31206/02

WyrokETPCz2009-09-29ECLI:CE:ECHR:2009:0929JUD003120602

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy odmowa uznania prawa skarżących do dziedziczenia nieruchomości w Turcji, oparta na zasadzie wzajemności, naruszyła ich prawo do poszanowania mienia zgodnie z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżący mieli uzasadnione oczekiwanie na odziedziczenie nieruchomości po swojej siostrze, ponieważ w momencie jej śmierci spełniali wszystkie warunki prawne do dziedziczenia. Władze krajowe błędnie zastosowały zasadę wzajemności, opierając się na nieaktualnych przepisach i błędnej interpretacji prawa krajowego. Interpretacja i zastosowanie art. 35 ustawy o rejestrze gruntów przez sądy krajowe nie były przewidywalne dla skarżących, co oznacza, że interwencja w ich prawo do mienia nie była zgodna z zasadą legalności, a tym samym naruszyła art. 1 Protokołu nr 1.
Stan faktyczny
Skarżący, Ioannis Fokas i Evangelos Fokas, są braćmi i obywatelami Grecji. Ich siostra, Polikseni Pistika (Foka), również obywatelka Grecji, odziedziczyła w 1987 roku znaczny majątek nieruchomy i ruchomy w Stambule po swojej adopcyjnej matce. W 1996 roku władze tureckie zakwestionowały to dziedziczenie, powołując się na brak wzajemności w prawie spadkowym między Grecją a Turcją. Sądy tureckie unieważniły dziedziczenie nieruchomości przez Polikseni Pistika, a po jej śmierci w 2000 roku, odmówiły skarżącym, jako jej jedynym spadkobiercom, prawa do dziedziczenia nieruchomości, ponownie powołując się na brak wzajemności.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji. 3. Uznaje, że nie ma potrzeby rozpatrywania skarg na podstawie art. 6, 8, 13 i 14 Konwencji. 4. Stwierdza, że kwestia stosowania art. 41 Konwencji nie jest gotowa do rozstrzygnięcia i zostaje odroczona.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   FOKAS/TÜRKİYE   (Başvuru no. 31206/02)   KARAR   (esas)   STRAZBURG   Eylül 2009   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 31206/02 no’lu davanın nedeni Yunan   vatandaşları Ioannis Fokas ve Evangelos Fokas’ın (“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne 6 Mart 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler   Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuranlar, AİHM önünde sırasıyla Katerini, Lefkoşa ve İstanbul Barosu   avukatlarından D. Geldis, A. Demetriades ve O. Hemşinlioğlu tarafından temsil edilmişlerdir.   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Başvuranlar, sırasıyla 1945 ve 1948 doğumludur ve Katerini’de yaşamaktadır.   Polikseni Foka, 1943 doğumlu bir Yunan vatandaşıdır. 1954’te her ikisi de Rum   kökenli Türk vatandaşları olan Apostolos Pistikas ve eşi Elisavet Pistika tarafından evlat   edinilmiştir. Evlat edinme, hem Yunan hem de Türk mahkemelerinin kararları gereğince   gerçekleştirilmiştir.   Apostolos Piskitas’ın 24 Kasım 1981’de vefat etmesi ardından Elisavet Pistika, tüm   mal varlığını miras yoluyla devralmıştır. Elisavet Pistika’nın 6 Mart 1987’de vefat etmesi   üzerine Polikseni Pistika (Foka) malların tek varisi olmuştur. Sözkonusu mal varlığı, taşınmaz   ve taşınır mallardan oluşmaktaydı. Özellikle, İstanbul’da üç binayı, kira gelirini, depozitoları   ve değerli belgeleri/senetleri kapsamaktaydı.   Temmuz 1987’de İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, yukarıda kaydedilen   Elisavet Pistika’ya ait taşınmaz ve taşınır malların tamamının miras yoluyla Polikseni   Pistika’ya (Foka) devredilmesine karar vermiştir.   Temmuz 1991’de Polikseni Pistika (Foka), tedavi görmek üzere polis tarafından   hastaneye gönderilmiştir. Kişisel işlerini üstlenebilir durumda olmaması nedeniyle İstanbul   Zeytinburnu’ndaki Balıklı Rum Hastanesi’nin psikiyatri bölümüne yatırılmıştır. Bu nedenle   birinci başvuranın, Polikseni Pistika için kendi seçeceği bir vasinin atanmasına yönelik   çabalarına rağmen yetkili makamlar tarafından bir vasi tayin edilmiştir.   Temmuz 1996’da Türk yetkili makamları, Polikseni Pistika’nın (Foka) yukarıda   kaydedilen malları miras yoluyla devralmasına ilişkin kararın bozulması için başvuruda   bulunmuştur. Başvuruyu, inter alia, Yunan vatandaşı gerçek kişinin, Türkiye’de miras   yoluyla mal devralma hakkının bulunmadığını kaydeden 1062 no’lu Kanun Hükmünde   Kararname, 25 Eylül 1964 tarihli, 6/3706 sayılı karar ve 2 Kasım 1964 tarihli 6/3801 sayılı   karara dayandıran Türk makamları, Yunan Hükümeti’nin Yunanistan’da yaşayan Türk   kökenli kişilere benzer hükümleri uygulamasını da neden olarak göstermiştir.   Polikseni Pistika’nın devlete veraset ve intikal vergisi ödemiş olmasına rağmen 27   Kasım 1997’de İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesi, mirasa ilişkin kararı bozmuştur (karar   no. 1197/1261). Yargıtay, 2 Şubat 1998 tarihli kararı ile sözkonusu kararı onamıştır. Yargıtay   ayrıca 12 Ekim 1998’de kararın düzeltilmesine ilişkin talebi reddetmiştir. Sonuç olarak,   taşınmaz Hazine’ye devredilmiş, Polikseni Pistika (Foka) tüm gelirlerini ve hesaplarını   kaybetmiş ve bu nedenle, olanaksızlıklar içerisinde Balıklı Rum Hastanesi psikiyatri   bölümünde kalmıştır.   Bu süre zarfında Polikseni Pistika’nın yasal temsilcisi, yukarıda kaydedilen karara iki   kez itiraz etmiştir. 10 Mart 1999’da yasal temsilci, yargılamanın yeniden başlatılması için   İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi 7. Dairesi’nde dava açmıştır. Talebi, 27 Mayıs 1999’da   reddedilmiştir. Karar karşı açılan temyiz davası, Polikseni Pistika’nın vefatı üzerine sona   ermiştir. Ankara İdare Mahkemesi 4. Dairesi önünde görülen bir başka dava da aynı sebeple   sona ermiştir. Başvuranlar, Ankara İdare Mahkemesi önünde görülen davalara ilişkin yasal bir   belge sunmamıştır.   Polikseni Pistika 24 Nisan 2000’de vesayet altında olduğu ve psikiyatrik hastalığı   nedeniyle psikiyatri bölümünde tutulduğu sırada İstanbul’da vefat etmiştir.   Kız kardeşlerinin mal varlığının tek mirasçıları olan başvuranlar, 26 Eylül 2000’de   veraset ilamı çıkarmak için Beyoğlu Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur.   Beyoğlu Sulh Hukuk Mahkemesi, 19 Nisan 2001’de başvuranların kız kardeşlerinin   taşınmaz mallarını miras yoluyla devralma taleplerini reddetmiş, ancak taşınır mallarına   ilişkin taleplerini kabul etmiştir. Mahkeme, kararında Adalet Bakanlığı’nın Yunan   makamlarının Yunanistan’daki Türk azınlığın miras haklarına ilişkin uygulaması hususundaki   görüşlerini göz önüne almıştır.   Bu görüşleri göz önünde bulunduran mahkeme, başvuranların uyrukları ve Türkiye ile   Yunanistan arasındaki karşılıklılık ilişkisi nedeniyle Türkiye’de miras yoluyla taşınmaz mal   devralma hakları bulunmadığı sonucuna varmıştır. Başvuranlar, sözkonusu karara itiraz   etmiştir.   Eylül 2001’de Yargıtay, itirazı reddetmiştir. 20 Kasım 2001 tarihli bir kararla,   başvuranların kararın düzeltilmesine yönelik taleplerini de reddetmiştir.   HUKUK   I. AİHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ   İDDİASI   Başvuranlar, ulusal makamların müteveffa Polikseni Pistika’nın sahip olduğu taşınmaz   hususunda kendilerini yasal varisler olarak kabul etmeyi reddetmesi sonucu mal ve mülk   dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarından mahrum kaldıklarından şikayetçi   olmuştur. Bu hususta, AİHS’ye ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia   etmişlerdir.   A. Kabuledilebilirlik   Sorumlu Hükümet, altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle AİHM’den başvuruyu   reddetmesini talep etmiştir. Yargıtay’ın 12 Ekim 1998 tarihli kararının, sözkonusu tarihte   müteveffa Polikseni Pistika’nın taşınmaz devralma hakkının halihazırda geri alınmış olması   nedeniyle altı aylık sürenin işlemesi hususunda verilen nihai iç hukuk kararı olduğunu   kaydetmiştir.   Başvuranlar, sorumlu Hükümet’in iddiasına itiraz etmiştir. Talepleri hususundaki nihai   iç hukuk kararının, Polikseni Pistika’nın sahip olduğu taşınmaza ilişkin veraset ilamı   taleplerini reddeden Yargıtay tarafından 20 Kasım 2001’de verildiğini iddia etmişlerdir.   Ayrıca, Yargıtay’ın Asliye Mahkemesinin Pistika’ya ait taşınmazın varisi olma durumunu   hükümsüz kılan ihtilaflı kararını onaylamasını müteakiben, Pistika’nın yasal temsilcisinin,   karara itiraz ettiğini kaydetmişlerdir. Bu nedenle, sorumlu Hükümet’in altı aylık sürenin   işlemeye başlaması gereken tarih hususundaki görüşü kabul edilemez.   AİHM başvuranların şikayetinin esas olarak, ulusal makamların kendilerine Polikseni   Pistika’nın sahip olduğu taşınmaza ilişkin veraset ilamı vermeyi reddetmesine dayandığını   kaydeder. Uyuşmazlığa ilişkin nihai iç hukuk kararının, 20 Kasım 2001’de yargılama   sırasında taşınmazın kime ait olduğu hususunu yeniden inceleyen Yargıtay tarafından   verildiği ve başvurunun, AİHM’ye 6 Mart 2002’de yapıldığı göz önüne alındığında,   başvuranlar tarafından AİHS’nin 35/1 maddesine uygun olarak altı ay kuralına uyulduğu   açıktır.   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde sözkonusu şikayetin dayanaktan   yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik   unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet, kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. Tarafların Görüşleri   a. Sorumlu Hükümet   Hükümet, başvuranların 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında mülk sahibi   olmadıklarını kaydetmiştir. Sözkonusu hükmün, kişinin mevcut mallarına uygulandığını ve   mal edinme hakkını garanti altına almadığını ileri sürmüştür. Mevcut dava koşulları altında,   müteveffanın sözkonusu taşınmaza sahip olmadığı göz önüne alındığında, taşınmaz varislere,   yani başvuranlara devredilemez.   Hükümet ayrıca 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca Türk asıllı   olmayan kişilerin, iki koşul altında miras yoluyla mal edinme hakları olduğunu ileri   sürmüştür. İlk olarak, kendi ülkeleri ve Türkiye arasında karşılıklılık hali mevcut olmalıdır.   İkinci olarak, yabancı vatandaşlar, kısıtlayıcı yasal hükümler çerçevesinde hareket etmelidir.   Hukuki ya da fiili karşılıklılık ilkesi, aynı hakkın kendi ülkelerinde aynı koşullar altında Türk   vatandaşlarına uygulanması şartıyla yabancı vatandaşların Türkiye’de taşınmaz   edinebilmelerini gerektirir. Ayrıca, 1062 sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanunu’nun 1.   maddesinde, kendi ülkelerinde Türk vatandaşlarının aynı şekilde muamele görmesi halinde,   yabancı vatandaşların mülküne Bakanlar Kurulu kararıyla el konulabileceği kaydedilmektedir.   Sözkonusu tarihte, Yunan yasaları ve icrası, Türk vatandaşlarının Yunanistan’da taşınmaz mal   edinmesine müsaade etmemekteydi. Bu nedenle, Rum vatandaşlarının miras yoluyla taşınmaz   devralma haklarına getirilen kısıtlama, Türkiye ve Yunanistan arasındaki karşılıklılık ilkesine   uygundur.   Dolayısıyla Hükümet başvuranların mevcut mülkü bulunmadığı gibi yukarıda   kaydedilen koşulların yerine getirilmemiş olması nedeniyle, sözkonusu taşınmazı miras   yoluyla edinme hususunda makul bir beklentiye de sahip olmadıkları sonucuna varmıştır.   b. Başvuranlar   Başvuranlar, sorumlu Hükümet’in iddialarının aksine, Türk mahkemelerinin kendisine   veraset ilamı vermesi ve zorunlu vergiyi ödemesi üzerine sözkonusu üç binanın yerel tapu   dairesinde kendi adına kaydedilmesi nedeniyle merhum Polikseni Pistika’nın sözkonusu   taşınmazların sahibi olduğunu iddia etmişlerdir. 1988’de bozulan 1964 tarihli gizli bir   Hükümet kararını müteakiben Polikseni mallarından mahrum kalmıştır. Bu nedenle,   Polikseni’nin mülküne el konulması, Türk iç hukuku bağlamında gerçekleştirilmiş olsa dahi   yasaya aykırı, keyfi ve kötü niyetlidir. Ayrıca, veraset ilamı iptal edilirken, AİHS   bağlamındaki hukuk kavramının beraberinde getirdiği kesinlik ve tahmin edilebilirlik   gerekleri yerine getirilmemiştir. Bu kanuna aykırı fiil sözkonusu olmasa ve sorumlu Hükümet   devamlı olarak karşılıklılık ilkesini gerekçe göstermeseydi, başvuranlar Polikseni’nin yegane   varisleri olarak sözkonusu mülkü devralacaklardı.   Başvuranlar, yasal olarak verilen veraset ilamının daha sonra “karşılıklılık” halinin   mevcut olmaması sebebiyle geri alınmasının 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline yol   açtığını tespit ettiği Apostolidi ve Diğerleri ve Nacaryan ve Deryan davalarındaki kararlarında   AİHM’nin, Hükümet’in ortaya koyduğu karşılıklılık ilkesine atıfta bulunduğunu ileri   sürmüştür.   Başvuranlar, yukarıda kaydedilenler ışığında 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesince   korunan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.   c. Yunan Hükümeti   Yunan Hükümeti, AİHS’ye ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında   başvuranların mülk sahibi olduğunu ileri sürmüştür. Türk mahkemelerinin karşılıklılık ilkesini   dayanak olarak göstermesinin ve sözkonusu ilkenin, Yunanistan’da uygulanmadığı yönündeki   dayanaktan yoksun ve kanıtlanmamış tespitlerinin, başvuranların mal ve mülk   dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarına müdahale teşkil ettiği kanaatindedir.   Ayrıca, karşılıklılık ilkesinin insan haklarının korunması hususlarında uygulanmadığını ve her   halükarda, Yunan hukukunda Türk vatandaşlarının, miras yoluyla Yunanistan sınırları   içerisindeki bir herhangi bir yer ya da bölgede taşınmaz devralmalarını yasaklayan bir   maddenin bulunmadığını iddia etmişlerdir.   Yunan Hükümeti, Türk mahkemelerinin başvuranlar ile müteveffa arasındaki ilişkiyi   ve başvuranların, tartışmasız müteveffanın varisleri olma durumlarını kabul ettiğini ileri   sürmüştür. Bu nedenle başvuranlar en azından, hukuki seleflerinin terekesindeki taşınır ve   taşınmaz mallara ilişkin miras yoluyla geçen bir hak elde etme hususunda makul bir   beklentiye sahiptiler.   Yunan Hükümeti, aynı zamanda ulusal mahkemelerin, özellikle Tapu Kanunu’nun 35.   maddesi başta olmak üzere iç hukuku yorumlamalarının ve uygulamalarının keyfi olduğunu   ve hukuki güvenlik ve tahmin edilebilirlikten yoksun olduğunu kaydetmiştir. Bu nedenle,   başvuranların mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarına yapılan   davaya konu müdahalenin kanunda öngörülmediği, hukukun egemenliği ilkesini ihlal ettiği ve   ölçülülük ilkesinin gerektirdiği adil dengeyi sarstığı sonucuna varmıştır.   2. AİHM’nin değerlendirmesi   a. Uygulanabilir ilkeler   AİHM, bir başvuranın yalnızca ihtilaflı kararların, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi   bağlamında “mülküne” ilişkin olması durumunda sözkonusu maddenin ihlal edildiğini iddia   edebileceklerini yineler. Ayrıca, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk kısmındaki “mülk”   kavramı, iç hukuktaki resmi sınıflandırmadan bağımsız bir anlama sahiptir (bkz.   Beyeler/İtalya [BD], no. 33202/96, 100. Paragraf, AİHM 2000-I). “Mülk”, “mevcut mülk”   olabileceği gibi başvuranın, mülkiyet hakkından etkin şekilde yararlanmaya yönelik makul bir   beklentisi olduğunu ileri sürebilme hususundaki taleplerine konu mallar da olabilmektedir.   Aksi şekilde, ne etkin olarak uygulanması mümkün olmayan bir mülkiyet hakkının   tanınmasına yönelik beklentiye, ne de bir şartın yerine getirilmemesi sonucu geçersiz kalan,   şarta bağlı bir talebe konu mallar 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında “mülk” olarak   kabul edilebilir (bkz. Prince Hans-Adam II of Liechtenstein/Almanya [BD], no. 42527/98,   paragraflar 82-83, 2001-VIII, ve Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (karar), no.   39794/98, AİHM 2002-VII).   b. Mülkün mevcut olup olmaması   AİHM, mevcut davada ulusal mahkemelerin, başvuranların sözkonusu taşınmazı miras   yoluyla devralma haklarını tanımadığını kaydeder. Sözkonusu tarihte ulusal mahkemelerin,   Türk vatandaşı olmayanların miras yoluyla taşınmaz edinmelerinin Tapu Kanunu’nun 35.   maddesi bağlamındaki “karşılıklılık” şartına bağlı olduğu ve sözkonusu şartın Yunan   vatandaşları sözkonusu olduğunda yerine getirilmediği kanaatinde olması nedeniyle   başvuranlar Polikseni Pistika’nın vefatı ardından otomatik olarak miras hakkı elde   edememiştir. Dolayısıyla, ulusal mahkemelerin yürürlükte olan iç hukuk anlayışları nedeniyle   sözkonusu taşınmazlar başvuranlara devredilmemiştir. Sonuç olarak, 1 No’lu Protokol’ün 1.   maddesinin bağlamında başvuranların mevcut mülkü bulunmamaktaydı (bkz. Nacaryan ve   Deryan, 45. paragraf).   AİHM sonraki aşamada, yukarıda kaydedilenler ışığında, başvuranların taşınmazın   varisleri olarak tanınmaya yönelik makul beklentileri olması talebine dayanak teşkil   edebilecek bir “mülkün” mevcut olup olmadığını değerlendirecektir.   AİHM bu bağlamda bir talebin, yalnızca iç hukukta yeterli bir temele dayandırıldığı   durumlarda “mülk” olarak kabul edilebileceğini yineler (bkz. Kopecky/Slovakya [BD], no.   44912/98, 52. paragraf, AİHM 2004-IX). Dolayısıyla, karara bağlanması gereken asıl konu, iç   hukukta, ulusal mahkemelerce yorumlandığı ve uygulandığı şekilde, başvuranların talebini 1   No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında mülk olarak nitelendirmek için yeterli yasal   dayanağın mevcut olup olmadığıdır. Bu amaçla, başvuranların Tapu Kanunu’nun 35.   maddesinde ortaya konan “karşılıklılık” şartını yerine getirip getirmedikleri tespit edilmelidir.   c. AİHM’nin Nacaryan ve Deryan davasındaki tespitleri   AİHM, ulusal mahkemelerin başvuranların taşınmaza dair varis statülerini tanımayı   reddetmesine ilişkin yukarıda kaydedilen Nacaryan ve Deryan davasında, karşılıklılık   ilkesinin başvuranların davasında uygulanma şeklinin, AİHS’ye uygun olup olmadığını   değerlendirmiştir (bkz. Nacaryan ve Deryan, paragraflar 45-47).   AİHM, bu bağlamda “karşılıklılık” ilkesinin Türk hukukunda uygulanma şeklinin   başvuranların AİHS çerçevesindeki haklarına nasıl etki ettiğini incelemiştir. Ulusal   mahkemelerin, Adalet Bakanlığı raporuna dayanarak vardıkları sonuçların aksine Türk   vatandaşlarının, Yunanistan’da 1990 tarihli Kanun’un taşınmaz alımı ve satımı hususlarında   kısıtlamalar getirdiği bölgeler de dahil olmak üzere miras yoluyla taşınmaz devralabildiklerini   tespit etmiştir (bkz. Nacaryan ve Deryan, paragraflar 52-53).   Ayrıca, sözkonusu tarihte yürürlükte olan ilgili mevzuatı inceleyen AİHM, Bakanlar   Kurulu’nun, Rum vatandaşlarının taşınmaz sahibi olmasını yasaklayan 2 Kasım 1964 tarihli   kararı fesheden 3 Şubat 1988 tarihli bir karar yayımlaması nedeniyle Rum vatandaşlarını   Türkiye’de taşınmaz edinmekten alıkoyan yasal bir engelin mevcut olmadığı sonucuna   varmıştır. Tapu Kanunu’nun 35. maddesi de Türk vatandaşı olmayanların Türkiye’de   taşınmaz edinmelerine izin verecek şekilde değiştirilmiştir. Bu nedenle AİHM, müteveffanın   yakını oldukları tespit edilen başvuranların, yasal olarak, taşınabilirler örneğinde olduğu gibi   miras yoluyla taşınmaz devralmak için tüm koşulları yerine getirdiklerine inanmış   olabilecekleri sonucuna varmıştır. Bu koşullar altında başvuranlar, ulusal mahkemelerin   “karşılıklılık” şartının yerine getirilmediği sonucuna varacaklarını tahmin etmiş olamazlardı.   Dolayısıyla, AİHM başvuranların müteveffaya ait olan taşınmazın varisleri   olduklarına ve “mal ve mülk” dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarının   tanınmasına yönelik “meşru bir beklentiye” sahip olduklarına ve sonuç olarak, sözkonusu   koşullar altında 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanabilir olduğuna karar vermiştir.   AİHM, ulusal mahkemelerin başvuranların, taşınmazın varisleri olarak statülerini tanımayı   reddetmesi nedeniyle mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarına   müdahale edildiği kanaatindedir. Bu müdahale, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk   paragrafının ilk cümlesinde ortaya konan ilke ışığında incelenmiştir.   Son olarak, müdahalenin hukuki anlamda meşruiyeti hususunda AİHM, Tapu   Kanunu’nun 35. maddesinin ulusal mahkemelerce yorumlanma   ve uygulanma şeklinin   başvuranlarca öngörülebilir olmaması nedeniyle davaya konu müdahalenin meşruiyet   ilkesiyle bağdaşmadığı ve bu nedenle 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olduğu   sonucuna varmıştır (bkz. Nacaryan ve Deryan, paragraflar 58-60).   d. Başvuranların mülkiyet hakkından etkin şekilde yararlanmaya yönelik “meşru   beklentiye” sahip olup olmamaları   AİHM, mevcut davada yukarıda kaydedilen Nacaryan ve Deryan davasında vardığı   sonuçlardan farklı bir sonuca varmak için gerekçe görmemektedir. Ulusal mahkemelerin,   başvuranların sözkonusu taşınmaza ilişkin taleplerini reddederken, karşılıklılığın yerine   getirilmesi gereken ilk koşul olduğu hususundaki kanaatlerinde hata ettiklerini kaydeder.   Ayrıca ulusal mahkemeler, Yunanistan ve Türkiye arasında bu zaruri koşulun yerine   getirilmediği sonucuna varmıştır. Buna ek olarak, Polikseni Pistika’nın taşınmaza ilişkin   veraset ilamını iptal eden ulusal mahkemeler, 2 Kasım 1964 tarihli Kanun Hükmünde   Kararname’yi dayanak olarak gösterirken yanılmışlardır. Sözkonusu karar halihazırda   Bakanlar Kurulu’nun 3 Şubat 1988 tarihli kararıyla, dolayısıyla veraset ilamının iptal edildiği   1996’dan önce bozulmuştu, bu nedenle ihtilaflı kararın verildiği tarihte uygulanabilir değildi.   Bu durumda, mevcut dava koşulları altında, başvuranlar meşru olarak müteveffanın   hem taşınmaz hem de taşınabilir mallarını miras yoluyla devralmak için gerekli tüm koşulları   yerine getirdiklerine inanabilirlerdi. Ulusal mahkemelerin, “karşılıklılık” şartının yerine   getirilmediği kanısına varacaklarını öngörmüş olamazlardı. Dolayısıyla, başvuranların kız   kardeşleri Polikseni Pistika’nın miras yoluyla devraldığı taşınmazın varisleri olarak   tanınmalarına ilişkin “meşru bir beklentileri” vardı. Bu nedenle, ulusal mahkemelerin   başvuranları taşınmazın varisleri olarak tanımayı reddetmeleri, başvuranların mal ve mülk   dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme haklarına müdahale teşkil etmiştir.   Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin ulusal mahkemelerce yorumlanma ve uygulanma   şeklinin başvuranlar tarafından öngürülebilir olmaması nedeniyle yukarıda kaydedilen   kanaatler AİHM’nin, davaya konu müdahalenin meşruiyet ilkesiyle bağdaşmadığı ve böylece   No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olduğu sonucuna varması için yeterlidir (bkz.   Nacaryan ve Deryan, paragraflar 58-60).   Dolayısıyla, AİHS’ye ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN DİĞER MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar ayrıca AİHS’nin 6., 8., 13. ve 14. maddelerinin ihlal edildiğinden   şikayetçi olmuştur. Bu bağlamda, ulusal mahkemelerin kararlarını Adalet Bakanlığı’nın   görüşüne dayandırması nedeniyle adil şekilde yargılanmadıklarını iddia etmişlerdir.   Sözkonusu müdahale, aynı zamanda AİHS’nin 8. maddesi tarafından korunan aile hayatı   haklarının da ihlal edilmesine neden olmuştur. Ayrıca başvuranlar, şikayetleri için   başvurabilecekleri etkin bir iç hukuk yolunun mevcut olmaması nedeniyle AİHS’nin 13.   maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Son olarak, sözkonusu ihlallerin Rum kökenli ve   Hıristiyan Ortodoks inancında olmaları nedeniyle gerçekleştiğini iddia etmişlerdir.   Hükümet, bu iddialara itiraz etmiştir.   AİHM sözkonusu şikayetlerin, yukarıda incelenen şikayetle bağlantılı olduğunu ve bu   nedenle, aynı şekilde kabuledilebilir olduklarına karar verilmesi gerektiğini kaydeder.   Dava koşullarını, tarafların görüşlerini ve 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi   bağlamındaki ihlal tespitini göz önüne alan AİHM, mevcut başvuruda ortaya konan esas   hukuki sorunu incelemiş olduğu kanaatindedir. Bu nedenle, bu başlık altında ayrıca bir karar   vermeyi gerekli görmemektedir (bkz., uygulamalara örnek olarak, Mehmet ve Suna   Yiğit/Türkiye, no. 52658/99, 43. paragraf, 17 Temmuz 2007, ve K.Ö./Türkiye, no. 71795/01,   50. paragraf, 11 Aralık 2007).   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   Başvuranlar, sözkonusu üç binanın kullanılamamasından kaynaklanan maddi   zararlarına karşılık 18,913,083 Euro maddi tazminat talep etmiştir. Bu meblağa ek olarak ve   sorumlu Hükümet’in binaları boş olarak teslim edememesi ya da etmeyi reddetmesi ihtimaline   karşılık sözkonusu mülkün değeri olarak 5,459,026 Euro talep etmişlerdir.   Buna ek olarak, başvuranların her biri 100,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.   Bu bağlamda, yalnızca kızkardeşlerini kaybetmekle kalmayıp ona bakmaktan da mahrum   bırakıldıklarını kaydetmişlerdir. Sorumlu Hükümet’in bu meseleyi ele alırken duyarlı ve   kanuna uygun hareket etmemesi, sıkıntı yaşamalarına neden olmuştur.   Başvuranlar, AİHM’nin yargılama masraf ve giderleri için 44,244,43 Euro   ödenmesine karar vermesinin uygun olacağını ileri sürmüştür. Konunun ciddiyetinin, Rum ve   Türk avukatlarla birlikte Kıbrıslı bir avukatın hizmetlerini de gerektirdiğini iddia etmişlerdir.   Hükümet, başvuranların talep ettiği meblağın spekülatif ve dayanaktan yoksun   olduğunu belirtmiştir.   AİHM, sözkonusu dava koşulları altında, sorumlu Hükümet ve başvuranlar arasında   anlaşmaya varılma olasılığı göz önüne alınarak, 41. maddenin uygulanması konusunun, karara   bağlanmak için hazır olmadığı ve saklı tutulması gerektiği kanaatine varmıştır.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’ye ek 1 Nol’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6., 8., 13. ve 14. Maddeleri bağlamındaki şikayetleri incelemenin gerekli   olmadığına;   4. AİHS’nin 41. maddesinin uygulanması konusunun karara bağlanmak için hazır   olmadığına;   (a) bu hususun saklı tutulmasına;   (b) Hükümet’i ve başvuranları, AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın   kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, konuya ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya ve   özellikle, bu süreçte anlaşmaları halinde anlaştıklarını AİHM’ye bildirmeye davet etmeye;   (c) Diğer hususların saklı tutulmasına ve Daire Başkanı’na, gerekli olduğunda konuyu karara   bağlama yetkisi verilmesine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları gereğince 29 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło