30946/04

WyrokETPCz2009-09-15ECLI:CE:ECHR:2009:0915JUD003094604

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nałożenie kary upomnienia na nauczycieli za udział w jednodniowej akcji protestacyjnej związku zawodowego stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w ich prawo do wolności zrzeszania się i zgromadzeń (art. 11 Konwencji) oraz czy brak możliwości zaskarżenia tej kary do sądu krajowego naruszył prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że kara upomnienia nałożona na skarżących za udział w pokojowej, ogólnokrajowej akcji protestacyjnej zorganizowanej przez związek zawodowy, która nie została zakazana przez władze, stanowiła ingerencję w ich prawo do wolności zgromadzeń. Stwierdził, że nawet niewielka kara dyscyplinarna, taka jak upomnienie, może mieć efekt mrożący i zniechęcać członków związków do udziału w legalnych działaniach związkowych. W konsekwencji, ingerencja ta nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym", ponieważ nie odpowiadała "pilnej potrzebie społecznej" i była nieproporcjonalna do rzekomego celu. Co do art. 13, Trybunał potwierdził, że tureckie prawo krajowe (art. 129 Konstytucji i art. 136 ustawy nr 657) nie przewidywało możliwości zaskarżenia kary upomnienia do sądu, pozbawiając skarżących skutecznego środka odwoławczego.
Stan faktyczny
Skarżący, Güldeniz Kaya i Ahmet Seyhan, byli nauczycielami i członkami związku zawodowego Eğitim-Sen w Turcji. W grudniu 2003 roku wzięli udział w jednodniowej ogólnokrajowej akcji protestacyjnej zorganizowanej przez konfederację związków zawodowych Kesk, sprzeciwiając się projektowi ustawy o administracji publicznej. Akcja ta została wcześniej ogłoszona i nie była zakazana przez władze. W styczniu 2004 roku skarżący otrzymali karę dyscyplinarną w postaci "upomnienia" za nieobecność w pracy w dniu protestu, zgodnie z art. 125 ustawy nr 657. Ich odwołanie do Ministerstwa Edukacji Narodowej zostało odrzucone.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. Stwierdza naruszenie art. 11 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające słuszne zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   KAYA VE SEYHAN/TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 30946/04)   Strazburg   Eylül 2009   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere   tabi olabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (30946/04) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşları   Güldeniz Kaya ve Ahmet Seyhan’ın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 30 Temmuz   tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa   İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Mersin Barosu avukatlarından   M. Erdoğdu tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuranlar, sırasıyla 1964 ve 1956 doğumlu olup, Mersin’de ikamet etmektedir.   Olayların meydana geldiği dönemde, öğretmenlik yapan başvuranlar, Kesk’e (« Kamu Emekçileri   Sendikaları Konfederasyonu » bağlı bir sendika olan Eğitim-Sen’in üyesidir.   Ocak 2004 tarihinde, başvuranlara, 11 Aralık 2003 tarihinde görev yerine gelmedikleri için   haklarında disiplin soruşturması açıldığı bildirilmiş ve bu konuda savunma layihalarını sunmaları   istenmiştir.   Ocak 2004 tarihinde, başvuranlar savunmalarını sunmuş ve 11 Aralık 2003 tarihinde Kesk’in   çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek   üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katıldıklarını belirtmiştir. Ulusal düzeyde önceden   bildirilen bu eylem günü, yetkililer tarafından yasaklanmamıştır.   Ocak 2004 tarihinde, başvuranların her birine 657 sayılı Kanun’un 125. maddesi uyarınca   disiplin cezası olarak bir « uyarı » verilmiştir.   Ocak 2004 tarihinde, Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde bu uyarılara itiraz eden başvuranlar,   sözkonusu cezaların uluslararası anlaşmalara ve sendika hakkını koruyan ulusal mevzuata aykırı   olduğunu belirtmiştir.   Ocak 2004 tarihinde, başvuranların itirazı 657 sayılı Kanun’un 136. maddesi uyarınca   reddedilmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 11.MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, aldıkları uyarı cezası nedeniyle dernek kurma ve toplantı özgürlüklerinin   çiğnendiğini ve dolayısıyla AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı bir kabuledilemezlik itirazı dile getirmekte   ve başvuranların haklarında verilen uyarı cezası için yetkili idare mahkemesi önünde dava   açabileceklerini savunmaktadır. Bu bağlamda Hükümet, Ankara 5. İdare Mahkemesi ile Danıştay 12.   Dairesi’nin kararlarını sunmaktadır.   Başvuranlar, Hükümetin bu itirazına karşı çıkmaktadır.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009 Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   AİHM, bu kabuledilemezlik itirazının, başvuranın AİHS’nin 13. maddesine ve haklarında verilen   uyarı cezasına itiraz etmek için başvurabilecekleri bir mahkeme olmadığına dayalı şikâyetleri ile   yakından bağlantılı olduğunu not etmektedir. Dolayısıyla, AİHM bunların esas yönünden   birleştirilmesine karar vermektedir.   Hükümet, daha sonra başvuranların AİHS’nin 34. maddesi anlamında « mağdur » sıfatı   taşımadığına dayalı bir kabuledilemezlik gerekçesi ileri sürmektedir. Hükümet, 5525 sayılı Memurlar   ile Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun uyarınca başvuranlara   verilen uyarı cezasının affa uğradığını ve sicillerinden silindiğini iddia etmektedir.   Başvuranlar, Hükümetin bu itirazına karşı çıkmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 34. maddesine göre, AİHS ve Protokollerinde (…) tanınan hakların Yüksek   Sözleşmeci taraflardan biri tarafından ihlalinden zarar gördüğünü iddia eden her gerçek kişinin (…)   AİHM’ye başvurabileceğini hatırlatmaktadır. Ulusal yetkililerin öncelikli görevi, iddia edilen AİHS   ihlalini düzeltmektir. Bu bağlamda, bir başvuranın yargılamanın her aşamasında AİHS bakımından   bir ihlalin mağduru olup olmadığının belirlenmesi gerekir (Rusya aleyhine Bourdov davası, no 59498/00,   prg. 30, CEDH 2002-III).   Başvuran lehine alınan bir karar ya da önlemin, ilke olarak, başvuranın « mağdur » sıfatını   ortadan kaldırması için ulusal makamların AİHS ihlalini açık ya da dolaylı olarak tanımaları ve   düzeltmeleri gerekir (bakınız, örneğin, Almanya aleyhine Eckle davası, 15 Temmuz 1982, prg. 69 ve   devamı, seri A no 51, Romanya aleyhine Dalban davası [GC], no 28114/95, prg. 44, CEDH 1999-VI ve   danimarka aleyhine Jensen davası (karar), no 48470/99, CEDH 2001-X).   AİHM’nin görevi, olayın vukuundan sonra, bir taraftan yetkililerin en azından dolaylı olarak   AİHS’nin koruma altına aldığı bir hakkın ihlal edildiğini kabul edip etmediğini ve diğer taraftan bu   ihlalin uygun ve yeterli bir şekilde düzeltilip düzeltilmediğini araştırmaktır (İtalya aleyhine G.M.   davası, no 56293/00, prg. 23, 5 Temmuz 2007).   Bu durumda, kamu çalışanlarına verilen disiplin cezalarının bazıları ile ilgili af yasasının   başlığına bakıldığında, « uyarı » cezasını kapsamadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, uygun ve yeterli   bir kabullenme olmadığından, başvuranlar hâlâ AİHS’nin 34. maddesi anlamında “mağdur”   olduklarını iddia edebilirler. Bu itibarla AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.   AİHM, başvurunun AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla,   sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa ilişkin   1. Müdahalenin varlığı   Başvuranlar, Kesk’in 11 Aralık 2003 tarihinde düzenlediği protesto gösterisine katıldıkları için   kendilerine verilen uyarı cezasının dernek kurma ve toplantı özgürlüğü haklarına bir müdahale   oluşturduğunu iddia etmektedir. Hükümet, müdahale olmadığını savunmaktadır. AİHM de   başvuranlar gibi, ihtilaflı önlemin ilgili şahısların dernek kurma ve toplantı özgürlüğüne bir ihlal   oluşturduğu kanaatine varmaktadır.   2. Müdahalenin haklılığı   Bu tür bir müdahale, ancak « kanunla öngörüldüğü », 2. madde bakımından meşru amaçlardan   bir ya da birkaçını hedeflediği ve « demokratik bir toplumda gerekli » olduğu haller dışında AİHS’nin   11. maddesinin ihlaline yol açmaktadır.   a) « Kanunla öngörülme »   AİHM, başvuranlara verilen uyarı cezasının 657 sayılı Kanun’un 125. maddesine uygun   olduğuna kimsenin itiraz etmediğini kaydetmektedir. AİHM, böylece ihtilaflı disiplin cezasının   kanuni bir temeli olduğunu not etmektedir.   b) « Meşru amaç »   Hükümet, müdahalenin, ulusal güvenlik ile kamu güvenliğini koruma, kamu düzenini sağlama ve   suçu önleme gibi meşru amaçları olduğunu savunmaktadır. Başvuranlar, bu konuda yorum   yapmamaktadır. AİHM, mevcut davadaki müdahalenin AİHS’nin 11. maddesinin 2. paragrafı   anlamında bir meşru amaç hedeflediğinden şüphe duymaktadır. Bununla birlikte AİHM, bu tür bir   müdahalenin gerekliliği açısından vardığı sonucu göz önüne alarak, bu konu hakkında karar vermenin   yersiz olduğuna hükmetmektedir (yukarıdaki ilgili paragraflar, Türkiye aleyhine Karaçay davası, no   6615/03, prg. 32, 27 Mart 2007 ve Türkiye aleyhine Enerji Yapı-Yol Sen davası, no 68959/01, prg. 28, 21   Nisan 2009).   c) « Demokratik bir toplumda gereklilik »   Hükümet, başvuranların yetkili mercilere haber vermeden ve geçerli bir gerekçe göstermeden   görevlerini yerine getirmemeleri ve görev yerine gelmemeleri dolayısıyla, verilen uyarı cezasının acil   bir sosyal ihtiyaca cevap niteliğinde olduğunu ve meşru bir önlem olarak değerlendirilmesi   gerektiğini savunmaktadır. Hükümet, daha sonra bu tür bir önlemin hedeflenen amaçla orantılı   olduğunu iddia etmektedir.   Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmekte ve sadece üyesi oldukları Kesk ve Eğitim-   Sen sendikasının 11 Aralık 2003 tarihinde ulusal düzeyde düzenlediği bir günlük eyleme katıldıklarını   belirtmektedir.   AİHM, sözkonusu bir günlük eylemin önceden ulusal düzeyde bildirildiğini ve ilgili makamlarca   yasaklanmadığını kaydetmekte ve başvuranların barışçıl toplantı özgürlüğü haklarını kullandıklarını   eklemektedir (Enerji Yapı-Yol Sen davası ilgili bölüm, prg. 32 ve Fransa aleyhine Ezelin davası, 26 Nisan   1991, prg. 41, seri A no 202).   AİHM, ihtilaflı disiplin cezasının, barışçıl toplantı özgürlüğünün teşkil ettiği önemli yer   bağlamında, hedeflediği iddia edilen meşru amaçla orantılı olup olmadığını dosyadaki tüm unsurlar   ışığında incelemiştir. AİHM, başvuranların, üyesi oldukları Kesk’in parlementoda tartışılmakta olan   kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlediği bir günlük eyleme katılmaları   nedeniyle, displin cezası başlığı altında bir uyarı aldıklarını not etmektedir. Oysa, her ne kadar şikâyet   edilen bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerini çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem   günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşımaktadır (Karaçay ilgili bölüm, prg. 37).   AİHM, başvuranlara verilen disiplin cezasının « acil bir sosyal ihtiyaca » tekâbül etmediğini   tespit etmekte ve bu nedenle « demokratik bir toplumda gerekli » olmadığı sonucuna varmaktadır.   Bunun sonucu olarak, mevcut davada, başvuranların AİHS’nin 11. maddesi anlamında gösteri yapma   özgürlüğünü etkili bir şekilde kullanma hakları orantısız olarak çiğnenmiştir.   Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, aldıkları uyarı cezasına itiraz edebilecekleri bir iç hukuk yolu olmadığından şikâyet   etmekte ve AİHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunmaktadır.   Hükümet, işe alım, kariyer ve çalışanların işten çıkarılması ile ilgili itirazların, genel kural olarak,   AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafının uygulama alanı dışında kaldığını ileri sürmekte ve konu   bakımından uyumsuzluk gerekçesiyle bir kabuledilemezlik itirazı dile getirmektedir.   Başvuranlar, Hükümetin bu itirazına karşı çıkmaktadır.   Başvuranların, aldıkları uyarı cezasına itiraz edebilecekleri bir iç hukuk yolu bulunmadığından   şikâyet ettiklerini tespit eden AİHM, bu şikâyetin sadece AİHS’nin 13. maddesi açısından   incelenmesine karar vermektedir.   Dolayısıyla AİHM, Hükümet tarafından dile getirilen kabuledilemezlik itirazı hakkında karar   vermenin gereksiz olduğu kanaatine varmaktadır.   AİHM, bu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olduğunu ve bu nedenle   kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.   Bu sava karşı çıkan Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı itirazlarını   yinelemektedir. Bu bağlamda Hükümet, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin, AİHM’nin içtihadına   dayanarak ve iç hukukun bir uyarı cezasının mahkemelerde yargılanmasına izin vermemesi   dolayısıyla başvuranın adil yargılanma hakkının çiğnendiğini belirterek (mevcut davada olduğu gibi   öğretmenlik yapan) bir kamu çalışanına verilen uyarı cezasını iptal eden 6 Nisan 2006 tarihli kararının   bir kopyasını sunmaktadır.   Ancak, bu karar incelendiğinde – sözkonusu kararın, Danıştay’ın 18 Ekim 2005 tarihinde bu   kararı bozmasından sonra, 29 Haziran 2004 tarihli daha önceki bir kararı yinelemesi dolayısıyla,   Danıştay’ın, nihai olarak Hukuk Daireleri’ni toplayarak karar alması gerektiğinden - mevcut   durumda Danıştay önünde bir temyiz davası açılabileceği anlaşılmaktadır.   Oysa mevcut dosyada bu davanın sonu ile ilgili bilgiler eksiktir. Bunun içindir ki, AİHM, 2 Mayıs   tarihli yazıda Hükümete bu karara Danıştay önünde itiraz edilip edilmediğini sormuştur.   Hükümet, AİHM’ye yazdığı cevapta, 21 Haziran 2006 tarihinde temyize gidildiğini bildirmiş, ancak   konuyla ilgili daha fazla bir bilgi vermemiştir.   Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.   Hükümetin atıfta bulunduğu Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 6 Nisan 2006 tarihli içtihadı ile ilgili   olarak AİHM, başvurunun sunulduğu 30 Temmuz 2004 tarihinde, bu içtihadın, AİHS’nin 35.   maddesinin 1. paragrafı kapsamında kullanılması ya da kullanılabilmesi için yeterli hukuki kesinlik   düzeyine erişmediğini tespit etmektedir (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fransa aleyhine   Nouhaud ve diğerleri davası no 33424/96, prg. 44-45, 9 Temmuz 2002). Her ne kadar Danıştay Hukuk   Daireleri, AİHM içtihadına uygun bir karar vermiş olsa da, bu kararın mevcut başvurunun AİHM’ne   sunulduğu tarihten sonra alındığının tespit edilmesi gerekmektedir. Oysa aynı AİHS’nin 35.   maddesinin 1. paragrafı anlamında iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğinde olduğu gibi,   itirazların 13. madde anlamındaki « etkinliği » de ancak başvurunun AİHM’ne sunulduğu tarihte   değerlendirilmelidir; zira bu iki hüküm « yakın benzerlik» göstermektedir (Polonya aleyhine   Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 152, CEDH 2000-XI). Dolayısıyla, Hükümetin iç hukuk yollarının   tüketilmediğine dayalı itirazı kabul edilemez.   Şikâyetin esas yönüne gelince AİHM, daha önce Türkiye aleyhine Karaçay (no 6615/03, prg. 44, 27   Mart 2007) davasında aynı sorun hakkında karar verme fırsatı bulduğunu kaydetmektedir. Bu   bağlamda AİHM, T.C. Anayasası’nın 129. maddesi ile 657 sayılı Kanun’un 136. maddesinden   anlaşıldığına göre, bir uyarı ya da kınama cezasının mahkeme önüne götürülemeyeceğini   hatırlatmaktadır. Böylece AİHM, iç hukukun başvuranların almış olduğu gibi bir uyarı cezasına   ulusal mahkemeler önünde itiraz etme imkânı sunmadığını tespit etmektedir (Karaçay, ilgili bölüm,   prg. 44). Dolayısıyla, başvuranlar olası istismarları engelleyecek ya da sadece bu tür bir disiplin   cezasının yasal olup olmadığının incelenmesini mümkün kılacak teminatlardan mahrum kalmıştır.   Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranlar, uğradıkları maddi ve manevi zarar karşılığında 3 000 Euro talep etmektedir.   Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.   AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görememekte   ve bu talebi reddetmektedir. Manevi zararla ilgili olarak ise AİHM, bir ihlal tespitinin zaten manevi   tazminat için yeterli bir adil tatmin oluşturduğu kanaatine varmaktadır (Karaçay ilgili bölüm prg. 49).   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, sadece AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderlerinin geri ödenmesini   talep etmektedir. Ancak, başvuranlar bu konuda rakam vermemekte ve kanıt belgesi sunmamaktadır.   Hükümet, başvuranlara yargılama masraf ve giderlerinin ödenmesine gerek olmadığı   kanaatindedir.   AİHM, kanıtlayıcı belge olmamasını dikkate alarak, AİHM önünde görülen yargılama masraf ve   giderleri ile ilgili talebi reddetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   4. İhlal tespitinin manevi zararın giderilmesi bakımından adil bir tatmini oluşturduğuna;   5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 15 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło