30685/05
WyrokETPCz2010-05-20ECLI:CE:ECHR:2010:0520JUD003068505
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy wykorzystanie w procesie karnym zeznań uzyskanych w wyniku tortur lub złego traktowania i bez dostępu do adwokata narusza prawo do rzetelnego procesu z art. 6 Konwencji? Czy państwo ponosi odpowiedzialność za tortury w areszcie policyjnym i czy dochodzenie w tej sprawie było skuteczne zgodnie z art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżąca Gülderen Baran była poddana torturom w areszcie policyjnym, na co wskazywały spójne zeznania i raporty medyczne dokumentujące poważne obrażenia, w tym nieodwracalne uszkodzenie nerwów, a rząd nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia ich pochodzenia. Trybunał stwierdził również, że dochodzenie w sprawie tortur było nieskuteczne, ponieważ sprawa przeciwko funkcjonariuszom policji została umorzona z powodu przedawnienia, co Trybunał wielokrotnie krytykował w kontekście tureckiego systemu prawnego. W odniesieniu do art. 6, Trybunał podkreślił, że zeznania uzyskane w wyniku tortur nigdy nie mogą być wykorzystane jako dowód, niezależnie od ich wartości dowodowej. Ponadto, brak dostępu do adwokata w początkowej fazie zatrzymania, w połączeniu ze złym traktowaniem, naruszył prawo do rzetelnego procesu, ponieważ pozbawił skarżących prawa do milczenia i prawa do nieobciążania się.Stan faktyczny
Skarżący, Gülderen Baran i Hacı Aziz Hun, zostali aresztowani w sierpniu 1995 roku pod zarzutem członkostwa w nielegalnej organizacji TDP. W trakcie 13-dniowego aresztu policyjnego mieli być poddani torturom i złemu traktowaniu, co potwierdziły późniejsze raporty medyczne, wskazujące na poważne obrażenia, w tym nieodwracalne uszkodzenie nerwów u Gülderen Baran. Zeznania uzyskane w areszcie bez dostępu do adwokata zostały wykorzystane jako dowód w ich procesie przed Państwowym Sądem Bezpieczeństwa w Stambule, gdzie zostali skazani za przestępstwa związane z terroryzmem. Dochodzenie w sprawie zarzutów tortur przeciwko funkcjonariuszom policji zostało umorzone z powodu przedawnienia.Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza, że skarga Gülderen Baran dotycząca złego traktowania i braku skutecznych środków prawnych, a także skargi obojga skarżących dotyczące wykorzystania zeznań uzyskanych bez pomocy prawnej i w wyniku tortur przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa w Stambule, braku niezależności i bezstronności tego sądu z powodu udziału sędziego wojskowego oraz niepowiadomienia o pisemnej opinii Prokuratora Sądu Kasacyjnego, są dopuszczalne. Stwierdza, że pozostała część skargi jest niedopuszczalna. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji (w aspekcie materialnym i proceduralnym) w odniesieniu do skarżącej Gülderen Baran. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 i 3 lit. c Konwencji. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania pozostałych skarg skarżących na podstawie art. 6 Konwencji. Zasądza na rzecz Gülderen Baran 60 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Zasądza na rzecz Hacı Aziza Huna 4 800 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Odrzuca pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
BARAN VE HUN – TÜRKĐYE
(Baꢀvuru no. 30685/05)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Mayıs 2010
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir.
ꢁekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30685/05 no’lu davanın nedeni, Gülderen Baran
(San) ve Hacı Aziz Hun (“baꢀvuranlar”) adlı iki T.C. vatandaꢀının, Avrupa Đnsan Hakları
Mahkemesi’ne 19 Haziran 2001 tarihlerinde, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin
Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (“Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin - AĐHS”) 34.
maddesi uyarınca yapmıꢀ oldukları baꢀvurudur.
Baꢀvuranlar Đstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından temsil edilmiꢀtir.
OLAYLAR
DAVANIN KOꢀULLARI
Baꢀvuranlar sırasıyla 1973 ve 1965 doğumlu olup, baꢀvuru yaptıkları sırada sırasıyla
Bayrampaꢀa ve Edirne cezaevlerinde bulunmaktaydılar.
A. Baꢁvuranların gözaltında tutulması ve kötü muamele iddialarına iliꢁkin tıbbi
raporlar Temmuz 1995 tarihinde Đstanbul Gaziosmanpaꢀa’da bir polis servisine el bombası
atılmıꢀtır. Saldırıda on beꢀ polis memuru yaralanmıꢀtır. Olayı yasadıꢀı silahlı TDP (Türkiye
Devrim Partisi) örgütü üstlenmiꢀtir. Bu olayın ardından polis TDP üyelerine karꢀı operasyon
düzenlemiꢀtir.
1. Baꢀvuranların gözaltında tutulması
Baꢀvuranlar sırasıyla 4 ve 5 Ağustos 1995 tarihlerinde TDP üyesi oldukları ꢀüphesiyle
yakalanmıꢀ ve gözaltına alınmıꢀlardır. 17 Ağustos 1995 tarihine dek tutuklu kalmıꢀlardır.
Baꢀvuranlar Gülderen Baran (San) ve Hacı Aziz Hun sırasıyla 11 ve 13 Ağustos 1995
tarihlerinde Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ꢁubesi’nde görevli polis
memurları tarafından sorgulanmıꢀlardır. Sorgulama sırasında TDP’nin düzenlediği ve
kendilerinin katıldığı eylemlerle ilgili imzalı ifade vermiꢀlerdir. Baꢀvuran Hacı Aziz Hun 14
Ağustos 1995 tarihinde yeniden sorgulanmıꢀtır. Bu tarihte baꢀvuran Gülderen Baran polis
servisinin bombalanmasına iliꢀkin tatbikata katılmıꢀtır. Baꢀvuranlar çeꢀitli tarihlerde
fotoğraflar aracılığıyla teꢀhis uygulamalarına katılmıꢀlardır.
Baꢀvuranlar, baꢀvuru formunda, gözaltındayken iꢀkenceye maruz kaldıklarından
ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Bu bağlamda, pis, havalandırması olmayan bir hücreye konulduklarını,
uykusuz, aç ve susuz bırakıldıklarını, gözlerinin bağlandığını, küfre ve tehdide maruz
kaldıklarını, yüksek sesle müzik dinletildiğini, kaba dayak atıldığını, çırılçıplak soyulup,
tazyikli suya tutulduklarını, soğuk fan önünde bekletildiklerini ve filistin askısına alındıklarını
ileri sürmüꢀlerdir. Baꢀvuran Gülderen Baran ayrıca cinsel tacize uğradığını, çırılçıplak
soyulup askıya alındığını, saçlarının çekilip parmaklarının büküldüğünü, ayağına ağırlık
bağlandığını ileri sürmüꢀtür.
2. Baꢀvuranların tıbbi raporları
a) Gülderen Baran
Baꢀvuran 17 Ağustos 1995 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp
Kurumu’nda görevli doktor tarafından muayene edilmiꢀtir. Doktor baꢀvurana iliꢀkin olarak,
burunda kanama, kasıklarda ağrı, sağ kol ve kolu çevreler tarzda sağ bilek ekleminde 1 cm
geniꢀliğinde iki adet sıyrık, her iki kolda halsizlik ve uyuꢀukluk, sağ elin iki parmağında ağrı
ve sağ dizde 2 x 1 cm ebadında sıyrık olduğunu kaydetmiꢀtir. Doktor ayrıca yaklaꢀık 15 gün
önce jinekolojik yönden travmaya bağlı olduğu düꢀünülen kanama kaydetmiꢀtir. Ancak
baꢀvuranın jinekolojik muayene istemediğini ifade etmiꢀtir.
Cezaevi doktoru 18 Ağustos 1995 tarihinde baꢀvuranı muayene etmiꢀtir. Doktor
baꢀvurana iliꢀkin olarak, diğer hususlar meyanında, sırt ve belde ağrı, her iki kolda hissizlik
ve uyuꢀukluk kaydetmiꢀtir. Doktor ayrıca baꢀvuranın vücudunda, özellikle kol altları, sağ kol
ve bileği, sol kolu, dizleri, bacakları ve bileklerinde çürükler ve ꢀiꢀlikler tespit etmiꢀtir. Son
olarak, baꢀvuranın sol yumurtalığında ve mesane bölgesinde ağrı kaydetmiꢀtir.
Baꢀvuran 30 Ekim 1995 tarihinde Adli Tıp Kurumu 3. Đhtisas Kurulu doktorları
tarafından muayene edilmiꢀtir. Doktorlar baꢀvuranın önceki raporlarıyla beraber EGM
testinin1 sonuçlarını da incelemiꢀlerdir. Baꢀvuranda bilateral brakial pleksitis (sinir
zedelenmesi) tespit edilmiꢀtir.
Raporlar, konsültasyon notları, röntgenler ve dava dosyasındaki tahlillere göre, sağ
kolunda geri dönüꢀümsüz brakial pleksitis, sol kolunda geri dönüꢀümlü brakial pleksitis
teꢀhisi konan baꢀvuran bir buçuk yıldan fazla süre boyunca fizik terapi tedavisi görmüꢀtür.
Sonuç olarak sol kolunda iyileꢀme görülmüꢀtür. Öte yandan sağ kolu geri dönüꢀümsüz
biçimde hasarlı olarak kalmıꢀtır.
Baꢀvuran 19 Ekim 1998 tarihinde Adli Tıp Kurumu 3. Đhtisas Kurulu doktorları
tarafından muayene edilmiꢀtir. 18 Aralık 1998 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin
isteği üzerine 3. Đhtisas Kurulu görüꢀünü bildirmiꢀ, baꢀvuranın sol kolunun normale yakın
hale geldiğini ancak sağ kolunun felç olduğunu, uzuv zaafı oluꢀtuğunu belirtmiꢀtir.
b) Hacı Aziz Hun
Baꢀvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp Kurumu’nda görevli doktor
tarafından muayene edilmiꢀtir. Doktor baꢀvurana iliꢀkin olarak, boyunda hareket güçlüğü, sağ
elde karıncalanma, sol kol altında ağrı kaydetmiꢀtir.
Baꢀvuran 2 Temmuz 1998 tarihinde Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli bir
doktor tarafından muayene edilmiꢀtir. Doktor baꢀvurana servikal disk hernisi sendromu teꢀhisi
koymuꢀtur. Baꢀvurana boyunluk ve ilaç tedavisi uygulanmıꢀtır. Öte yandan doktor baꢀvuranın
durumunun kalıcı olması nedeniyle sürekli olarak izlenip tedavi görmesi gerektiğini
kaydetmiꢀtir.
B. Baꢁvuranlar hakkında açılan dava
1EGM - elektromiyogram, kas hücrelerine ait elektrik aktivitesinin ölçülmesine verilen addır.
Baꢀvuranlar 17 Ağustos 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ve Đstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi hakimi önüne çıkarılmıꢀtır. Baꢀvuranlar burada gözaltında iꢀkenceye
uğradıkları için protestoda bulunmuꢀ, ifade vermeyi reddetmiꢀlerdir.
Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 21 Eylül 1995 tarihinde,
baꢀvuranlar ve diğer ꢀüpheliler hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca
anayasal düzeni zorla değiꢀtirmeye teꢀebbüs ettikleri gerekçesiyle bir iddianame sunmuꢀtur.
Özellikle, baꢀvuran Gülderen Baran, 21 Temmuz 1995 tarihinde polis servisinin
bombalanması olayına katılmakla suçlanmıꢀtır.
Dava belirlenemeyen bir tarihte Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmeye
baꢀlamıꢀtır. Her iki baꢀvuran da G. Tuncer tarafından temsil edilmiꢀtir. 19 Aralık 1995
tarihinde görülen duruꢀmada, baꢀvuranların avukatı müvekkillerinin iꢀkenceye uğradığını ileri
sürmüꢀ ve mahkemeden makamlardan suç duyurusunda bulunmalarını istemesini talep
etmiꢀtir. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi bu talebi reddetmiꢀ, baꢀvuranların ꢀikayetlerini
Cumhuriyet Savcılığı’na sunabileceklerini, mahkemenin bunu yapmasına gerek olmadığını
ifade etmiꢀtir.
Dava esnasında, mahkeme, aralarında polis servisinin bombalanması sırasında
yaralanan polis memurlarından bazıları ile baꢀvuranların tutukluluğu sırasında çeꢀitli önlemler
alan polis memurları bulunan sanıkları dinlemiꢀtir. Polis memurlarından birinin dinlenmesi
sırasında, baꢀvuranlardan Gülderen Baran ve bir baꢀka müꢀterek davalı mahkemeden bu
kiꢀinin iꢀkenceci olduğu ve kendilerine iꢀkence yaptığını iddia ederek dinlenmemesini talep
etmiꢀtir. Mahkeme ayrıca polis servisinin bombalanması olayının tatbikatıyla ilgili video
kayıtlarını incelemiꢀtir. Baꢀvuran Aziz Hun 19 Aralık 1995, 22 Mayıs 1997 ve 9 Kasım 1999
tarihlerinde, mahkemeye yazılı görüꢀünü sunmuꢀtur. Yalnızca ilk görüꢀünde, polise verdiği
ifadesini okuma olanağı olmadan baskı ve iꢀkence altında alındığı için geri çektiğini
belirtmiꢀtir. Sonraki görüꢀlerinde baꢀvuran devrimci olduğunu ancak herhangi yasadıꢀı bir
örgütle bağlantısı bulunmadığını ileri sürmüꢀtür. Özellikle, evinde bulunan silah ve
bombaların, özel eꢀyaları için kendisinden bir dolap rica eden sanıklardan birine ait olduğunu,
bunları bir çanta içinde getirdiğini ve kendisinden saklamasını istediğini belirtmiꢀtir.
Baꢀvuran bomba ve silahların varlığından haberi olmadığını ifade etmiꢀtir.
Baꢀvuran Gülderen Baran 19 Aralık 1995, 1 Eylül 1998 ve 4 ꢁubat 2000 tarihlerinde,
mahkemeye layihasını sunmuꢀtur. Baꢀvuran devlet güvenlik mahkemeleri sistemini eleꢀtirdiği
ikinci layihası dıꢀında, gözaltında maruz kaldığı kötü muameleye iliꢀkin ayrıntılı izahat
vermiꢀ, herhangi yasadıꢀı bir örgütle bağlantısını inkar etmiꢀtir. Baꢀvuran Hacı Aziz Hun ile
beraber kaldığı evde bulunan malzemelerin sanıklardan birine ait olduğunu ve bunların ne
olduğunu bilmediğini belirtmiꢀtir. Benzer biçimde, sahte kimlik ve evlilik cüzdanıyla ilgili
beyanlarda bulunmuꢀtur.
Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 22 Mayıs 1997 tarihinde, baꢀvuran Gülderen
Baran’ı Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca, baꢀvuran Hacı Aziz Hun’u ise 168.
maddesi uyarınca suçlu bulmuꢀtur.
Yargıtay 27 Mart 1998 tarihinde, son duruꢀmanın baꢀvuran Gülderen Baran’ın
mazeret niteliğinde geçerli bir tıbbi raporu bulunmasına karꢀın gıyabında görüldüğü
gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuꢀtur. Dolayısıyla duruꢀma baꢀvuranın
savunma hakkını ihlal etmiꢀtir. Sanıklar arasındaki somut ve hukuki iliꢀkiler ıꢀığında,
mahkeme ilk derece mahkemesinin kararının tüm sanıklarla ilgili olarak bozulmasına karar
vermiꢀtir.
Belirlenemeyen bir tarihte, dava ilk derece mahkemesine iade edilmiꢀ, sonrasında
mahkeme düzenli olarak duruꢀma yapmıꢀtır. Abdullah Öcalan’ın1 yakalanmasından sonra,
baꢀvuranlar ile sanıklardan bazıları mahkemeye protesto amacıyla süresiz açlık grevinde
olduklarını bildirmiꢀtir. Ayrıca, 1 Eylül 1998 tarihinde sonra görülen birkaç duruꢀmada,
baꢀvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’nin devlet güvenlik mahkemelerinin bağımsız
ve tarafsız olmadığı görüꢀünde olmadığına dayanarak mahkemeye çıkmayı reddetmiꢀlerdir.
Baꢀvuranların avukatı 27 Ekim 1998 tarihinde, mahkemeye duruꢀmalara katılmayacağını
bildirmiꢀ, mahkemeden, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’nin de hükmettiği üzere bağımsız
ve tarafsız olmadıkları için davanın düꢀürülmesini talep etmiꢀtir.
Bu esnada, 21 Aralık 2000 tarihinde, ꢁartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların
Ertelenmesine Dair 4616 sayılı Kanun ilga edilmiꢀtir. Öte yandan, bu kanundan Türk Ceza
Kanunu’nun 146 ve 168. maddeleri kapsamında suç iꢀleyen kimseler yararlanamamıꢀtır.
Dolayısıyla baꢀvuranların davasına uygulanamamıꢀtır. Baꢀvuranlar 24 Ocak 2001 tarihinde
Yargıtay’dan, bu kanunun Anayasa’nın ilgili hükümleriyle bağdaꢀıp bağdaꢀmadığının
incelenmesi için dava dosyasını Anayasa Mahkemesi’ne göndermesini talep etmiꢀ, talepleri
kabul edilmemiꢀtir.
Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 2 Mart 2000 tarihinde baꢀvuran Gülderen
Baran’ı anayasal düzeni yıkmaya çalıꢀmaktan suçlu bulmuꢀ, Türk Ceza Kanunu’nun 146.
maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırmıꢀtır. Mahkeme, kararında, dava
dosyasında aralarında baꢀvuranın evinde bulunan yasadıꢀı örgütle ilgili dokümanların da
bulunduğu delilleri, bilirkiꢀi raporlarını, kimlik teꢀhis prosedürleriyle ilgili tam kayıtları,
baꢀvuranın olay yerinde çekilmiꢀ fotoğrafını, tatbikatın tam kayıtlarını ve tatbikatın video
çekimlerinin tam kaydını göz önünde bulundurmuꢀtur. Mahkeme baꢀvuranın gözaltında kötü
muamele iddiasına iliꢀkin ulusal mahkemelerdeki davaların derdest olduğunu kaydetmiꢀtir.
Öte yandan, baꢀvuranı mahkum etmesi yalnızca baꢀvuranın polise verdiği ifadeye değil,
maddi delillere de dayandığı için, bunların sonucunu beklemenin gerekli olmadığı kanısına
varmıꢀtır.
Mahkeme aynı gün baꢀvuran Hacı Aziz Hun’u Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesi
uyarınca yasadıꢀı örgüte üye olmaktan suçlu bulmuꢀ, on iki yıl altı ay hapis cezasına
çarptırmıꢀtır. Bu ꢀekilde, aralarında baꢀvuranın gözaltında verdiği ifadeler de dahil olmak
üzere dava dosyasındaki delilleri, tatbikatın tam kayıtlarını, diğer ꢀüphelilerin ifadeleri,
yasadıꢀı örgütle ilgili dokümanlar ve evinde bulunan silah, patlayıcı kimyasallar gibi diğer
delilleri göz önünde bulundurmuꢀtur. Mahkeme, kararında, sanıkların duruꢀmaya çıkmayarak,
açlık grevi yaparak, uzatma talep ederek ve duruꢀmalara çıkmamalarını haklı çıkaracak tıbbi Abdullah Öcalan, yasadıꢀı silahlı örgüt PKK’nin (Kürdistan iꢀçi Partisi) eski lideri.
raporlar alarak davayı, Yargıtay’a havale edildikten sonra, gereksiz bir biçimde uzattıklarını
da kaydetmiꢀtir.
Baꢀvuranlar itiraz etmiꢀlerdir. Özellikle, ilk derece mahkemesinin ek soruꢀturma
yürütmediğini, önemli tanığın dinlenmesi ve olaylara iliꢀkin çeliꢀkileri gidermek için tatbikat
gerçekleꢀtirilmesi taleplerini reddettiğini ileri sürmüꢀlerdir. Ulusal mahkemenin delilleri
yorumlama biçimini eleꢀtirmiꢀlerdir. Ayrıca, baꢀvuranlar ilk derece mahkemesinin kanunlara
aykırı biçimde toplanan delillere dayandığından ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Bu bağlamda, ulusal
mahkemenin, iꢀkence yapıldığını kanıtlayan tıbbi raporlara karꢀılık, polise verilen ifadelere
dayandığını ileri sürmüꢀlerdir. Ayrıca polisin ön soruꢀturma sırasında el koyduğu diğer
dokümanların da kanunlara aykırı bir biçimde toplandığını belirtmiꢀlerdir. Son olarak,
baꢀvuranlar mahkemenin suçun niteliğini belirlemede hata yaptığını ileri sürmüꢀlerdir.
Yargıtay 29 Ocak 2001 tarihinde bir duruꢀma yapmıꢀ, Đstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin kararını onamıꢀtır.
C. Gülderen Baran’a kötü muamelede bulunulduğu iddiasına iliꢁkin soruꢁturma
ve sanık polis memurları hakkında izleyen dava
Avukatı G. Tuncer aracılığıyla baꢀvuran Gülderen Baran’ın ꢀikayeti üzerine, Fatih
Cumhuriyet Savcısı tarafından soruꢀturma baꢀlatılmıꢀtır.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 29 Ocak 1996 ve 6 Mart 1996 tarihleri arasında baꢀvuranın
yakalanıp sorgulanmasında görev alan beꢀ polis memurunu dinlemiꢀtir. Polis memurlarının
hiçbiri baꢀvuranın kötü muamele iddialarını kabul etmemiꢀtir.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 28 Mart 996 tarihinde baꢀvuranı dinlemiꢀtir. Baꢀvuran kaba
dayak, soğukta ıslak biçimde bırakılmak, cinsel taciz ve sistemli olarak askıya alınmanın da
aralarında bulunduğu kötü muamele iddialarında bulunmuꢀtur. Baꢀvuran ayrıca fail olduğu
iddia edilen kiꢀilerle ilgili kısa tanımlamalarda bulunmuꢀtur.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 18 Haziran 1996 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı’na
Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ꢁubesi’nde görevli beꢀ polis memuru
hakkında kötü muameleden dava açılması için görüꢀünü sunmuꢀtur.
Đstanbul Cumhuriyet Savcısı 26 Haziran 1996 tarihinde Gülderen Baran’a kötü
muamelede bulundukları için Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca beꢀ polis
memuru hakkında bir iddianame sunmuꢀtur. Ekim 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde sanık polis memurları
hakkında dava açılmıꢀtır. Mayıs ve 11 Ekim 1997 tarihlerinde yapılan duruꢀmalarda, mahkeme baꢀvuranı
dinlemiꢀtir. Baꢀvuran kötü muameleye iliꢀkin ayrıntılar vermiꢀ, içlerinden emin olmadığı biri
hariç, sanık polis memurlarını sorumlu olarak teꢀhis etmiꢀtir. Mahkeme 11 Ekim 1997
tarihinde ayrıca diğer tutuklu ve aynı zamanda baꢀvuranın tanığı olan K.Y.’yi tanık olarak
dinlemiꢀtir.
Mahkeme 6 Mayıs 1998 tarihinde diğer bir tutuklu ve aynı zamanda baꢀvuranın tanığı
olan A.E.’yi dinlemiꢀtir.
Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 12 Mart 2002 tarihinde, sanık polis memurları
hakkındaki davanın zamanaꢀımına uğradığı gerekçesiyle düꢀmesine karar vermiꢀtir. Yargıtay
bu kararı 19 ꢁubat 2004 tarihinde onamıꢀtır.
D. Đzleyen geliꢁmeler Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaꢀkanı, adli tıp kurumunun 21 Nisan 2003 tarihli
raporuna dayanarak, Gülderen Baran’ın cezasının kalan kısmını kronik rahatsızlığı nedeniyle
Anayasa’nın 104/b maddesine dayanarak affetmiꢀtir. Baꢀvuran 24 Temmuz 2003 tarihinde
cezaevinden salıverilmiꢀtir.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri kapsamında, gözaltında uğradıkları
muameleden ve ulusal makamların, iddiaları karꢀısında yürüttükleri soruꢀturmanın biçiminden
ꢀikayetçi olmuꢀtur.
AĐHM, bu ꢀikayetlerin yalnız 3. madde çerçevesinde incelenmesi gerektiği
kanısındadır.
A. Kabuledilebilirliğine iliꢁkin
1. Gülderen Baran
Hükümet, öncelikle AĐHM’den AĐHS’nin 35. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde iç
hukuk yolları tüketilmediği için kabuledilmez olduğu gerekçesiyle baꢀvuranın ꢀikayetini
reddetmesini talep etmiꢀtir. Baꢀvuranın, asliye hukuk ve idare mahkemelerinde dava açarak,
maruz kaldığını iddia ettiği zarar için tazminat talep edebileceğini savunmuꢀtur. Hükümet,
ayrıca baꢀvuranın olayın meydana geldiği tarihten itibaren altı ay içinde baꢀvuru yapması
gerektiğini ileri sürmüꢀtür.
AĐHM, Hükümet’e ait iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili aynı argümanı önceki
davalarda inceleyip reddettiğini yineler (örneğin bkz. Nevruz Koç - Türkiye, 18207/03).
AĐHM, mevcut baꢀvuruda içtihadın dıꢀına çıkılmasını gerektirecek özel koꢀullar
saptamamıꢀtır. Ayrıca AĐHM AĐHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralının,
baꢀvuranların baꢀvurularını iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecinde, nihai karardan itibaren
altı ay içinde sunmalarını gerektirdiğini, iç hukuk yollarının son aꢀamasına baꢀvurunun
sunulmasından kısa süre sonra, ancak AĐHM’nin kabuledilebilirlik kararını açıklamasından
önce varılabileceğini yineler (örneğin bkz. Sağat, Bayram ve Berk - Türkiye, 8036/02 ve
Yıldırım - Türkiye, 40074/98). Bu bağlamda, AĐHM, baꢀvuranın iddialarına iliꢀkin davanın,
AĐHM’nin kabuledilebilirlik kararını vermesinden önce, 19 ꢁubat 2004 tarihinde sona erdiğini
gözlemler. Bu nedenle baꢀvuran Gülderen Baran’ın 19 Haziran 2001 tarihinde sunduğu
baꢀvuru, AĐHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralıyla uyumludur. Sonuç
olarak, AĐHM, Hükümet’in ön itirazını reddeder.
Ayrıca AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde baꢀvuruların dayanaktan
yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baꢀka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik
unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle baꢀvurular kabuledilebilir niteliktedir.
2. Hacı Aziz Hun
AĐHM, baꢀvuru yolu bulunmuyorsa veyahut etkin olmadıklarına karar verilmiꢀse, altı
aylık süre kuralının ilke olarak ꢀikayet konusu eylemin iꢀlendiği tarihten itibaren iꢀlemeye
baꢀladığını yineler (bkz. Hazar ve Diğerleri - Türkiye, 62566/00). Öte yandan, bir baꢀvuranın
açıkça mevcut bir baꢀvuru yoluna baꢀvurduğu veya dayandığı ve baꢀvuru yolunu etkisiz kılan
koꢀulların farkına yalnızca sonradan vardığı özel davalarda özel durumlar geçerli olabilir.
Böyle bir davada altı aylık sürenin baꢀlangıcı olarak, baꢀvuranın bu koꢀulların ilk farkına
vardığı veya varması gerektiği tarihi göz önünde bulundurmak uygun düꢀer (bkz. Paul ve
Audrey Edwards - Đngiltere, 46477/99).
AĐHM, 19 Aralık 1995 tarihli duruꢀmada, baꢀvuranın Đstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi’ne kötü muamele iddialarını sunduğunu ve makamlardan suç duyurusunda
bulunmalarını talep ettiğini gözlemler. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi bu talebi
reddetmiꢀ, sanıkların ꢀikayetlerini kendilerinin cumhuriyet savcılığına sunabileceklerini, bunu
mahkemenin yapmasına gerek bulunmadığını ifade etmiꢀtir. Ayrıca, Đstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi 2 Mart 2000 tarihli kararında, baꢀvuranın kötü muamele iddialarına iliꢀkin atıfta
bulunmamıꢀtır. Baꢀvuran, itiraz dilekçesinde, yalnızca ulusal mahkemelerin polise, iꢀkence
altında verdiğini iddia ettiği ifadeyi kullanmalarına itiraz etmiꢀtir. Makamlardan suç
duyurusunda bulunmalarını talep etmek amacıyla iꢀkence iddialarına iliꢀkin herhangi bir
ayrıntı vermemiꢀtir. Mevcut davanın özel koꢀullarında, AĐHM, hukuki mercilerin harekete
geçmemelerinin baꢀvuran için 2 Mart 2000 tarihine kadar giderek daha da bariz hale geldiği
kanısına varmıꢀtır. Bu tarihte Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi konuya iliꢀkin kararını
vermiꢀtir. Bu nedenle baꢀvuranın bu tarihe kadar iç hukuk yollarının etkisiz olduğunun
farkına varması gerekiyordu. Buna göre, AĐHS’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen
altı aylık süre kuralının 2 Mart 2000 tarihinden önce iꢀlemeye baꢀlaması gerekmektedir (bkz.
Kanat - Türkiye, 16622/02). Öte yandan AĐHM’ye baꢀvuru 19 Haziran 2001 tarihinde
yapılmıꢀtır. Dolayısıyla baꢀvurunun bu kısmı zamanında yapılmamıꢀtır ve AĐHS’nin 35.
maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
B. Baꢁvuran Gülderen Baran’ın iddiasının esası
Hükümet esasen AĐHM’nin, kötü muamele iddiaları hususundaki içtihadına atıfta
bulunmuꢀ ve sözkonusu davada ayrıntılı ve tam bir soruꢀturma yapıldığını kaydetmiꢀtir.
Baꢀvuran Gülderen Baran iddialarını yinelemiꢀtir.
AĐHM bireyin, sağlıklı halde gözaltına alınıp serbest bırakıldığında yaralanmıꢀ
olduğunun tespit edilmesi halinde, bu yaraların nasıl oluꢀtuğuna iliꢀkin makul bir açıklama
yapmanın ve mağdurun iddialarından – özellikle bu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa –
ꢀüphe edilmesine yol açacak deliller sunmanın Devlet’in görevi olduğunu; sunulmamasının
AĐHS’nin 3. maddesi bağlamında açık bir sorun teꢀkil edeceğini hatırlatmaktadır.
AĐHM, delilleri değerlendirirken genellikle “makul ꢀüphenin ötesinde” kanıt
standardını uygulamaktadır. Ancak bu tür kanıtlar yeteri derecede güçlü, açık ve uyumlu
çıkarımların ya da benzer çürütülmemiꢀ maddi karinelerin bir arada mevcut olmasından
kaynaklanabilmektedir. Sözkonusu olayların bütünüyle ya da büyük kısmıyla yetkili
makamların özel bilgisi dahilinde olduğu hallerde – gözaltında tutuldukları sırada kontrolleri
altında bulunan kiꢀilerin durumunda olduğu gibi – tutuklama sırasında oluꢀan yaralanmalara
iliꢀkin güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında, tatmin ve ikna edici bir açıklama
sunma hususundaki beyine külfetinin, yetkili makamlara ait olduğu kabul edilebilmektedir.
AĐHM mevcut davada baꢀvuranın en az on üç gün süreyle polis tarafından gözaltında
tutulduğunu gözlemlemektedir. Baꢀvuranın ꢀikayetçi olduğu kötü muamele dahilinde dayak
yediğini, kıyafetlerinin çıkarıldığını, üzerine tazyikli su fıꢀkırtıldığını, bu halde bir vantilatör
önünde tutulduğunu, cinsel tacize uğradığını, saçlarının ve parmaklarının çekildiğini, asılı
tutulduğunu ve ayaklarına ağırlık konulduğunu kaydetmektedir. Bu bağlamda, birkaç ayrıntı
haricinde, baꢀvuranın AĐHM ve ulusal mahkemeler önünde olaylara iliꢀkin anlattıklarının
tutarlı olduğu kanaatindedir.
AĐHM tıbbi delillere iliꢀkin olarak, baꢀvuranın yakalanması ardından muayene
edilmediğini kaydetmektedir. Ayrıca, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre sonunda ve
tutuklu yargılanmasından hemen sonra hazırlanan sağlık raporlarında baꢀvuranın vücudunda,
özellikle kollarında olmak üzere yaraların bulunduğu kaydedilmiꢀtir. Buna ek olarak,
muayenelerde baꢀvuranın kollarındaki sinir ağlarının iki yönlü olarak zarar gördüğü tespit
edilmiꢀtir ve AĐHM, sağ kolundaki yaranın tedavisinin mümkün olmadığını
gözlemlemektedir. AĐHM sözkonusu bulguların baꢀvuranın asılı tutulduğu iddialarına uyduğu
ve bu iddiaları doğruladığı kanaatindedir.
AĐHM, Hükümet’in baꢀvuranın vücudunda görülen yaraların nasıl oluꢀtuğu hususunda
açıklamada bulunmadığını gözlemlemektedir. Dava koꢀullarını bütün olarak inceleyen ve
Hükümet’in mantıklı bir açıklamada bulunmadığını göz önüne alan AĐHM, bu durumun
sorumluluğu Hükümet’e bir muamele sonucunda ortaya çıktığı kanısına varmaktadır.
AĐHM, sözkonusu muamelenin ciddiyeti hususunda, bu alandaki içtihadına göre,
belirli ꢀekilde yapılan kötü muamelenin iꢀkence olarak nitelendirilmesi için 3. madde
bağlamında ortaya konan kavram ve insanlık dıꢀı ya da küçük düꢀürücü muamele arasındaki
ayrımı göz önüne alması gerektiğini hatırlatmaktadır. AĐHS’nin bu ayrım yoluyla çok ciddi ve
dayanılmaz acılara neden olan kasıtlı kötü muamele kavramına özel bir vurgu yapmasının
amaçlandığı anlaꢀılmaktadır.
Kötü muamelenin niteliğini ve derecesini ve delillerden, bu muamelenin yasadıꢀı
silahlı örgüt ile bağlantısından ꢀüphelenildiği için baꢀvurandan bilgi almak amacıyla yapıldığı
yönünde çıkarılabilen güçlü sonuçları göz önüne alan AĐHM, sözkonusu kötü muamelenin
ancak iꢀkence olarak nitelendirilebilecek çok ciddi ve dayanılmaz acıları kapsadığı sonucuna
varmaktadır.
Sonuç olarak, AĐHS’nin 3. maddesi esas açısından ihlal edilmiꢀtir.
AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin aynı zamanda yetkili makamların “tartıꢀmaya açık”
olan ve “makul bir ꢀüphe uyandıran” kötü muamele iddialarını soruꢀturmalarını gerektiğini
hatırlatmaktadır. AĐHM içtihadında tanımlanan etkinliğe iliꢀkin minimum standartlar,
soruꢀturmanın bağımsız ve tarafsız olmasına; kamu oyuna sunulmasına ve yetkili makamların
örnek teꢀkil eden bir dikkat ve ivedilikle hareket etmesine iliꢀkin gerekleri kapsamaktadır.
Ayrıca, resmi soruꢀturma davanın ulusal mahkemeler önünde açılmasına yol açtığında, dava
bütün olarak, duruꢀma aꢀaması da dahil olmak üzere, kötü muamele yasağını gereklerini
karꢀılamalıdır. Tüm davaların mahkum edilme ya da hüküm giymeyle sonuçlanmasına iliꢀkin
kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte ulusal mahkemeler, hiçbir koꢀul altında, fiziksel
ve manevi bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına izin vermemelidir.
AĐHM bu bağlamda, bir Devlet görevlisi 3. madde kapsamındaki bir suçla itham
edildiğinde, cezai takibatın ve hükmün zaman aꢀımına uğramaması ve genel ya da özel affın
sözkonusu olmaması gerektiğini tekrar teyit etmektedir. Ayrıca bir Devlet görevlisinin,
iꢀkence ya da kötü muamele içeren suçlarla itham edildiği durumlarda, bu görevlinin
soruꢀturma ve duruꢀma süresince açığa alınmasının ve mahkum edilmesi durumunda görevine
son verilmesinin büyük önemi haiz olduğunu hatırlatmaktadır.
AĐHM yukarıda Davalı Devlet’in, AĐHS’nin 3. maddesi bağlamında, baꢀvuranın aldığı
yaralardan sorumlu olduğu sonucuna varmıꢀtır. Bu nedenle etkili bir soruꢀturma yapılması
gerekmektedir.
AĐHM mevcut davada polis memurları aleyhindeki davanın, kanuni sürenin dolması
nedeniyle 12 Mart 2002’de düꢀürüldüğünü kaydetmektedir. Bu karar 19 ꢁubat 2004’te
kesinleꢀmiꢀtir. Ayrıca, dava dosyasında suçlanan polis memurlarının bu süre içinde açığa
alındığına iliꢀkin bir gösterge mevcut değildir. AĐHM bu bağlamda önceki birçok davada
Türk ceza hukuku sisteminin, uygulandığı ꢀekliyle, özenli olmadığı ve Devlet görevlileri
aleyhinde baꢀlatılan cezai kovuꢀturmanın zaman sınırını aꢀması halinde, bu görevlilerin
kanuna aykırı eylemlerinin etkin ꢀekilde engellenmesini sağlayan caydırıcı etkiden yoksun
olduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır.
AĐHM, yukarıda kaydedilenler ıꢀığında, polis memurları aleyhinde baꢀlatılan cezai
kovuꢀturmanın yeterli olmadığı ve bu nedenle, Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesi bağlamındaki
usule iliꢀkin yükümlülüklerini ihlal ettiği sonucuna varmaktadır.
Sonuç olarak, 3. madde usul açısından ihlal edilmiꢀtir.
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, iꢀkence ve kötü muamele altında verdikleri ifadelere dayanılarak ve polis
tarafından gözaltında tutuldukları sırada avukat yardımı almaksızın mahkum edildiklerinden
ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Ayrıca, Đstanbul DGM’de askeri hakimin görev alması nedeniyle
bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanmadıklarından ve Yargıtay
Baꢀsavcısı’nın yazılı görüꢀünün kendilerine tebliğ edilmediğinden ꢀikayetçi olmuꢀlardır.
ꢁikayetlerini AĐHS’nin 6. maddesinin 1. ve 3. paragraflarına dayandırmıꢀlardır.
A. Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin adli yardım alınmaksızın, iꢁkence ve
kötü muamele altında verilen ifadeleri kullanması
1. Kabuledilebilirlik
AĐHM, baꢀvurunun sözkonusu kısmının AĐHS’nin 35/3 maddesi bağlamında
dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiꢀtir. Ayrıca, kabuledilemez olduğu sonuca varmak
için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğu sonucuna varılmalıdır.
2. Esas
AĐHM, AĐHS’nin 19. maddesi bağlamındaki görevinin, Sözleꢀmeci Devletler’in AĐHS
kapsamındaki sorumluluklarının yerine getirilmesini sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır.
AĐHS tarafından koruma altına alınan hakları ve özgürlükleri ihlal etmedikleri müddetçe yerel
bir mahkemenin olaylara ya da hukuka iliꢀkin hatalarına bakmak AĐHM’nin görevi değildir.
6. madde adil yargılanma hakkını güvence altına almaktadır ancak, bu tür delillerin
kabuledilebilirliği hususunda kurallar koymamaktadır – kural koymak, iç hukuk kapsamına
giren bir düzenlemedir.
Bu nedenle, özel delil türlerinin – örneğin, iç hukuk açısından kanuna aykırı olarak
elde edilen deliller – kabuledilebilir olabileceğine ya da baꢀvuranın suçlu olup olmadığına
karar vermek ilke olarak AĐHM’nin görevidir. Cevaplanması gereken soru, delillerin elde
edilme ꢀekli de dahil olmak üzere, yargılamanın bütünüyle adil olup olmadığıdır. Bunun için
sözkonusu “kanuna aykırılığın” ve baꢀka bir AĐHS hakkının ihlal edilmesi halinde, tespit
edilen ihlalin niteliğinin incelenmesi gerekmektedir.
AĐHM, daha önce, cezai kovuꢀturmada 3. maddeyi ihlal edecek ꢀekilde elde edilen
delillerin kullanılmasının – bu tür delillerin kabul edilmesi, mahkumiyetin güvence altına
alınmasında belirleyici olmasa dahi – sözkonusu kovuꢀturmanın adilliğine zarar verebildiği
sonucuna varmıꢀtır. Ayrıca 3. Maddeye iliꢀkin bir ꢀikayetin sözkonusu olmaması, AĐHM’yi 6.
madde bağlamındaki güvencelere uyulup uyulmadığına karar vermek amacıyla baꢀvuranın
kötü muamele iddialarını göz önüne almaktan alıkoymamaktadır.
Ayrıca AĐHM kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığının ya da sessiz kalma
hakkının, adil yargılamanın temelinde yatan ve genel olarak kabul görmüꢀ uluslar arası
standartlar olduğunu hatırlatmaktadır. Amaçları, sanığı yetkili makamların uygun olmayan
baskılarından korumak ve bu ꢀekilde, adli hataları engellemek ve 6. madde amaçlarını yerine
getirmektir. Sözkonusu hak, bir kamu davasındaki kovuꢀturmanın, sanığın isteğini hiçe
sayarak zorlama ya da baskıyla elde edilen delillere baꢀvurulmaksızın sanık aleyhindeki
iddiaları kanıtlamayı gerektirdiğini varsaymaktadır. Yargılamanın ilk aꢀamalarında adli
yardım alabilmek, yargılama usulünün kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını bertaraf
edip etmediğini incelerken, AĐHM’nin özellikle göz önüne alacağı usuli güvencenin bir
parçasıdır.
AĐHM baꢀvuran Gülderen Baran polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada
AĐHS’nin 3. maddesini ihlal edecek ꢀekilde iꢀkenceye maruz kaldığı sonucuna varmıꢀ
olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca, baꢀvuranın bu süreçte adli yardım almadığı ve olayların
canlandırılması ve polis önündeki kimlik tespiti aꢀamaları da dahil olmak üzere, adli yardım
almaksızın ifade vermiꢀ olduğu taraflar arasında ihtilaflı değildir. Đstanbul DGM müteakiben
baꢀvuranı mahkum etmek için bu unsurları dayanak olarak almıꢀtır. AĐHM bu bağlamda
iꢀkence olarak nitelendirilebilecek ꢀiddet, vahꢀet ya da diğer muamele türleri sonucunda elde
edilen – itiraf ya da maddi delil ꢀeklindeki – suçlayıcı delillerin ispat değerleri göz önüne
alınmaksızın, hiçbir zaman mağdurun suçunu kanıtlamada dayanak olarak alınmaması
gerektiğini hatırlatmaktadır. Varılan herhangi bir diğer sonuç yalnızca 3. madde otoritelerinin
yasaklamaya çalıꢀtığı ve etik olarak kınanması gereken tutumları, dolaylı yoldan
meꢀrulaꢀtırmaya ya da bir diğer değiꢀle “kanun görevlilerinin vahꢀiliklerini güvence altına
almaya” hizmet edecektir.
AĐHM baꢀvuran Hacı Aziz Hun’un, polis tarafından on iki gün süreyle - ki bu süre
içerisinde ailesinden herhangi bir kimseyle, bir avukat ya da bir doktorla iletiꢀim kurmamıꢀtır
– kimseyle görüꢀtürülmeden (incommunicado) tutuklu bulundurulduğunu gözlemlemektedir.
Polis tarafından gözaltında tutulduğu süre sonunda hazırlanan sağlık raporunda, AĐHM’nin
görüꢀüne göre, sorgulanması sırasında polis memurlarının takındığı tutumlar hususunda ciddi
ꢀüpheler uyandıran bulgular görülmektedir. AĐHM bu bağlamda, baꢀvuranın adli yardım
almaksızın kendisinden alınan ifadelerin doğruluğunu reddetmesine ve dava dosyasındaki
sağlık raporlarına atıfta bulunarak ifadenin kendisinden alınması sırasında polis tarafından
kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmesine rağmen ve Türk yasaları genellikle sonuca
varma aꢀamasında sorgulama altında alınan itirafları göz önüne almadığı halde, Đstanbul Ağır
Ceza Mahkemesi’nin baꢀvuranı mahkum ederken bu ifadeyi dayanak olarak aldığını ve daha
sonra mahkemede reddettiğini kaydetmektedir ki bu durum, savunmanın baꢀarısında
belirleyici rol oynamaktadır.
AĐHM buna ek olarak, bu aꢀamada baꢀvuranın adli yardım alma hakkına getirilen
kısıtlamanın sistemik olduğunu ve DGM’lerin yetki alanına giren bir suçtan gözaltına alınan
herkese uygulandığını gözlemlemektedir. AĐHM, Salduz kararında bunun baꢀlı baꢀına
AĐHM’nin 6. maddesinin gereklerini karꢀılamadığı sonucuna varmıꢀtır.
Bu koꢀullar altında AĐHM, baꢀvuran Gülderen Baran’dan iꢀkence altında ve baꢀvuran
Hacı Aziz Hun’dan kötü muamele uygulanarak alındığı varsayılan ifadelerin, hazırlık
soruꢀturması sırasında ve avukat bulunmaksızın kullanılmasının duruꢀmanın bütünüyle
hakkaniyet dıꢀı olmasına yol açtığı sonucuna varmaktadır.
Sonuç olarak, mevcut davada AĐHS’nin 6/3 maddesinin (c) bendi, 6/1. maddeyle
birlikte ihlal edilmiꢀtir.
B. Yargılamanın adilliğine iliꢁkin diğer ihlal iddiaları
Hükümet AĐHM’den altı ay kuralına uymayan baꢀvuranların, DGM’nin bağımsızlığı
ve tarafsızlığı hususundaki ꢀikayetini reddetmesini istemiꢀtir. Bu bağlamda, baꢀvuranların
AĐHS’nin 143. maddesinin, askeri hakimlerin devlet güvenlik mahkemelerinde görev
almalarına son verecek ꢀekilde düzenlendiği tarihten itibaren altı ay içerisinde baꢀvuruda
bulunmadıklarını iddia etmiꢀtir.
AĐHM, Hükümet’in itirazının baꢀvuranların bu baꢀlık altındaki ꢀikayetlerinin esasıyla
yakından bağlantılı olduğu ve bunların, birbirinden ayrı tutulamayacağı kanaatindedir. Bu
nedenle, sözkonusu ꢀikayetin esası hususunda peꢀin hüküm vermekten kaçınmak için bu
hususlar birlikte incelenmelidir. Baꢀvuranın ꢀikayetlerinin kabuledilemez olduğu sonucuna
varmak için gerekçe bulunmamaktadır; bu nedenle kabuledilebilir oldukları kanısına
varılmalıdır.
Ancak, dava olaylarını, tarafların görüꢀlerini ve AĐHS’nin 6/1 ve 6/3 (c) maddelerinin
ihlal edildiği yönünde vardığı sonucu göz önüne alan AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesi
kapsamında ortaya konan asıl hukuki sorunu incelemiꢀ olduğu kanaatindedir. Bu nedenle,
baꢀvuranların bu madde kapsamındaki diğer ꢀikayetleri hususunda ayrıca bir karara varmanın
gerekli olmadığı sonucuna varmaktadır.
III. AĐHS’NĐN DĐĞER MADDELERĐNE ĐLĐꢀKĐN ĐHLAL ĐDDĐALARI
Baꢀvuranlar baꢀvuru formunda AĐHS’nin 5., 6. ve 14. maddeleri bağlamındaki
ꢀikayetlerini ortaya koymuꢀtur. Özellikle, AĐHS’nin 5. maddesinin birinci ila dördüncü
fıkraları dahilindeki güvencelerin göz önüne alınmaması sonucu yakalandıklarından, polis
tarafından tutuklandıklarından ve tutuklu yargılandıklarından ꢀikayetçi olmuꢀlardır. AĐHS’nin
6. maddesine dayanarak sivil hakimlerin atanma ꢀekilleri gibi gerekçelere dayanarak ilk
derece mahkemesinin bağımsızlığına ve tarafsızlığına itiraz etmiꢀlerdir. DGM’nin önyargılı
olduğunu, gerçek olmayan olaylar öne sürdüğünü, daha fazla soruꢀturma yapılması ve
tanıklarla yüzleꢀme taleplerini reddettiğini ve masum sayılma hakkını ihlal edecek ꢀekilde
polis tarafından hazırlanan önyargılı raporlardan gereğinden fazla etkilendiğini ileri
sürmüꢀlerdir. Baꢀvuranlar bu bağlamda yakalanmaları ardından gazetecilere suçlular olarak
takdim edildiklerinden ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Ayrıca, aleyhlerinde açılan cezai takibat
süresinden ve Yargıtay kararının makul gerekçelere dayanmadığından da ꢀikayetçi
olmuꢀlardır. Baꢀvuranlar son olarak AĐHS’nin 3., 5., 6. ve 13. maddeleriyle birlikte 14.
maddesine dayanarak siyasi görüꢀleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarından ꢀikayetçi
olmuꢀlardır. Bu bağlamda, devlet güvenlik mahkemeleri önünde yargılananlara uygulanan
yargılama usullerinin, sıradan suçlulara uygulananlardan farklı olduğuna dikkat çekmiꢀlerdir.
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI
AĐHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleꢀmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Zararlar, yargılama masraf ve giderleri
Baꢀvuranlar meblağlarını AĐHM’nin takdirine bırakarak maddi zararları ile yargılama
masraf ve giderlerinin karꢀılanmasını talep etmiꢀlerdir. Bu bağlamda, yargılama masraf ve
giderleri ile Türk avukatlara ödenen meblağın tazminat olarak karꢀılanması için fatura ve
belgelerin gösterilmesini isteyen AĐHM’yi kesin olarak eleꢀtirmiꢀlerdir.
Ayrıca Baran, manevi tazminat olarak 60,000 Euro talep etmiꢀtir. Hun, manevi
tazminat olarak 35,000 Euro talep etmiꢀtir.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmiꢀtir.
AĐHM baꢀvuranların belirli bir meblağ belirtmediklerini ve maddi tazminat taleplerini
destekleyen iddialar ya da belgeler sunmadıklarını kaydetmektedir. Buna ek olarak, AĐHM Đç
Tüzüğü’nün gerektirdiği gibi yargılama masraf ve giderlerine iliꢀkin taleplerini destekleyen
belgeler de sunmamıꢀlardır. Dolayısıyla AĐHM bu baꢀlıklar altında tazminat ödenmemesine
karar vermiꢀtir.
Mevcut davada tespit edilen ihlallerin niteliğini göz önüne alan ve hakkaniyet
temelinde değerlendirmede bulunan AĐHM, manevi tazminat olarak Baran’a talep ettiği
meblağın, Hun’a 4,800 Euro ödenmesine karar vermiꢀtir.
Ayrıca en uygun tazmin ꢀeklinin, baꢀvuranların talep etmeleri halinde, 6. madde
gereklerine uygun olarak yeniden yargılanmaları olacağı kanaatindedir.
B. Gecikme Faizi
AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı orana yüzde üç puanlık bir ekleme yapılarak belirlenmesi gerektiği kanaatindedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE
1. Baꢀvuran Gülderen Baran’ın kötü muamele ve etkili iç hukuk yollarının mevcut
olmayıꢀına iliꢀkin iddialarının, baꢀvuranların Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin adli
yardım almaksızın ve iꢀkence altında alındığını iddia ettikleri ifadelerini kullanılmasına;
askeri hakimin görev alması nedeniyle DGM’nin bağımsız ve tarafsız olmadığına ve Yargıtay
Savcısı’nın yazılı görüꢀlerinin kendilerine tebliğ edilmediğine iliꢀkin ꢀikayetlerinin
kabuledilebilir olduğuna;
2. Baꢀvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
3. Baꢀvuran Gülderen Baran hususunda AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usul
açısından ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ve 3. fıkrasının (c) bendinin ihlal edildiğine;
5. Baꢀvuranların AĐHS’nin 6. maddesi bağlamındaki diğer ꢀikayetlerinin ayrıca
incelenmesinin gerekli olmadığına;
6. (a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten
itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere
Sorumlu Devlet tarafından aꢀağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;
(i) Manevi tazminat olarak Gülden Balaban’a 60,000 Euro (altmıꢀ bin Euro) ve
uygulanabilecek her tür vergi;
(ii) Manevi tazminat olarak Hacı Aziz Hun’a 4,800 Euro (dört bin sekiz yüz
Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi
kolaylığı oranının üç puan fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddedilmesine;
KARAR VERMĐꢁTĐR.
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.
fıkraları gereğince 20 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
Sally Dollé
Zabıt Katibi
Françoise Tulkens
Baꢀkan
13
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło