31247/96

WyrokETPCz2004-12-21ECLI:CE:ECHR:2004:1221JUD003124796

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany torturom lub nieludzkiemu/poniżającemu traktowaniu w rozumieniu art. 3 Konwencji? Czy zatrzymanie skarżącego było zgodne z prawem i oparte na uzasadnionym podejrzeniu zgodnie z art. 5 § 1 lit. c Konwencji? Czy skarżący został niezwłocznie postawiony przed sędzią lub innym urzędnikiem uprawnionym do wykonywania funkcji sądowych zgodnie z art. 5 § 3 Konwencji? Czy skarżący miał dostęp do szybkiej kontroli legalności zatrzymania przez sąd zgodnie z art. 5 § 4 Konwencji? Czy skarżący miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego w związku z zarzutami złego traktowania i nielegalnego zatrzymania zgodnie z art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że dowody przedstawione przez skarżącego w sprawie złego traktowania (art. 3) nie były wystarczające do stwierdzenia naruszenia „ponad wszelką wątpliwość”, wskazując na braki w raporcie medycznym i brak jego przedstawienia władzom krajowym. Zatrzymanie skarżącego (art. 5 § 1 lit. c) uznano za legalne i oparte na uzasadnionym podejrzeniu, pomimo wycofania zeznań obciążających. Jednakże 12-dniowy okres zatrzymania policyjnego bez postawienia przed sędzią naruszył wymóg „niezwłoczności” z art. 5 § 3, a brak skutecznego środka prawnego do szybkiej kontroli legalności aresztu naruszył art. 5 § 4. Ponadto, dochodzenie krajowe w sprawie zarzutów złego traktowania, prowadzone przez organy administracyjne, nie było niezależne ani skuteczne, co stanowiło naruszenie art. 13.
Stan faktyczny
Skarżący, Talat Tepe, został zatrzymany 9 lipca 1995 roku na lotnisku w Stambule na podstawie nakazu aresztowania z 1992 roku, wydanego w związku z podejrzeniem o pomoc organizacji terrorystycznej PKK. Był przetrzymywany przez 12 dni, najpierw w Stambule, a następnie w Bitlis. Skarżący twierdził, że podczas zatrzymania w Bitlis był poddawany torturom i złemu traktowaniu, w tym biciu, rażeniu prądem, polewaniu zimną wodą, groźbom i pozbawieniu jedzenia. Został zwolniony 20 lipca 1995 roku, a następnie uniewinniony od zarzutów w 1996 roku.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji. Stwierdza brak naruszenia art. 5 § 1 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 5 § 3 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 5 § 4 Konwencji. Nie uznaje za konieczne rozpatrywanie skargi na podstawie art. 6 § 1 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. Stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącego 1 000 EUR tytułem szkody majątkowej, 5 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej oraz 7 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Oddala pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   İKİNCİ DAİRE   TALAT TEPE – TÜRKİYE   (Başvuru no. 31247/96)   KARAR   STRAZBURG   Aralık 2004   Bu karar Sözleşme’nin 44/2 maddesinde belirtilen şartlar uyarınca kesinlik   kazanacaktır. Editör tarafından revizyona tabi tutulması mümkündür.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Talat Tepe-Türkiye davasında,   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), yargıçlar   Sn. J.-P. Costa, Başkan,   Sn. A. B. Baka,   Sn. I. Cabral Barreto,   Sn. K. Junwiert,   Sn. A. Mularoni,   Sn. E. FurSandström, ve   geçici yargıç Sn. F. Gölcüklü ile Sekreter Sn. S. Dollé’nin katılımı ile 30 Kasım 2004   tarihinde yaptığı gizli müzakereler sonucunda ve anılan tarihinde aşağıdaki karara   varmıştır:   USULİ İŞLEMLER   1. Dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ( “Sözleşme”) eski 25. maddesi   uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) Türkiye   Cumhuriyeti aleyhine Türk vatandaşı Talat Tepe (“başvuran”) tarafından 8   Ocak 1996 tarihinde yapılan başvurudan (no. 31247/96) kaynaklanmaktadır.   2. Başvuran, Londra’da çalışan A. J. Stock, M. Müller, T Otty ve J. Gordon isimli   avukatlar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) AİHM dava   işlemleri için herhangi bir Ajan tayin etmemiştir.   3. Başvuran, uzun süreli polis gözaltı esnasında polis memurları tarafından   işkenceye maruz kaldığını iddia etmiştir. Ayrıca, alıkonulmasının kanunsuz   olduğundan ve makul bir şüpheye dayanmadığından şikayetçi olmuştur.   AİHS’nin 3, 5, 6, 13 ve 14. maddelerine atıfta bulunmuştur.   4. Başvuru, Sözleşme’nin 11. Protokolü yürürlüğe girdiğinde; 1 Kasım 1998’de   AİHM’ye iletilmiştir. (11. Protokol, madde 5 § 2)   5. Başvuru AİHM’nin 1. Dairesi’ne verilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü, 52 § 1). Bu   Daire’de davaya bakacak olan Daire (AİHS madde 27 § 1), İç Tüzük 26 § 1’in   öngördüğü şekilde oluşturulmuştur. Türkiye ile ilgili olarak seçilmiş olan yargıç   Türmen davadan ayrılmıştır (İç Tüzük 28). Hükümet, yerine geçici yargıç   olarak F. Gölcüklü’yü atamıştır (AİHS madde 27 § 2 ve İç Tüzük 29 § 1).   6. 1 Kasım 2001 tarihinde AİHM, Dairelerin iç düzenlemesini değiştirmiştir. (İç   Tüzük 25 § 1). Bu dava yeni oluşturulan İkinci Daire’ye verilmiştir (İç Tüzük 52   § 1).   7. 22 Ocak 2002 tarihli bir kararla AİHM başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.   8. Başvuran ve Hükümet esasa ilişkin görüşlerini bildirmiştir. ( İç Tüzük 59 § 1)   9. 1 Kasım 2004 tarihinde AİHM Daireleri’nin düzenlemesini tekrar değiştirmiştir   (İç Tüzük 25 § 1). Dava, yeni oluşturulan İkinci Daire’ye verilmiştir (İç Tüzük 52   § 1).   OLAYLAR   1. DAVA ŞARTLARI   10.Başvuran 1961 doğumludur ve halen İstanbul’da yaşamaktadır.   A. Başvuranın yakalanmasına ve polis gözaltında tutulmasına ilişkin   olaylar   11.6 Ağustos 1992 tarihinde, iki PKK mensubunun polise verdiği bilgiye   dayanarak Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   yasadışı terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı şüphesiyle, başvuran dahil   olmak üzere beş kişinin yakalanması emrini vermiştir. Bu emirde, Hersan Polis   Karakolu’na yapılan saldırı da dahil olmak üzere, PKK tarafından   gerçekleştirilen birkaç terör eylemine değinilmiştir. Ayrıca Cumhuriyet Savcısı,   üç ayda bir soruşturmanın gidişatından haberdar edilmek istediğini belirtmiştir.   12.9 Temmuz 1995 tarihinde saat 5.40’ta, polis, başvuranı yurt dışına çıkış   yasağı olduğu gerekçesiyle İstanbul Atatürk Havaalanı’nda yakalamıştır.   Başvuran, saat 10.00 civarında Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmiştir.   13.11 Temmuz 1995 günü saat 14.00’te başvuran, İstanbul Emniyet   Müdürlüğü’nde gözaltına alınmıştır. Aynı gün, İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi Cumhuriyet savcısı, başvuranın gözaltı süresini 9 Temmuz   1995’ten itibaren olmak üzere on gün uzatması için İstanbul Emniyet   Müdürlüğü’ne yetki vermiştir.   14.17 Temmuz 1995 tarihinde başvuran, İstanbul Haseki Hastanesi’nde bir doktor   tarafından muayene edilmiştir. Doktor, raporunda başvuranın vücudunda   patolojik bir bulguya rastlanmadığını ve nihai sağlık raporunun Adli Tıp   Kurumu tarafından düzenleneceğini belirtmiştir.   15.18 Temmuz 1995 günü yaklaşık olarak saat 6’da, başvuran İstanbul Atatürk   Havaalanı’na götürülmüştür. Başvuran ve kendisine refakat eden polisler bir   uçakla Bitlis’e gitmiştir. Saat 2’de Bitlis Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis   memurlarına teslim edilmiştir. Aynı gün, Bitlis Cumhuriyet Savcısı, başvuranın   gözaltı süresinin üç gün daha uzatılması emrini vermiştir.   16.Başvuran, dövülmek, elektrik verilmesi, gözlerinin bağlanması, sözlü hakaret,   hortumla soğuk su tutulması, çırılçıplak soyulmak ve yiyecek verilmemesi   suretiyle Bitlis Emniyet Müdürlüğü’nde kötü muameleye maruz bırakıldığını   iddia etmiştir.   17.19 Temmuz 1995 tarihinde, başvuran, teröristlerle olan farklı buluşma   noktalarını tespit için değişik yerlere götürülmüştür. Polis memurları tarafından   Hersan Polis Karakolu’na yapılan saldırıyı ve başvuranın teröristlere nasıl   yardım ettiğini tarif eden bir kroki hazırlanmıştır. 19 Temmuz 1995 tarihinde   başvuran tarafından imzalanan ifadede, başvuran, PKK mensuplarına yardım   ettiğini itiraf etmiştir. İtirafından sonra tekrar kötü muameleye maruz   bırakıldığını iddia etmiştir.   18.20 Temmuz 1995 tarihinde başvuran Bitlis’te bir doktor tarafından muayene   edilmiş ve doktor, raporunda başvuranın vücudunda zor kullanmayla alakalı   dövülme veya tahribat olmadığını belirtmiştir. Başvuran, doktorun kendisiyle   konuşmadığını ve kendisini muayene etmediğini iddia etmiştir.   19.Aynı gün, başvuran, önce Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Cumhuriyet Savcısı, başvurana ilişkin 1992   tarihli soruşturma dosyasını 1995 tarihli yeni soruşturma dosyasına ekleme   kararı almıştır. Başvuran, polisteki ifadesinin tehditle alındığını ifade etmiş ve   sağlık raporunun güvenilirliğini reddetmiştir. Ayrıca, kendisine yöneltilen bütün   iddialara itiraz etmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi   hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Polisteki ifadesinin tehditle alındığını yinelemiş   ve kendisine yöneltilen iddiaları reddetmiştir. Başvuranın bir mesleği ve belirli   bir adresi olduğunu dikkate alarak, hakim, dava dosyasında başvuranın tutuklu   yargılanmasını gerektiren bir durum olmadığına karar vermiş ve tahliyesine   karar vermiştir.   20.23 Temmuz 1995 tarihinde başvuran, başka bir doktora muayene olma   girişiminde bulunmuştur. Bunun sonucunda alınan 15 Ağustos 1995 tarihli   sağlık raporu şu şekildedir (çeviri):   “Rapor:   Mutki Bitlis doğumlu olan Talat Tepe, 9 Temmuz 1995 tarihinde gözaltına   alınmış, on gün İstanbul ve iki gün Bitlis’te olmak üzere toplam on iki gün gözaltında   tutulmuştur. İstanbul’da polis nezaretinde olduğu sürede, iletişim araçlarından   mahrum bırakılmış ve taleplerine rağmen ziyaretçileriyle görüşmesine izin   verilmemiştir.   Bitlis’te yaklaşık kırk saat fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz bırakılmıştır.   Tamamen çıplak halde sorgulanmıştır. Beton zemini olan soğuk ve kirli bir hücrede   tutulmuştur. Tuvalet ve sıhhi olanakları sınırlandırılmıştır. Saldırgan sözlere ve   davranışlara maruz kalmıştır. Ölümle tehdit edilmiştir. Psikolojik baskıya katlanmak   zorunda kalmış, bu da umutsuzluğa kapılmasına sebep olmuş ve özgüvenini   zedelemiştir (sürekli olarak mahkemeye çıkarılacağı, sonra idama mahkum edileceği;   tahliye edilse dahi öldürüleceği söylenmiştir, vb). Sorgulaması sırasında dört beş defa   dövülmüştür. Vücudunu saran elektrik kablolarıyla arka arkaya altı defa özellikle   bacaklarına ve ayaklarına olmak üzere elektrik verilmiştir. Üzerine hortumla soğuk su   tutulmuştur. Hayaları sıkılmıştır. Mağdurun hayatını tehlikeye atan ve çok acı veren,   fakat vücutta her zaman iz bırakmayan bir işkenceye maruz bırakılmıştır.   İstanbul’da iken yiyecek parasını kendisi karşılamıştır. Bitlis’te 40 saatlik gözaltı   süresinde, işkence nedeniyle bitap düştüğü için kendisine verilen yiyeceği   yiyememiştir.Kendisine su verilmemiş ve işkenceden sonra su içmenin sağlığı   açısından zararlı olacağı söylenmemiştir.   Tahliyesinden önce Bitlis Devlet Hastanesi’ne getirilmiş, burada sağlığının iyi   olduğuna dair bir sağlık raporu verilmiştir. Bu rapor etraflı bir fiziki muayene   yapılmaksızın verilmiştir. 23 Temmuz 1995 tarihinde işkence mağdurunun omuz ve   sırtında ağrı hasıl olmuştur. Bitkinlikten ve şiddetli baş ağrısından yakınmıştır.   Rüyalarında tekrar tekrar sorgulandığını görmüştür. Sık sık tuvalete gitmek için   uykudan uyanmış ve rüyalarında tekrar tekrar sorgulandığını görmüştür. Mağdurun   bitkinliği ve baş dönmesi ilk muayenede kolayca tespit edilmiştir.   Kan ve idrar testleri normal çıkmıştır. Nörolojik konsültasyon sonucunda, boyun   hareketlerinin ağrılı olduğu gözlemlenmiş; sol C5 dermatomda hipoestezi ve   hipoaljezi tespit edilmiştir. Serviks BT muayenesinde medüler veya omurilik   kompresyonu gözlemlenmemiştir. Başvuranın şikayetlerinin serviks bölgesine   uygulanan travmadan kaynaklandığı düşünülmüştür. Antienflamatuar tedavi   görmekte ve müşahade altında tutulmaktadır.   Psikiyatrik konsültasyon sonucunda travmaya bağlı uykusuzluk tespit edilmiştir.   Psikoterapiye ihtiyacı olmadığı belirtilmiştir.   Sağlık durumunu dikkate alındığında, yedi (7) gün istirahatı uygundur.   Ağustos 1995   Dr. Emel Gökmen (imza)”.   21.24 Kasım 1995 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı aynı   mahkemede, başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun 31. ve 169. maddelerine ve   Terörizmin Önlenmesine ilişkin 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesine aykırı   olarak, yasadışı silahlı örgüte yardım ve yataklık etmekle suçlayan bir   iddianame hazırlamıştır.   22.6 Haziran 1996 tarihinde Diyarbakır DGM, başvuranı delil yetersizliği   nedeniyle beraat ettirmiştir.   A. Yerel makamlarca yürütülen soruşturma   23.12 Temmuz 1995 tarihinde, başvuranın avukatları, Adalet Bakanlığı’na,   başvuranın polis gözaltında çok uzun süre tutulmasına ilişkin şikayetin ifade   edildiği dilekçeler yazmıştır.   24.18 Temmuz 1995 tarihinde, İçişleri Bakanlığı, İstanbul Cumhuriyet   Savcısı’ndan başvuranın avukatlarınca yapılan şikayetleri soruşturmasını arz   etmiştir.   25.27 Temmuz ve 1 Ağustos 1995 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı,   başvuranın avukatlarından beyanat almıştır. Müvekkillerinin Bitlis Emniyet   Müdürlüğü’ndeki uzun gözaltı süresinden ve maruz kaldığı kötü muameleden   şikayetçi olmuşlardır.   26.17 Ağustos 1995 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı başvuranın beyanatını   almıştır. Başvuran, gözaltı süresinin uzunluğundan şikayetçi olmuş ve bu   süreyi kanunsuzca uzatma yetkisini veren İstanbul DGM Cumhuriyet   Savcısı’nı eleştirmiştir. Ayrıca, Bitlis Emniyet Müdürlüğü’nde yapıldığını iddia   ettiği kötü muamelenin ayrıntılarını sunmuştur. Bu muameleden sorumlu   olduğunu iddia ettiği iki polisi tanımlamış ve bunlardan birinin kendisini   havaalanından Emniyet Müdürlüğü’ne getiren polis memuru olduğunu   söylemiştir. Kendisini 20 Temmuz 1995 tarihinde muayene eden doktorun   hiçbir soru sormadığını ve yalnızca vücudunun üst kısmını muayene ettiğini   ifade etmiştir. Ancak, kendisine uygulanan muamelenin vücutta iz bırakacak   türden olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, doktora şikayetlerini anlatamamıştır zira   polislerin de o esnada odada olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, Diyarbakır   DGM’deki dava dosyasında bulunan belgeler hariç, iddialarını ispatlayacağı   hiçbir kanıt veya tanık bulunmadığını ifade etmiştir.   27.18 Ağustos 1995 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı, başvuranın işkence   iddialarını soruşturması için Bitlis Cumhuriyet Savcısı’na bir yazı göndermiştir.   28.29 Ağustos 1995 tarihinde Bitlis Cumhuriyet Savcısı, başvuranı havaalanından   Emniyet Müdürlüğü’ne getiren iki polis hakkında Bitlis Emniyet   Müdürlüğü’nden bilgi talep etmiştir. Ayrıca, başvuranın dava dosyasının bir   kopyasını rica ettiği yazıyı da Diyarbakır DGM’ye göndermiştir. Başvuranın   Bitlis Emniyet Müdürlüğü’ndeki gözaltı süresince oluştuğunu iddia ettiği   işkence izlerinin bir adli tıp doktoru tarafından muayene edilmesi için İstanbul   Cumhuriyet Savcısı’na da bir yazı göndermiştir.   29.8 Eylül 1995 tarihinde Bitlis Emniyet Müdürlüğü, Bitlis Cumhuriyet Savcısı’na,   başvuranı havaalanından alıp Emniyet Müdürlüğü’ne getiren polislerin ve   gözaltında kendisini sorgulayan polislerin isimlerini bildirmiştir. 14 Eylül 1995   tarihinde, beş polis memuru Bitlis Cumhuriyet Savcılığı huzuruna çağrılmıştır.   Beş polis, ifadelerinde başvuranın iddialarını reddetmiştir.   30.24 Ekim 1995 tarihinde Bitlis Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır DGM Cumhuriyet   Savcısı ve İstanbul Cumhuriyet Savcısı’na arz ettiği taleplerini yinelemiştir.   31.8 Ocak 1996 tarihinde Bitlis Cumhuriyet Savcısı polis memurlarının   kovuşturulmasına ilişkin görevsizlik kararı çıkarmıştır. Memurin Muhakematı   Kanunu uyarınca dava dosyasını Bitlis Valiliği’ne göndermiştir.   32.29 Ocak 1996 tarihinde Emniyet Müdürü Yardımcısı, soruşturmacı sıfatıyla   polislerin   ifadelerini almış ve 1 Şubat 1996 tarihinde bir rapor   hazırlamıştır. 6 Şubat 1996 tarihinde Bitlis İl İdare Kurulu Müdürlüğü,   soruşturmacının başvuranın ifadesini almadığı gerekçesiyle rapora itiraz   etmiştir.   33.18 Mart 1996 tarihinde soruşturmacının yazdığı bir istinabe müzekkeresini   takiben İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden bir polis memuru, başvuranın yine   aynı iddiaları ve şikayetlerini kapsayan ifadesini almıştır.   34.10 Nisan 1996 tarihinde başvuran İstanbul Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından   muayene edilmiştir. Doktor raporunda, başvuranın vücudunda hiçbir travmatik   patolojik ize rastlanmadığını belirtmiştir. Ancak, sonuç itibarıyla yaralarının o   vakte kadar iyileşmiş olabileceğini de belirtmiştir.   35.Nihai raporunda, polislerin ifadeleri ile 17 ve 20 Temmuz 1995 ve 10 Nisan   tarihli sağlık raporlarına dayanarak, soruşturmacı, işkence iddialarını   destekleyen hiçbir kanıt olmadığından polis memurlarına yönelik hiçbir   kovuşturma veya disiplin işlemi yürütülmemesi gerektiğini ileri sürmüştür.   36.18 Nisan 1996 tarihinde Bitlis İl İdare Kurulu Müdürlüğü, beş polis memuruna   suç yüklenmemesi gerektiğine karar vermiştir. Kararında, başvuranın 19   Temmuz 1995 tarihinde sorgulandığını ve 20 Temmuz tarihinde Bitlis Devlet   Hastanesi’nde bir doktor tarafından muayene edildiğini, aynı tarihli bir sağlık   raporunun başvuranın vücudunda herhangi bir ize rastlanmadığını belirttiğini   ve sonuç olarak da 20 Temmuz 1995 tarihinde Diyarbakır DGM kararıyla   başvuranın tahliye edildiğini belirtmiştir. İl İdare Kurulu Müdürlüğü, başvuranın   iddialarının aksine, başvuranın işkenceye maruz kalmadığını ifade etmiştir.   37.Başvuran, İl İdare Kurulu Müdürlüğü’nün kararını temyize götürme yoluna   gitmemiştir. Karar, Danıştay tarafından ex officio incelenmiştir. 18 Mart 1998   tarihinde Danıştay, polis memurlarının iddia edilen suçu işlediğini   destekleyecek bir kanıt bulunmadığını belirterek Bölge İdare Mahkemesi’nin   kararını onamıştır.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALAR   38.İlgili yerel mevzuat AİHM’nin Tepe-Türkiye kararında özetlenmiştir (no.   27244/95, §§ 115-122, 9 Mayıs 2003).   HUKUK   I.   AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   39.Başvuran, polis gözaltında türlü kötü muamele ve işkenceye maruz kaldığını   ve bunun AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunu belirtmiştir:   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi   tutulamaz. “   A. AİHM huzurunda sunulan savunmalar   1. Başvuran   40.Başvuran, 23 Temmuz 1995 tarihinde tahliye edilmesini takiben bağımsız bir   doktor tarafından muayene edildiğini belirtmiştir. Raporun muayeneden yirmi   üç gün sonra hazırlandığını zira, doktorun değişik test sonuçlarını beklemek   durumunda olduğunu belirtmiştir.   41.20 Temmuz 1995 tarihli raporla ilgili olarak başvuran, kendisine yapılan   muayenenin yetersizliğini sürekli vurgulamış olmasına rağmen, Hükümet’in,   muayene esnasında orada bulunan ilgili doktordan veya diğer yetkililerden   beyanat almadığını iddia   etmiştir.   42.Diyarbakır DGM’nin, tehditle verdiği ifadelerin güvenilir olamayacağı   gerekçesiyle kendisini beraat ettirdiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla, DGM dahi   başvuranın polis gözaltında işkence gördüğü gerçeğini kabul etmiştir.   43.Başvuran, soruşturmacının raporunun, tahkikatın yetersiz niteliğini gözler   önüne serdiğini iddia etmiştir. Başvuranın 20 Temmuz 1995 tarihli rapora   itirazına rağmen, soruşturmacının raporunun temel olarak burada yer alan   bulgularla şekillendiğini söylemiştir. Ayrıca, polislerin verdiği ifadelerin hiçbiri   hakkında yorum yapmasına fırsat verilmediğinden şikayetçi olmuştur. Üstelik,   raporu hazırlayan soruşturmacı, şüphelilerden bağımsız değildir.   2. Hükümet   44.Hükümet başvuranın 20 Temmuz 1995 tarihli sağlık raporunun yetersizliğine   ilişkin iddiasını doğrulamak için herhangi bir kanıt sunmadığını öne sürmüştür.   45.15 Ağustos 1995 tarihli ve başvuran tarafından işkence iddialarını doğrulamak   için sunulan sağlık raporunun kendi fiziksel durumundan ziyade, daha çok,   kötü muamele iddialarını içerdiğini ifade etmiştir. Ayrıca, rapor, başvuran   tahliye edildikten yaklaşık bir ay sonra hazırlanmıştır. Başvuranın sağlık   muayenesinin 23 Temmuz 1995 tarihinde yapıldığını iddia etmiş olmasına   rağmen bu iddiayı kanıtlayacak hiçbir şey yoktur.   46.Ayrıca Hükümet, başvuranın iddialarının aksine, Diyarbakır DGM’nin kendisini   beraat ettirmesinin sebebinin ifadelerinin güvenilir olmaması iddiası olmadığını   öne sürmüştür. Mahkeme’nin kararında ifade edildiği gibi, başvuran beraat   ettirilmiştir çünkü, mahkeme herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde   başvuranın kendisine yöneltilen suçlardan hüküm giyebileceğine ikna   olmamıştır.   B. AİHM’nin Değerlendirmesi   47.AİHM, 3. maddenin demokratik toplumların temel öğelerinden birini muhafaza   ettiğini yineler. Terörle mücadele ve organize suç gibi çok güç durumlarda   dahi, AİHS, işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezayı   kesinlikle yasaklamaktadır. AİHS’nin ve 1 ve 4 sayılı Protokollerin birçok temel   maddesinin aksine, 3. madde, istisnalara ilişkin herhangi bir hüküm   içermemektedir ve milletin varlığını tehlikeye atan acil bir durum olduğunda   dahi madde 15 § 2 uyarınca herhangi bir derogasyon sözkonusu olamaz (bkz.   Selmouni-Fransa [BD], no. 25803/94, § 95, AİHM 1999-V, ve Assenov ve   Diğerleri-Bulgaristan, 28 Şubat 1998, Hükümler ve Kararlar Raporları 1998-   VIII, s. 3288 § 93).   48.AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlali iddiasında kanıtları değerlendirirken,   içtihadında “herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde” kanıt standardını   benimsemiştir (Avşar-Türkiye, no. 25657/94, § 282, AİHM 2001-VII). Ancak bu   tür bir kanıt, yeterince güçlü, açık ve uyumlu çıkarımlar veya aksi ispat   edilmemiş karinelerle elde edilebilir (Irlanda-İngiltere, 18 Ocak 1978 kararı,   seri A no. 25, s. 65, § 161).   49.AİHM, görevinin ikincil niteliği konusunda hassas davranmaktadır ve herhangi   bir davanın olayları tarafından kaçınılmaz hale getirilmediği durumlarda, bir ilk-   derece mahkemesi rolü üstlenme hususunda dikkatli olması gerektiğini   bilmektedir (bkz. örenğin, McKerr-İngiltere (karar), no.28883/95, 4 Nisan   2000). Yine de 3. madde bağlamında iddiaların öne sürüldüğü bu davadaki   gibi durumlarda, AİHM özellikle kapsamlı bir kontrol uygulamalıdır (bkz.   mutatis mutandis, Ribitsch-Avusturya, 4 Aralık 1995 kararı, seri A no. 336, §   32, ve yukarıda anılan Avşar, § 283).   50.Bu davada, başvuranın şikayetçi olduğu kötü muamele, bir tarafta, dövülme,   elektrik verilmesi, hortumla soğuk su tutulması ve diğer tarafta, gözlerinin   bağlanması, hakaret, çırılçıplak soyulma ve yiyecekten mahrum bırakılmaktan   ibarettir. Yine de, davada bazı öğeler, başvuranın Bitlis Emniyet   Müdürlüğü’nde alıkonulduğu esnada 3. maddeyle yasaklanan muamelelere   maruz kalıp kalmadığı konusunda şüphe uyandırmaktadır.   51.İlk olarak, 20 Temmuz 1995 tarihli sağlık raporu, başvuranın vücudunda kötü   muameleye dair hiçbir iz bulunmadığını ifade etmektedir (bkz. 18. paragraf).   AİHM bu raporda ayrıntı eksikliğinin farkındadır. Ancak, başvuranın bu   rapordaki bulguları sorgulayabilecek ve iddialarını ispatlayıcı hiçbir belge   getirmediğini de belirtmiştir.   52.İkinci olarak, AİHM, başvuranın işkence iddialarını sağlamlaştıran tek kanıtın   Ağustos 1995 tarihli sağlık raporu olduğunu belirtmiştir. Hükümet’in raporda   birkaç çelişki tespit ettiğini ifade etmiştir (bkz. 45. paragraf). Sözkonusu   rapordaki bulguların ciddiyetini hafife almamakla birlikte, AİHM, başvuranın   sunduğu kanıtların standart bir sağlık raporuna benzemediği gerçeğini de göz   ardı edemez. Raporda ne bir sağlık kurumu ismi bulunmaktadır ne de   doktorun diploma numarası yer almaktadır. Ayrıca, başvuranın bir doktor   tarafından muayene edilip edilmediği veya, nasıl, ne derece detaylı ve ne   tarihte muayene yapıldığı belirtilmemiştir (bkz. 20. paragraf).   53.Üçüncü olarak, AİHM başvuranın sağlık raporunu hiçbir yerel makama   sunmaması ve soruşturmacı ve Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadesi   alınırken bu rapora hiç değinmemesi karşısındaki şaşkınlığını belirtir. Özellikle   Ağustos 1995 tarihinde, yani doktor tarafından görülmesinden yirmi beş ve   sağlık raporunun hazırlanmasından iki gün sonra, Cumhuriyet Savcısı’na   verdiği ifadesinde, iddialarını kanıtlamak için elinde kendi ifadelerinden başka   hiçbir şey bulunmadığını öne sürdüğünü dikkate alır (bkz. 26. paragraf).   Başvuranın yerel makamlara işkence iddialarıyla ilgili olarak sunabileceği ve   bir iç hukuk yolu bulunmasına faydası olabilecek tek kanıtı sunmaması   gerçekten ilginçtir.   54.Sonuç itibarıyla, elindeki kanıt, başvuranın, herhangi bir şüpheye yer   bırakmayacak şekilde kötü muameleye maruz bırakıldığı sonucuna varmasına   olanak tanımadığından, AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğinin   kanıtlandığını düşünmemektedir.   II.   AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   55.Başvuran, polis gözaltında tutulmasının AİHS madde 5 §§ 1 (c) ve 3’ü ihlal   ettiğini iddia etmiştir. Bu maddeler şöyledir:   “1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen   haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun   bırakılamaz:   … (c)Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da   suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran   makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne   çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması;   … 3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya   tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya   yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir   süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya   hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir   teminata bağlanabilir. “   A. AİHS Madde 5 § 1 (c)   56.Başvuran yakalanmasına dair makul bir şüphe bulunmadığını ve   alıkonulmasının kanunsuz olduğunu belirterek şikayetçi olmuştur. İki PKK   mensubunun suçlayıcı ifadelerinin 1992’ye, yani yakalanmasından üç yıl kadar   önceye, dayandığını belirtmiştir. Bu ifadeler şüphelilerce ilk derece   mahkemesinde nihayetinde geri çekilmiştir zira bu ifadelerin alınması tehditle   gerçekleşmiştir. Ayrıca, başvuran Adalet Bakanlığı’nın 14 Şubat 1994 tarihli ve   bir avukata yönelik herhangi bir suç faaliyeti iddiasının soruşturmasının bir   Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülmesini gerekli kılan genelgesine rağmen   sorguya çekildiğini iddia etmiştir.   57.Hükümet, her iki şüphelinin de başvuranın yardımıyla PKK mensuplarınca   Bitlis’te bulunan Hersan Polis Karakolu’na yapılan saldırıyı ayrıntılı olarak   anlattığını belirtmiştir. Tehditle alındığını iddia ederek ifadelerini geri   çekmelerine rağmen, verdikleri farklı ifadeler, başvurana karşı makul bir   şüphenin bulunduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.   58.AİHM, şüphenin “makuliyeti”ne dayanması gereken bir yakalamanın, Madde 5   § 1 (c)’de belirtilen keyfi yakalama ve alıkoymaya karşı önlem alınmasında   temel bir nitelik teşkil ettiğini yineler. Makul bir şüphenin bulunması, objektif bir   gözlemciyi, sözkonusu kişinin suç işlemiş olabileceğine dair ikna edebilecek   olguların veya bilgilerin bulunduğunu varsaymaktır (Labita-İtalya [BD], no.   26775/95,   § 1555, AİHM 2000-IV). Ancak neyin makul olarak   nitelendirilebileceği, olayların bütünüyle bağlantılıdır (bkz. Fox, Campbell ve   Hartley – İngiltere, 30 Ağustos 1990 kararı, seri A no. 182, s. 16, § 32).   59.AİHS 5 § 1 (c)’de ifade bulan makul şüphe, şüpheli şahsın suçunun derhal   kesinleşmesi anlamına gelmemektedir. Soruşturmanın asıl maksadı, sanığa   yönelik suçların gerçekliği ve niteliğinin kanıtlanmasıdır (bkz. Murray –   İngiltere, 28 Ekim 1994, Seri A no. 300-A, s. 27, § 55). Madde 5 § 1 (c)   paragrafı, polisin, yakalama anında veya başvuran gözaltındayken, suçlama   yapmak için yeterli kanıt elde etmesi gerektiğini dahi öngörmemektedir (bkz.   Erdagöz – Türkiye, 22 Ekim 1997 kararı, Raporlar 1997-VI, s. 2314, § 51).   60.Ayrıca, özgürlüklerin herhangi bir şekilde kısıtlanması, yalnızca ulusal   yasaların esasa ve usule ilişkin kurallarıyla değil, 5. maddenin temel   maksadıyla, yani bireyin keyfi alıkonulmaktan korunmasıyla da bağdaşır   durumda uygulanmış olmalıdır (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Chahal – İngiltere,   Kasım 1996 kararı, Raporlar 1996-V, s. 1864, § 118).   61.Bu davada, AİHM, başvuranın yasadışı terör örgütüne yardım ve yataklık   etmekten gözaltına alındığına işaret eder. Polis, Diyarbakır DGM tarafından   verilen bir tutuklama emriyle harekete geçmiştir. Tutuklama emri, daha önce iki   PKK mensubunca verilen bilgi üzerine çıkarılmıştır. AİHM, suç yaratabilecek   ifadelerin 1992’ye dayanması ve daha sonra şüphelilerce geri çekilmesi   gerçeğinin, başvurana ilişkin makul bir şüphenin varlığını silmediğini ve   tutuklama emrinin meşruiyeti üzerinde bir etkisi olmadığına işaret eder.   62.Bu davanın kendine özgü olaylarını dikkate alarak AİHM, başvuranın   tutuklanmasının yasal olduğunu ve AİHS Madde 5 § 1 (c) kapsamında, bir suç   işlemiş olduğuna dair makul şüpheyle gözaltına alınmış olduğu kanaatindedir.   Başvuranın,   Cumhuriyet   Savcısı   tarafından   sorgulanmadığı   için   alıkonulmasına dair işlemlerin yerel hukuk açısından yasal olmadığını iddia   etmesine cevaben (bkz. 56. paragraf), AİHM, 14 Şubat 1994 tarihli Adalet   Bakanlığı genelgesinin yalnızca avukatlarca işlendiği iddia edilen suçlarla ilgili   soruşturmaların yürütülme şekline işaret ettiğini ekler ( bkz. Elçi ve Diğerleri –   Türkiye, no. 23145/93 ve 25091/94, §§ 584-586, 13 Kasım 2003). Bu   genelgeye aykırı olarak, polisin başvuranı gözaltındayken sorgulamış olması,   yakalanması ve akabinde gözaltına alınmasına temel teşkil eden yerel hukuk   kurallarını geçersiz kılmaz. AİHM, başvuranın, Cumhuriyet Savcısı tarafından   çıkarılan tutuklama emriyle yakalanıp alıkonulduğunu ve alıkonulmasının bir   Cumhuriyet Savcısı tarafından uzatıldığını belirtir (karşılaştırmak için   bkz.yukarıda anılan Elçi ve Diğerleri, § § 674-684).   63.Yukarıda anlatılanların ışında, AİHM, AİHS Madde 5 § 1’in ihlal edilmediğine   karar vermiştir.   B. AİHS Madde 5 § 3   64.AİHS Madde 5 § 3’e dayanarak başvuran, yargı yetkisini uygulayabilecek bir   hakim veya başka bir yetkili huzuruna çıkarılmaksızın on iki gün boyunca   gözaltında kaldığını belirterek şikayetçi olmuştur.   65.Hükümet, başvuranın gözaltı süresinin o tarihte yürürlükte olan mevzuata   uygun olduğunu ifade etmiştir. İlgili hukukta o zamanlardan beri AİHM’nin   içtihadıyla uyumlu olarak değişiklikler yapıldığından yola çıkıldığında,   başvuranın iddiaları temelsizdir.   66.AİHM, genel itibarıyla, madde 5’in, Devlet’in, bireyin özgürlük hakkına keyfi   olarak müdahale etmesini önlemeyi amaçladığını hatırlatır. Madde 5 § 3,   keyfiyeti önlemeyi hedefler ve müdahalenin yargı tarafından denetlenmesini   gerekli kılarak hukukun üstünlüğünü korumayı amaçlar (bkz. Sakık ve Diğerleri   – Türkiye, 26 Kasım 1997 kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2623, § 44).   67.Madde 5 § 3’e uygun olması için, yargı denetiminin ivedi olması gereklidir.   İvediliğin ise, kendine özgü nitelikleri sebebiyle her vakada başlı başına ele   alınması gereklidir (bkz. De Jong, Baljet ve Van den Brink – Hollanda, 22   Mayıs 1984 kararı, Seri A no. 77, ss. 24-25, § 51-52). Ancak, yorum   hususundaki esnekliğin kapsamı ve ivedilik kavramının uygulanması oldukça   sınırlıdır (Brogan ve Diğerleri – İngiltere, 29 Kasım 1988, Seri A no. 145_B, ss.   334, § 62).   68.AİHM birçok davada terör suçlarının soruşturulmasının şüphesiz yetkililere   bazı sorunlar yaşattığını kabul etmiştir (bkz. şu kararlar: yukarıda anılan   Brogan ve Diğerleri, s. 33, § 61, yukarıda anılan Murray, s. 27, § 58, Aksoy –   Türkiye, 18 Aralık 1998 kararı, Raporlar 1998-VI, s. 2282, § 78 ve Demir ve   Diğerleri – Türkiye, 23 Eylül 1998 kararı, Raporlar 1998-VI, s. 2653, § 41).   Ancak bu, soruşturmayı yürüten makamların, her terörist faaliyet bulunduğunu   iddia ettikleri durumda, yerel mahkemelerden ve akabinde de AİHS’nin   denetleyici kurumlarından bağımsız bir şekilde, Madde 5’e dayanarak kayıtsız   şartsız yetki kullanabilecekleri anlamına gelmez (bkz. yukarıda anılan Murray,   s. 27, § 58).   AİHM, başvuranın, 8 Temmuz 1995’ten 20 Temmuz 1995’e kadar on iki gün   boyunca polis gözaltında kaldığını belirtir. Brogan ve Diğerleri davasında yargı   denetimi dışında cereyan eden dört gün altı saatlik gözaltının, amacı toplumu   bir bütün olarak terörizme karşı korumak olmasına rağmen, AİHS Madde 5 §   3’le ifade bulan süre ile ilgili olarak katı kısıtlamaların dışında kaldığını   hatırlatır (bkz. yukarıda anılan Brogan ve Diğerleri, s. 33, § 62).   69.Terör suçlarının soruşturulması yetkililere bazı sorunlar yaşatsa da, AİHM,   yargı müdahalesi olmadan başvuranı on iki gün boyunca alıkoymanın gerekli   olduğunu kabul etmemektedir.   70.Dolayısıyla, AİHS Madde 5 § 3 ihlal edilmiştir.   C. AİHS Madde 5 § 4   71.Başvuran, AİHS Madde 13’e dayanarak polis gözaltının yasallığı ve süresine   ilişkin işlem yapma imkanı bulamadığından şikayetçi olmuştur. AİHM   başvuranın bu şikayetinin AİHS Madde 5 § 4 kapsamında ele alınması   gerektiğini düşünmektedir:   “4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden   yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında   kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini   serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. “   . AİHM, bir hukuk yolunun yeterli derecede açık ve kesin olması gerektiğini,   aksinin ise, Madde 5 § 4’ün maksadının gerektirdiği etkinlikten ve bu hukuk yoluna   erişimden yoksun bırakacağını yineler (diğerlerinin yanı sıra bkz. mutatis mutandis,   Van den Droogenbroeck – Belçika, 24 Haziran 1982 kararı, Seri A no. 50, s.30, § 54,   De Jong, Baljet ve Van den Brink, s. 19, § 39 ve Yağcı ve Sargın – Türkiye, 8   Haziran 1995 kararı, Seri A no. 319-A, s. 17, § 42).   73. AİHM, Sakık ve Diğerleri – Türkiye davasında (26 Kasım 1997, Raporlar 1997-   VII, § 53), sözkonusu tarihte, başvuranın DGM huzurunda gözaltı sürecinin   yasallığını sorgulayabileceği etkili bir hukuk yolu bulunduğu hususunda ikna   olmadığını hatırlatır. Eldeki davayla ilgili olarak da bu sonuçtan uzaklaşmak için bir   sebep görmemektedir (bkz aynı zamanda Dalkılıç – Türkiye, no. 25756/94, § 27, 5   Aralık 2002). Hakim huzuruna çıkarılmadan önceki süreyle ilgili olarak ise – on iki gün   – AİHM bu noktada, o tarihteki ulusal yasalara uygun olan bu sürenin, Madde 5 § 4’te   belirtilen “hızlı bir şekilde” ifadesi ile uyumlu olmadığını ekler (bkz. yukarıda anılan   Sakık ve Diğerleri kararı, § 51).   74. Sonuç itibarıyla AİHM, AİHS Madde 5 § 4’ün ihlal edildiğine karar vermiştir.   III.   AİHS MADDE 6’NIN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   75. Başvuran yaptığı işkence iddialına ilişkin olarak Türk makamlarının bağımsız ve   tarafsız bir mahkemede işlem başlatmadığından ve bunun AİHS madde 6 § 1’e aykırı   olduğundan şikayetçi olmuştur:   “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda   kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş   bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde,   hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir”   76. AİHM, başvuranın Madde 6 § 1 bağlamında olan şikayetinin yine başvuranın,   soruşturma makamlarının, başvuranın gözaltı ve kötü muamele iddialarına ilişkin   şikayetlerini ele alma şekli ve bunların etkili hukuk yollarına erişmedeki etkisine ilişkin   daha genel kapsamlı şikayeti ile sıkı olarak bağlantılı olarak bağlantılı olduğuna   dikkat çeker. AİHM, bu şikayeti, 13. maddede ifade bulan, Devletlerin, AİHS   ihlallerinin bulunduğu durumlarda etkili hukuk yolu bulma şeklindeki daha genel   nitelikli yükümlülükleri bağlamında incelemeyi uygun görmektedir.   77. Dolayısıyla, AİHS Madde 6 § 1’in ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli   olmadığını düşünmektedir.   IV.   AİHS MADDE 13’ÜN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   78. Başvuran, alıkonulmasının yasallığı ve işkence iddiaları açısından ele   alındığında, yerel hukukta başvurabileceği hiçbir etkili hukuk yolu bulunmadığı ve   bunun da AİHS Madde 13’e aykırı olduğundan şikayetçi olmuştur:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi   görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal   bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir. “   79. AİHM, başvuranın, AİHS Madde 5 § 4 çerçevesinde, alıkonulmasına ilişkin hukuk   yollarının etkisizliği ile ilgili, ve alıkonulmayla ilgili işlemlere ilişkin lex specialis olarak   görülmüş olan şikayetini halihazırda incelemiştir (bkz. 71. ve 74. paragraflar).   80. Başvuranın işkence iddialarıyla ilgili olarak başvurabileceği hukuk yollarının   etkisizliği ile ilgili şikayetine istinaden Hükümet, içi hukukta etkili hukuk yollarının   bulunduğunu öne sürmüştür. Ayrıca, hakkı ve imkanı olmasına rağmen, başvuranın,   İl İdare Kurulu Müdürlüğü’nün kararını Danıştay’da temyiz ettirme yoluna gitmediğini   ileri sürmüştür. Danıştay’ın davayı ex officio incelediğini ve gözaltında işkence   yapıldığını doğrulayacak bir kanıt bulunmadığını belirtmiştir.   81. AİHM, Madde 3’te ifade bulan hakkın niteliğinin, Madde 13 açısından da   anlamları bulunduğunu yineler. Bir birey, Devlet görevlileri tarafından işkenceye   uğradığı veya kötü muameleye maruz bırakıldığı şeklinde savunulabilir bir iddia   ortaya koyduğu zaman, uygun durumlarda tazminat ödenmesine ek olarak, “etkili   hukuk yolu” kavramı, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasına ve şikayetçinin   soruşturma sürecine etkin bir biçimde dahil olmasına olanak verecek biçimde,   kapsamlı ve etkili bir soruşturmanın yapılması anlamına gelir (bkz. Aksoy, § 98).   82. Devlet görevlilerince yapıldığı öne sürülen işkence veya kötü muamele   iddialarında, yürütülecek soruşturmanın etkili olabilmesi için, genel olarak,   soruşturmadan sorumlu olan ve soruşturmayı yürüten kişilerin olaylarda adı geçen   kişilerle bağlantısının olmaması gerektiği söylenebilir. Bu, hiyararşik ve kurumsal bir   bağlantının sözkonusu olmaması anlamına gelebileceği gibi, uygulamada bir   bağımsızlık da demektir (diğerlerinin yanı sıra, bkz. Oğur – Türkiye [BD], no.   21594/93, § 91, AİHM 1999-III).   83. Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, başvuranın şüpheye yer   bırakmayacak biçimde, polisler tarafından kötü muameleye uğradığının kanıtlandığı   sonucuna varmamıştır. Ancak, önceki davalarda da ileri sürdüğü üzere, bu, Madde 3   kapsamında yapılan şikayetin, 13. maddenin maksatları açısından “savunulabilir” bir   şikayet olmasını engellemez (bkz. Yaşa – Türkiye, 2 Eylül 1998 kararı, Raporlar   1998-VI, s. 2442, § 112).   84. AİHM, Bitlis Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan soruşturma dosyasının,   Memurin Muhakematı Kanunu hükümleri uyarınca Bitlis Valiliği’ne gönderildiğine   dikkat çeker. Soruşturma, Bitlis İl İdare Kurulu Müdürlüğü tarafından yürütülmüş ve   akabinde şüpheli polis memurlarına yönelik herhangi bir kovuşturmanın yapılmaması   gerektiğine karar verilmiştir. (bkz. 31. ve 36. paragraflar). AİHM, daha önceki birkaç   davada da ileri sürdüğü gibi il idare kurullarınca yürütülen soruşturmanın bağımsız   olamayacağını, zira bunların, valilerin veya onların yardımcılarının veya valilere bağlı   olan icra organının bölgesel temsilcilerinden müteşekkil olduğunu yineler (diğerlerinin   yansıra, bkz. yukarıda anılan Oğur, § 91, Yöyler – Türkiye, no. 26973/95, § 93, 24   Temmuz 2003, ve Kurt – Türkiye (karar), no. 37038/97, 12 Haziran 2003).   85. Yukarıda anlatılanlar çerçevesinde, AİHM, adı geçen işlemlerin, Madde 13’ün   gerektirdiklerini karşılayacak şekilde kapsamlı, etkili ve bağımsız olduğu kanısında   değildir.   86. Dolayısıyla, AİHS madde 13 ihlal edilmiştir.   V. AİHS MADDE 14’ÜN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   87. Başvuran, Kürt kökeni nedeniyle, ayrımcılığa uğradığından ve bunun AİHS   madde 14’e aykırı olduğundan şikayetçi olmuştur:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil,   din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa   mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir   ayırımcılık yapılmadan sağlanır. “   88. Başvuran, gözaltı süresince, sorgusunun odak noktasının Kürtler ve PKK   olduğunu öne sürmüştür. Sorgulamada yapılanın, belirli bir siyasi fikrin ve belirli bir   azınlıkla bağlantılı olmanın cezalandırılması olduğunu belirtmiştir.   89. Bu davada ortaya konulan olaylar ve dava öncesinde elde bulunan konular   temelinde, AİHM, AİHS Madde 14’ün ihlal edildiğinin kanıtlandığını kanısında değildir.   V.AİHS MADDE 41’İN UYGULANMASI   90. AİHS Madde 41 şu şekildedir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili   Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,   Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın   tatminine   hükmeder.   “ A. Maddi Tazminat   91. Başvuran, başarılı bir avukat olduğunu ifade etmiştir. Ancak, gözaltına alınması   ve işkence sebebiyle pek çok müşterisini kaybetmiş, zira artık eski çalışma isteğiyle   çalışamamıştır. Eski kazanımlarını kaybettiği gerekçesiyle 100,000 Amerikan Doları   ($) talep etmiştir. Ayrıca, gelecekte yapacağı kazanımları için 196,000 $ talep   etmiştir. Gelecek kazanımlarını kaybetmesine dair talebi Ogden aktüariyel cetveli   temel alınarak ve yirmi yıl daha çalışması varsayımıyla yapılmıştır   92. Hükümet, aktüariyel hesaplamaların spekülatif ve haksız kazanım yapmayı   amaçlayanlarca suistimal edilmeye açık olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, başvuranın   gerçek kazancını kanıtlanmasına dair herhangi bir belge sunulmadığına dikkat   çekmiştir. Dolayısıyla, farazi rakamlarla yapılan hesaplamalar spekülatiftir. Talep   edilen miktarların haddinden yüksek olduğunu ifade etmiştir.   93. AİHM, başvuranın gözaltı süresinde bir miktar kazanç kaybı olduğunun açık   olduğu ve bunun 5. maddenin ihlali anlamına geldiğini düşünmektedir ve sağlığına   kavuşmak ve müşterilerinin güvenini kazanmak için zamana ihtiyacı olduğu   kanısındadır (bkz. mutatis mutandis, Elçi ve Diğerleri, § 721).   94. Bu durumda AİHM, AİHS madde 41 uyarınca ve yaptığı tarafsız bir   değerlendirme sonucunda başvurana 1,000 Euro maddi tazminat ödenmesine karar   vermiştir.   B.Manevi Tazminat   95. Başvuran, 100,000 $ manevi tazminat talep istemiştir. Ayrıca, 14. maddenin   ihlalinin de verilecek tazminatta % 100’lük bir artış anlamına gelmesi gerektiğini iddia   etmiştir.   96. Hükümet, bu miktarın sadece çok yüksek olduğunu değil, aynı zamanda herhangi   bir temeli olmadığını da öne sürmüştür.   97. AİHM, başvuranın yalnızca bir ihlal tespitiyle tazmin edilemeyecek bir stres   yaşamış olduğunu düşünmektedir. Bu davadaki ihlallerin niteliğini dikkate alarak ve   tarafsız bir değerlendirme yaparak 5,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar   vermiştir.   C.Mahkeme Masrafları   98. Başvuran, yerel işlemler ve Sözleşme işlemlerindeki masraflar ile sağlık giderleri   için 38,694 $’in telafi edilmesi isteminde bulunmuştur:   (a) İngiltere’de bulunan vekillerinin yaptığı çalışmalar için 10,801 Sterlin   avukat ücreti. Bu, İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye   çevirileri ve bu dillerde verilen özetler ve aynı zamanda telefon   konuşmaları, posta, fotokopi ve kırtasiye gibi masraflarını kapsayan   idari işlemleri içermektedir;   (b) Yerel mahkemelerdeki işlemlerde tahakkuk eden adli masraflar için   11,000 $;   (c) Psikiyatrik tedavisi için 12,000 $.   99.Hükümet, yerel mahkeme masraflarının bu davayla alakalı olmadığını öne   sürmüştür. Gerçekten yapılan ve miktarı makul olan masrafların tazmin   edilebileceğini, ancak, başvuranın yerel adli masrafları veya sağlık masraflarına kanıt   olabilecek ve kabul edilebilecek hiçbir makbuz, belge ya da fatura sunulmadığını   ifade etmiştir. Ayrıca, masraflar şişirilmiş ve gerçekte sözkonusu kadar masraf   yapılmamıştır. Hükümet özellikle, Kürt İnsan Hakları Projesi(KİHP)’ne ilişkin olarak   talep edilen masraf tazminine itiraz etmiştir.   100. AİHM, 41. madde uyarınca, yalnızca gerçekten ve gerektiği için yapılan ve   makul miktarda olan masrafların tazmin edilebileceğini belirtmiştir. Bu davanın,   detaylı inceleme gerektiren karmaşık olgular ve hukuk konuları içerdiği kanısındadır.   Ancak, başvuranın adli masrafları için talep ettiği toplam miktarın haddinden fazla   olduğunu ve bu masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığının ortaya   konulamadığını düşünmektedir. Başvuran, psikiyatrik tedavisinin masraflarını   kanıtlayacak herhangi bir belge sunmamıştır. Ayrıca, AİHM tarafından bir ihlal teşkil   ettiğine kanaat getirilen husus için tazminat alabilmek amacıyla yürütülen işlemler   esnasında iddia edilen yerel adli masraflar tahakkuk etmemiştir.   101. Bu durumda, AİHM talep edilen toplam miktarın ödenmesine karar vermemiştir;   yaptığı tarafsız değerlendirme ile ve başvuran tarafından sunulan ayrıntıları dikkate   alarak 7,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   D.Gecikme faizi   102. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına   üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesine karar vermiştir.   YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE   1.AİHS Madde 3’ün ihlal edilmediğine,   2.AİHS Madde 5 § 1’in ihlal edilmediğine,   3. AİHS Madde 5 § 3’ün ihlal edildiğine,   4.AİHS Madde 5 § 4’ün ihlal edildiğine,   5. Başvuranın, AİHS Madde 6 § 1 bağlamında yaptığı şikayeti incelemenin gerekli   olmadığına,   6.AİHS Madde 13’ün ihlal edildiğine,   7. AİHS Madde 14’ün ihlal edilmediğine,   8. (a) Sorumlu Devlet’in masraf ve harcamalarla ilgili olarak, Sözleşme’nin 44 § 2   maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde uygulanabilecek   vergilerle birlikte başvurana ödeme günündeki kur üzerinden ulusal para birimine   dönüştürülerek   (i)   ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilip   başvuranın Türkiye’deki banka hesabına yatırılmak üzere   1,000 Euro (bin Euro) maddi tazminat,   (ii)   (iii)   ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilip   başvuranın Türkiye’deki banka hesabına yatırılmak üzere   5,000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat,   ödeme tarihindeki kur üzerinden Sterlin’e çevrilip   başvuranın adil tazmin talebinde belirtilen İngiltere’deki   hesaba yatırılmak üzere 7,000 Euro (yedi bin Euro) manevi   tazminat ödemesine,   (b) Üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa   Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek   oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   9. Başvuranın diğer adil tazmin taleplerinin reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü 77 § 2 ve 3 uyarınca 21 Aralık   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. Dollé   Sekreter   J.-P. Costa   Başkan

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło