30949/96
WyrokETPCz2005-05-31ECLI:CE:ECHR:2005:0531JUD003094996
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy śmierć syna skarżącego w okolicznościach budzących wątpliwości, brak skutecznego dochodzenia, arbitralne pozbawienie wolności oraz brak skutecznych środków odwoławczych naruszyły prawa gwarantowane przez art. 2, 5 ust. 1 i 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo ponosi odpowiedzialność za śmierć Kadriego Ateşa, ponieważ nie przedstawiło wiarygodnego wyjaśnienia okoliczności jego śmierci, która nastąpiła, gdy znajdował się pod kontrolą władz. Stwierdzono liczne sprzeczności w oficjalnych wersjach wydarzeń i poważne braki w krajowym dochodzeniu, co uniemożliwiło ustalenie faktów i pociągnięcie winnych do odpowiedzialności. Trybunał podkreślił, że brak odpowiedniej dokumentacji zatrzymania i sprzeczne relacje władz podważyły legalność pozbawienia wolności. Wobec braku skutecznego dochodzenia, skarżący został pozbawiony skutecznego środka odwoławczego.Stan faktyczny
Skarżący, Yasin Ateş, był obywatelem tureckim pochodzenia kurdyjskiego. Jego syn, Kadri Ateş, został zatrzymany 13 czerwca 1995 roku przez siły bezpieczeństwa w drodze do Kulp. Według skarżącego, Kadri został zabrany do Dyrekcji Policji w Diyarbakır, gdzie był torturowany i zabity. Władze tureckie twierdziły, że Kadri Ateş zginął w wymianie ognia między siłami bezpieczeństwa a terrorystami PKK, po tym jak został wykorzystany jako przynęta. Po śmierci Yasin Ateş, jego córka Bidayet Ateş kontynuowała postępowanie. Władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego dochodzenia w sprawie śmierci Kadriego Ateşa, a oficjalne relacje były sprzeczne.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził, że:
- Państwo pozwane nie wypełniło swoich zobowiązań wynikających z art. 38 Konwencji.
- Rząd jest odpowiedzialny za śmierć syna skarżącego, co stanowi naruszenie art. 2 Konwencji.
- Państwo pozwane naruszyło art. 2 Konwencji z powodu braku skutecznego dochodzenia w sprawie śmierci syna skarżącego.
- Nie jest konieczne rozpatrywanie, czy doszło do naruszenia art. 2 Konwencji z powodu braku skutecznego systemu ochrony prawa do życia w prawie krajowym.
- Nie doszło do naruszenia art. 3 Konwencji.
- Doszło do naruszenia art. 5 ust. 1 Konwencji.
- Doszło do naruszenia art. 13 Konwencji.
- Sześcioma głosami do jednego, nie jest konieczne rozpatrywanie, czy doszło do naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 2 i 13.
- Zasądzono zadośćuczynienie pieniężne i zwrot kosztów.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
YASİN ATEŞ/TÜRKİYE
(Başvuru no. 30949/96)
KARAR
STRAZBURG Mayıs 2005
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin
değişiklik yapılabilir.
Yasin Ateş/Türkiye kararında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),
Sn. J.-P. COSTA, Başkan,
Sn. I. CABRAL BARRETO,
Sn. V. BUTKEVYCH,
Sn. A. MULARONI,
Sn. E. FURA-SANDSTRÖM,
Sn. D. JOČIENĖ, yargıçlar,
Sn. F. GÖLCÜKLÜ, ad hoc yargıç,
Ve Bölüm Sekreteri Sn. S. DOLLÉ’nin katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Heyeti
olarak toplanmış,
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Mayıs 2005 tarihindeki gizli görüşme sonucunda,
Yukarıda anılan tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:
USULİ İŞLEMLER
1.Davanın nedeni, Türk vatandaşı Yasin Ateş’in (“başvuran”), 13 Aralık 1995
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)
eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na
(“Komisyon”) yaptığı başvurudur (başvuru no. 30949/96).
2. 22 Kasım 2001 tarihinde başvuranın yasal temsilcileri, AİHM’ye başvuranın 19
Mayıs 2001 tarihinde ölmüş olduğunu bildirmiş ve AİHM’den başvuranın kızı olan Bidayet
Ateş’e başvuruya devam etme hususunda izin vermesini istemiştir. 6 Aralık 2001 tarihinde
AİHM, Bidayet Ateş’e vefat etmiş olan babasının başvuruda yer alan isminin kendi ismi
olarak değiştirildiğini bildirmiştir. Ancak AİHM, 20 Eylül 2001 tarihinde Kulp Sulh Hukuk
Mahkemesi tarafından düzenlenen bir belgeye göre, Bidayet Ateş başvuranın kızı değil,
oğludur. Pratik nedenlerden ötürü, Bidayet Ateş’in başvuran olarak kabul edildiği bilinse de
Yasin Ateş’in, başvuran olarak anılmasına devam edilecektir.
3. Adli yardım verilen başvuranı, görevini Londra’da ifa etmekte olan avukatı Anke
Stock temsil etmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), AİHM huzurundaki davalar için bir Ajan
tayin etmemiştir.
4. Başvuran, oğlunun Diyarbakır’da işkence gördüğünü ve gözaltında iken
öldürüldüğünü iddia etmiştir. İddiasını, AİHS’nin 2, 3, 5, 6, 13 ve 14. maddelerine
dayandırmıştır. Ancak, esaslara ilişkin sunduğu görüşlerinde, başvuran AİHS’nin 6.
maddesine dayandırdığı şikayetine devam etmemiştir.
5. Başvuru AİHM’ye, AİHS’ye bağlı 11 No’lu Protokol’ün yürürlüğe girdiği 1 Kasım tarihinde havale edilmiştir (11 No’lu Protokol’ün 5 § 2. maddesi).
6. Başvuru ile ilgili olarak AİHM’nin Birinci Dairesi görevlendirilmiştir (AİHM İç
Tüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). Sözkonusu daire içerisinde, davaya bakacak Heyet (AİHS’nin § 1. maddesi), İç Tüzüğün 26 § 1. maddesinde öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.
Türkiye’yi temsilen seçilen yargıç Rıza Türmen, davadan çekilmiştir (İç Tüzüğün 28.
maddesi). Dolayısıyla Hükümet, ad hoc yargıç olarak Feyyaz Gölcüklü’yü atamıştır
(AİHS’nin 27 § 2. maddesi ve İç Tüzüğün 29 § 1. maddesi).
7. 19 Ekim 1999 tarihli bir kararla, AİHM başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar
vermiştir.
8. Hükümet değil, başvuran, esaslara ilişkin görüşlerini belirtmiştir (İç Tüzüğün 59 §
1. maddesi).
9. 1 Kasım 1994 tarihinde AİHM, Dairelerinde değişiklik yapmıştır (İç Tüzüğün 25 §
1. maddesi). Sözkonusu dava ile ilgili olarak yeni oluşturulan İkinci Daire görevlendirilmiştir
(İç Tüzüğün 52 § 1. maddesi).
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
10. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran 1931 doğumludur. Sözkonusu
başvuruya yol açan olayların gerçekleştiği tarihte, Türkiye’de güneydoğu bölgesinde
Diyarbakır İli idari ilçe bölgesi içerisinde yer alan Kulp Kasabası’nda yaşamaktadır.
A. Giriş
11. Özellikle 13 Haziran 1995 tarihinde gerçekleşen olaylarla ilgili olan dava olayları
taraflar arasında ihtilaflıdır.
12. Başvuran tarafından sunulmuş olduğu şekli ile olaylar, aşağıda kaydedilmiş olan
Kısım B’de anlatılmaktadır. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri aşağıda kaydedilmiş olan
Kısım C’de özetlenmiştir (bkz. paragraflar 34-41). Taraflar tarafından sunulan yazılı deliller
aşağıda kaydedilmiş olan Kısım D’de özetlenmiştir (bkz. paragraflar 42-74).
B. Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri
13. 1995 senesinde başvuranın oğlu Kadri Ateş, bölgedeki küçük işletmelere ve askeri
kurumlara toptan gıda maddeleri satan bir işletme olan Zahit Ticaret için çalışmakta olduğu
Diyarbakır’da yaşamaktadır.
14. 13 Haziran 1995 tarihinde sabah 6.00 sularında Kadri Ateş, meslektaşı Burhan
Afşin ile birlikte, gıda maddeleri satmak için Kulp Kasabası’na gitmek üzere Diyarbakır’dan
ayrılmıştır. Zahit Ticaret’e ait olan küçük bir kamyon kullanmışlardır. Onlara Kadri’nin
kayınpederi Vehbi Demir, amcası Kemal Ateş ve Memduh Çetin adında bir kişi eşlik etmiştir.
Kemal Ateş, Seyrantepe’de aşırı kalabalık olduğu için aracı terk etmiş ve yolculuğuna başka
bir araçta devam etmiştir.
15. Kamyon, Lice tali yolunda Diyarbakır-Bingöl yolundan çıkmış ve Lice
Kasabası’na doğru yol almıştır. Yaklaşık 7.40’da, Lice-Kulp çatalından bir kilometre önce,
yolu kapatan bir polis minibüsü neden ile yavaşlamıştır. Daha sonra, dört polis memuru ateşli
silahlarla kamyonu çevrelemiş ve kamyonda bulunanların kimliklerini kontrol etmek
istemiştir. Bu olay, Memduh Çetin ve Burhan Afşin’in kamyondan inmelerinin emredilmesi
ve bir polis minibüsü ile Lice bölgesi girişindeki polis denetim noktasına götürülmeleri ile
sonuçlanmıştır. Diğerlerine, kamyonla öndeki aracı izlemeleri söylenmiştir.
16. Dört kişiye gözaltına alınma nedenleri hususunda bir açıklama yapılmazken
Lice’deki polis denetim noktasında beklenmeleri söylenmiştir. O zamana kadar diğer araç
içerisinde polis noktasına varmış olan Kemal Ateş, bir açıklama istemiş fakat polis tarafından
durdurulmuştur. Yaklaşık 10-15 dakika sonra, plaka numarası 06 MEH olan gri renkte bir
Renault otomobil olay yerine gelmiştir. Polis memurlarından biri, 29-30 yaşlarında, orta
boylu, gri kazaklı ve telsizi vardı. Bu polis memuru, kamyonun kime ait olduğunu ve
adamların geldikleri köyde hangi adlarla tanındıklarını sormuştur. Kadri Ateş, “Gebooğulları”
ve Vehbi Demir, “Galevan” şeklinde cevap vermiştir.
17. Daha sonra sivil polis memurları bu şahıslara, kontrollerle ilgili bir sorun olduğu
için Diyarbakır’a, Emniyet Müdürlüğü Mali Şubesi’ne geri götürülmeleri gerektiğini
bildirmiştir. Vehbi Demir ve Memduh Çetin polise, kamyona yalnızca yolcu olarak binmiş
olduklarını ve kontrol edilmelerine gerek olmadığını belirtmiştir. Ancak, Burhan Afşin ile
birlikte, kamyonu Renault’un önünde Diyarbakır’a sürmeleri emredildi. Kadri Ateş, Renault
aracın arka kısmına, iki polis memurunun arasına oturtulmuştur.
18. Araçlar, dört kişiye bulundukları araçlarda kalmalarının söylendiği Diyarbakır
girişindeki Bölge Trafik Müdürlüğü dışında durmuştur. Daha sonra üç polis memuru,
Müdürlüğe girdi. Yaklaşık 20 dakika sonra her birinde üçer adamın bulunduğu iki polis
arabası daha geldi. Sözkonusu iki araba, Renault’ya benzemekteydi.
19. Bu noktada halen Renault’da olan Kadri Ateş, dudaklarını ısırarak Vehbi Demir ve
Memduh Ateş’e tehlikede olduklarını işaret etti. Sonuç olarak Memduh paniğe kapılarak
“Beni öldürecekler” diye bağırdı. Tuvalete gitmesi için izin verilirken diğer dört kişi de
müteakiben Müdürlüğün girişinde bekletildi.
20. 10-15 dakika sonra Müdürlüğe gelen iki arabadan inen iki sivil polis memuru ateşli
silahlar taşıyarak içeri girdi. “Hanginiz Kadri Ateş, hanginiz Vehbi Demir?” diye sordular.
Adamlar kimliklerini belirttiler ve kendilerine, polis memurları ile birlikte daha sonra
Müdürlüğün önüne gelen arabalardan birine gitmeleri emredildi. Telsiz taşıyan polis
memurunun yanında duran uzun boylu bir adam, yüzlerini arabaya dönmelerini emretti.
Adamların gözleri, daha sonra kendilerini arabanın arka kısmına doğru iten ve yanlarına
oturan iri yapılı bir polis memuru tarafından bağlandı.
21. Elinde telsiz bulunan polis memuru, aracın ön kısmına oturdu ve adamlara, hangi
suçlarla itham edildiklerini bilip bilmediklerini sordu. Vehbi, bilmediğini söyledi. Kadri,
“Mekap1 ayakkabıları” şeklinde yanıtladı. Polis memuru daha sonra ayakkabıları nereden
aldıklarını sordu. Kadri, “Elli çift vardı. Onları dağa götürüyordum.” şeklinde yanıtladı. Polis
memuru daha sonra Kadri’yi yumruklayarak güneydoğuda halan saldırgan erkekler olup
olmadığını sordu.
22. Araba daha sonra hareket etti. Polis memuru adamlara, askeriyeye götürüldüklerini
söyledi ve ekledi, “Askeriye’nin ne yaptığını biliyor musunuz…oraya vardığınızda
göreceksiniz”. Ardından şoföre Ergani yoluna dönmesini söyledi. Araba nihayet, gözleri halen
bağlı olan Vehbi’nin kapıya kelepçelendiği bir hücreye götürüldükleri Emniyet
Müdürlüğü’nün dışında durdu. Polis memurunun, Kadri’ye soyunmasını söylediğini duydu.
23. Daha sonra Vehbi, Kadri’nin iki ila dört saat arası kesilmeden devam eden
çığlıklarını duydu. Ardından Vehbi’ye de soyunması söylendi ve bir saat boyunca kendisine
işkence yapıldı: hayaları sıkıldı, üzerine soğuk su püskürtüldü ve elektrik şokuna maruz
bırakıldı. Daha sonra, yaklaşık 15 kişinin gözleri önünde bir “Komutan” tarafından sorguya
çekildi.
24. Ateş’in kuzeni ve iş arkadaşı olan Gürgün Can da gözaltına alındı. İkinci gün
Vehbi, Can olduğundan şüphe ettiği hapishanede bulunan bir kişinin yan tarafındaki bir
hücreye yerleştirildi. Gözlerindeki bağlar çözüldü. Daha sonra her iki adam da, bir teypten
gelen katlanılamayacak derecede yüksek tonda seslere maruz bırakıldı. Başvurana göre, Mekap PKK gerillaları tarafından kullanılan bir ayakkabı markası (Kürt İşçi Partisi).
25. Gözaltına alınmasının 15. gününde Vehbi soruşturmaya alınmak üzere götürüldü
ve dövüldü. Dövüldüğü sırada kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddetti. Kendisini
soruşturmaya çekenler, “Çok şanslısın. Duymadın mı? Kadri’yi öldürdük. Nalları dikti. O
öldürülmeseydi, biz seni öldürecektik” dediler. Daha sonra Vehbi’ye “Zamanın doldu. İki
seçeneğin var. Ya Kadri’ye katılırsın ya da seni hapse yollarız ve sana verdiğimiz zehir ile on
kişiyi öldürürsün” dediler. Ayrıca, “Bak, burada timler var. Eğer seni onlara teslim edersek,
seni de Kadri gibi öldürürler” diye eklediler.
26. Vehbi, belirsiz bir yere götürüldü. Girişte kendisini sorguya çekenler, “Buranın
neresi olduğunu bilmiyor musun? Bak, burada timler var. Eğer seni onlara teslim edersek,
seni Kadri gibi öldürecekler” dedi. Vehbi, suçsuz olduğu konusunda ısrar edince kendisini
sorguya çeken kişi, “Sana söylüyorum, yalnızca iki seçeneğin var. Ya seni timlere teslim
edeceğim ya da hapse gireceksin” dedi. Bunun üzerine Vehbi, içeri alındı ve bir hücreye
yerleştirildi. Orada kendisine, “Arkadaşın ölmemiş olsaydı, seni öldürmüş olacaktık.
Şanslıymışsın” denildi.
27. Gözaltına alınmasının 16. gününde Vehbi’ye imzalaması için daktiloda yazılmış
bir ifade verildi. Ertesi akşam Dağkapı Kliniği’ne götürüldü. Orada tehdit edildi ve hiçbir
iddiada bulunmaması söylendi, fakat doktor Vehbi’yi muayene etmedi.
28. 30 Haziran 1995 tarihinde 15 kişi, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi
huzuruna çıkarıldı (“Diyarbakır DGM” olarak belirtilmiştir); Vehbi, Memduh Çetin ve
Gürgün Can aralarındaydı. Can, bir hakim tarafından serbest bırakılırken, ilk iki kişi
Cumhuriyet Savcısı tarafından serbest bırakıldı. Burhan Afşin’in ise gözaltında tutulma
durumunun devamına karar verildi.
29. 20 Haziran 1995 tarihinde, Kadri Ateş gözaltına alındıktan yedi gün sonra,
başvuran oğlunun gözaltına alınmasına ilişkin bilgi almak için Diyarbakır DGM’ye başvurdu.
Kendisine, oğlunun gözaltında olmadığı bildirildi ve yine aynı bilgiyi aldığı Diyarbakır
Emniyet Müdürlüğü’ne havale edildi.
30. Lice Kasabası’ndaki Cumhuriyet Savcısı müteakiben başvurana, Kadri Ateş’in
PKK ve güvenlik güçleri arasında çıkan bir çatışmada öldüğünü bildirdi. Başvuran oğlunun
cesedini, Lice Mezarlığı’ndan çıkarttırdı ve kendi köyü olan Kulp’ta toprağa verdi.
31. Resmi bir Olay ve Yakalama Tutanağı’na göre, sözkonusu dört adam 19.45
sularında Isuzu marka 34 ERS 82 plakalı bir kamyonda, Bingöl yolu boyunca ilerlerken
görülmüştür. Daha sonra, yaklaşık 21.00’da Lice sapağı ve Duru Jandarma Karakolu
arasındaki Aksu petrol istasyonunda PKK üyelerine erzak sağlamak gibi terörist faaliyetlere
katılmaları nedeniyle gözaltına alınmışlardır.
32. Rapora göre Vehbi Demir, Memduh Çetin ve Burhan Afşin sorguya çekilmek
üzere Diyarbakır’a götürülmüş, Kadri Ateş ise Jandarmalar tarafından petrol istasyonunda
gönüllü olarak pusu kurmaya yardım etmek için Özel Harekat Timlerine teslim edilmiştir.
Ayrıca rapora göre, 23.45 sularında beş silahlı PKK üyesi, petrol istasyonuna gelmiş ve
müteakiben Kadri Ateş’in öldürülmüş olduğu bir çatışma başlamıştır.
33. Başvuran, Kadri Ateş’in çatışma sırasında değil, gözaltında iken işkence edilerek
öldürüldüğünden emindir. Vehbi Demir, Kadri’nin polis tarafından gözaltına alındığına şahit
olmuş ve işkence edildiğini duymuştur.
C. Hükümet’in olaylarla ilgili görüşleri
34. 13 Haziran 1995 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, 34 ERS 82 plakalı bir
kamyonun PKK teröristlerine lojistik ekipman taşıyacağına ve teröristlerin, kamyon içerisinde
yolculuk etmekte olan Kadri Ateş, Memduh Çetin, Vehbi Demir ve Burhan Afşin’le
buluşacaklarına dair bilgi almıştır.
35. Gerekli güvenlik önlemleri alınmış ve 19.35 sularında kamyon, Lice-Kulp
çatalında durdurulup Kadri Ateş sorgulanmıştır. Yaklaşık olarak saat 21.00’de Lice-Kulp
çatalı yakınındaki Aksu Petrol İstasyonu civarında teröristlere ekipmanı dağıtacak olduğunu
belirtmiştir. Daha sonra, buluşma noktasına götürülmek üzere gözaltına alınmıştır. Diğerleri,
sorgulanmak üzere Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüştür.
36. Buluşma noktasına varıldığında, gerekli güvenlik önlemleri alınmış ve 23.45
sularında beş terörist, ekipmanı Kadri Ateş’ten almak üzere belirlenen yere gelmiştir. Bu
noktada, polis teröristlere teslim olmalarını söylemiştir. Ancak, teslim olmak yerine teröristler
güvenlik güçlerine ateş açmış ve ateş, yaklaşık yarım saat devam etmiştir. Kadri Ateş,
güvenlik güçlerinden kaçma teşebbüsünde bulunmuş fakat karşılıklı ateş altında vurulmuş ve
öldürülmüştür. İki terörist daha vurulmuş ve öldürülmüştür, fakat diğerleri kaçmayı
başarmıştır.
37. Olay yerinde Lice Bölge Jandarma Karakolu askerleri tarafından bir araştırma
başlatılmıştır. Araştırma sırasında, 1971 PO4 ve 1977 SS 239119 seri numaralı iki Kalaşnikov
tüfek, 81 fişek ve sekiz şarjör bulunmuştur. Kadri Ateş’e ait olan kamyon içerisinde birçok
lojistik malzemeler de bulunmuş ve bunlar yetkili adli makamlara teslim edilmiştir.
38. 14 Haziran 1995 tarihinde Lice Cumhuriyet Savcılığı, ölen üç kişinin cesetleri
üzerinde otopsi yapılmasına karar vermiştir.
39. 21 Haziran 1995 tarihinde başvuran, kendisine oğlunun fotoğraflarının gösterildiği
Lice Cumhuriyet Savcılığı’na gitmiştir. Sözkonusu fotoğraflarda, başvuranın oğlunun cesedi
diğer iki teröristin cesedi yanında yatarken görülmektedir. Başvuran oğlunu resmi olarak
teşhis etmiştir.
40. 30 Haziran 1995 tarihinde Fetih Aktaş, Cengiz Yılmaz, Burhan Afşin, Gürgün Can
ve Vehbi Demir adlı beş kişi, 5 Temmuz 1995 tarihinde terörist bir örgüt üyesi olmakla itham
edildiği Mahkeme’ye bir iddianame sunan Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı tarafından
sorgulanmıştır.
41. 16 Kasım 1995 tarihinde Diyarbakır DGM, yeterli delil olmaması nedeni ile beş
kişinin beraatına karar vermiştir.
D. Taraflarca sunulan yazılı deliller
42. Aşağıda kaydedilmiş olan bilgiler, taraflarca sunulan belgelerden alınmıştır.
43. Kayıt defterlerine göre, Vehbi Demir 13 Haziran 1995 tarihinde öğlen, Gürgün
Can ise saat 15.00’de yakalanmıştır.
44. 14 Haziran 1995 tarihinde sabah 5.00 sularında el yazısıyla yazılmış bir tespit
tutanağı, altı özel polis timi üyesi tarafından hazırlanmış ve imzalanmıştır. Dokümanda
sözkonusu üyelerin kimliklerinin teşhis edilmesine yarayacak hiçbir bilgi bulunmamaktadır.
Rapora göre, Kadri Ateş, Vehbi Demir, Memduh Çetin ve Burhan Afşin 13 Haziran 1995
tarihinde PKK eylemlerine ilişkin bir soruşturma sırasında yakalanmıştır. Kadri Ateş,
kendisini yakalayan görevlilere, PKK üyeleri ile aynı gün saat 21.00 sularında Aksu Petrol
İstasyonu’nda buluşmayı ve onlara kamyonunun arkasında bulunan ekipmanı teslim etmeyi
planlamakta olduğunu belirtmiştir (plaka numarası 34 ERS 82). Ayrıca raporda, Kadri Ateş’in
kendisini yakalayan görevlilere, PKK üyelerini gözaltına almak amacı ile bir tuzak
kurabilecekleri petrol istasyonuna kadar kendilerine eşlik etmek istediğini söylediği
belirtilmiştir. Yakalanan diğer üç kişi daha sonra sorgulanmak üzere Diyarbakır’a
gönderilmiştir. Kadri Ateş’le birlikte diğer polisler ve jandarmalar yerlerini almış oldukları
petrol istasyonuna gitmişlerdir – Kadri Ateş, PKK üyeleri ile yapmış olduğu anlaşmaya göre
beklemesi gereken yerde durmuş ve polis, civarda saklanmıştır.
45. Saat 23.45’te beş PKK üyesi petrol istasyonuna gelmiştir. Polis memurları, teslim
olmalarını söylediğinde PKK üyeleri, ateş açmış ve silahlı bir çatışma başlamıştır. Polis
memurları, Kadri Ateş’i olay yerinden uzaklaştırma girişiminde bulunmuşlardır. Ancak Ateş,
PKK üyelerine doğru koşmaya başlamış ve karşılıklı açılan ateş sırasında vurulmuştur.
Çatışma yaklaşık 30 dakika devam etmiştir. İki teröristin cesedi ve silahları, çatışma sona
erdikten sonra olay yerinde bulunmuştur. Birkaç yerinden vurulan Kadri Ateş’in cesedi de
PKK üyelerinin cesetlerinin yanında yatmakta idi.
46. Aynı gün Lice Cumhuriyet Savcısı Özcan Küçüköz sorumluluk alanına giren
bölgede ölümlerin meydana gelmesi üzerine Lice Jandarma Komutanlığı’nı ziyaret etmiştir.
Kendisine Ömer Varol eşlik etmekteydi. Cumhuriyet Savcısı ve doktor, cesetleri incelemiş ve
vardıkları sonuçlarını kaydettikleri bir rapor hazırlamışlardır. Kimlikleri tespit edilemeyen üç
cesetten her birine birer numara verilmiş, (Kadri Ateş’in cesedi üç numaraydı). aynı zamanda
Cesetlerin fotoğrafları çekilmiştir.
47. Bir ve iki numaralı cesetlerde ölüm sonrası katılaşma tespit edilmiş fakat mortem
hypostasis gözlemlenmemiştir. Üç numaralı cesetle ilgili olarak ne ölüm sonrası katılaşma ne
de mortem hypostasis gözlemlenmiştir.
48. Bir numaralı cesedin incelenmesi neticesinde, beynin occipital bölgesinin kısmen
tahrip olduğu, sağ alın bölgesinin ve beynin parietal bölgesinin tamamen tahrip edilmiş
olduğunu açığa çıkmıştır. Aynı zamanda sağ dizin altında roket mermisinden kaynaklanan bir
yara bulunmaktadır. Cesette darp izi bulunmamaktadır.
49. İki numaralı cesedin incelenme sürecinde, göğüs bölgesinde iki mermi girişi,
boyun bölgesinde bir grup mermi girişi ve sol ayak bölgesinde bir mermi girişi ve çıkışından
kaynaklanan yaralanmalar gözlemlenmiştir. Cesette darp izi bulunmamaktadır. Raporda
ayrıca, sözkonusu kişinin “terörist kıyafetler” giymekte olduğu belirtilmektedir.
50. Son olarak üç numaralı cesedin incelenmesi, beynin occipital bölgesinde bir mermi
girişi ve çeneden çıkışı, sol köprücük kemiğinin dört milimetre aşağısında bir mermi girişi ve
aynı kemiğin üzerinden çıkışı, sağ omuz üzerinde bir ateşli silahtan kaynaklanan, 10’a 10
ölçüsünde bir tahrip ve sağ köprücük kemiğinin altında iki şarapnel yarasını açığa çıkarmıştır.
51. Doktor bir ve üç numaralı cesetlerin ölüm nedenlerinin, hayati organlarının tahrip
edilmesi ve iki numaralı cesedin ölüm nedeninin, ateşli silahların açtığı yaralar nedeniyle
şiddetli kan kaybı olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca, ölüm nedenlerinin akılda hiçbir
şüpheye yer bırakmayacak kadar açık olduğunu ve sonuç olarak klasik bir otopsi için bir
neden olmadığını da eklemiştir.
52. Cumhuriyet Savcısı, cesetleri inceledikten sonra, defin ruhsatları çıkartmış ve bir
belediye işçisine “akrabaları olmayan teröristlerin” gömülmesi için gerekli işlemleri yapması
talimatını vermiştir.
53. Yine 14 Haziran 1995’te, Lice Cumhuriyet Savcısı, Lice Jandarma Komutanlığı’na
bir yazı göndererek, komutanın olay hakkında yürüttüğü soruşturmaya ilişkin belgelerin birer
kopyasının kendisine iletilmesini talep etmiştir. Ayrıca, yazısından, jandarma komutanının
daha önce Cumhuriyet Savcısı’na telefonla “kimliği belirsiz üç teröristin öldürüldüğünü”
bildirdiği anlaşılmaktadır.
54. Başvuran, 21 Haziran 1995’te Lice Cumhuriyet Savcılığı’na gitmiş ve burada
kendisine üç cesedin fotoğrafları gösterilmiştir. Başvuran, üçüncü cesedi oğlu Kadri Ateş
olarak teşhis etmiştir. Aynı zamanda oğlunu kendi köyüne gömmek için izin istemiştir.
55. Aynı gün, Lice Cumhuriyet Savcısı, Lice Belediyesi’nin Kadri Ateş’in mezarını
açmasını sağlamıştır. Ceset, başvurana teslim edilmiştir.
56. Lice Jandarma Komutanlığı Komutanı Yüzbaşı Şahap Yaralı, 23 Haziran 1995
tarihinde, 14 Haziran 1995 tarihli yazısına (bkz. yukarıdaki 53. paragraf) cevaben Lice
Cumhuriyet Savcısı’na bir yazı göndermiştir. Yüzbaşı, 13 Haziran 1995 günü saat 06.00’da,
bazı lojistik mühimmatın bir kamyonla Aksu benzin istasyonunda PKK üyelerine teslim
edileceğinin telefonla karakoluna bildirildiğini yazmıştır. Kamyonun modeli ya da plakasına
ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Güvenlik kuvvetleri tarafından bölgede bir operasyon yapılması
planlanmıştır. Saat 11:45’te birkaç PKK üyesi, 34 ERS 82 plakalı Isuzu marka bir kamyonun
içerisinde Aksu benzin istasyonuna varmıştır. Güvenlik kuvvetleri tarafından yapılan dur
çağrısına ateş açarak yanıt vermişlerdir. Kısa bir silahlı çatışma olmuş ve çatışmadan sonra
yapılan aramada üç teröristin cesedi bulunmuştur. Olay yerinde, teröristlere ait Kalaşnikof
marka iki tüfek ve cephane de ele geçirilmiştir. Kamyondaki mühimmat daha sonra askerler
tarafından imha edilmiştir.
57. Yüzbaşı Yaralı, yazısına, inter alia, bir olay yeri raporu ve kamyonda bulunduğu
anlaşılan bazı belgeleri de eklemiştir. Hükümet, bu belgeleri Komisyon’a da AİHM’ye de
sunmamıştır. Yüzbaşı Yaralı, ayrıca, Cumhuriyet Savcısı’na silahlı çatışma mevkiinde ele
geçirilen Kalaşnikof tüfekleri ve cephaneyi de göndermiştir.
58. Lice Cumhuriyet Savcısı, 26 Haziran 1995 tarihinde, Yüzbaşı Yaralı tarafından
Savcılığa gönderilen materyali listeleyen müsadere raporları hazırlamıştır. Bu materyaller
arasında sipariş formları, Zahit Ticaret’e ait irsaliye defterleri ve faturalar (kalem no. 1995/8), ERS 82 plakalı Isuzu kamyon (kalem no. 1995/9) ve operasyon sahasında bulunan tüfek ve
cephane (kalem no. 1995/7) de yer almaktadır.
59. 30 Haziran 1995’te, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı tarafından Vehbi
Demir’in ifadesi alınmıştır. Demir, PKK üyesi olduğunu reddetmiş, ancak Kadri Ateş’in PKK
ile bağlantısı olduğunu eklemiştir. Aynı zamanda 13 Haziran 1995’te, araç, güvenlik
kuvvetleri tarafından Lice yakınlarında durdurulduğunda Kadri Ateş’in kendisini kasabaya
bırakmakta olduğunu belirtmiştir. Kendisi, Kadri Ateş, Burhan Afşin ve Memduh Çetin orada
yakalanmıştır.
60. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, 5 Temmuz 1995’te mahkemeye, Fethi
Aktaş, Cengiz Yılmaz, Burhan Afşin, Gürgün Can ve Vehbi Demir’i terörist bir örgüte, yani
PKK’ya üye olmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur. Bu iddianamede Kadri Ateş’ten “13
Haziran 1995’te Gürgün Can ile birlikte güvenlik kuvvetleri tarafından yakalanan ve daha
sonra Aksu benzin istasyonunda, teröristler ile güvenlik kuvvetleri arasındaki çatışma
sırasında, güvenlik kuvvetlerinden kaçmaya çalışırken öldürülen terörist” diye
bahsedilmektedir. Burhan Afşin, Gürgün Can ve Vehbi Demir, 13 Haziran 1995’te güvenlik
kuvvetleri tarafından yakalanmadan önce 34 ERS 92 plakalı bir kamyon ile 54 çift Mekap
ayakkabıyı teröristlere götürmeye teşebbüs etmekle suçlanmaktadır. İddianamede, ayrıca
Burhan Afşin, Gürgün Can ve Vehbi Demir’den alınan bazı ifadelere de atıfta
bulunulmaktadır. Vehbi Demir’den alınan ifadenin dışında bu ifadeler Sözleşme kurumlarına
iletilmemiştir.
61. Lice Cumhuriyet Savcısı, 18 Temmuz 1995 tarihinde, “13 Haziran 1995’teki
operasyonda öldürülen üç teröristi” yargılama yetkisine sahip olmadığı gerekçesiyle
yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.
Bu karara göre, birkaç terörist saat 23: 45’te, 34 ERS 92 plakalı bir Isuzu kamyon ile Aksu
benzin istasyonuna gelmiş ve üç terörist öldürülmüştür. Ölenlerden birinin cesedi daha sonra
Kadri Ateş olarak teşhis edilmiştir.
62. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, 11 Ağustos 1995’te Lice Cumhuriyet
Savcısı’na, Lice Jandarma Jandarma Komutanlığı’na, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne ve
son olarak da, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na “teröristler ile güvenlik kuvvetleri
arasında çıkan silahlı çatışmada üç teröristin öldürüldüğü” olayın faillerini aramaları
talimatını vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, soruşturmayla ilgili olası gelişmelerin her üç ayda
bir kendisine bildirilmesini istemiştir.
63. 20 Eylül 1995 tarihinde, olay yerinin yakınlarındaki Duru Jandarma Karakolu’nun
komutanı, Lice Jandarma Komutanlığı’na bir rapor göndermiştir. Bu rapora göre, bir grup
terörist lojistik mühimmatı teslim almak üzere kamyona yaklaşmıştır. Güvenlik kuvvetleri
tarafından teslim olmaları istendiğinde teröristler ateş açmıştır. Olaydan sonra üç terörist ölü
olarak ele geçirilmiştir. Son olarak rapor, “olayın faillerinin” kimliklerini belirlemenin
mümkün olmadığını belirtmiştir. Bu rapor, 26 Ekim 1995’te, Lice Jandarma Komutanlığı
komutanı tarafından Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na iletilmiştir. Kapak yazısında
komutan, kendisine Cumhuriyet Savcısı tarafından 15 Ekim 1995 tarihinde gönderildiği
anlaşılan bir yazıya atıfta bulunmuştur.
64. 16 Kasım 1995 tarihinde Diyarbakır DGM, beş zanlının terörist bir örgüte yardım
ve yataklık ettiğini gösteren yeterli kanıt olmadığına karar vermiş ve beraat kararı almıştır.
Mahkeme, zanlıların, polis tarafından gözaltında bulundukları sırada alınan ifadelerinde
sözkonusu suçu işlediklerini kabul ettiklerini not etmiştir. Mahkeme, zanlıların daha sonra,
önceki ifadelerinin içeriğini yalanladığını da not etmiştir. Zanlılardan cezai işlemler sırasında
alınan ifadelerin kopyaları Sözleşme kurumlarına iletilmemiştir. Diyarbakır DGM ayrıca,
kamyonun bir suç işlenirken kullanıldığının kesinlikle belirlenmemiş olması nedeniyle, el
konulan (34 ERS 82 plakalı) Isuzu kamyonun sahibine iade edilmesini emretmiştir. Karar, 23
Kasım 1995 yılında kesinleşmiştir.
65. 27 Ocak 1998’de, Nizip Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı, Diyarbakır DGM
Cumhuriyet Savcısı’ndan Kadri Ateş’in cesedinde yapılan otopsiye ait raporun bir kopyasını
kendisine iletilmesi talebinde bulunmuştur (bkz. yukarıdaki 46-52. paragraflar). Yargıç, bu
raporun “14 Nisan 1998 tarihinde yapılacak duruşmadan önce” kendisine gönderilmesini
istemiştir.
66. 6 Mayıs 1998’de Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, istenen raporu Nizip
yargıcına göndermiştir.
67. 2 Haziran 1998’de, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, Lice Cumhuriyet
Savcısı’na, Lice Jandarma Komutanlığı’na, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne ve son olarak
da Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na verdiği yukarıda anılan talimatları yinelemiştir (bkz.
yukarıdaki 62. paragraf).
68. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, aynı gün, Lice Cumhuriyet Savcısı’na, ne
Isuzu kamyonun sahibinin ne de teröristlerin bu kamyonu nasıl ele geçirip kullandığının
belirlenemediğini belirten bir yazı göndermiştir. Ayrıca, Lice Cumhuriyet Savcısı’ndan kalem
no. 1995/7 sayılı tüfekler ve kurşunlar üzerinde bir balistik inceleme yapılmasını istemiştir
(bkz. yukarıdaki 58. paragraf).
69. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, 3 Eylül 1998 tarihinde, Lice Cumhuriyet
Savcısı’ndan, 1995/7-9 no.ları ile kaydedilmiş el konulan delillerin, Savcılığa iletilmesini
istemiştir (bkz. yukarıdaki 58 paragraf).
70. 29 Ekim 1999’da, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü Diyarbakır Şubesi,
Diyarbakır DGM Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na bir yazı göndererek Kadri Ateş’in
ölümünden sorumlu kişiler aleyhinde tazminat talebiyle dava açacaklarını bildirmiştir.
Cumhuriyet Savcısı’ndan, Kadri Ateş’in öldürülmesi hakkındaki soruşturmaya ilişkin
belgeleri Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’ne göndermesi istenmiştir.
71. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, 7 Ekim 1999’da istenen belgeleri Emekli
Sandığı Genel Müdürlüğü’ne göndermiş ve faillerin henüz yakalanamadığını bildirmiştir.
Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı, lojistik mühimmatın, güvenlik kuvvetlerine teslim olmayı
reddeden teröristler tarafından benzin istasyonuna götürüldüğünü belirtmiştir.
72. 4 Kasım 1999’da, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, Lice Cumhuriyet
Savcısı’nın dikkatini Isuzu kamyonun sahibinin halen belirlenemediği gerçeğine çekmiştir
(bkz. yukarıdaki 68.paragraf). Aynı zamanda 3 Ekim 1998 tarihli taebini de yineleyerek Lice
Cumhuriyet Savcısı’ndan 1995/7-9 no.ları ile kaydedilen delillerin Savcılığı’na
gönderilmesini istemiştir (bkz. yukarıdaki 58. paragraf). Son olarak, tüfek ile cephane
üzerinde balistik inceleme yapılmasına yönelik 2 Haziran 1998 tarihli talimatlarını
tekrarlamıştır.
73. Yine 4 Kasım 1999’da, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, Lice Cumhuriyet
Savcısı’na, Lice Jandarma Komutanlığı’na, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne ve son olarak
da Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na verdiği talimatları yinelemiştir (bkz. yukarıdaki 62.
paragraf). Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, soruşturma makamlarına, ölen üç teröristin kimliklerini
belirleyip bu kişileri “yakalamaları” talimatını vermiştir.
74. Başvuran, AİHM’ye, başvurandan ve Vehbi Demir’den başvuranın Türk avukatı
tarafından alınan ifadelerin kopyalarını sunmuştur. Vehi Demir’den alınan ifade, başvuranın
yukarıdaki B Kısmı’nda özetlenen görüşlerinin temelini oluşturmaktadır (bkz. yukarıdaki 13-
33. paragraflar).
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
75. İlgili iç hukuk ve uygulamanın tam bir açıklaması ile ilgili uluslararası raporlar
Salman/Türkiye ([BD], no. 21986/93, §§ 59-74, AİHM 2000-VII) davasında bulunabilir.
HUKUK
I. AİHM’NİN KANITLARA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARIN
BELİRLENMESİ
A. Tarafların savları
1. Başvuran
76. Başvuran, oğlunun 13 Haziran 1995 tarihinde Lice-Kulp yol ayrımında
yakalandığını ve daha sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne gönderildiğini, burada özel
timlere teslim edildiğini ve daha sonra işkence görerek ya Diyarbakır’da ya da Lice ilçesinde
bu timler tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir.
77. Başvuran, oğlunun, 13 Haziran 1995 günü Hükümet’in iddia ettiği gibi saat
19:25’te değil, saat 06’da yakalandığını öne sürmüştür. Hükümet tarafından sunulan ve Vehbi
Demir’in 13 Haziran 1995 tarihinde öğle saatlerinde tutuklandığını gösteren gözaltı kayıtları
da bu iddiasını kanıtlamaktadır. Sabah 6’da tutuklanmış olmasına rağmen, Kadri Ateş
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmeden önce ilk olarak Lice polis kontrol noktasına
(bkz. yukarıdaki 15. paragraf) ve daha sonra da Trafik Genel Müdürlüğü’ne götürülmüştür
(bkz. yukarıdaki 18. paragraf); ki bu durum, varış zamanlarının gözaltı kaydında belirtildiği
gibi gün ortasına rastlamasına neden olmuştur.
78. Başvuran, kamyondaki diğer iki yolcunun, yani Memduh Çetin ile Burhan
Afşin’in tutuklanmasının gözaltı kayıtlarında yer almamasının, olayların Vehbi Demir’in
anlattığı şekilde gerçekleştiğini, yani Kadri Ateş’in 13 Haziran 1995 sabahı Çetin ile
Afşin’den ayrıldığını kanıtladığı iddiasındadır (bkz. yukarıdaki 22. paragraf).
79. Alternatif olarak, başvuran, Hükümet’in kendi iddiaları uyarınca, Kadri Ateş’in
hayatını açıkça tehlikeye atan bir durumda yem olarak kullanıldığını öne sürmüştür. Güvenlik
kuvetlerinin, Ateş’in hayatına ilişkin riski azaltacak herhangi bir önlem aldığını gösteren
hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
80. Başvuran, son olarak, yetkili makamların oğlunun kimliğini bilmelerine rağmen
kendisinden “kimliği belirsiz terörist” olarak bahsetmelerinden ve cesedini ailesine haber
vermeden defnetmelerinden şikayetçi olmuştur.
2. Hükümet
81. AİHM, Hükümet’in, kendisine davanın esaslarına ilişkin bir görüş bildirmediğini
not eder (bkz. yukarıdaki 8. paragraf). Dolayısıyla aşağıdaki görüşler, 18 Temmuz 1997
tarihinde, yani başvurunun kabul edilebilir bulunmasından önce, Komisyon’a iletilen
görüşlerden alınmıştır.
82. Hükümet, başvuranın, oğlunun cesedini, benzin istasyonundaki silahlı çatışma
sırasında ölen üç kişinin fotoğraflarına bakarak teşhis ettiğini öne sürmüştür. Dolayısıyla
başvuran, oğlunun, işkence sonucu değil, teröristler ile silahlı kuvvetler arasındaki bir
çatışmada öldürüldüğünü bilmektedir. Hükümet’in görüşünce başvuranın bu konudaki
iddiaları kötü niyet göstermektedir.
83. Kadri Ateş’in PKK ile ilişkileri bulunmaktadır ve güvenlik kuvvetleri tarafından,
kendilerini PKK teröristlerinin buluşma noktasına götürmesi için tutuklanmıştır. Gözaltına
alınmamıştır. Kadri’nin vücudunda herhangi bir kötü muamele izi bulunmaması, işkence
görmediğini kanıtlamaktadır.
B. 38 § 1 (a). madde ve AİHM’nin bu maddeye dayanarak vardığı yargılar
84. Kanıtları incelemeye başlamadan önce, AİHM, daha önce de yaptığı gibi,
AİHS’nin 34. maddesi uyarınca getirilen bireysel başvuru sisteminin etkili bir şekilde
işleyebilmesi için Devletler’in, başvuruların uygun ve etkin bir şekilde incelenmesini
mümkün kılacak tüm gerekli imkanları sağlaması gerektiğini vurgular. (bkz.
Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, § 70, AİHM 1999-IV). Bireysel bir başvurunun,
Devlet temsilcilerini AİHS uyarınca sahip olduğu hakları ihlal etmekle suçladığı bu yapıdaki
davalara ilişkin işlemlerde, belirli durumlarda bu iddiaları doğrulayacak ya da çürütecek
bilgilere yalnızca sorumlu Devlet ulaşabilmektedir. Hükümet’in, tatmin edici bir açıklama
olmaksızın, elindeki bu tür bilgileri sunmaktan kaçınması, yalnızca başvuranın iddialarının
geçerliliğine ilişkin çıkarımlara neden olmakla kalmayıp, sorumlu Devlet’in AİHS’nin 38 § 1
(a) maddesi uyarınca sahip olduğu yükümlülüklerine uyma derecesine de olumsuz
yansıyabilmektedir (bkz. Timurtaş/Türkiye, no. 23531/94, § 66 ve 70, AİHM 2000-VI). Aynı
husus, Devlet’in, dava olaylarının belirlenmesine zarar verecek şekilde bilgi sunmada
gecikmesi halinde de sözkonusudur.
85. Bu bağlamda, AİHM, 2 Kasım 1999 tarihinde Hükümet’ten Aksu benzin
istasyonundaki silahlı çatışmaya ilişkin soruşturma raporunun bir kopyasını, cesetlerin
fotoğraflarının net kopyalarını ve Cumhuriyet Savcısı’nın Kadri Ateş’in ölümüne ilişkin
soruşturmasının tam bir kopyasını sunmasını talep ettiğini not eder. 31 Ocak 2000’de
Hükümet, AİHM’ye, talep edilenler olduğunu iddia ettiği bir takım belgeler göndermiştir.
86. Ancak, AİHM, Hükümet tarafından sunulan belgelerin, talep edildiği gibi tüm
soruşturma dosyasını kapsamadığını gözlemler. Bu bağlamda, AİHM, sunulan belgelerin,
kendisine sunulmayan bazı diğer, potansiyel olarak önemli belgelere atıfta bulunduğunu not
eder. Bu belgeler, inter alia, aşağıdakileri de kapsamaktadır:
(a) Yüzbaşı Şahap Yaralı tarafından 23 Haziran 1995 tarihinde Lice Cumhuriyet
Savcısı’na gönderilen olay yeri raporu ve kamyonda bulunan belgeler (bkz. yukarıdaki 57.
paragraf);
(b) 30 Haziran 1995’te Gürgün Can ve Burhan Afşin’den alınan ifadeler (bkz.
yukarıdaki 40. paragraf);
(c) Vehbi Demir, Gürgün Can ve Burhan Afşin’den Diyarbakır Mahkemesi’ndeki
işlemler sırasında alınan ifadeler (bkz. yukarıdaki 64. paragraf);
(d) Nizip Asliye Ceza Mahkemesi huzurundaki işlemlere ilişkin belgeler (bkz.
yukarıdaki 65. paragraf); ve son olarak,
(e) Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı tarafından, 15 Eylül 1995’te Lice Jandarma
Komutanlığı’na gönderilen yazı (bkz. yukarıdaki 63. paragraf).
87. AİHM, Hükümet’in–önemleri aşağıda açıklanacak olan–bu belgeleri sunmaması
konusunda herhangi bir açıklama getirmediğini gözlemler ve Hükümet’in bu konudaki
davranışlarına dayanarak çıkarımlarda bulunabileceğini not eder. Ayrıca AİHM, bir sorumlu
Hükümet’in AİHS işlemlerinde işbirliği yapmasının önemine atıfta bulunarak (bkz.
yukarıdaki 84. paragraf), Hükümet’in, AİHS’nin 38 § 1 (a) maddesinden kaynaklanan,
AİHM’nin olayları belirleme görevini kolaylaştıracak her türlü imkanı sağlama hususundaki
yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermiştir.
C. AİHM’nin olaylara ilişkin değerlendirmesi
88. Başvuran, oğlunun polis gözetimi altındayken, güvenlik kuvvetleri tarafından
kasten öldürüldüğünü iddia etmiştir. Alternatif olarak, başvuran, güvenlik kuvvetlerinin
oğlunu yem olarak kullanırken, hayatına yönelik riski azaltmak için gerekli önlemleri
almadığını öne sürmüştür.
89. Hükümet, başvuranın oğlunun polis gözetimi altında iken öldürüldüğünü
reddetmiş ve PKK üyeleri ile güvenlik kuvvetleri arasındaki çatışmada vurulup öldüğünü
iddia etmiştir.
90. AİHM, öncelikle, başvuranın oğlu Kadri Ateş’in 13 Haziran 1995 tarihinde
yakalandığı hususunda taraflar arasında bir anlaşmazlık olmadığına dikkat çeker. Taraflar,
yakalanmanın hangi saatte gerçekleştiği konusunda anlaşmazlık içerisinde olmalarına karşın,
Hükümet’e göre Kadri Ateş’in vurulup öldüğü benzin istasyonundaki olaydan önce
yakalanmış olduğunu tartışmamaktadırlar.
91. Başvuranın, oğlunun 13 Haziran 1995 günü saat 6:00’da yakalandığı ve polis
gözetimine alınarak burada işkence görüp öldürüldüğüne yönelik iddiasına ilişkin olarak,
AİHM, Hükümet tarafından sunulan gözaltı kayıtlarına (bkz. yukarıdaki 43. paragraf) göre
Vehbi Demir’in öğle saatlerinde yakalandığına dikkat çeker. Bu nedenle, Hükümet tarafından
sunulan bu kayıtlar, Hükümet’in başvuranın oğlunun Memduh Çetin, Vehbi Demir ve Burhan
Afşin ile birlikte seyahat ettiği kamyonun saat 19.35’te durdurulduğu yönündeki iddialarıyla
tezat oluşturmaktadır. Bu nedenle AİHM, başvuranın Vehbi Demir ile aynı kamyonda
bulunan oğlunun 13 Haziran 1995 günü öğleden önceki bir saatte yakalandığı kanısındadır.
92. Ayrıca AİHM, başvuranın Türk avukatı tarafından Vehbi Demir’den alınan ifade
(bkz. yukarıdaki 74. paragraf) dışında, başvuranın oğlunun polis gözetimi altında iken işkence
görüp öldürüldüğü kararına varılmasına neden olacak bir kanıt bulunmadığına dikkat çeker.
Vehbi Demir’den alınan ifadenin kanıt değerine ilişkin olarak, AİHM, sözkonusu ifadenin bu
idiayı kanıtlamak için yetersiz olduğu hükmüne varmıştır.
93. Ne var ki bu durum, sorumlu Hükümet’in, Kadri Ateş’in tutuklu iken ölümüne
ilişkin olarak hesap verme yükümlülüğünden kurtulduğu anlamına gelmemektedir. Bu
bağlamda AİHM, gözetim altındaki kişilerin savunmasız bir durumda bulunduğunu ve bu
kişileri korumanın yetkili makamların görevleri arasında yer aldığını hatırlatır. Daha önce
AİHM, polis gözetimi altına alındığında sağlıklı iken, serbest bırakıldığında yaralı olduğu
anlaşılan kişilere ilişkin olarak, Devlet’in bu yaralanmaların nasıl oluştuğu hakkında mantıklı
bir açıklama yapmak zorunda olduğu hükmüne varmıştır (diğerlerinin yanı sıra bkz.
Selmouni/Fransa [BD], sayı 25803/94, § 87, AİHM 1999-V). Yetkili makamların, gözetim
altındaki bir kişiye yapılan muameleyi açıklama sorumluluğu, sözkonusu kişinin ölmesi
halinde, bilhassa önem kazanmaktadır (bkz. yukarıda anılan Salman, § 99).
94. AİHM, Devletlerin, yalnızca gözetim altında değil, Devlet makamlarının inhisari
denetime sahip olduğu alanlarda meydana gelen yaralanma ve ölüm olaylarını da açıklama
yükümlülüğü taşıdığını, zira her iki durumda da sözkonusu olayların tamamen ya da büyük
oranda yetkililerin inhisari bilgisi dahilinde meydana geldiğini hatırlatır (bkz. Akkum ve
Diğerleri/Türkiye, no. 21894/93, § 211, 24 Mart 2005).
95. Sözkonusu davada başvuranın oğlu tutuklanmış ve Hükümet’e göre, planlı bir
operasyonun yapıldığı bir alanda öldürülmüştür (bkz. yukarıdaki 36. paragraf). Dolayısıyla,
AİHM, Hükümet’in, başvuranın oğlunun ölümünü açıklama yükümlülüğünü yerine getirip
getirmediğini inceleyecektir. Bunu yaparken AİHM, bu soruşturmanın bir ölüm sebebi
belirleme, kullanılan kuvvetin o şartlar altında uygun olup olmadığını tespit etme ve
sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlama bakımından etkili olup olmadığını
saptayabilmek için, yerel seviyede yürütülen soruşturmayı bilhassa dikkate alacaktır.
96. Bu, sonuca değil, yöntemlere dair bir yükümlülüktür. Yetkililerin, inter alia, görgü
tanıklarının ifadesi, adli tıp kanıtları ve uygun olan hallerde yaralanmanın tam ve doğru kaydı
ile ölüm sebebi dahil olmak üzere klinik bulguların objektif analizinden müteşekkil kanıtları
güvence altına almak için imkanları dahilinde bulunan makul adımları atmış olmaları
gerekliydi. Soruşturmada, bu soruşturmanın, ölüm sebebini veya sorumlu kişi veya kişilerin
belirlenmesi ehliyetine zarar veren herhangi bir eksiklik, bu standarda uymama riskini
taşıyacaktır (bkz. Hugh Jordan – İngiltere, no. 24746/94, § 107, AİHM 2001-III (bölümler)
ve burada anılan diğer kararlar).
97. AİHM, başlangıç olarak, Hükümet’in, Kadri Ateş’in güvenlik güçleri ve teröristler
arasındaki çapraz ateş arasında öldürüldüğünü ifade etmekten başka, yetkililerin
failin/faillerin kimliğini belirlemek için herhangi bir soruşturma yaptığını ileri sürmemiştir.
Güvenlik güçlerince kullanılan gücün, AİHS’nin 2. maddesinin 2. paragrafında ifade bulan
meşru sebepler bağlamında, gereğinden fazla olup olmadığı hususuna değinmemiştir. Ayrıca,
sunulan belgelerden, yetkililer, ölüm koşullarını belirlemek için gerekli girişimde bulunmuş
gibi görünmemektedir.
98. Öldürmeye sebebiyet veren olaylara ilişkin olarak, AİHM, Hükümet’in, Lice
Cumhuriyet Savcısı’na 23 Haziran 1995 tarihinde Yüzbaşı Yaralı tarafından iletilen olay yeri
raporunun bir kopyasını, AİHM’ye sunmadığını gözlemler (bkz. yukarıdaki 57. paragraf).
Ancak, Yüzbaşı Yaralı’nın, başvuranın oğlunun ölümüne sebebiyet veren olayları
anlatmasından, jandarma ile özel polis timlerinin anlatımı arasında temel farklılıklar olduğu
görünmektedir.
99. Polis timlerinin - Hükümet’in görüşleriyle paralel olan - anlatımına göre, Kadri
Ateş ilk olarak yakalanmış ve sonra – kamyon ile – PKK mensuplarının gelmesinin
beklendiği benzin istasyonuna götürülmüştür (bkz. yukarıdaki 44. paragraf). Ancak, Yüzbaşı
Yaralı, Kadri Ateş’in yakalanmasından veya Kadri’nin özel timleri Aksu benzin istasyonuna
götürmesinden hiç bahsetmemektedir. Yüzbaşı Yaralı’ya göre, PKK, Aksu benzin
istasyonuna 23:45’te kamyonla 13 Haziran 1995 tarihinde (bkz. yukarıdaki 56. paragraf)
gelmiş ve akabindeki çatışmada “üç terörist” öldürülmüştür.
100. Özel polis timlerinin anlatımı, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki
Cumhuriyet Savcısı’nca hazırlanan iddianame ile desteklenmektedir; buna göre, 13 Haziran tarihinde yakalanan Kadri Ateş daha sonra güvenlik güçlerinden kaçmaya çalışırken
Aksu benzin istasyonunda öldürülmüştür.
101. Vehbi Ateş’in 30 Haziran 1995 tarihinde verdiği, Kadri Ateş’in o gün yakalandığı
şeklindeki ifadesi de özel timlerin anlatımını – böylelikle Hükümet’in anlatımını –
desteklemektedir. Ancak bu anlatım, Lice Cumhuriyet Savcısı’nın 18 Temmuz 1995 tarihinde
aldığı kararla çelişmektedir. Bu karara göre, PKK mensupları benzin istasyonuna saat
23:45’te gelmiş ve teröristlerden üçü öldürülmüştür. Bunlardan birinin cesedinin Kadri Ateş’e
ait olduğu teşhis edilmiştir (bkz. yukarıdaki 61. paragraf).
102. Duru Jandarma Karakolu’ndaki jandarmalarca 20 Eylül 1995 tarihinde
hazırlanan, bir grup teröristin lojistik desteği almak üzere kamyona nasıl yaklaştığını anlatan
rapor, özel polis timlerinin olay yeri raporunda ifade bulan anlatımını desteklerken, aynı
jandarmaların komutanının anlatımıyla çelişmektedir (bkz. yukarıdaki 56. paragraf).
103. Ancak, AİHM, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16 Kasım 1995
tarihinde verdiği kararın, olayın yukarıda atıfta bulunulan diğer bütün versiyonlarıyla
çeliştiğini gözlemler. Bu karara göre, sözkonusu kamyon suç işlenirken kullanılmamıştır (bkz.
yukarıdaki 64. paragraf).
104. Beraat kararı ise, 2 Haziran 1998 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından Lice Cumhuriyet Savcısı’na gönderilen yazıyla
çelişmektedir. Yazıya göre, Isuzu marka kamyonun mülkiyeti ve teröristlerin sözkonusu
kamyonu nasıl edindikleri ve kullandıkları henüz kesinlik kazanmamıştır (bkz. yukarıdaki 68.
paragraf).
105. Beraat kararı, Cumhuriyet Savcısı’nın, “lojistik desteğin, güvenlik güçlerine
teslim olmayı reddeden teröristler tarafından benzin istasyonuna getirildiği”ni belirttiği 7
Ekim 1999 tarihli yazısıyla (bkz. yukarıdaki 71. paragraf) daha fazla çelişmektedir.
106. Dolayısıyla AİHM, Devlet görevlilerinin davanın olaylarına ilişkin çelişkili bilgi
verdiği bir durumla karşı karşıyadır. Bu hususta tatmin edici bir açıklama bir yana, hiçbir
açıklama yapılmamıştır. AİHM, bu tür ciddi çelişkilerin, olayların Hükümetçe sunulan
anlatımının ve Hükümet’in başvuranın oğlunun öldürüldüğü koşullara dair yaptığı
açıklamanın güvenilirliğini doğrudan etkilediği kanısındadır.
107. AİHM ayrıca, “Kadri Ateş” isminin özel polis timlerinin olay yeri raporlarında
kaydedilmiş olmasına rağmen (bkz. yukarıdaki 44. ve 45 paragraflar), soruşturma
makamlarının kendisine “kimliği belirsiz terörist” olarak atıfta bulunmalarını anlaşılmaz
bulmuştur. Dolayısıyla, örneğin, kimliği bilinmediğinden, otopsi esnasında Kadri Ateş’in
cesedine bir numara verilmiştir (bkz. yukarıdaki 46. paragraf). Ayrıca, ailesine ölümü
hakkında bilgi verilmemiş ve cesedi yetkililer tarafından gömülmüştür (bkz yukarıdaki 52.
paragraf). Son olarak, başvuranın 21 Haziran 1995 tarihinde cesedi teşhis etmesine rağmen
(bkz. yukarıdaki 54. paragraf), bu, 11 Ağustos 1995 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma yetkililerine verilen talimatlarda yer
almamıştır. Cumhuriyet Savcısı, yetkililere kimliği belirlenemeyen üç teröristin öldürülmesini
soruşturmaları talimatını vermiştir (bkz. yukarıdaki 62. paragraf). Sözkonusu Cumhuriyet
Savcılığı tarafından 1999’a kadar geç bir tarihte verilen aynı talimatlar da Kadri Ateş’e dair
hiçbir atıfta bulunmamıştır.
108. Soruşturma yetkililerinin olayın kanıtlarını güvence altına almak için atacakları
makul adımlara dair yükümlülüklerine ilişkin olarak (bkz. yukarıdaki 96. paragraf), AİHM,
Hükümet’in, vurulmanın gerçekleştiği yerin, katilin/katillerin kimliğinin belirlenmesine
yardımcı olabilecek kanıtlar için adli tıp uzmanları tarafından arandığını ortaya koyacak hiçbir
bilgi sunmadığını gözlemler. Bu bağlamda, AİHM, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı
tarafından verilen talimatlara rağmen, bölgede bulunan mühimmat ve tüfeklerin balistik
muayeneye tabi tutulmadığını not eder (bks. yukarıdaki 72. paragraf).
109. AİHM, ayrıca, otopsi raporunun yalnızca kurşun giriş ve çıkış yaralarının sayısını
yansıttığını gözlemler; (Dr. Varol’un bazı yaraların şarapnelle oluşmuş olabileceğine dair
çıkardığı sonuca rağmen (bkz. yukarıdaki 50. paragraf) ) vücutta kurşun, şarapnel veya diğer
kanıtlara ait izlerin bulunma olasılığına ilişkin hiçbir mülahazanın olmadığı görülmektedir.
Ayrıca, hangi mesafeden ateş edildiği ya da kullanılan ateşli silahın tipinin belirlenmesine dair
hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Dr. Varol ve Cumhuriyet Savcısı Küçüköz, bunların kurşun
yarası olduğunu ve bundan ötürü tam otopsi yapılmasının gerekli olmadığı sonucuna
varmışlardır (bkz. 51. paragraf).
110. AİHM, sözkonusu ölüme ilişkin olarak, Cumhuriyet Savcılarının yürüttüğü
soruşturmaya dair yalnızca eleştiri yöneltebilir. Bu açıdan, AİHM, Kadri Ateş’i yakalayan
güvenlik güçlerinin hiçbirinin soruşturma yetkililerince sorgulanmadığını ve aynı şekilde,
silahlı çatışmada yer alanların da sorgulanmadığını gözlemler.
111. Duru Jandarma Karakolu jandarmaları tarafından hazırlanan ve olayın faillerinin
kimliklerinin henüz belirlenemediğinin belirtildiği rapora ilişkin olarak, AİHM, raporda, bu
kimliklerin belirlenmesi için atılan adımlardan hiçbir şekilde bahsedilmediğini gözlemler.
112. Ayrıca, AİHM’ye göre, “soruşturma yetkililerinin “olay”ın niteliğine dair hiçbir
açıklama yapmadan kullandığı “olayın faillerinin aranması” (bkz. yukarıdaki 62. ve 63.
paragraflar) şeklindeki ifadenin anlamı net değildir. Dolayısıyla, “olayın failleri”nin Kadri
Ateş’e mi yoksa diğer iki kişiye mi bir gönderme olduğu net değildir. Ancak, Cumhuriyet
Savcısı’nın 1999 tarihinde yetkililere verdiği “üç ölü teröristin kimliklerini belirlemesi ve
onları yakalaması” (bkz. yukarıdaki 73. paragraf) şeklindeki şaşırtıcı talimatlarını dikkate
alarak, AİHM, yetkililerin “failler” ifadesiyle başvuranın oğlunu kastedip etmediğine ilişkin
şüphe duymaktadır.
113. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun öldürülmesi ile ilgili olarak yerel makamların
attığı tek adımın, yapıldığı haliyle, faillerin kimliğinin belirlenmesine faydası olmayan otopsi
olduğu ortaya çıkmaktadır (bkz. yukarıdaki 109. paragraf).
114.Yukarıda anlatılanlar temelinde, AİHM, yerel seviyede, öncelikle, Kadri Ateş’in
öldürülmesi etrafındaki gerçekleri belirlemeye ve ikincisi, sorumluların belirlenmesi ve
cezalandırılmasına muktedir hiçbir anlamlı soruşturma yapılmadığı sonucuna varmıştır. Bu
sonuç, başvuranın, oğlunun yetkililer tarafından av tuzağı olarak kullanıldığı ve bu şekilde
hayatının tehlikeye atıldığı şeklindeki alternatif görüşünü incelemeyi gereksiz kılmaktadır.
115. Yukarıda anlatılanlar ışığında, Hükümet’in Kadri Ateş’in ölümüne açıklama
getiremediği ortaya çıkmaktadır.
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
116. AİHS’nin 2. maddesi şöyledir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı
bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse
kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi
sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin
kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”
A. A. Kadri Ateş’in öldürülmesi
1. 1. Tarafların görüşleri
117. Başvuran, Devlet yetkilileri tarafından tutuklu bulundurulduğu sürede, oğlunun,
hayatının kasten veya kasıtsız tehlikeye atılması suretiyle, kanunsuzca öldürüldüğünü ifade
etmiştir. Hükümet, başvuranın iddialarının olgusal temeline itiraz etmekten başka, şikayeti
AİHS’nin 2. maddesi kapsamında özel olarak ele almamıştır.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
118. Yaşam hakkını gözeten ve yaşam hakkından mahrum bırakılma koşullarının haklı
olabileceği durumları ortaya koyan 2. madde, AİHS’deki en temel maddelerden biridir ve bu
maddeden derogasyona gidilmesine izin verilemez. Ayrıca, 3. madde ile birlikte, Avrupa
Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder.
Yaşam hakkının elden alınmasının haklı olabileceği koşullar çok sıkı bir biçimde
yorumlanmalıdır. Birey olarak insanların korunması için bir araç olarak AİHS’nin hedefi ve
maksadı, aynı zamanda, 2. maddenin teminatlarının uygulanabilir ve etkili kılınması için
yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir.(bkz. McCann ve Diğerleri – İngiltere, 27 Eylül tarihli karar, Seri A no. 324, ss. 45-46, §§ 146-147).
119. 2. maddenin metni, bir bütün olarak okunduğunda, yalnızca kasti öldürmeyi
değil, aynı zamanda planlanmamış bir sonuç olarak hayatın elden alınmasıyla
sonuçlanabilecek “güç kullanımı”nın olabileceği durumları da kapsadığını ortaya koyar.
Ancak, kasti veya planlanmış ölümcül güç kullanımı, gerekliliğini değerlendirirken dikkate
alınacak bir faktördür. Herhangi bir güç kullanımının, (a)’dan (c)’ye kadar olan fıkralarda
ortaya konulmuş olan bir veya daha fazla maksadın hayata geçirilebilmesi için “kesinlikle
gerektiğinden” fazla olmaması gereklidir. Bu madde, Devlet’in bir eyleminin AİHS’nin
8’den 11’e kadar olan maddelerinin 2. fıkraları bağlamında “demokratik bir toplumda
gerekli” olup olmadığı belirlenirken normalde uygulanandan daha sıkı ve zorlayıcı bir
gereklilik testine işaret eder. Sonuç olarak, kullanılacak gücün, müsaade edilen amaçların
hayata geçirilmesiyle çok sıkı bir biçimde orantılı olması gereklidir (aynı yer, s. 46, §§ 148-
149).
120. 2. madde ile tanınan korumanın önemi ışığında, AİHM, yalnızca Devlet
görevlilerinin değil, aynı zamanda bütün şartları dikkate alarak yaşam hakkının elden
alınmasını en dikkatli biçimde incelemelidir. 2. maddenin 2. fıkrasındaki amaçlardan birinin
takibinde, güç kullanımı, yapıldığında, iyi gerekçelerle, geçerli fakat daha sonra yanlış olduğu
şeklindeki dürüst inanca dayalı ise haklı görülebilir (aynı yer, ss.58-59, § 200).
121. Bu davada, AİHM, Hükümet’in Kadri Ateş’in öldürülmesine açıklama
getirmediğini halihazırda belirlemiştir (bkz. yukarıdaki 115. paragraf). Kadri Ateş’in ölümüne
ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği ortaya çıkmaktadır.
B. Soruşturmanın yetersizliği iddiası
122. Başvuran ayrıca, Devlet’in, oğlunun ölümüne yönelik yeterli ve etkili soruşturma
yürütmemesinden ötürü AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ifade etmiştir. İddiasını
desteklemek için, başvuran özellikle, oğlunun cesedi üzerinde yapılan otopsinin tamamıyla
yetersiz olduğunu, benzin istasyonundaki suç mahallinin gerektiği gibi aranmadığını, Kadri
Ateş’e ilişkin gözaltı kayıtlarının tutulmadığını ve son olarak Cumhuriyet Savcısı’nın
potansiyel olarak önemli olabilecek birkaç tanıktan ifade almadığını öne sürmüştür.
123. Hükümet, Lice İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından olaya ilişkin soruşturma
başlatıldığını belirtmekten başka, bu şikayeti özel olarak ele almamıştır. Hükümet tarafından,
Lice Jandarma Komutanlığı’nca yürütülen işlemleri belirten hiçbir belge sunulmamıştır.
124. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi bağlamında yaşam hakkının korunması
yükümlülüğünün, Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi bağlamında daha genel nitelikte olan
“içtihadına tabi herkese AİHS’de tanımlanmış hak ve özgürlükleri tanınmasını temin etmek”
görevi ile birlikte okunduğunda, bireyler güç kullanımı sonucunda öldürüldüğünde, etkili bir
resmi soruşturma yapılması gerektiği anlamına geldiğini tekrarlar (bkz. mutatis mutandis,
yukarıda anılan McCann ve Diğerleri, s. 49, § 161; Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 kararı,
Report of Judgments and Decisions 1998-I, s. 329, § 105).
125. AİHM, soruşturmayı, sorumlu Devlet’in başvuranın oğlunun ölümüne açıklama
getirip getirmediği sorusu bağlamında halihazırda incelemiştir. Yetkililerin, ölümü çevreleyen
gerçek olayları belirlemeye muktedir anlamlı bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır.
Yukarıda bahsedilen incelemede belirtilen noksanlıklar ışığında, AİHM aynı zamanda, yerel
mahkemelerin başvuranın oğlunun öldürülmesine yönelik AİHS’nin 2. maddesinin
gerektirdiği yeterli ve etkili soruşturmayı yapmadığı sonucuna varmıştır.
126. Dolayısıyla, AİHM, bu usulü çerçevede AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini
tespit etmiştir.
C. İç hukukta yaşam hakkının korunmasını sağlayan etkili bir sistemin
bulunmaması
127. Başvuran, oğlunun tutukluluğu sırasında hasıl olan gözaltında gerçekleşen
işkence ve ölüm olaylarının görülme sıklığı ele alındığında, Türkiye tarafından yapılan
uygunsuz tutuklamaların hayatı tehdit ettiğini söyleyerek şikayetçi olmuştur. Ayrıca, tutuklu
bir kimsenin güvenliğine ilişkin olarak polisin güvenilirliğini ve güvenlik güçlerine yönelik
şikayetleri soruştururken soruşturma makamlarının tavırlarına güvenilirliği sağlayabilecek
etkili bir sistemin bulunmamasından şikayetçi olmuştur.
128. Hükümet bu şikayeti özel olarak ele almamıştır.
129. AİHM, yukarıdaki 2. madde ihlallerine dair tespitlerini dikkate alarak, bu davanın
şartları içinde bu hususa ilişkin olarak ayrı tespitte bulunmayı gerekli görmemektedir.
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
130. Başvuran izleyen sebeplerden dolayı AİHS’nin 3. maddesine ilişkin olarak ayrı
ihlaller olduğundan şikayetçi olmuştur:
(a) gözaltındayken oğluna işkence yapılmasından ötürü;
(b) Devlet’in, işkence iddialarına yönelik hiçbir yeterli ve etkili soruşturma
yürütmemesi sebebiyle; özellikle gerektiği gibi otopsi yapılmaması, yetkililerin, başvuranın
oğlunun Hükümet’in iddia ettiği gibi çapraz ateşte öldüğünü doğru olarak belirlemiş
olamayacağı anlamına gelmekteydi; son olarak ise,
(c) yetkililerin kayıtsızlığı karşısında başvuranın, oğlunun ölümünden ötürü çektiği
sıkıntı ve acı (Kurt – Türkiye, 25 Mayıs 1998, Reports 1998-III, §§ 130-134 ve Çakıcı –
Türkiye [BD], no. 23657/94, §§ 98-99, AİHM 1999-IV davalarına atıfta bulunarak).
131. AİHS’nin 3. maddesi şöyledir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
132. Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmekten başka bu şikayeti özel olarak ele
almamıştır.
133. AİHM, Hükümet’in Kadri Ateş’in ölümüne ilişkin makul bir açıklama
yapmadığını gözlemler (yukarıda 115. paragraf). Ancak, AİHM, vücut üzerinde işkence
tekniğinin uygulanmasıyla bağdaşan hiçbir iz veya yara ibaresi bulunmadığını not eder (bkz.
yukarıdaki 50 paragraf). Dolayısıyla, işkence yapıldığına dair bir bulguyu destekleyecek
hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
134. Post mortem muayenedeki eksikliklerin, kötü muameleye ilişkin somut kanıtların
ve dolayısıyla sorumluların belirlenmesinin ve cezalandırılmasının gün ışığına çıkmasını
engellediğinin iddia edilmesi hususunda AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 13. maddesi
kapsamında mütalaa edilmesi gerektiği kanısındadır (bkz. İlhan – Türkiye, [BD], no.
22277/93, AİHM 2000-VII, §§ 89-93).
135. Başvuranın, olayların sonuçlarının kendisi üzerindeki etkisine dair ileri sürdüğü
görüşlere ilişkin olarak, AİHM, başvuranın oğlunun ölümü nedeniyle çektiği derin acıdan
şüphe duymamaktadır. Ancak, bu bağlamda bir 3. madde ihlali tespiti için herhangi bir temel
görmemiştir, başvuranın dayandığı AİHM içtihadı spesifik kaybolma vakalarına atıfta
bulunmaktadır (bkz. Tanlı – Türkiye, no. 26129/95, § 159, AİHM 2001-III (bölümler)).
136. AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğinin belirlenmemiş olduğu sonucuna
varmıştır.
IV. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
137. Başvuran, oğlunun tutuklanmasının AİHS’nin 5. maddesinin çoklu ihlaline neden
olduğunu belirtmiştir, 5. maddenin ilgili bölümleri şöyledir:
“1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada
belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.”
…
(c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten
sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir
kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması; “
138. Başvuran, özellikle, oğlunu yakalayan yetkililerin kanunca şart koşulan usule
uygun davranmadığını ifade etmiştir. Ayrıca, yetkililerin oğlunun yakalanmasına ilişkin
yeterli belge oluşturmamasının, muhafaza etmemesinin ve üretmemesinin, AİHS’nin 5 § 1.
maddesindeki yasallık gerekliliğini ihlal ettiğini öne sürmüştür..
139. Hükümet, başvuranın oğlunun gözaltına alınmadığını ileri sürmüştür.
140. AİHM, tarafların, başvuranın oğlunun 13 Haziran 1995 tarihinde yakalandığı
hususunda ihtilaf bulunmadığını gözlemler. Hükümet’in görüşüne muhalif olarak AİHM,
bunun ve müteakip olayların, başvuranın oğlunun özgürlüğünün elinden alınmasına yol
açtığını tespit etmiştir. Gözaltı kayıtlarında başvuranın oğlunun adının bulunmaması, polis
karakolu gibi somut bir yerde tutuklu bulundurulmuş olmayabileceğine işaret edebilirse de,
başvuranın oğlu, yakalanmasından itibaren, kendisini yakalayan yetkililerin mütemadi
gözetiminde ve kontrolü altında idi ve gitmesine izin verilmemişti (bkz. H.L. – İngiltere, no.
45508/99, § 91, AİHM 2004; Guzzardi – İtalya, 6 Kasım 1980 kararı, Seri A no. 39, § 92).
Sonuç itibariyle, AİHS’nin 5 § 1. maddesi kapsamında, özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır.
141. AİHM’nin içtihadı, demokratik bir toplumda yer alan bireyleri, makamların keyfi
olarak alıkoymasından uzak tutan haklarını korumak için 5. maddede yer alan teminatların
önemini vurgulamaktadır. AİHM bu bağlamda, her çeşit özgürlükten yoksun bırakmanın
yalnızca ulusal hukukun mutlak haklarına ve muhakeme usulü kurallarına uygun olarak değil,
aynı zamanda 5. maddenin amacı olan bireyi keyfi alıkoymadan korumaya uygun olarak
etkilenmesi gerektiğini yinelemiştir. Keyfi alıkoymanın risklerini en aza indirgemek için, 5.
madde, özgürlükten yoksun bırakmanın bağımsız adli incelemeye tabi olmasını sağlamaya ve
bu önlem için yetkililerin sorumluluğunu güvence altına almaya yönelik maddi haklar
sağlamaktadır (bkz. Tanlı, yukarıda kaydedilen, § 164).
142. Bu bağlamda, tutuklama nedenleri ve bunu etkileyen kişilerin isimleri kadar,
tutuklama tarihi, zamanı ve yeri ile ilgili verilerin tam olarak kaydedilmesi, bir bireyin
tutuklanmasının, 5 § 1 maddesinin amaçları dahilinde kanuna uygunluk şartlarıyla bağdaşması
için gereklidir (bkz. Çakıcı, yukarıda kaydedilen, § 105).
143. Söz konusu dava olaylarıyla ilgili olarak, AİHM başlangıçta, olay raporuna göre
başvuranın oğlunun tutuklanma sebebinin, kamyonuyla PKK’ya erzak götürmesi olduğunu
belirtmiştir (bkz. 44. paragraf). Bu durum, eğer doğruysa, başvuranın oğlunun özgürlüğünün
elinden alınması için, AİHS’nin 5 § 1 maddesinde belirtilen müsaade edilebilir sebeplerden
birini oluşturabilir; çünkü böyle bir önlem “oğlunun suç işlemesini önlemek için gerekli”
olabilirdi. Bununla beraber, Diyarbakır DGM’nin kararına göre, suç işlenirken kamyon
kullanılmamıştı (bkz. 64. paragraf). AİHM’ye göre,-Hükümet’in hiçbir açıklama getirmediği-
birbiriyle çelişen bu beyanlar, tutuklamanın kanuna uygunluğu hakkında şüpheler
uyandırmaktadır.
144. Ayrıca, tutuklamanın yukarıda bahsedilen teminatlara uyup uymadığı sorusuyla
ilgili olarak (bkz. 142. paragraf) AİHM, 14 Haziran 1995 tarihli olay raporunun (bkz. 44 ve
45. paragraflar) –başvuranın oğlunun tutuklanmasıyla ilgili olarak AİHM’nin bugüne kadar
haberdar olduğu tek belge- tutuklamanın günün hangi saatinde gerçekleştiğine dair hiçbir bilgi
vermediğini belirtmektedir. Bununla beraber, AİHM, -olay raporuna göre başvuranın oğluyla
birlikte tutuklanan- Vehbi Demir’in adının kayıtlı olduğu gözaltı kayıtlarına göre (bkz. 43 ve
44. paragraflar), başvuranın oğlunun 13 Haziran 1995’te öğleden önce tutuklandığını
belirtmiştir (bkz. 91. paragraf). Bu nedenle, çatışmanın 23:45’te başladığı göz önünde
tutulduğunda, başvuranın oğlunun en az 11 saat 45 dakika polis memurlarının elinde olduğu
ortaya çıkmaktadır (bkz. 45 ve 56. paragraflar). Olay raporu, bu süre içerisinde başvuranın
oğlunun nerede tutulduğu hakkında hiçbir ipucu vermemektedir.
145. Ayrıca, tutuklayan kişilerin polis ve jandarma olduğuna dair yapılan
göndermelerin dışında (bkz. 44. paragraf), olay raporu tutuklayan memurların kimlikleriyle
ilgili hiçbir bilgi içermemektedir. Bu eksiklik, yetkililerin başvuranın oğlunun hangi şartlarda
öldürüldüğünü saptamak için yapacakları çalışmaları engellemiş olabilir.
146. Otopsi sırasında ve soruşturmanın başlarında, başvuranın oğlunun cesedinden
“bilinmeyen bir teröristin cesedi” olarak bahsedilmiş olması, tutuklamayı gerçekleştiren
memurların, Kadri Ateş’in ismini ilgili kayıtlara kaydederek tutuklanmasını ilgili makamlara
bildirmeyip doğru olan usulü takip etmediğinin bir göstergesidir.
147. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun tutuklanması sırasında ve sonrasında, gerekli
teminatların hiçbiri gözlemlenmemiştir. Bu eksiklik, özgürlükten yoksun bırakma hareketinin,
yetkililerin sorumluluğunu güvence altına almak için bağımsız adli incelemeye tabi olmadığı
anlamına gelmektedir.
148. Başvuranın oğlunun tutuklanmasıyla ilgili olarak yukarıda bahsedilen ve
Hükümet’in başvuranın oğlunun ölümüyle ilgili olarak yaptığı açıklamanın itibarını sarsmaya
katkıda bulunan eksikliklerin ve çelişkilerin ışığında AİHM, başvuranın oğlunun, AİHS’nin 5.
maddesinin amaç ve hedeflerine ters düşen keyfi bir biçimde, özgürlüğünden yoksun
bırakıldığı sonucuna varmıştır. Buna göre, AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlali söz konusudur.
V. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
149. Başvuran, makamların Kadri Ateş’in tutuklanması, işkence görmesi ve
öldürülmesiyle ilgili şikayet ve dilekçelere verdiği cevabın tamamen yetersiz olmasından
şikayetçi olmuştur. Başvurana göre, ya gerekli hukuk yolları yoktu, ya da pratikte yararsızdı.
Başvuran, AİHS’nin 13. maddesinin çok açık bir şekilde ihlal edildiğini iddia etmiştir.
AİHS’nin 13. maddesi şöyledir:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme
hakkına sahiptir.”
150. Hükümet, başvurana etkili iç hukuk yollarının sağlandığını, ancak başvuranın bu
hukuk yollarından yararlanmamayı tercih ettiğini iddia etmiştir.
151. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin hangi biçimde olursa olsun yerel yasal düzende
teminat altına alınmak üzere, AİHS hak ve özgürlüklerinin özünü uygulamak için ulusal
düzeyde bir hukuk yolunun bulunmasını sağladığını yinelemiştir. Dolayısıyla, bu hüküm
uyarınca Sözleşmeye Taraf Devletlere AİHS yükümlülüklerine ne şekilde uyacakları
konusunda takdir yetkisi verilmiş olsa da, 13. madde, AİHS uyarınca “savunulabilir bir
şikayetin” esasıyla ilgilenecek bir iç hukuk yolunun sağlanmasını gerektirmekte ve uygun
çözüm sağlamaktadır. 13. madde hükmündeki yükümlülüğün kapsamı, AİHS uyarınca
başvuranın yapmış olduğu şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Bununla beraber, 13.
maddenin gerektirdiği hukuk yolu, hem hukukta hem de pratikte “etkili” olmalıdır.
Dolayısıyla, bu hukuk yolunun uygulanması, davalı Devlet makamlarının hareket ya da
ihmalleri tarafından haksız bir biçimde engellenmemelidir (bkz. Aksoy / Türkiye, 18 Aralık tarihli karar, Raporlar 1996-VI, s. 2286, § 95; Aydın / Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli
karar, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96, § 103; Kaya, yukarıda kaydedilen, § 106).
152. Yaşamın korunması hakkına verdiği büyük önemle birlikte 13. madde, uygun
olduğu halde tazminat ödenmesine ek olarak, şikayette bulunan kişinin soruşturma işlemlerine
etkin bir şekilde erişimi dahil, ölümden sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmasını
sağlayacak kapsamlı ve etkin bir soruşturma yapılmasını gerektirmektedir (bkz. Kaya,
yukarıda kaydedilen, § 107).
153. AİHM, bu davada gösterilen kanıta dayanarak, davalı Devlet’in AİHS’nin 2.
maddesi uyarınca başvuranın oğlunun ölümünden sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu
bakımdan, başvuranın şikayeti 13. maddenin hükümleri için “savunulabilir” bir şikayettir
(bkz. Salman, yukarıda kaydedilen, § 122, ve orada değinilen makamlar).
154. Dolayısıyla, makamlar, başvuranın oğlunun hangi koşullarda öldüğü konusunda
etkin bir soruşturma gerçekleştirmekle yükümlüydü. Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü
(bkz. 97’den 114’e kadar olan paragraflar), şartları 2. maddede belirtilen soruşturma
yükümlülüğünden daha geniş olan 13. maddeye uygun hiçbir etkin cezai soruşturmanın
gerçekleştiği söylenemez (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilen, § 107). Bu nedenle AİHM,
başvurana oğlunun ölümüyle ilgili etkin bir hukuk yolu sağlanmadığını ve böylece tazminat
talebi dahil diğer hiçbir hukuk yolu erişiminin kendisine verilmediğini saptamıştır.
155. Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.
VI. AİHS’NİN 2 VE 13. MADDELERİYLE BİRLİKTE 14. MADDESİNİN İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİASI
156. Başvuran, 14. madde ile birlikte 2. ve 13. maddeler uyarınca, etnik köken
nedeniyle oğlunun haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. 14. madde şöyledir:
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya
diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir
durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
157. Hükümet, bu şikayetle belirgin bir biçimde ilgilenmemiştir.
158. AİHM, AİHS’nin 2 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği saptamalarını hatırlatarak,
bu şikayetlerin AİHS’nin 14. maddesiyle birlikte tekrar ele alınmasını gerekli görmediğini
belirtmektedir.
VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
159. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun
bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Maddi Tazminat
160. Başvuran, öldüğünde 29 yaşında olan Kadri Ateş’in yılda 8,672.22 Sterlin
değerinde para kazandığını belirtmiştir. Kadri Ateş evliydi, ancak çocuğu yoktu. İşinden
kazandığı para, ailesinin geçimini sağlıyordu. O dönemde Türkiye’deki ortalama yaşam
süresini ve aktüerya cetvelini göz önünde tutarak, başvuran, Kadri Ateş’in tahmini kazanç
kaybı olarak 157,834.40 Sterlinlik bir miktar talep etmiştir.
161. Başvuran ayrıca, Kadri’nin ölümünden sonra işi yönetecek kimse kalmadığını ve
sonuç olarak işyerinin tasfiye edildiğini, mevcut mallarla diğer ofis malzemelerinin gerçek
değerlerinin altında satılmak zorunda kaldığını iddia etmiştir. Ayrıca, el konulduğu zaman
kamyon gıda maddeleriyle doluydu, ancak kamyon altı ay içinde iade edilmemişti. Sonuç
olarak, kamyonun değeri düşmüş ve gıda maddeleri satılamayacak hale gelmişti. Bu iddialarla
ilgili olarak, 2000’de başvuran AİHM’ye, o sırada hazır olmayan rakamları vermeden ek
maddelerin bir listesini sunmuştur. Hiçbir rakam verilmemiştir.
162. Hükümet, başvuranın kullanmış olduğu, ancak İngiltere’de kullanılmak üzere
hazırlanan aktüerya cetvellerinin uygulanabilirliğine itiraz etmiştir. Hükümet ayrıca, istenen
miktarın abartılı ve asılsız olduğunu iddia etmiştir. Hükümet son olarak, AİHM’nin
ödenmesine karar verdiği tazminatın haksız zenginleşmeye yol açmaması gerektiğini
belirtmiştir.
163. Başvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak, AİHM’nin içtihat hukuku,
başvuranın talep ettiği tazminatla AİHS’nin ihlali arasında doğrudan bir ilişki olması
gerektiğini ve bunun, uygun durumlarda, kazanç kaybı tazminatı kapsayabileceğini
belirlemiştir (bkz, diğer yetkili makamlar arasında, Barberà, Messegué ve Jabardo / İspanya
(Madde 50), 13 Haziran 1994 tarihli karar, A Serisi no. 285-C, s. 57-58, §§ 16-20, ve Çakıcı,
yukarıda kaydedilen, § 127).
164. AİHM, ölen Kadri Ateş’in aile durumunu, yaşını ve ailesinin geçimini sağlamış
olan profesyonel etkinliklerini dikkate almaktadır. AİHM aynı zamanda, AİHS’nin 2. maddesi
uyarınca, makamların Ateş’in ölümünden sorumlu olduğu yönündeki saptamasını
hatırlatmaktadır (bkz. 121. paragraf). Bu şartlar altında, 2. maddenin ihlali ile Kadri Ateş’in
ailesinin Ateş tarafından sağlanan mali destekten yoksun kalması arasında doğrudan bir
nedensel bağ vardır.
165. Yukarıda bahsedilenler ışığında AİHM, adil bir biçimde karar vererek, bu
başvurudaki halefi Bidayet Ateş’e ödenmek ve bu kişi tarafından Kadri Ateş’in dul eşine
verilmek üzere, başvurana 60,000 Euro ödenmesini uygun görmüştür.
B. Manevi Tazminat
166. Başvuran, Kadri Ateş’in dul eşine verilmek üzere 35,000 Sterlin, kendisi için
15,000 Sterlinlik tazminat talep etmiştir.
167. Hükümet, başvuranın istediği miktarların abartılı olduğunu belirtmiştir.
Hükümet’e göre, manevi tazminat olarak yalnızca sembolik miktarlar adil olabilirdi.
168. AİHM, AİHS’nin 2, 5. ve 13. maddelerinin ihlallerini hatırlatmaktadır. Sonuç
olarak ve karşılaştırılabilir davalardaki tazminat miktarlarını göz önüne alarak, AİHM, adil bir
temelde, Bidayet Ateş’e ödenmek ve bu kişi tarafından Kadri Ateş’in dul eşine verilmek
üzere, başvurana 20,000 Euro ödenmesine karar vermiştir. AİHM ayrıca, Bidayet Ateş’e
ödenmek ve bu kişi tarafından Yasin Ateş’in varislerine verilmek üzere, başvuranın kişisel
olarak gördüğü zarar için, kendisine manevi tazminat olarak 3,500 Euro ödenmesine karar
vermiştir.
C. Masraf ve Harcamalar
169. Başvuran, bir masraf ve harcamalar tablosu sunarak, başvuruda bulunurken
ödenen ücretler için 7,120.14 Sterlinlik bir miktar talep etmiştir. Talep şunlardan
oluşmaktadır:
(a) Kürt İnsan Hakları Projesi (“KİHP”) tarafından tutulan İngiltereli avukatların
ücretleri için 6,144 Sterlin, ve
(b) KİHP tarafından tutulan İngiltereli avukatların yaptığı idari masraflar ve çeviri
harcamaları için 976 Sterlin.
170. 6 Mart 2002’de başvuran, bir masraf ve harcamalar tablosu sunarak, Türk avukatı
için 2,502,500,000 Türk Lirası (TL) ve bu avukatın yapmış olduğu idari harcamalar için
500,000,000 TL talep etmiştir.Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın 6 Mart 2002’de
yayınlamış olduğu döviz kurlarına göre, bu miktarlar yaklaşık 1,538 Sterline tekabül
etmektedir.
171. Hükümet, yalnızca gerçekten yapılan harcamaların tazmin için uygun olduğunu
belirtmiştir. Bu bağlamda Hükümet, bütün masraf ve harcamaların belgelenmesi gerektiğini
belirtmiştir. Bununla beraber, başvuran, telefon görüşmeleri, posta ve kırtasiye harcamaları
gibi masraf ve harcamalar için hiçbir makbuz, belge ya da fatura göstermemiştir. Son olarak,
Hükümet, KİHP’nin yaptığı iddia edilen masraf ve harcamaların tazminine karşı çıkmış ve
AİHM’yi masraf ve giderler dahil adli tazminin Türkiye’deki başvurana, Türk para birimi
üzerinden ödenmesi gerektiğine karar vermeye davet etmiştir.
172. AİHM, başvuranın avukatlarının ücretleri için talep ettiği miktarları ve bu
avukatların yaptığı harcamaları göz önüne alarak, masraf ve harcamalar için Avrupa
Konseyi’nden adli yardım olarak alınan 777.49 Euro hariç, 12,500 Euro’nun başvurana
ödenmesine – katma değer vergisi hariç- karar vermiştir. AİHM, bu miktarın başvuranın
istediği ve belirttiği gibi, başvuranın İngiltere’deki avukatlarının banka hesabına Sterlin olarak
yatırılmasına karar vermiştir.
D. Gecikme Faizi
173. AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç
puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, davalı Devlet’in AİHS’nin 38. maddesi uyarınca üzerine düşen,
AİHM’nin etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü yerine
getirmediğine;
2. Oybirliğiyle, Hükümet’in AİHS’nin 2. maddesini ihlal ederek, başvuranın oğlunun
ölümünden sorumlu olduğuna;
3. Oybirliğiyle, davalı Devlet’in yetkili makamlarının, başvuranın oğlunun hangi
koşullarda öldürüldüğü ile ilgili etkin bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle,
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, iç hukukta yaşam hakkının korunmasını sağlamak için etkin bir sistemin
olmadığı iddiası nedeniyle, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilip edilmediğini
saptamanın gerekli olmadığına;
5. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
6. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
7. Oybirliğiyle, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
8. Bire altı oyla, AİHS’nin 2 ve 13. maddeleriyle birlikte AİHS’nin 14. maddesinin ihlal
edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına;
9. 9. Oybirliğiyle,
(a) davalı Devlet’in, maddi tazminat olarak, bu başvurudaki başvuranın halefi Bidayet
Ateş’e, AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren
üç ay içinde, 60,000 (altmış bin) Euro ve bu miktara konulabilecek bütün vergileri
ödemesine (bu miktar, ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na
çevrilecek ve Kadri Ateş’in dul eşine verilmek üzere Bidayet Ateş’e ödenecektir);
(b) manevi tazminat olarak, davalı Devlet’in başvuranın halefi Bidayet Ateş’e,
AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç
ay içinde, ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek
üzere, aşağıdaki miktarları ödemesine;
(i) Kadri Ateş’in dul eşine verilmek üzere 20,000 (yirmi bin) Euro;
(ii) Yasin Ateş’in mülkünden faydalanan kişilere verilmek üzere 3,500 (üç bin
beş yüz ) Euro;
(iii) yukarıdaki miktarlara konulabilecek bütün vergiler;
(c) davalı Devlet’in başvurana, masraf ve harcamalar için, aynı üç aylık dönem içinde,
başvuranın belirttiği İngiltere’deki banka hesabına, adli yardım olarak verilmiş 777.49
(yedi yüz yetmiş yedi euro kırk dokuz cent) Euro hariç, ödeme tarihinde uygulanan
kur üzerinden Sterlin’e çevrilmek üzere, konulabilecek bütün vergilerle birlikte 12,500
(on iki bin beş yüz) Euro’yu ödemesine;
(d) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki
miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz
oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin
uygulanmasına karar vermiştir;
10. Oybirliğiyle, başvuranın adil tazmin talebinin kalanını reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 31 Mayıs 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.
Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
S. DOLLÉ
J.-P. COSTA
Bölüm Sekreteri
Başkan
AİHS’nin 45 § 2 ve İçtüzüğün 74 § 2 maddeleri uyarınca, Sn. Mularoni’nin kısmi
muhalefet şerhi bu karara eklenmiştir.
J.-P.C.
S.D.
YARGIÇ MULARONİ’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ
Çoğunluğun aksine, başvuranın AİHS’nin 14. maddesi uyarınca yapmış olduğu
şikayeti AİHM’nin ayrıca incelemesinin gerekli olduğuna inanıyorum.
İstisnasız Kürt kökenli Türk vatandaşları tarafından yapılmış olan onlarca benzer
başvuruyu inceledikten ve çoğunlukla AİHS’nin 2 ve 3. maddelerinin ihlal edildiği sonucuna
vardıktan sonra, AİHM’nin, en azından AİHS’nin 14. maddesi uyarınca da ciddi bir sorun
olabileceğini düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Elbette, bu AİHM’nin 14. maddenin ihlal edildiği sonucuna varacağı anlamına
gelmez. Ancak, bu tür bir davada ayrımcılığın yasaklanmasının önemli bir konu olmadığını
düşünmekle aynı değerde olan çoğunluğun yaklaşımına katılamam.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło