıklar içerdiği kanaatindedir. Gerçekten de,
yetkili mahkemeler baꢀvuran dahil birçok suç iꢀledikleri iddia edilen beꢀ sanıklı bir davaya
bakmıꢀlardır. Bu durum ve iꢀlenen suçların niteliği, olayların ortaya konulması, delillerin
toplanması ve her bir sanığa isnad edilen suçların belirlenmesi için uzun bir zaman
gerektirmiꢀtir. Adli makamların tutumuyla ilgili olarak AĐHM, baꢀvuranın tutuklanmasından
yaklaꢀık bir ay sonra 15 Nisan 1998 tarihinde suçlandığını; Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
ilk seferinde davayı iddianamenin sunulması üzerinden üç yıldan az bir zaman geçtikten sonra
karara bağladığını gözlemlemektedir. Bu süreç içerisinde, sanıkları, tanıkları ve davacıları
dinleyen ve çok sayıda yargı iꢀlemi gerçekleꢀtiren mahkeme, ikinci defa önüne gelen davayı
dokuz ay sonunda karara bağlamıꢀtır. Yargıtay da temyiz edilen davayı ilk seferinde yaklaꢀık
bir yıl bir ay, ikinci seferinde ise yaklaꢀık on ay sonunda karara bağlamıꢀtır. Dosyanın
incelenmesinden anlaꢀıldığına göre, adli makamların sorumluluğunda önemli hiçbir gecikme
vuku bulmamıꢀtır. Baꢀvuran da yargılamanın yürütülmesinde adli makamları sorumlu tuttuğu
olası gecikmelerle ilgili olarak herhangi bir açıklama getirmemiꢀtir.
AĐHM, mevcut dava koꢀullarında yargılama sürecinin « makul süre » ilkesine cevap
verdiği sonucuna varmaktadır. Bu itibarla, söz konusu ꢀikâyet açıkça dayanaktan yoksun
olduğundan, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
III. DĐĞER ĐHLAL ĐDDĐALARI HAKKINDA
Baꢀvuran, davasının adil bir ꢀekilde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından
görülmediğini savunmaktadır. Baꢀvuran, ayrıca masumiyet karinesinin çiğnendiğini iddia
etmektedir. Son olarak, baꢀvuran aleyhte tanıkları sorgulayamadığı ya da
sorgulatamadığından ve lehte tanıkların sorgulanmasını kabul ettiremediğinden ꢀikâyetçi
olmakta, ulusal mahkemelerin kendisine karꢀı tutumlarını eleꢀtirmektedir. Baꢀvuran,
AĐHS’nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c) paragraflarına atıfta bulunmaktadır.
AĐHM, baꢀvuran tarafından sunulan ꢀikâyetlerin tamamını incelemiꢀtir. Elindeki tüm
unsurları ve dile getirilen iddialar hakkında yetkili olduğunu dikkate alan AĐHM, AĐHS
tarafından teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair hiçbir kanıt
bulamamıꢀtır. Bunun sonucu olarak, baꢀvurunun bu bölümü AĐHS’nin 35. maddesinin 4.
paragrafı uyarınca reddedilmelidir.
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
AĐHS’nin 41. maddesindeki hükümlere göre,
Baꢀvuran, uğradığı manevi zarar karꢀılığında 118 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AĐHM, baꢀvurana manevi tazminat olarak 15 600 Euro ödenmesinin uygun olacağı
kanaatindedir.
Baꢀvuran, ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önündeki yargılama gider ve masrafları için 520 Euro, ebeveynlerinin kendisini görmek üzere yaptıkları hapishane ziyaretlerindeki
harcamalar için ise 10 000 Euro talep etmektedir. Baꢀvuran, bu talepler için herhangi bir kanıt
belgesi sunmamaktadır.
Hükümet, bu talepelere itiraz etmektedir.
AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre, bir baꢀvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı
makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Elinde herhangi bir belge bulunmamasını
ve sözü edilen kıstasları dikkate alan AĐHM, bu talebi reddetmektedir.
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı orana üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. AĐHS’nin 3. maddesi hakkındaki ꢀikayetin kabuledilebilir, bunun dıꢀında kalanların
kabuledilemez olduğuna;
2. AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;
3. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru
üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana 15.600 (on beꢀ
bin altı yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMĐꢁTĐR.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 16 ꢁubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
9
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło