30951/96
WyrokETPCz2005-03-22ECLI:CE:ECHR:2005:0322JUD003095196
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy doszło do naruszenia art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym w związku z uprowadzeniem i torturami skarżącego, oraz czy doszło do naruszenia art. 5 Konwencji w związku z bezprawnym pozbawieniem wolności?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć raporty medyczne potwierdzały poważne obrażenia skarżącego, brak było wystarczających dowodów, aby przypisać uprowadzenie i tortury funkcjonariuszom państwowym lub ich współpracy, co wykluczyło naruszenie art. 3 w aspekcie materialnym. W odniesieniu do aspektu proceduralnego art. 3, Trybunał stwierdził, że choć śledztwo krajowe było nieefektywne w ustaleniu sprawców, to jednak spełniało minimalne kryteria skuteczności, biorąc pod uwagę brak współpracy skarżącego w kluczowych momentach (np. identyfikacja, rekonstrukcja zdarzeń). Trybunał uznał, że obowiązek państwa jest obowiązkiem starannego działania, a nie rezultatu. Skarga z art. 5 nie wymagała odrębnego rozpatrzenia, gdyż pokrywała się z zarzutami z art. 3.Stan faktyczny
Skarżący, Ali İhsan Ay, obywatel turecki pochodzenia kurdyjskiego, został uprowadzony 15 listopada 1995 roku przez czterech cywilów podających się za członków JİTEM, a następnie był przetrzymywany przez pięć dni i torturowany. Po uwolnieniu zgłosił sprawę władzom, a badania medyczne potwierdziły obrażenia. Władze krajowe wszczęły śledztwo, które jednak nie doprowadziło do zidentyfikowania i ukarania sprawców, a skarżący opuścił Turcję w 2001 roku.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji. 2. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skarg na podstawie art. 5 Konwencji.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
AY - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 30951 / 96)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Mart 2005
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (30951/96) başvuru no’lu davanın
nedeni bu ülke vatandaşı olan Ali İhsan Ay’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu’na 4 Mart 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin eski 25. maddesi
uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
karşısında öncelikle İstanbul Barosu avukatlarından D.Yüksel, M. Narin, M. Gürsoy, Z.
Rüzgar ve F.Bozluoğlu tarafından temsil edilmiş, ardından 25 Ocak 2002 tarihinde bu
avukatların yerini Frankfurt’ta avukat Berthold Fresenius almıştır.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Başvuranın geçmişi
Başvuran 1971 doğumlu, 2001 yılından bu yana Almanya’da ikamet eden kürt kökenli
ve alevi bir T.C. vatandaşıdır. Nisan 1992 tarihinde başvuran aşırı sol örgüte üye olma suçundan ilk kez
tutuklanmış ve daha sonra salıverilmiştir. 1993 yılında başvuran her fırsatta yasadışı örgüt
DHKP-C’ nin (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Cephe) sempatizanlığını yapmış, örgüt adına
el ilanı dağıtmış, toplantılar düzenlemiş, yeni üyelerin örgüte katılımını sağlamıştır. O
dönemde başvuran açlık grevinde bulunan tutuklu yakınlarına destek vermiş ve sık sık
cezaevlerini ziyaret etmiştir.
B. Başvuranın tutuklanması ve göz altına alınması Kasım 1995 tarihinde sivil giyimli dört kişi başvuranı Sağmalcılar Cezaevinden
alan minibüsten inmeye zorlamıştır. Kendilerini JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle
Mücadele Birimi – Jandarma terörle mücadele ve bilgi edinme birimi) mensupları olarak
tanıtan bu kişiler cezaevinin 700 metre yakınında minibüsü durdurmuşlardır. Jandarma
tarafından oluşturulan bu birimin varlığı yetkililerce daima yalanlanmıştır.
Elleri ve ayakları bağlanan başvuran bir binanın zemin katındaki hücrede tutulmuş,
Sağmalcılar Cezaevi’ne ziyaret nedeni, DHKP-C bünyesindeki faaliyetleri özellikle de kısa
bir süre önce meydana gelen iki askerin öldürülmesi olayı ile ilgili sorguya çekilmiştir.
Başvuran sorgulamalar sırasında ölümle tehdit edilmiş ve çeşitli işkencelere tabi tutulmuştur.
Başvuran daha sonra oraya iki saat uzaklıktaki inşaatı süren başka bir binaya
götürülmüştür. Oradan kaçmaya çalışan başvuran tekrar yakalanmış ve bir araca bindirilerek dakika uzaklıktaki bir villaya götürülmüştür. Villanın zemin katında başvuran R.Harman
isimli bir bayanı sesinden tanımıştır.
Başvuran daha sonra kendini Bozo kod adıyla tanıtan bir kişi tarafından sorgulanmış,
bu kişi terörist bir örgüt bünyesinde bulunduktan sonra «kontrgerilla» ya katıldığını ifade
etmiştir. Başvuran bu villada beş gün kalmıştır. Kasım 1995 tarihinde başvuranın kız kardeşi Medine Ay İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısına yazılı müracaatta bulunarak 15 Kasım 1995 tarihinde Özen
ve Selma adlı iki kişiyle aynı anda tutuklanan kardeşinin durumundan endişe duyduğunu ve
akıbetini merak ettiğini ifade etmiştir.
Medine Ay’ın talebi üzerine Cumhuriyet Savcısı, Ali İhsan Ay’ın isminin ne Jandarma
tutuklama kayıtlarında ne de Terörle Mücadele Yerel Şube kayıtlarında yer aldığı
açıklamasında bulunmuştur.
C. Başvuran hakkında yapılan şikayetler Kasım 1995 tarihinde Medine Ay’ın vekili D. Yüksel, kontrgerilla tarafından
kaçırıldığını ve başvuranla aynı yerde sekiz gün kaldığını belirten R. Harman’dan uyarı
mesajı almıştır. Bayan Yüksel aynı gün İstanbul Cumhuriyet Savcılığına giderek başvuranın –
söylediğine göre – Bayrampaşa Cezaevi girişi önünden saat 14.00 sularında kaçırılması ve
kayboluşuyla ilgili olaylar hakkında bir soruşturma açılması talebinde bulunmuştur.
Müvekkilinin beyanlarına dayalı olarak R.Harman müvekkilini kaçıranların yasadışı
örgütlerden pişmanlık duyarak ayrılan eski «kontrgerilla» mensupları olduklarını, aralarında
Tunceli basınında tanınan «Bozo» kod adlı Yusuf Geyik’in de bulunduğunu beyan etmiş, bu
doğrultuda Gerçek adlı bir derginin 1993-14 no’lu sayısında çıkan makaleyi sunmuştur.
Avukat ayrıca başvuranın kaybolduğu günün ertesinde Medine Ay’ın evinden 0 212 535 13 no’lu telefondan kimliği bilinmeyen kişilerce arandığını bu şahısların kardeşinin
yanlışlıkla kaçırıldığı ve yakın zamanda serbest bırakılacağı bilgisini verdiklerini belirtmiştir. Kasım 1995 tarihinde Yüksel, bu defa R. Harman adına, kaçırılma ve kötü
muameleye maruz bırakılma gerekçesiyle bir şikayette bulunmuştur. Kasım 1995’te Medine Ay, kardeşinin kaybolması ile ilgili Türkiye İnsan Hakları
Derneği İstanbul Şubesi’ne başvurmuştur.
Başvuran 20 Kasım 1995 tarihinde saat 16.00 sularında Yeşilköy’de (İstanbul) serbest
bırakılmıştır. Ertesi gün Yüksel ile görüşen başvuran, tutuklanışı ve maruz kaldığı olaylar
hakkında bilgi vermiştir.
Aynı gün 21 Kasım 1995’te başvuran «kontrgerilla» üyeleri hakkında şikayette
bulunarak «sivil polisler» veya «JİTEM’e bağlı askerler» tarafından kaçırıldığını öne
sürmüştür.
D. Yapılan şikayetle ilgili yürütülen soruşturmalar
Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine başvuran önce İstanbul Adli Tıp Kurumuna
ardından Haseki Hastanesi’ne gönderilerek sağlık kontrolünden geçirilmiştir. 21-22 Kasım tarihli sağlık raporlarında başvuranın vücudunda çeşitli ebatlarda darp izlerine
rastlanıldığı belirtilmiştir.
Doktorlar başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığını fakat 15 gün istirahat etmesi
gerektiğini kaydetmişlerdir. Kasım 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı yetkisizlik kararı vererek dava dosyasını
Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiş, ardından Eyüp Cumhuriyet Savcılığı da aynı
nedenle dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir. Bu noktada başvuran
ve R. Harman’ın davaları hakkında ayrı ayrı başlatılmış olan soruşturma dosyalarının
birleştirilmesine ve tek soruşturma yürütülmesine karar verilmiştir. Kasım 1995 tarihinde başvuran İnsan Hakları Derneği’ne başvurmuş, buradaki
yetkililer başvuranın sağlık taramasından geçirilmesi için üç hekimi görevlendirmiştir.
Başvuran genel bir muayeneden geçmiş, vücudunda sigara izlerine benzer çeşitli izler tespit
edilmiş, başvuran hekimlere uyku güçlüğü, halsizlik, konsantrasyon bozukluğu v.b. gibi
şikayetlerde bulunmuştur. Ertesi gün 1 Aralık 1995’te başvuran bir nörolog tarafından
muayene edilmiştir. Doktorlar psikiyatrik kontrol için başvurana randevu vermişler fakat
başvuran bu randevuya gitmemiştir. Nisan 1996 tarihinde başvuran Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda dile getirmiş olduğu şikayetleri yinelemiştir.
Mayıs 1996 tarihli yazısı ile Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü Tekirdağ Cumhuriyet
Savcılığı’na ne başvuranın ne R.Harman’ın gözaltına alındığını belirtmiştir. Mayıs 1996’da başvuran ve R.Harman tarafından polisler hakkında yapılan
suçlamalarla ilgili olarak Savcılık ratione personae bakımından yetkisizlik kararı vermiş ve
kamu görevlileri hakkında soruşturma yürütülmesine dair kanun uyarınca dava dosyasını
Tekirdağ İdare Kurulu’na göndermiştir. Haziran 1996 tarihli kararı ile Kurul, ne sözkonusu polisler ne de diğer Devlet
görevlilileri hakkında soruşturma başlatıldığına ilişkin kanıtlayıcı herhangi bir unsur
bulunmadığından dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir. Haziran ve 20 Eylül 1996 tarihli yazıları ile Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı, Emniyet
müdürlüğünden başvuranı ve R.Harman’ı kaçırmaktan ve onlara kötü muamelede
bulunmaktan sorumlu «PKK itirafçıları, kontrgerilla» olarak tanımlanan dört kişinin
bulunması ve tutuklanması talebinde bulunmuştur. Mayıs 1997’de Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine A.N.Ç. Emniyete
çağrılmış ve R. Harman’ın kaçırılmasında kullanılan 34 ULE 71 plakalı araçla ilgili olarak
sorgulanmış, adı geçen plakanın 24 Aralık 1993 tarihinden bu yana sahibi bulunduğu Opel
Astra marka otomobile ait olduğunu ifade ederek, Kasım 1995’te İstanbul’dan ayrılmadığını
ve otomobilinin çalınmadığını eklemiştir. Haziran 1997’de Savcılık R.Harman’ın serbest bırakıldıktan sonra kaldığı adresin
tespiti için inceleme başlatmıştır. Kasım 1997’de Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul
Jandarma Bölge Komutanlığı’ndan R.Harman’ın, başvuranın, Bozo kod adlı Yusuf Geyik’in
ve Tatar kod adlı Sakallı Veli Yeşil’in isimlerinin kayıtlarında geçip geçmediğini kontrol
etmelerini talep etmiştir. Ocak 1998’de Emniyet Müdürlüğü, ne R.Harman ne başvuran hakkında özgürlüğü
kısıtlayıcı hiçbir önlem alınmadığını ve Bozo ve Tatar kod adlı kişiler hakkında resmi hiçbir
kaydın bulunmadığı bilgisini kaydetmiştir. Ocak 1998’de Jandarma Bölge Komutanlığı’ndan da benzer yanıt gelmiştir. Şubat 1998’de Cumhuriyet Savcısı, aynı soruyu İstanbul Bölge ve Genel Jandarma
Komutanlıklarına yöneltmiş, askeri yetkililer 9 Mart 1998 tarihinde cevaben vermiş oldukları
yazıda aranan bu iki şahıs hakkında hiçbir bilginin mevcut olmadığını bildirmişlerdir.
E. Başvuranın vatandaşlıktan çıkmasından sonraki olaylar Nisan 2001 tarihinde başvuran Türkiye’yi terk ederek yasal yollardan uçakla
Almanya’ya yerleşmiştir. Siyasi iltica statüsünden yararlanmak istemiş ve bu hak kendisine tarihinde verilmiştir.
ve 16 Ekim 2003 tarihlerinde kendileri de sığınmacı olan dört kişi (Adem Gencer,
Sevim Derya, Mahmut Seçik ve kimliği bilinmeyen bir kişi) başvuran hakkında yazılı
tanıklıkta bulunmuşlardır. Ekim 2003’te İnsan Hakları Derneği başvuranın istemiş olduğu sağlık raporunu on
beş fotoğrafla birlikte ve 30 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında yapılan tetkiklerin sonuçlarını
göndermiştir. Ekim 2003 tarihinde başvuranın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapmış
olduğu başvurunun kabuledilebilirlik kararı ulaştırılmış, Adalet Bakanlığı Tekirdağ
Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiş olduğu yazıda o ana dek yürütülen soruşturmaların seyri
hakkında bilgi talep etmiştir. Ekim 2003 tarihinde başvuran Almanya’daki Bamberger Hof Hospital psikiyatri
kliniğinde muayene edilmiştir. Hazırlanan tıbbi raporda başvuranın maruz kaldığı olaylar
sonucunda geri döndürülemez post-travmatik bir duruma yol açtığı ifade edilmiştir. Kasım 2003 tarihinde başvuran ve R. Harman’ın olay tatbikatı için çağrılmasına
karar verilmiş fakat her ikisi de bildirdikleri adreslerde bulunamamışlardır. Aralık 2003 tarihinde Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı Adalet Bakanlığı’nın
sözkonusu yazısına cevaben soruşturmaların sonuçları hakkında bilgi vererek başvuranın ve R.
Harman’ın iddia ettikleri olayların inandırıcılığının teyit edilmesi ölçüsünde bu soruşturmanın
bundan böyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülmesi gerektiği görüşünü
iletmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, öne sürülen iddiaların güvenilirliğine şüphe düşürdüğünü
düşündüğü unsurlar arasında bir sıralama yapmıştır:
-
- ULE 71 plakalı Opel Astra marka özel aracın R.Harman’ın kaçırılmasında
kullanılan ve öne sürüldüğü gibi kamuya ait sahte plakalı Kartal marka otomobil
olması mümkün değildir;
çelişkili beyanlarına rağmen R. Harman’ın 16 Kasım 1995 tarihinde Tekirdağ Emniyet
Müdürlüğü’nün yanında bulunan Yat otelinde olduğu kesindir; normal şartlar altında
bu kişinin, Emniyet Müdürlüğü girişinde sürekli nöbette bulunan polis memurlarının
yanına gitmesi beklenirdi.
-
-
resmi olarak elde edilen verilerde yer aldığı üzere Devlet kurumlarında Yusuf Geyik
(Bozo), Sakallı Veli Yeşil (Tatar) isimli hiçbir kimse tanınmadığı gibi; R.Harman’ın
ve Ali İhsan Ay’ın ileri sürdüğü gibi «Devlet görevlileri» de değildir; bu durumda
saldırganlar ancak başkaları olabilir.
R.Harman ve Ali İhsan Ay kendilerini kaçıranların kimlik tespitinin yapılması ve
olayların tatbikatı için kendilerine yapılan iki çağrıya yanıt vermemişlerdir.
Bu nedenle Cumhuriyet Savcısı şu sonuca varmaktadır:
«Sonuç olarak, şikayetçilerin öne sürdükleri iddialara göre zorla kaçırıldıkları ve
işkence gördükleri şüpheli bir durumdur. Vermiş oldukları beyanlar ve sağlık
raporları haricinde, dile getirdikleri olaylara dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. (...)
bürosu avukatının onları yönlendirdiği düşünülmektedir. Elazığ ve Malatya Devlet
Güvenlik Mahkemeleri yasadışı örgüt Dev-Sol’a üye olma ve yasak gazete dağıtma
suçlarından R.Harman’ın tutuklandığı; Ali İhsan Ay’a gelince, bu kişi yasadışı sol bir
örgüte üye olduğundan şüphe edildiğinden 16 Nisan 1992 tarihinde göz altına alınmış,
fakat sonra serbest bırakılmıştır, ve [en son olarak] başka bir mahkumiyetinin olması
nedeniyle ceza infaz bürosu müdürlüğüne çağrılmıştır.»
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, “Devletin silahlı kuvvetlerinin bir parçası olan JİTEM üyeleri” tarafından
altı gün süreyle usule aykırı olarak hapis tutulduğunu ve işkence gördüğünü iddia etmekte ve
bu itibarla AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Tarafların İddiaları
Hükümet, Devlet görevlilerinin, iddia edilen adam kaçırma ve kötü muamelede
bulunma olaylarına karıştığına dair elle tutulur herhangi bir delilin bulunmaması nedeniyle,
başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun, hatta hayal ürünü olduğunu ileri sürmektedir.
Hükümet ayrıca, başvuranın şikayetinden sonra ara vermeden cezai soruşturmaların
başlatıldığını ve bunun eleştiriye meydan vermediğini hatırlatmaktadır.
Başvuran bu sava karşı çıkarak şikayetlerini sürdürmektedir. Başvuran şikayetlerini
desteklemek üzere, özel olarak Gerçek dergisinin 1993-14. sayısında çıkan bir makaleyi, beş
kişinin tanıklığını, üç sağlık raporunu, genel olarak ise Türkiye’nin güneydoğusunda o
zamana kadar gerçekleştirilen benzeri şiddet olaylarını göstermektedir. Başvuran özellikle o
dönemde Sağmalcılar Cezaevi’nin yasadışı örgüt liderlerinin kaldığı yer olmakla ünlü
olduğunu, dolayısıyla cezaevinin çevresinin polisin sıkı gözetim altında tutulduğunu; normal
koşullarda hiç kimsenin bu bölgeden bir başka kişiyi kaçırmayı başarmasının mümkün
olmadığını vurgulamaktadır: Aslında, cezaevinin çıkışında nöbet tutan görevliler telsizle, daha
uzakta bulunan devriyelerden işaret edilen aracı durdurmalarını istemişler ve içindeki
yolcuları yakalamışlardır.
Yürütülen ceza soruşturmalarına ilişkin olarak başvuran, bunların o güne kadar hiçbir
somut sonuç vermediğini belirtmektedir. Bu itibarla başvuran AİHM’den Hükümet’in 10
Haziran 2004 tarihinde sunduğu belgeleri dikkate almamasını talep etmektedir. Sözkonusu
belgeler yalnızca R. Harman davasında yürütülen soruşturmalara ilişkin olup, başvuranın
kendi davasının değerlendirilmesinde ispat değerine sahip değildir.
B. AİHM’nin Takdiri
1. Mevcut davada belirtilen olaylar hakkında Devletin sorumluluğu konusunda
AİHS’nin 3. maddesine aykırı muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla
desteklenmesi gerektiği düşüncesinden hareket eden AİHM (Dikme-Türkiye, no: 20869/92, §
CEDH 2000-VIII), ilk bakışta, başvuran tarafından sunulan sağlık raporlarının bile tek başına,
başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakıldıktan sonra son derece ciddi boyutta kötü
muamelelere maruz kaldığı yönündeki iddiasını desteklemede yeterince sağlam bir dayanak
teşkil ettiğini gözlemlemektedir.
Bu husus taraflar arasında ihtilafa neden olmamakla birlikte, taraflar, sözkonusu
şiddetten sorumlu olanların kimliği konusunda ciddi bir anlaşmazlık içindedirler.
Bunları ayırt etmek için, başvuranın öne sürdüğünün aksine, AİHM yalnızca olaylar
esnasındaki mevcut koşuları değil, aynı zamanda, Harman ve başvuranın davalarında
yürütülen ortak soruşturma dosyasına ilişkin Hükümet’in sunduğu belgeler de dahil olmak
üzere, o güne kadar elde edilen bilgilerin tümünü gözönünde bulunduracaktır (Yaşa-Türkiye, 2
Eylül 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-VI, s. 2437, § 94).
Mevcut davada, başvuran tarafından belirtilen tanıkların nesnelliği sorusu bir kenara
bırakılırsa, sözkonusu tanıkların hiçbirisinin görgü tanığı olmadığına dikkat çekmek gerekir:
Harman, başvuranı sesinden tanıdığı düşüncesindeyken, diğer dört arkadaşları yaşanandan
çok aktarılan olayları anlatmaktadırlar. Her ne olursa olsun sözkonusu tanıkların ifadeleri,
başvuranın kaçırılıp ardından işkence gördüğü koşulları aydınlatabilecek yeni ve
doğrulanabilir hiçbir unsur getirmemiştir.
Olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde hüküm süren
durum sözkonusu olduğunda ise AİHM daha önce de, güvenlik güçleri ile kontrgerilla adı
verilen kişilerden oluşan paramiliter bir oluşum arasındaki karanlık ilişkileri gündeme getiren,
kayıp ve ölüm olaylarını incelemek durumunda kaldığını hatırlatır (Bkz., örneğin, Yaşa-
Türkiye, adıgeçen karar, Tanrıkulu-Türkiye [GC], no 23763/94, CEDH 1999-IV ; Kılıç-
Türkiye, no 22492/93, CEDH 2000-III ; Ertak -Türkiye, no 20764/92, CEDH 2000-V ; Akkoç -
Türkiye, no 22947/93 et 22948/93, CEDH 2000-X ; Mahmut Kaya-Türkiye, no 22535/93,
CEDH 2000-III ; Ekinci-Türkiye, no 25625/94, 18 Temmuz 2000 ; Ülkü Ekinci-Türkiye, no
27602/95, 16 Temmuz 2002 ; Tepe -Türkiye, no 27244/95, 9 Mayıs 2003 ; Nuray Şen -
Türkiye, no 41478/98, 17 Haziran 2003 ; M.K. -Türkiye, no 29298/95, 13 Temmuz 2004 ;
Buldan -Türkiye, no 28298/95, 20 Nisan 2004 ; O. -Türkiye, no 28497/95, 15 Temmuz 2004).)
Bu davalarda AİHM, kamuoyunda Susurluk Raporu olarak bilinen bir belgeyi
değerlendirmeye almıştır. Sözkonusu Raporda ulaşılan sonuçlar belli ölçüde 1992-1994 yılları
arasında ve o tarihten itibaren, güneydoğu bölgesinde siyaset adamları, devlet kurumları ve
öncelikli olarak PKK’yı desteklediklerinden şüphe edilen kişileri hedef alan yer altı grupları
arasındaki üçlü yasadışı çıkar ilişkisinin varlığını doğrulamaktaydı.
AİHM bazen, özellikle mağdurların kimlikleri ve geçmişleri hakkında, suç teşkil eden
eylemlerde Devlet görevlilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak yer almaları konusundaki
iddialarını dayandırabilecekleri ilgili unsurları ortaya çıkarabilmiştir (Bkz., örneğin, Tepe, §
173; Ülkü Ekinci, § 141; Nuray Şen, § 171 ve Buldan, § 78, adı geçen kararlar).
Bununla birlikte AİHM son olarak, daha sağlam delillerin yokluğunda, Devlet
görevlilerinin belirli bir olaya karışmalarının Susurluk Raporu’na dayanılarak gerekli delil
düzeyinde tespit edilemeyeceğine kanaat getirerek bu varsayımları dikkate alamamak
gerektiğine karar vermiştir (adıgeçen, Yaşa § 94).
Mevcut davaya ilişkin olarak, AİHM, uyandırdığı kaygılara rağmen ne Susurluk
Raporu’nun ne de Gerçek dergisinde yayınlanan makalenin –ki sözkonusu metinlerde
başvuranın iddia ettiği olaylar hakkında hiçbir şey yazılmamıştır (Bkz., örneğin, Buldan,
adıgeçen karar, § 81) – başvurana yapılan saldırının Devlet güçleri tarafından ya da bunların
işbirliğiyle gerçekleştirildiği varsayımını tek başına ortaya çıkaramayacağını yineler.
Bu itibarla JİTEM ve Bozo kod adlı Yusuf Geyik isimlerinin AİHM’nin önüne tekrar
gelmesinden herhangi bir sonuç çıkarılamaz (Bkz., diğerleri arasında, Tepe, §§ 85-86, Ekinci,
§§ 65 ve 73 ve Mahmut Kaya, §§ 24, 33 ve 37). Zira Türkiye’nin güneydoğusundaki
durumun, örneğin İstanbul gibi Olağanüstü Hal Bölgesi’nin dışındaki bölgelere de yayıldığı
ve/veya kürt yanlısı isyancı hareketleri desteklediklerinden şüphe edilenlerin dışındaki diğer
kişileri de etkilediği varsayılsa bile, bu isimlerin başvuranın iddia ettiği olaylara bağlanmasına
elveren hiçbir doğrudan delil bulunmamaktadır (Bkz., örneğin, Mahmut Kaya, adıgeçen karar,
§ 105).
Sonuç olarak, başvuranın Devlet görevlileri tarafından veya onların işbirliğiyle
kaçırılıp işkence gördüğü yönünde her sonuç, her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya çıkmış
bir tespitten çok olguların genelleştirilmesine dayanmaktadır. Aynı şey, ilgili dönemde, şu
veya bu ziyaretçiyi yakalamak amacıyla yüksek güvenlikli cezaevlerinin uzağında konuşlanan
polisin sık sık pusuya düşürme yöntemine başvurduğu iddiası için de geçerlidir. Bu husus
hakkında dosyada yer alan son derece kısıtlı unsurlar karşısında, burada doğrulanması
imkansız bir varsayım sözkonusudur.
Dolayısıyla AİHM, soruşturmayı yürütmekle yetkili ulusal mercilerin, başvuranın
maruz kaldığı olayların üçüncü kişilere yüklenebileceği yönünde ulaştıkları tespitleri şüpheye
düşürebilecek hiçbir unsura rastlamamıştır (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A
serisi no: 269, s. 17, §§ 29-30).
Bununla birlikte, Devletin yargı yetkisi altındaki kişilere, mevcut davada olduğu gibi,
sivil vatandaşlar tarafından olsa bile şiddet uygulanmasını önleyecek doğru önlemleri
almadığı durumlarda Devlete sorumluluk yüklenebileceği hatırlanırsa, AİHM’nin incelemesi
burada bitmeyecektir (Mahmut Kaya, adıgeçen karar § 115, A.-Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998
tarihli karar, Derleme 1998-VI, ss. 2699-2700, §§ 22 ve 24; aynı zamanda bkz., mutadis
mutandis, Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, ss. 3159-3160, §§ 115-
116).
Sonuç olarak, Türkiye’deki yasaların, başvuranı, AİHS’nin 3. maddesine aykırı
muamelelerden koruduğundan emin olmak ve Türk makamların, başvuranın, gerçekleşmesini
engellemedikleri gerçek ve yakın bir risk altında olduğunu bildiklerine ya da bilmeleri
gerektiğine inandıracak nedenlerin olup olmadığını araştırmak gerekir (ibidem).
Oysa başvuran daha önce, ne herhangi birileri tarafından hedef alınmakla tehdit
edildiğini ya da böyle hissettiğini iddia etmiş, ne de saldırıya uğrama endişesiyle, şu veya bu
şekilde yetkili mercilerden yardım istemiş veya yetkili mercilerin buna dikkatini çekmiştir
(Bkz., örneğin, adıgeçen kararlar, Kılıç, § 76 ve Mahmut Kaya, § 87). Bu koşullarda ve
yukarıda belirtilen tespiti dikkate alarak AİHM, hukuki veya uygulamaya ilişkin önleyici
tedbirlerin yerine getirilmesinde Türk makamları tarafından haklı bir gerekçeye dayanmayan
herhangi bir ihmalkarlık yapıldığının nesnel olarak ileri sürülemeyeceği kanaatindedir.
Sonuç olarak AİHM, mevcut davada, AİHS’nin 3. maddesinin herhangi bir şekilde
ihlal edildiğinin ortaya konamayacağı hükmüne varmıştır.
Ulaşılan bu sonuç AİHM açısından, başvuranın şahsına karşı işlenen şiddet olayları
öncesinde yaşanan olayları inceleme gereğini ortadan kaldırmaktadır. Fakat daha sonra
meydana gelen olaylar açısından durum farklıdır: AİHM, Devletin sorumluluğu konusunda,
olaya ilişkin kesin tespitlere ulaşmanın mevcut davadaki imkansızlığının, başvuranın ilgili
dönemde yetkili mercilere dile getirdiği şikayetlere etkin bir cevap alamamış olmasından
kaynaklanmadığı konusunda emin olmalıdır (Bkz., mutadis mutandis, İlhan-Türkiye [GC], no:
22277/33, § 79, CEDH 2000-VII, ve Labita-İtalya [GC], no: 26772/95, § 131, CEDH 2000-
IV).
2. Başvuranın şikayetleri konusunda yürütülen soruşturmalar
AİHM, AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte veya ayrı olarak ele alındığında 3. maddenin,
Devlet görevlilerine yüklenebilecek fiil veya ihmaller nedeniyle olaylar ve sorumlulukların
saptanması hakkında ulusal mercilere getirilen usulü yükümlülüklerin konusunu ve kapsamını
hatırlatır (Bkz., örneğin, Assenov-Bulgaristan, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, s. 3290, § ve Z. ve Diğerleri-Birleşik Krallık [GC], no: 29392/95, § 109, CEDH 2001-V).
Oysa daha önce AİHM’nin M.C.-Bulgaristan kararında da belirttiği gibi, bu türden bir
yükümlülük, ilkesel olarak, yalnızca Devletin bilgisi dahilinde uygulanan kötü muamele
vakalarıyla sınırlandırılamaz (no: 39272/98, §§ 151 ve 153, CEDH 2003-XII).
AİHM, Sözleşme’nin 2. maddeden doğan yasak gibi 3. maddesinde yer alan mutlak
yasağı bir kez daha belirtir (Menson-Birleşik Krallık, no: 47916/99, CEDH 2003-V). Buna
göre, şayet bir kişi “savunabilir” bir şekilde, şüpheli koşullar altında 3. maddeye aykırı
fiillerden ötürü mağdur olduğunu iddia ediyorsa, sözkonusu kişilerin sıfatı her ne olursa olsun,
yetkili mercilerin görevi etkili bir soruşturma yürütmektir. Burada “savunulabilir” olması
gereken suç sayılan muamelenin varlığına dair şikayettir, yoksa zorunlu olarak “sorumlu
oldukları iddia edilenlerin” kim oldukları hakkında mağdurun haklı veya haksız yere yaptığı
değerlendirme değil: mevcut hukuki yollara göre ve usulüne uygun olarak önlerine bir kez
getirildikten sonra, olayların aydınlatılması ve “gerçek” sorumluların tespit edilmesi için
bilgilerine sunulan olayları AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği titizlikte incelemeye sunmak
ulusal mercilerin üzerine düşen bir görevdir.
b. Davanın koşullarının değerlendirilmesi
Mevcut davada AİHM, 17 ve 18 Kasım 1995 tarihlerinde önce başvuranın kardeşi
ardından Yüksel tarafından yazılı olarak suç bildiriminde bulunulduğunu, 21 Kasım 1995
tarihinde ise başvuranın kendisinin mevcut davanın olayları hakkında resmi şikayet dilekçesi
verdiğini kaydeder. Bu tarihte Cumhuriyet Savcısı ilgiliyi iki kez dinlemiş ve sağlık
muayenesinden geçtiğinden emin olmuştur.
Hazırlanan sağlık raporunda tespit edilen lezyonların ciddiyeti ve başvuranın,
yaralarının kaynağı olan olayların gelişimi konusunda yaptığı açıklamalar, yetkili mercileri
alarma geçirmeye ve özgürlükten yoksun bırakılmanın ardından işkence yapıldığına
inandıracak makul gerekçeler teşkil etmeye yeterlidir. Başvuranın ulusal merciler karşısında
“savunulabilir” bir şikayet dile getirdiğinden şüphe yoktur.
İlgilinin şikayetleri konusunda derhal ceza soruşturmaları başlatılmıştır ve bu ivedilik,
halkın hukuk Devleti’ne olan güvenini ve bağlılığını sürdürmenin yanı sıra yasadışı fiillere
müsamaha gösterildiği ya da bu fiillerin işlenmesinde işbirliği yapıldığı yönünde izlenimlerin
önüne geçmede en önemli koşuldur (Bkz., mutadis mutandis, Hugh Jordan-Birleşik Krallık,
no: 24746/94, § 108, 136-140, CEDH 2001-III).
Ardından dosya Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiştir. Başvuranla birlikteki
diğer şikayetçi ve en önemli tanık olan R. Harman’ın tanıklık ifadesi alındıktan sonra
Cumhuriyet Savcısı, dava dosyasını Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı’na sevk etmiştir. Bu
esnada ne başvuranın ne de R. Harman’ın isminin güvenlik birimlerinin gözaltı kayıtlarında
yer almadığı ve R. Harman’ın kaçırılmasında kullanıldığı iddia edilen 34 ULE 71 plaka
numaralı aracın Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı hiçbir birime ait olmadığı ortaya
çıkmıştır.
Suç olduğu varsayılan olaylara Devlet görevlilerinin muhtemelen dahil olmaları
konusundaki dosyadan çıkan olgusal unsurlar gözönünde bulundurulduğunda, her ne kadar
nedeni, yetkili mercilerin elinde gerekli tüm unsurların bulunmayışı olsa da, şu ana kadar
yürütülen soruşturmanın seviyesi eleştirilebilir görünememektedir.
Bu açıdan, soruşturma yürütülürken, başvuran ve R. Harman’ın avukatı olan Yüksel’in,
müvekkillerini, olay tatbikatının yanı sıra kendilerini kaçıranların kimliğini teşhis etmeleri
için bölgede nöbet tutan güvenlik personelinin fotoğraflarını incelemek üzere çağırdığını,
fakat ilgililerin bu çağrıya cevap vermediklerinin altını çizmek gerekir.
Diğer yandan, yetkili mercilerin bazı izlerin peşini ciddi bir şekilde sürmemiş gibi
göründükleri doğru olsa bile, AİHM
suçlanabileceklerine o kadar ikna olmamıştır:
aşağıdaki nedenlerden dolayı bununla
Başvuranın saat 14’e doğru, Özen ve Selma adlı iki kadınla birlikte aynı zamanda
kaçırıldığı yönünde, başvuranın kızkardeşinin ve avukatı Yüksel’in soruşturmada teyit
edilmeyen beyanları konusuna gelince, bu ölçüde kesin bilgilere dayanan beyanların normal
olarak doğrudan tanıklardan gelmiş olması gerektiğinin saptanması zorunludur: Oysa
soruşturma mercilerine, buna ilişkin ne yazılı olarak ne de böyle bir tanıktan hiç bir beyan
sunulmamıştır.
Buna ilaveten, sözkonusu kişileri kaçıranların 16 Kasım 1995 tarihinde, başvuranın
kardeşi Medine Ay ile iletişim kurdukları gerekçesiyle Yüksel tarafından dinlenmesi talep
edilen telefon hattı hususu vardır. Oysa, bunun doğru olduğu varsayılsa bile, başvuranın
kardeşinin niçin bu önemli bilgiyi, avukat Yüksel’e henüz başvurmadan önce 17 Kasım 1995
tarihinde görüştüğü Cumhuriyet Savcısı’nın bilgisine sunmadığını açıklayabilecek hiçbir şey
yoktur.
Her ne olursa olsun, başvuranın ilk şikayetinin “sivil polisler” ya da “sivil askerler” ile
ilgili olduğu dikkate alınarak, bu şekilde hazırlanan dosya, memurların yargılanması hakkında
kanun uyarınca 29 Mayıs 1996 tarihinde Tekirdağ İdare Kurulu’na gönderilmiştir. Haziran 1996 tarihinde İdare Kurulu mevcut davada Devlet görevlileri hakkında
takibat başlatılmasını gerektirecek hiçbir unsurun olmadığına karar vermiştir: başvuranlar
hiçbir zaman saldırganların kamu görevlisi olduklarını ileri sürmemişlerdir, dolayısıyla bu,
“kontrgerilla” ya da “PKK itirafçısı” olarak niteledikleri bireyleri ilgilendiren bir durum
olamaz. Sonuç olarak İdare Kurulu olayların üçüncü kişilere atfedilebilir olduğuna ikna
olmuştur.
Elbette AİHM daha önce birçok davada, bu organlar tarafından yürütülen
soruşturmaların, yürütme karşısında bağımsız olmadıklarından dolayı ciddi endişeler
uyandırdığı kararına varmıştır (örneğin, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar,
Derleme 1998-IV, s. 1732-1733, §§ 79-81 ve Oğur-Türkiye [GC], no: 21954/93, §§ 91-92,
CEDH 1999-III).
Bununla birlikte mevcut davada, İdare Kurulunun müdahalesi belirleyici olmadığı için
bu soruya takılmak gerekli değildir: İdare Kurulu soruşturmaya son noktayı koymamış ve
yalnızca şiddet olaylarının sorumluları olduğu iddia edilen kişilere uygulanacak usul
hükümlerinin niteliği konusunda devreye girerek, bu kişilerin kamu hukukuna göre
yargılanması gerektiği yönünde karar bildirmiştir.
Daha fazla önem taşıyan husus ise, 17 Haziran 1996 tarihinden itibaren soruşturmanın
gidişatının ve Türk makamlarının, başvuranın davasına ilişkin olayları ve sorumluları tespit
etme niyetlerinin incelenmesidir.
Dava dosyası İdare Kurulu tarafından gönderilir gönderilmez Tekirdağ Cumhuriyet
Savcısı soruşturmayı yeniden ele almış ve başvurana işkence eden kişilerin yakalanması
yönünde emir çıkarmıştır. 3 Mayıs 1997 tarihinde R. Harman tarafından belirtilen arabanın
A.N.Ç. isminde, bu olayların tamamen dışında bir kişiye ait olduğu ortaya çıkmıştır. Haziran
ayı boyunca Savcılık R. Harman’ın sözlerinin doğru olup olmadığını ortaya çıkarmaya
çalışmış ve 1997 yılı Kasım ayından 1998 yılı Mart ayına kadar, Yusuf Geyik (Bozo) ve
Sakallı Veli Yeşil’in (Tatar) emniyet makamları tarafından tanınıp tanınmadığını belirlemeye
çalışmış, fakat sonuçta bu çabalar boşa çıkmıştır.
Başvuran üç yıl sonra Türkiye’yi terk etmiş, daha sonra yeni deliller elde etmeyi
başarmış, fakat soruşturmayı yürüten yetkililer bunlar hakkında hiçbir zaman
bilgilendirmemişlerdir.
Pek de verim alınamayan bir soruşturmadan yaklaşık beş yıl sonra, 8 Kasım 2003’te
Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı olay tatbikatı için başvuranın ve R. Harman’ın bir kez daha
çağrılmasına karar vermiştir.
Bu girişim ilgililerin artık belirtilen adreslerde ikamet etmemeleri nedeniyle sonuçsuz
kalmıştır.
İç soruşturmanın hala devam etmesi ve sözkonusu soruşturmanın bu güne kadar
başvuranın maruz kaldığı şiddet olaylarının faillerinin tespit edilmesini sağlayamamasından
görüldüğü üzere, AİHM, İdare Kurulu’nun davaya müdahalesinin, hatta Savcılıkların
güvenlik güçlerince kendilerine sunulan bilgileri çekince koymaksızın kabul etmelerinin, belli
bir dereceye kadar, iç soruşturmanın gücünü zayıflatan unsurlar teşkil ettiğini kabul etmeye
hazırdır.
Diğer yandan mevcut davada yetkililere yüklenebilecek ihmallere rağmen,
soruşturmaların etkinliğini en çok sarsan durum, olayların tatbikatı sırasında başvuranın
bulunmayışı ve dahası güvenlik güçlerinin fotoğraf tespiti incelemesine katılmamasıdır.
Üstelik Ay kendisini kaçıranların götürdükleri yerleri ve bu kişilerden en az ikisini sözlü
olarak tanımlayabileceğini ileri sürmüştür.
Yukarıda belirtilenler doğrultusunda, AİHM, bir başkasının fiilleri konusunda
soruşturma yürütme yükümlülüğü çerçevesinde, soruşturma çalışmalarının uygulamaya ilişkin
gerçekleri dikkate alındığında, minimum düzeyde etkililik kriterini karşılayan soruşturmaların
doğası ve derecesinin değerlendirmeye alındığını hatırlatmak zorundadır (Bkz. mutatis
mutandis, Velikova-Bulgaristan kararı no: 41488/98, § 80 AİHM 2000-VI).
Bu açıdan, mevcut davada yürütülen soruşturma, sonuçları itibariyle verimsiz kalmış
olsa da bütün olarak değerlendirildiğinde tatmin edicidir. Zira sözkonusu yükümlülük
sonuçlara göre değil araçlara ilişkin bir yükümlülüktür (Bkz. Menson kararı ve sözü edilen
diğer kararlar) ve başvuranın, gerçeğin araştırılmasına kendisinin veya avukatının daha fazla
katkısı olmadan, daha farklı bir sonuç alınacağını beklemekte haklı olduğu düşünülemez.
Bu doğrultuda AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran davaya ilişkin olaylara göndermede bulunarak kaçırılmasının yasadışı
yollarla özgürlüğünden yoksun bırakılması anlamına geldiğini savunmakta ve bu durumun
AİHS’nin 5. maddesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.
Dava dosyasında yer alan unsurların bütünü ışığında AİHM, AİHS’nin 5. maddesi
uyarınca yapılan şikayetin daha önce 3. madde doğrultusunda öne sürülen iddialarla aynı
olduğu tespitinde bulunmaktadır.
AİHM, bu şikayeti ayrı olarak incelemeyi gerekli görmemektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
2. AİHS’nin 5. maddesi uyarınca yapılan şikayetlerin ayrı olarak incelenmesine gerek
olmadığına;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3
maddelerine uygun olarak 22 Mart 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło