30911/04
WyrokETPCz2007-02-20ECLI:CE:ECHR:2007:0220JUD003091104
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość tymczasowego aresztowania i postępowania karnego naruszyła prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego (art. 5 ust. 3) oraz prawo do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie (art. 6 ust. 1) Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sądy krajowe nie przedstawiły wystarczających i adekwatnych powodów dla przedłużającego się tymczasowego aresztowania skarżącego, opierając się na ogólnych uzasadnieniach, takich jak charakter przestępstwa i ryzyko ucieczki, bez uwzględnienia jego specyficznych okoliczności i malejącego ryzyka ucieczki. W odniesieniu do długości postępowania, pomimo złożoności sprawy, ogólny czas trwania ponad ośmiu lat został uznany za nadmierny, a opóźnienia nie były przypisywalne skarżącemu, co wskazuje na odpowiedzialność państwa za organizację systemu sądowniczego.Stan faktyczny
Skarżący, Remzi Aydın, urodzony w 1973 roku, został aresztowany 29 lipca 1998 roku i tymczasowo aresztowany 2 sierpnia 1998 roku pod zarzutem udziału w 43 aktach terrorystycznych na rzecz nielegalnej organizacji terrorystycznej. W latach 2003-2004 prowadził 538-dniowy strajk głodowy, podczas którego odmawiał większości interwencji medycznych, ale był regularnie badany i przewożony do szpitali. Jego postępowanie karne było długotrwałe, z dwukrotnym uchyleniem wyroków przez Sąd Kasacyjny i zniesieniem Państwowych Sądów Bezpieczeństwa, co skutkowało przeniesieniem sprawy do Sądu Karnego Ciężkiego, gdzie wciąż się toczyła w momencie wydania wyroku ETPCz.Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skargi dotyczące tymczasowego aresztowania i długości postępowania są dopuszczalne.
Stwierdza, że pozostała część skargi jest niedopuszczalna.
Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.
Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji.
Zasądza na rzecz skarżącego 6 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe.
Zasądza na rzecz skarżącego 1 000 EUR tytułem kosztów i wydatków.
Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
REMZĐ AYDIN- TÜRKĐYE DAVASI
(Başvuru no:30911/04)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Şubat 2007
Đşbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30911/04 başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke
vatandaşı olan Remzi Aydın’ın (başvuran) 20 Ağustos 2004 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM)
yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından E.E. Ak tarafından temsil
edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran 1973 doğumludur. 29 Temmuz 1998 tarihinde askerlik hizmeti yerine
getirdiği sırada yakalanmıştır.
Başvuran, 2 Ağustos 1998 tarihinde yasadışı bir terör örgütü adına çeşitli şehirlerde,
özellikle bombalı saldırı, silahlı saldırı olmak üzere kırk üç terör ayrı eylemi gerçekleştirdiği
gerekçesiyle Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından tutuklanmıştır.
A. Açlık grevi
Başvuran, 2003 ve 2004 yılında 538 gün süreyle açlık grevi yapmıştır. Cezaevi
doktoru tarafından 26 Haziran 2003 ve 19 Mart 2004 tarihleri arasında düzenli olarak
muayene edilmiştir. 19 Mart 2004 tarihinde Tekirdağ Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiş ve 15
Nisan 2004 tarihine kadar hastanede kalmıştır. Başvuran tıbbi müdahalelerin neredeyse
tamamını reddetmiştir.
Talebi üzerine başvuran, 15 Nisan 2004 tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne
sevk edilmiş ve 6 Mayıs 2004 tarihine kadar hastanede kalmıştır. Bu tarihte başvuran her türlü
tıbbi müdahaleyi reddettiği gerekçesiyle Đstanbul Cezaevi’ne gönderilmiştir. Başvuran 14
Eylül 2004 tarihine kadar altı kez hastaneye sevkedilmiş ve her defasında tıbbi müdahaleyi ya
da sağlık muayenesini reddettiğini belirten raporlar düzenlenerek cezaevine geri
gönderilmiştir. Cezaevi doktoru düzenli olarak başvuranın muayenelerine devam etmiştir.
Đstanbul Cezaevi doktoru tarafından düzenlenen 1 Kasım 2004 tarihli raporda,
başvuranın sağlık durumunun ortalama seviyede olduğu ve sağlık bakımından bir aciliyet
göstermediği ifade edilmiştir. Raporda başvurana tekerlekli sandalye de verildiği
belirtilmiştir.
Bu zaman zarfında başvuran bir takım ilaçlar ve vitaminler kullanmıştır. 14 Aralık tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sevkedilmiştir.
Başvuran, 15 Aralık 2004 tarihinde açlık grevine son verdiğini açıklamıştır. 27 Ocak tarihine kadar “kötü beslenme” nedeniyle tedavi edilmiştir. Nöroloji ve kineziterapi
servislerinde de muayeneler ve tedaviler gerçekleştirilmiştir.
Kocaeli Üniversitesi Nöroloji servisi tarafından düzenlenen 1 Mayıs 2006 tarihli sağlık
raporunda başvuranın bacaklarında tepki vermede eksiklik olduğu ya da geç tepki verdiği
belirtilmiştir.
B. Başvuran aleyhinde başlatılan ceza davası
Alınan bir dizi yetkisizlik kararı, muhakemenin men’i kararı ve davanın diğer üç
sanıkla ilgili olan başka davalarla birleştirilmesi kararı sonrasında, 22 Haziran 2001 tarihinde
DGM başvuranın belirtilen on iki eyleme aktif olarak katıldığına karar vermiş ve anayasal
düzene karşı eylemlerde bulunmak suçundan başvuranı ağır hapis cezasına mahkum etmiştir.
DGM kararını vermeden önce on dört duruşma gerçekleştirmiş ve çok sayıda balistik
inceleme ve parmak izi incelemesi yaptırmış, tanık ifadelerine başvurmuş ve polis
soruşturması yapılmasını talep etmiştir.
Başvuranın avukatı, 3 Ekim ve 5 Aralık 2000 tarihli duruşmalar sırasında görüşlerini
sunmak için ek süre talep etmiş ve 27 Şubat ve 15 Mayıs 2001 tarihli duruşmalara
katılmamıştır.
Yargıtay, 7 Mart 2002 tarihinde, davaya müdahil olarak katılınması konusundaki usul
hatası nedeniyle bu kararı bozmuştur. Temmuz 2003 tarihinde, düzenlenen altı duruşma sonrasında DGM başvuranı yine
aynı cezaya mahkum etmiştir. Ocak 2004 tarihinde bu karar, sanıklar aleyhindeki belgelerin orijinalleri dosyaya
eklenmediği ve bulunan nüshaların onaylanmadığı gerekçesiyle bir kez daha bozulmuştur. Haziran 2004 tarihinde 5190 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş ve Devlet Güvenlik
Mahkemeleri kaldırılmıştır. Böylece dava, 21 Ekim 2004 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi’nde
yeniden görülmeye başlanmıştır.
Başvuranın avukatı 19 Nisan 2005 tarihli duruşma sırasında görüşlerini sunmak için
ek süre talep etmiştir.
Dava halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmektedir.
Mahkeme yargılama süresinde her otuz günde bir, Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu’nun 112. maddesi uyarınca başvuranın tutuklu yargılanmasını res’en incelemiştir.
Mahkeme, delillerin durumu, isnat edilen suçun cinsini dikkate alarak başvuranın tutuklu
yargılanmasının devamına karar vermiştir. Mahkeme, 2004 yılında iki defa, delillerin
toplanması işleminin tamamlanmadığını belirtmiştir.
Başvuran, 2004 tarihinden itibaren de sağlık durumuna atıfta bulunarak çok sayıda
tahliye talebinde bulunmuştur. Bu talepler aynı gerekçelerle reddedilmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Temmuz 2004, 27 Ocak 2005 ve 19 Nisan 2005 tarihli
duruşmalarda başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının devamına karar vermiş ve dosya
içeriği ve karar bozma gerekçeleri dikkate alındığında başvuranın duruşmalarda hazır
bulunacağı konusunda ikna olmadığı hususunu dile getirmiştir.
Başvuran sağlık sorunlarını öne sürmüş ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne oradan da
Kocaeli Cezaevi’ne nakledilmesine itiraz etmiştir. Başvuranın başvurusu 9 Aralık 2005
tarihinde reddedilmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA
A. Kötü muamelenin yasaklanması hakkında
1. Tarafların argümanları
AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunan başvuran, yakalandığını iddia ettiği WK-S
sebebiyle sağlık durumunun tutukluluk şartlarıyla bağdaşmadığını iddia etmektedir. Başvuran
günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yardıma ihtiyacı olduğundan dolayı serbest bırakılması
gerektiğini iddia etmektedir.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte, cezaevlerindeki
koşulların uygun olduğunu ve gerekli tıbbi bakımın bütün tutuklulara sağlandığını ifade
etmektedir. Hükümet, gerekli olması durumunda ilgililerin hastaneye sevkedildiğini ya da
geçici süreyle serbest bırakıldığını belirtmektedir. Hükümet, AĐHM’den dayanaktan yoksun
olması sebebiyle sözkonusu başvuruyu kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir.
2. AĐHM’nin takdiri
Aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı, AĐHM iç hukuk yollarının tüketilmediği
hususunda Hükümet tarafından dile getirilen ön itirazı üzerinde durmayacaktır.
AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca cezaevindeki sağlık koşulları, 1996 ve 2000 yıllarında
Türkiye’deki cezaevlerindeki açlık grevleri ve bu davalar çerçevesinde 2004 yılında
Mahkeme tarafından gerçekleştirilen soruşturma konusundaki içtihatla ilgili olarak AĐHM,
Tekin Yıldız kararına, Mutlu-Türkiye (no: 37652/04) ve Paksoy-Türkiye (no: 33901/04)
kararlarına atıfta bulunmaktadır.
AĐHM, bir tutuklunun sağlık gerekçesiyle serbest bırakılmasına ilişkin herhangi bir
zorunluluk bulunmadığına ilişkin içtihadını (Bkz. diğerleri arasında, Matencio-Fransa, no:
58749/00, 15 Ocak 2004) ve daha sonra ise tutukluluk sırasında sağlanan sağlık bakımı ile
ilgili olarak şikayet ileri sürülmemesine rağmen, kişinin hapsedilmesinin Türkiye aleyhinde
yapılan diğer benzer başvurular bağlamında AĐHS’nin 3. maddesine uygun olup olmadığı
sorusunun, ilgili kişilerin cezaevi dışında tedavi edilebilmeleri için, yetkililer tarafından
sağlanan geçici serbest bırakma kararı dikkate alınarak değerlendirildiği hususunu
hatırlatmanın uygun olacağı kanaatindedir (Bkz., örneğin, Kuruçay-Türkiye, no: 24040/04, 10
Kasım 2005).
Oysa ki hiçbir raporda başvuranın serbest bırakılması gerektiği belirtilmemiş ve
hiçbirisinde Wernicke-Korsakoff Sendromu (WK-S) teşhisi konulmamıştır.
Ayrıca, bir kimsenin tutuklu yargılanmak üzere tutulmasının uygun olup olmadığı
konusunda ve mevcut davada da olduğu gibi, ulusal makamlar başvuranın fiziksel
bütünlüğünün korunması zorunluluğunu gerekli tedavileri sağlayarak yerine getirdiklerinde,
AĐHM’nin kendi bakış açısını yerel mahkemelerin bakış açısının yerine koyması mümkün
değildir (Sakkopoulos-Yunanistan, no: 61828/00, 16 Ocak 2004, ve Reggiani Martinelli-Đtalya
(karar), no: 22682/02). Zaten başvuran, sözkonusu tıbbi bakımın şeklinden ya da yetersiz
oluşundan dolayı
şikayetçi olmamakta, sadece iddialarını desteklemeksizin, serbest
bırakılması gerektiğini iddia etmekle yetinmektedir (Ahmet Arslan-Türkiye (karar), no:
5114/04, 1 Aralık 2005).
Sonuç olarak başvuranla ilgili sağlık raporlarında başvuranın hapsedilmemesi
gerektiği hususunda herhangi bir ifade yer almamaktadır.
Böylece, başvurana uygulanan tıbbi bakımı dikkate alarak, ilgili olayların
değerlendirilmesinden ve Hükümetin uygulamada sağladığı güvence ve AĐHM bilirkişi
kurulunun ilk grup davalar için cezaevi kurumlarına yönelik gerçekleştirdiği inceleme
ziyaretleri neticesinde AĐHM, başvuranın hükümlülük şartlarının AĐHS’nin 3. maddesi
uyarınca insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele teşkil ettiğini gösterir ciddi gerekçelerin yer
almadığına itibar etmektedir (Balyemez-Türkiye, no: 32495/03, 22 Aralık 2005, Sinan Eren-
Türkiye, no: 8062/04, 10 Kasım 2005).
Sonuç olarak AĐHM, dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AĐHS’nin 35 §§ 3. ve 4.
maddeleri uyarınca bu şikayeti reddetmektedir.
B. Masumiyet Karinesi
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 2. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesi
ilkesine rağmen makul sebepler olmaksızın bu kadar uzun süren bir tutuklu yargılamanın,
yargısız infaz olduğunu iddia etmektedir.
AĐHM’nin içtihadı uyarınca, bir kimsenin tutuklu olarak yargılanması masumiyet
karinesi ilkesinin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Oysa ki AĐHS’nin 5 § 3. maddesi,
masumiyet karinesi uyarınca, yalnızca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna getirilmesini
haklı gösterecek somut bir delil olması durumunda tutukluluğun devam etmesini
onaylamaktadır. Bu nedenle bu hüküm aynı zamanda dolaylı olarak masumiyet karinesi
ilkesini de güvence altına almaktadır. Sonuç olarak tutuklu yargılamanın süresi ile ilgili olarak
AĐHS’nin 6 § 2. maddesi bakımından ayrıca bir soru ortaya çıkmamaktadır zira bu alanda bu
ilkeye riayet edilmesinin sağlanması esastır.
AĐHM bu şikayeti 5/3. madde kapsamında inceleyecektir.
C. Tarafsızlık ve Bağımsızlık
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesine atıfta bulunarak Đstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan şikayetçi olmakta ve bu
mahkemenin, genel hukuk mahkemesi görünümünde olan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi
olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, bununla ilgili olarak yaptığı açlık grevinin süresinin gün olmasına rağmen Cumhuriyet Savcısı tarafından 485 gün olarak ifade etmiş olmasına
atıfta bulunmaktadır. Başvuran ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargılama süresince
kendisini serbest bırakmadığını belirtmektedir.
AĐHM her şeyden önce başvuranın iddialarını ikna edici bir şekilde dile getirmediğini
tespit etmektedir. Başvuran tarafından iddia edilen olaylar AĐHS’nin 6. maddesi bakımından
incelenebilirse de sözkonusu yargılamanın, bu maddenin gerekliliklerini yerine getirip
getirmediği sorusunun ancak yargılamanın bir bütün olarak incelenmesi sonucunda, başka bir
ifade ile yargılama sona erdiğinde tespit edilebileceğini hatırlatmak gerekmektedir. Belirli bir
unsurun, erken sayılabilecek bir aşamada yargılamanın adil olup olmadığı hususunun
belirlenmesini sağlayacak kadar belirleyici olması durumunun gözardı edilmesi mümkün
değilse de AĐHM, başvuranın ceza davasının henüz sonuçlanmadığını ve başvuranın
argümanlarının bu türden koşulları ortaya koymadığını tespit etmektedir (Francesco Aggiato
kararı).
Sonuç olarak AĐHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca dayanaktan yoksun olması
sebebiyle bu şikayetin kabuledilemez olduğuna kanaat getirilmiştir.
D. Tutuklu yargılama ve dava süresi
Başvuran, 30 Temmuz 1998 tarihinde yakalandığını ve 2 Ağustos 1998 tarihinden beri
tutuklu bulunduğunu belirterek halen sürmekte olan tutuklu yargılama süresinin aşırı uzun
olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak AĐHS’nin 5 §§ 1 (c) ve 3.
maddelerine atıfta bulunmaktadır.
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesi bakımından halen görülmekte olan davasının aşırı
uzun sürdüğünden şikayetçi olmaktadır.
AĐHM bu şikayetlerin AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun
olmadığını tespit etmektedir. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığından
dolayı bu şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir.
Bununla birlikte dava koşullarının hukuki nitelendirilmesini yapan AĐHM, başvuranlar
ya da Hükümetler tarafından sunulan nitelendirmelere bağlı olmadığından, tutuklu
yargılamanın süresi ile ilgili olarak dile getirilen şikayetin, AĐHS’nin 5 § 3. maddesi
kapsamında incelenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir (Büyükdağ-Türkiye, no:
2834095, 21 Aralık 2000).
II. AĐHS’NĐN 5 § 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Başvuran tutuklu yargılama süresinin uzun sürmesinden dolayı şikayetçi olmakta ve
AĐHS’nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Değerlendirmeye alınacak dönemle ilgili olarak başlangıç tarihinin, başvuranın
yakalandığı 29 Temmuz 1998 tarihi kabul edilmesi hususuna kimse itiraz etmemektedir (Batı
ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00).
AĐHM mahkumiyet kararının kendisinin, atıfta bulunulan madde kapsamında
değerlendirmeye alınacak dönemin sona ermesi anlamına geldiğini hatırlatmaktadır. Bu
tarihten itibaren, ilgili kişinin tutuklanması, AĐHS’nin 5 § 1 a) maddesi kapsamına
girmektedir (Bkz., örneğin, I.A.-Fransa kararı, 23 Eylül 1998, Derleme Kararlar ve
Hükümler). Başvuran, mahkum edildiği 22 Temmuz 2001 tarihinden, mahkumiyet kararının
Yargıtay tarafından onandığı 7 Mart 2002 tarihine kadar ve aynı şekilde ikinci mahkumiyet
karar tarihi olan 17 Temmuz 2003 tarihinden, kararın ikinci kez onandığı 28 Ocak 2004
tarihine kadar “yetkili bir mahkeme tarafından mahkum edildikten sonra yasalara uygun
olarak tutuklu bulunmaktaydı”.
Sonuç olarak başvuranın tutuklu yargılanma süresi üç dönemden oluşmaktadır.
Birincisi, 29 Temmuz 1998 tarihinden 22 Haziran 2001 tarihine kadar, ve ikincisi 7 Mart tarihinden 17 Temmuz tarihine kadar.
Üçüncüsü ise 28 Ocak 2004 tarihinde başlamıştır. Başvuranın halen tutuklu olarak
yargılandığı dikkate alınırsa, değerlendirilecek toplam süre şu an itibariyle yaklaşık yedi yıl
üç aydır (Solmaz-Türkiye, 16 Ocak 2007 tarihli karar).
Hükümet, sanıkların sayısı, davanın karmaşıklığı, başvurana verilecek ceza ve firar
tehlikesi dikkate alındığında tutuklu yargılama süresinin makul olduğunu belirtmektedir.
Başvuran, sağlık durumu nedeniyle firar etmesinin mümkün olmadığını ve kişisel
ihtiyaçlarını zorlukla karşılayabildiğini belirtmektedir. Her ne olursa olsun, bu kadar uzun bir
tutuklu yargılama süresinin haklı gösterilemeyeceğini ileri sürmektedir.
AĐHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, tutuklu yargılama süresinin makul olup olmadığı
her davada davanın özel koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Öncelikli olarak ulusal mahkemelerin, belirli bir davada bir sanığın tutuklu yargılama
süresinin makul süreyi aşmaması konusuna özen göstermeleri gerekmektedir. Bu amaçla,
ulusal mahkemelerin, masumiyet karinesi uyarınca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna
getirilmesini haklı gösterecek bir kamu yararının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini
sağlayacak bütün dava koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddeden kararlarında
bunları dikkate almaları gerekmektedir. Esasında AĐHM’nin, sözkonusu kararlarda yer alan
gerekçelerden ve başvuran tarafından yapılan başvurularda tartışma götürmeyen olaylardan
yola çıkarak, AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi
gerekmektedir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul
şüphelerin devamlılığı, tutukluluğun sine qua non olmazsa olmaz koşuludur, fakat kimi kez
bu yeterli olmamaktadır; Mahkeme, hukuki mercilerin hürriyet hakkından yoksun bırakmaya
dair diğer gerekçelerin meşruluğunu belirlemek durumundadır. Bu gerekçeler gerekli ve
yeterli olduğu takdirde, ulusal makamların yargı süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip
göstermediklerinin ayrıca bilinmesi gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye
kararı, 8 Haziran 1995 tarihli karar). Soruşturmanın karmaşıklığı ve özellikleri bununla ilgili
olarak dikkate alınması gereken unsurlardır (Van der Tang-Đspanya, 13 Temmuz 1995 tarihli
karar).
Mevcut davada, dosyada yer alan unsurlardan DGM’nin, kanıtların durumu, isnat
edilen suçun türü ve cezanın süresi gibi neredeyse tamamen aynı ifadelerle her duruşma
sonunda düzenli olarak başvuranın tutukluluğunun devamına karar verdiği ortaya
çıkmaktadır. ve 2005 yıllarında, Yargıtay’ın ikinci kararından sonra DGM iki kez delillerin
toplanması işleminin sona ermediğini ifade etmiştir. Mahkeme üç defa firar riskine atıfta
bulunmuştur.
AĐHM, ulusal mahkemelerin başvuranın adaletten kaçma riski bulunduğunu düşünmüş
olabileceklerini anlamaktadır. Bununla birlikte, firar etme riskinin kaçınılmaz olarak zamanla
azalması (Bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968 tarihli karar) ve bu riskin yalnızca
kişinin giyebileceği hükmün ağırlığıyla izah edilemeyeceğinin açık olmasına rağmen (Bkz.
Muller-Fransa, 17 Mart 1997 tarihli karar), Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu riski başvuranın
özel durumu bakımından neye dayandırdığını kararlarında açıklamamış olması hususunu
üzücü bulmaktadır. Böylelikle tutukluluğun devamına ilişkin kararlardan, ulusal
mahkemelerin bu riskin neden yedi yıl boyunca sürdüğünü gerekçelendirmeyi ihmal ettikleri
tespit edilmektedir (Bkz., diğerleri arasında, Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991, ve Zannouti-
Fransa, no: 42211/98, 31 Temmuz 2001).
“Kanıtların durumu” suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun ve sürdüğünün
göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar yeterli etkeni oluştursa da,
tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini başlı başına doğrulamak için yeterli
değildir (Mansur kararı).
AĐHM, davada sanıkların ve terörist faaliyetlerin çokluğunun davayı karmaşık hale
getirdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, davanın seyrindeki hiçbir gecikmenin
başvurana bağlanamayacağı düşünülmektedir.
Kişinin, mevcut davada olduğu gibi mahkum edildiği cezaya gelince, AĐHM,
tutukluluğun sürdürülmesinin, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakacak bir cezanın önceden
çekilmiş olması için kullanılamayacağını hatırlatır. (Bkz., özellikle, Letellier, ve I.A-Fransa, Eylül 1998). Tutuklu yargılanmanın daha sonraki bir cezaya sayılması 5. maddenin 3.
paragrafının ihlal edilmesini ortadan kaldıramamaktadır. Yalnızca 41. madde kapsamında
tazminin takdir edilmesinde etkisi olacaktır (Engel ve diğerleri-Hollanda, 8 Haziran 1976, ve
Kimran-Türkiye, no: 61440/00, 5 Nisan 2005).
Sonuç olarak, başvuranın, genel bir değerlendirme gerektiren tutukluluk süresi makul
süreyi aşmıştır. O halde AĐHS’nin 5 § 3 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Başvuran, aleyhinde açılan davanın süresini dile getirmekte ve AĐHS’nin 6 § 1.
maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, 27 Şubat 2001 tarihli duruşmada
avukatının bulunmayışı ve 3 Ekim, 5 Aralık 2000, 15 Mayıs 2001 ve 19 Nisan 2005 tarihli
duruşmalar sırasında görüş sunmak için ek süre talep etmesi gibi başvurandan kaynaklanan
süreleri dile getirmektedir.
AĐHM, mevcut davada değerlendirmeye alınacak sürenin başvuranın yakalandığı tarih
olan 28 Temmuz 1998 tarihi olduğu kanaatindedir (Wemhoff-Almanya, 27 Temmuz 1968
tarihli karar).
Sözkonusu sürenin sona ermesi ile ilgili olarak AĐHM,
verilecek cezanın
kesinleşmesinin bu kadar uzun sürdüğünde, mahkumiyet kararı, AĐHS’nin 6 § 1. maddesi
uyarınca “ceza alanındaki bir suçlamanın esası” hakkında alınan bir karar olmadığını
hatırlatmaktadır (Eckle-Almanya, 15 Temmuz 1982 tarihli karar).
Davanın halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olduğu dikkate alındığında,
değerlendirmeye alınacak olan dava süresi yaklaşık sekiz yıl altı aydır.
Bir davanın makul sürede görülüp görülmediği, dava koşulları ve AĐHM içtihadından
doğan kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumları
dikkate alınarak tespit edilmektedir (Bkz., diğer birçokları arasında, Pélissier ve Sassi-Fransa,
no: 25444/94).
AĐHM öncelikli olarak, Hükümet’in de belirttiği gibi, özellikle de soruşturmaların
genişliği ve çeşitli şehirlerde gerçekleştirilen kırk üç terör eylemi için gerekli olan
incelemelerin yapılması nedeniyle dava konusu yargılamanın karmaşıklık arz ettiğini tespit
etmektedir.
AĐHM, başvuranın avukatının bir duruşmaya katılmaması durumunun ve süre talep
etmelerinin davanın toplam süresi üzerinde önemli bir farklılık yaratmadığını tespit
etmektedir. AĐHM, başvurandan ya da avukatından kaynaklanabilecek ve yargılama süresinin
uzamasına neden olabilecek aşırı hiçbir tutum gözlemlememektedir.
AĐHM, takdirine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra mevcut davada esasa
bakan hakimlerin çabasını da takdir etmektedir.
Bununla birlikte, mahkemelerde yaşanan sıkıntılarla ilgili olarak ortaya çıkan sorulara
ilişkin yerleşik içtihadı uyarınca (Bkz., diğerleri arasında, Union Alimentaria Sanders S.A.-
Đspanya, 7 Temmuz 1989 tarihli karar) AĐHM, cezai sürecin tamamlanması işleminin makul
bir süre içerisinde gerçekleştirilmediği kanaatindedir. Yine de tespit edilen bu sürenin hangi
makamdan kaynaklandığını araştırma görevi AĐHM’ye düşmemektedir zira her durumda da
burada sözkonusu olan sorumluluk Devlet’in sorumluluğudur (Foti ve diğerleri-Đtalya, 10
Aralık 1982 tarihli karar). AĐHS’nin 6 § 1. maddesi, mahkemelerin yükümlülüklerinin her
birini, özellikle de makul süre ile ilgili yükümlülüğü yerine getirebilmeleri amacıyla
Sözleşmeci Devletlere adalet sistemlerini düzenleme zorunluluğunu getirmektedir (Bkz.,
Portington-Yunanistan, 23 Eylül 1998).
Bu nedenle mevcut davada AĐHS2nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran hem maddi zarar hem de manevi zararın tazmin edilmesi için ödenmesi
gereken miktarı AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır. Bununla ilgili olarak başvuran,
üniversiteden atılmasını ve muhtemel gelir kaybını, serbest bırakıldığında askerliğini yapacak
olmasını, kendisini ziyarete gelmek için ailesi tarafından yapılan masrafları ve sağlık
sorunlarını dile getirmektedir. Başvuran maruz kaldığı manevi zararla ilgili olarak, tutuklu
olarak yargılandığından beri çevresinde suçlu olarak görüldüğünü ileri sürmektedir.
Hükümet bu talebin reddedilmesini talep etmektedir.
AĐHM, tespit edilen ihlalle talep edilen maddi tazminat arasında bir nedensellik bağı
tespit edememekte ve bu nedenle bu talebi reddetmektedir.
Buna karşın AĐHM, yukarıda yer alan ihlal tespitleri ışığında ve Mahkeme’nin bu
konudaki içtihadı uyarınca manevi tazminat olarak başvurana 6.000 Euro ödenmesinin makul
olduğu kanaatindedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran aynı zamanda AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamaların karşılanmasını
talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak 426 Yeni Türk Lirası tutarındaki tercüme
faturalarını sunmaktadır.
Hükümet belgelerle desteklenmediği gerekçesiyle bu ad altında ileri sürülecek
iddiaların reddedilmesini talep etmektedir.
AĐHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki
masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir.
Kanıtlayıcı belge olmadan AĐHM’nin başvuranın iddialarına itibar etmesi mümkün
değildir. Bununla birlikte mevcut başvurunun yapılabilmesi amacıyla bir takım masraf ve
harcamaların yapılması gerektiği de aşikardır.
AĐHM elindeki mevcut unsurlar ve yukarıda yer alan kriterler doğrultusunda tüm
masraflarla birlikte başvurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Tutuklu yargılanma süresi ve yargılama süresi ile ilgili olarak dile getirilen
şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
3. AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet
tarafından başvurana:
i. manevi tazminat olarak 6.000 Euro (altı bin) ödenmesine;
ii.masraf ve harcamalar için 1.000 Euro (altı bin) ödenmesine;
iii.yukarıda yer alan miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz
oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddesine uygun olarak 20 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło