31300/05
WyrokETPCz2009-07-28ECLI:CE:ECHR:2009:0728JUD003130005
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy traktowanie skarżących w areszcie policyjnym stanowiło tortury w rozumieniu art. 3 Konwencji, a postępowanie krajowe w tej sprawie było skuteczne, oraz czy zatrzymanie naruszyło art. 5 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżący byli poddani torturom przez funkcjonariuszy policji w celu wymuszenia zeznań, co potwierdziły krajowe sądy wyższej instancji i częściowo raporty medyczne. Trybunał podkreślił, że takie celowe i okrutne traktowanie, powodujące silny ból i cierpienie, kwalifikuje się jako tortury. W aspekcie proceduralnym, Trybunał stwierdził, że postępowanie karne przeciwko funkcjonariuszom było nieskuteczne, ponieważ uległo przedawnieniu, a funkcjonariusze nie zostali zawieszeni w obowiązkach, co naruszyło pozytywne obowiązki państwa wynikające z art. 3 Konwencji. Skargi dotyczące art. 5 zostały odrzucone z uwagi na niezachowanie sześciomiesięcznego terminu.Stan faktyczny
Skarżący, Abdulvahap Terzi i Recahi Erkmen, zostali zatrzymani w maju 1997 roku w Turcji pod zarzutem kradzieży samochodu. W areszcie policyjnym twierdzili, że byli bici, rozbierani i poddawani elektrowstrząsom. Początkowy raport medyczny nie wykazał obrażeń, ale drugi, sporządzony tego samego dnia po zwolnieniu, potwierdził obecność ran i śladów na ich ciałach. Skarżący złożyli skargę na funkcjonariuszy policji i lekarza.Rozstrzygnięcie
Stwierdza niedopuszczalność skargi w zakresie art. 5 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Zasądza na rzecz każdego ze skarżących kwotę 15 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
TERZĐ VE ERKMEN – TÜRKĐYE
(Baꢀvuru no. 31300/05)
KARAR
STRAZBURG Temmuz 2009
NĐHAĐ
28/10/2009
Đꢀbu karar ꢀekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
T.C. vatandaꢀları Abdulvahap Terzi ve Recahi Erkmen (“baꢀvuranlar”) tarafından
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 23 Ağustos 2005 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel
Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS)
34. maddesi uyarınca yapılan 31300/05 numaralı baꢀvuru sonucu bu dava görülmüꢀtür.
Baꢀvuranlar Adana Barosu avukatlarından S.Ulufer tarafından temsil edilmiꢀtir.
OLAYLAR
I.DAVANIN KOꢁULLARI
Baꢀvuranlar 1969 ve 1971 doğumlu olup sırasıyla Malatya ve Sivas’ta
yaꢀamaktadırlar. Mayıs 1997 tarihinde, yaklaꢀık gece yarısında, baꢀvuranlar araba hırsızlığı
suçundan Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınmıꢀlardır. Polis memurlarının
kendilerine kötü muamele uygulayıp üzerlerini soyduklarını, dövdüklerini ve elektrik ꢀoku
verdiklerini iddia etmiꢀlerdir. Mayıs 1997 tarihinde, saat 09.35 sıralarında, baꢀvuranlar adli tıp doktoru (S.T.)
huzuruna çıkarılmıꢀlardır. Doktor, baꢀvuranların bedenlerinde kötü muamele izine
rastlanmadığını rapor etmiꢀtir.
Baꢀvuranlar aynı tarihte (23 Mayıs) serbest bırakılmıꢀlar ve ardından kendilerini
sorgulayan polis memurları (S.D. ve I.A.) ve sağlık raporunu düzenleyen doktor (S.T.)
hakkında Cumhuriyet Savcısı’na ꢀikayette bulunmuꢀlardır.
Cumhuriyet Savcısı, baꢀvuranları, aynı tarihte (23 Mayıs) baꢀka bir adlı tıp doktoruna
göndermiꢀtir. Doktor, raporunda, birinci baꢀvuranın, kürek kemiği ve göğüs bölgesinde çeꢀitli
büyüklüklerde kırmızı izler olduğunu, alt dudağının sağ tarafında 2 santimetre geniꢀliğinde bir
yara olduğunu ve sağ gözünde 0.5 cm geniꢀliğinde bir ekimoz olduğunu kaydetmiꢀtir. Ayrıca,
ikinci baꢀvuranın, kasık bölgesindeki deri üzerinde 1x1 santimetre çapında kırmızı bir yara
olduğu kaydedilmiꢀtir. Rapor, baꢀvuranların bedenlerindeki izler ve yaraların onları iꢀ görmez
hale getirmediğini ifade etmiꢀtir. Kasım 1997 tarihli bir iddianame ile Cumhuriyet Savcısı, baꢀvuranlara hakaret
etmek ve iꢀkence etmek suçundan S.D. ve I.A. hakkında ve görevi kötü kullanma suçundan
S.T. hakkında cezai kovuꢀturma baꢀlatmıꢀtır. Aralık 1999 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermiꢀtir.
Baꢀvuranların bedenlerinde yara izlerinin olduğunu kaydeden ikinci rapora atıfta bulunan
mahkeme, S.D. ve I.A.’yı eski Ceza Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca vazifeleri sırasında
kötü muamele uygulamaktan suçlu bulmuꢀ ve hapis cezasına çarptırmıꢀtır. Bu ceza sonradan
para cezasına çevrilmiꢀtir. Mahkeme, iç hukuk uyarınca bir davranıꢀın iꢀkence olarak
tanımlanabilmesi için mağdurların belli bir suçla suçlanmıꢀ olmaları gerektiğini eklemiꢀtir.
Ancak, somut davada, baꢀvuranlar sadece ꢀüpheli konumundaydılar ve sonradan
cezalandırılmadan serbest bırakılmıꢀlardır. Bu nedenle, polis memurlarının eylemleri Ceza
Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca iꢀkence olarak tanımlanamaz; ancak 245. madde uyarınca
kötü muamele olarak tanımlanabilir. Mahkeme S.T.’yi beraat ettirmiꢀtir. S.T.’nin baꢀvuranları
muayene etmemiꢀ olmasına rağmen raporu onların ifadelerine göre yazdığını ve dolayısıyla
suç kastı olmadığını kaydetmiꢀtir. Ocak 2001 tarihinde, Yargıtay, polis memurları ve doktor için geçerli olan
hükümlerin Ceza Kanunu’nun sırasıyla iꢀkence ve kamu görevini yerine getirmekte ihmal
suçlarına iliꢀkin olan 243 ve 230. maddelerinde yer aldığı gerekçesiyle kararı bozmuꢀtur.
Yargıtay, S.D.’nin geçmiꢀte de aynı suçtan mahkum edilmiꢀ olduğunu ve dolayısıyla hapis
cezasının para cezasına çevrilmemesi gerektiğini eklemiꢀtir. Ocak 2002 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gerekçelerle eski
kararında ısrar etmiꢀtir. Kasım 2002 tarihli bir kararla, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Mersin Ağır Ceza
Mahkemesi’nin kararını bozmuꢀ ve dava dosyasında yer alan delillerin, baꢀvuranların, ifade
almak için kasten kötü muamele uygulayan S.D. ve I.A. tarafından iꢀkence gördüğünü ortaya
koyduğu ve dolayısıyla bu eylemlerinin Ceza Kanunu’nun 243. maddesi kapsamına girdiği
kararını vermiꢀtir. S.T. ise, baꢀvuranların sağlık raporlarını polis memurlarının önünde
baꢀvuranları muayene etmeden düzenlemiꢀ ve dolayısıyla Ceza Kanunu’nun 230. maddesi
uyarınca suç iꢀlemiꢀtir. Ocak 2004 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, davanın S.T. açısından
zamanaꢀımına uğradığı kararını vermiꢀtir. Ancak, mahkeme, S.D.’yi ve I.A.’yı mahkum etmiꢀ
ve sırasıyla iki yıl iki gün hapis cezasına ve iki yıl hapis cezasına çarptırmıꢀtır. S.D. ve I.A.,
ayrıca, devlet memuriyetinden altı ay süreyle men edilmiꢀlerdir. S.D. ve I.A. temyiz
baꢀvurusunda bulunmuꢀlardır. Haziran ve 15 Ekim 2004 tarihlerinde, baꢀvuranların temsilcileri, sanık polis
memurlarının suçlarının yargılanmasının zaman aꢀımına uğraması tehlikesi nedeniyle
Yargıtay’dan yargılamayı çabuklaꢀtırması talebinde bulunmuꢀtur. Aralık 2004 tarihinde, Yargıtay, davanın zamanaꢀımına uğradığı ve kanuni zaman
aꢀımı süresi uyarınca ceza davasının düꢀmesi kararını vermiꢀtir. Söz konusu karar 24 ꢁubat tarihinde ilk derece mahkemesi katipliğine gönderilmiꢀtir. Ağustos 2005 tarihinde, baꢀvuranlar, Adalet Bakanlığı’ndan, davada yer alan
hakimleri teꢀhis etmesi ve gerekli titizliği göstermedikleri ve davanın zaman aꢀımına
uğramasına izin verdikleri gerekçesiyle onları sorumlu tutması talebinde bulunmuꢀtur. Aralık 2005 tarihinde Yargıtay ve 13 Mart 2006 tarihinde Adalet Bakanlığı,
Yargıtay ve Mersin Ağır Ceza Mahkemesi heyetinde yer alan hakimlere iliꢀkin olarak yanıtta
bulunmuꢀ ve baꢀvuranlara, ꢀikayetin yargı gücünün kullanımına iliꢀkin olması nedeniyle
hakimler hakkında bir dava veya soruꢀturma baꢀlatılamayacağını bildirmiꢀtir.
AĐHM baꢀvurusu yapıldığı zamanda S.D., halen, Muğla Emniyet Müdürlüğü
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi’nde görev yapmaktaydı.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 3, 6 VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca gözaltında iꢀkence gördükleri konusunda
ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Ayrıca, 6 ve 13. maddelere dayanarak, ceza davasının makul süre
içinde tamamlanamayıp zamanaꢀımına uğraması nedeniyle sanık polis memurlarının cezai ve
idari mesuliyetlerinin saptanmadığını ileri sürmüꢀlerdir. Dolayısıyla davanın hakkaniyete
uygun olarak görülmediğini iddia etmiꢀlerdir. Ayrıca, polis memurları görevden
uzaklaꢀtırılmamıꢀ ve böylece ceza davası süresince dokunulmazlıktan yararlanmıꢀlardır.
AĐHM, bu ꢀikayetlerin tek baꢀına 3. madde açısından incelenmesi gerektiğini
değerlendirmiꢀtir. Söz konusu madde ꢀöyledir:
“Hiç kimse iꢀkenceye, insanlık dıꢀı ya da onur kırıcı ceza veya iꢀlemlere tabi tutulamaz.”
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
Hükümet, baꢀvuranların, AĐHS’nin 35/1 maddesi anlamı dahilinde mevcut olan iç
hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmüꢀtür. Hükümet, ayrıca, baꢀvuranların, gördüklerini
iddia ettikleri zarara karꢀılık tazminat talep etmelerini sağlayacak medeni ve idari hukuk
yollarından yararlanmadıklarını belirtmiꢀtir.
AĐHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazları incelemiꢀ ve reddetmiꢀ olduğunu
yinelemiꢀtir (bkz., bilhassa, Ataꢀ ve Seven - Türkiye, no. 26893/02, 16 Aralık 2008). AĐHM,
somut davada, geçmiꢀ davalardaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum
görmemiꢀtir. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını reddetmiꢀtir.
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu ꢀikayetlerin açıkça dayanaktan
yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, baꢀvurunun diğer koꢀullar açısından
incelendiğinde de kabuledilemezlik unsuru taꢀımadığını tespit etmiꢀtir. Bu nedenle baꢀvuru
kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Savunmacı Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönü açısından sorumluluğu
Hükümet, baꢀvuranlara iliꢀkin olarak düzenlenen sağlık raporlarının, bedenlerindeki
yara ve izlerin onları iꢀ görmez hale getirmediğini ortaya koyduğunu belirtmiꢀtir. Buna göre,
polis memurları tarafından uygulanan muamele 3. maddenin yasakladığı ꢀiddet düzeyinde
değildir.
AĐHM, 3. maddeye iliꢀkin kararlarında otaya konan temel ilkeleri yinelemiꢀtir (bkz.,
bilhassa, Ivan Vasilev – Bulgaristan, no. 48130/99, 12 Nisan 2007; Yavuz – Türkiye, no.
67137/01, 10 Ocak 2006; Emirhan Yıldız ve Diğerleri – Türkiye, no. 61898/00, 5 Aralık
2006; Diri – Türkiye, no. 68351/01, 31 Temmuz 2007). AĐHM, somut davayı söz konusu
ilkeler ıꢀığında inceleyecektir.
AĐHM, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, dava olaylarını ve delilleri inceledikten
sonra, 15 Kasım 2002 tarihli kararında, baꢀvuranların S.D. ve I.A. tarafından iꢀkence
gördüklerini tespit ettiğini gözlemlemiꢀtir. Polis memurlarının uyguladığı muamelenin Ceza
Kanunu’nun 243. maddesi kapsamına girdiği yönündeki kararında, Yargıtay Ceza Genel
Kurulu, ayrıca, polis memurlarının söz konusu muameleyi ifade almak için kasti olarak
uyguladıklarını tespit etmiꢀtir. AĐHM, ayrıca, baꢀvuranların iddialarının, elektrik ꢀoku
uygulamasını ve dayağı içerdiğini kaydetmiꢀtir. Yerel mahkeme kararı ile doğrulandığı üzere,
bu iddialar sağlık raporlarıyla kısmen desteklenmektedir. Bu ꢀartlarda, AĐHM, baꢀvuranların
bedenlerinde gözlemlenen yaraların sorumluluğu yetkililere ait olan bir kötü muameleden
kaynaklanmıꢀ olması gerektiği kararına varmıꢀtır.
Söz konusu muamelenin ciddiyeti hususunda, AĐHM, bu alandaki içtihadına göre
(bkz., diğer kararların yanı sıra, Selmouni – Fransa [BD], no. 5803/94), bir kötü muamelenin
iꢀkence olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin tespit edilmesinde 3. maddede belirtilen
insanlık dıꢀı ve onur kırıcı muamele ifadesinin belirleyici olduğunu yinelemiꢀtir. Bu ifade ile
AĐHS’nin ciddi ve zalimane eziyete neden olan insanlık dıꢀı kasti muameleye ayrı bir ayıp
yüklemesi amaçlanmaktadır.
Bu bağlamda, AĐHM, yerel mahkemenin kararı ile aynı görüꢀtedir ve ꢀikayet konusu
muamelenin polis memurları tarafından ifade almak için kasti olarak uygulandığını
değerlendirmiꢀtir. Bu ꢀartlarda, AĐHM, söz konusu muamelenin ꢀiddetli acı ve eziyete neden
olabilecek ꢀekilde ciddi ve zalimane olduğunu tespit etmiꢀtir. AĐHM, bu nedenle, söz konusu
kötü muamelenin AĐHS’nin 3. maddesi anlamı dahilinde iꢀkenceye vardığı kararını vermiꢀtir.
Dolayısıyla, AĐHS’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiꢀtir.
2. Savunmacı Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönü açısından sorumluluğu ve
pozitif yükümlülüğü
AĐHM, bir Devlet görevlisinin 3. maddeye aykırı bir suçla suçlandığı durumlarda,
cezai yargılamanın ve cezanın zaman aꢀımına uğramaması ve af tanınmaması gerektiğini
tekrar doğrulamıꢀtır (bkz., Erdoğan Yılmaz ve Diğerleri – Türkiye, no. 19374/03, 14 Ekim
2008). AĐHM, ayrıca, bir Devlet görevlisinin iꢀkence veya kötü muamele içeren suçlarla
suçlandığı durumlarda, söz konusu kiꢀinin soruꢀturma ve yargılama süresince görevden
uzaklaꢀtırılmasının ve mahkum edildiği durumda iꢀten çıkartılmasının çok önemli olduğunu
yinelemiꢀtir (bkz., Abdülsamet Yaman – Türkiye, no. 32446/96, 2 Kasım 2004).
AĐHM, somut davada, polis memurları hakkındaki davanın zamanaꢀımına uğraması
nedeniyle 15 Aralık 2004 tarihinde düꢀtüğünü kaydetmiꢀtir. Ayrıca, iki polis memuru
görevden alınmamıꢀtır. Bu bağlamda, AĐHM, Türk ceza hukuku sisteminin, uygulandığı
ꢀekliyle, çok sıkı olmayabildiğini ve haklarında açılan ceza davalarının zaman aꢀımına
uğraması durumunda devlet görevlilerinin kanuna aykırı eylemlerinin etkili ꢀekilde
önlenmesini sağlayacak caydırıcı bir etkisi olmadığı yönündeki geçmiꢀ davalardaki kararını
yinelemiꢀtir (bkz., diğer kararların yanı sıra, yukarıda anılan Yeꢀil ve Sevim; Hüseyin Esen –
Türkiye, no. 49048/99, 8 Ağustos 2006). AĐHM, somut davada, farklı bir sonuca varmak için
bir gerekçe görmemiꢀtir.
Yukarıda belirtilenler ıꢀığında, AĐHM, polis memurları hakkındaki ceza davasının
yetersiz ve dolayısıyla Devlet’in AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan usule iliꢀkin
yükümlülüklerine aykırı olduğu kararını vermiꢀtir.
Dolayısıyla, AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği kararını
vermiꢀtir.
II.AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 5. maddesine dayanarak, haklarında herhangi bir makul ꢀüphe
olmadan gözaltına alındıkları konusunda ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Ayrıca, akrabalarına
durumlarını bildirmelerine izin verilmemiꢀtir. Hükümet bu iddialara karꢀı çıkmıꢀtır.
AĐHM, baꢀvuranların 21 Mayıs 1997 tarihinde gözaltına alındıklarını ve gözaltı
sürelerinin hakimin serbest kalmaları kararını verdiği 23 Mayıs 1997 tarihinde sona erdiğini
gözlemlemiꢀtir. Öte yandan, baꢀvuranlar, AĐHM baꢀvurularını ancak 23 Ağustos 2005
tarihinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yapmıꢀlardır (bkz., Arslan – Türkiye, no.
31320/02, 1 Haziran 2006). AĐHM, baꢀvuranların AĐHS’nin 5. maddesi uyarınca olan
ꢀikayetlerinin gerekli süre içinde yapılmadığı ve AĐHS’nin 35/1 maddesinde ortaya konan altı
ay kuralına uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermiꢀtir.
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI
AĐHS’nin 41. maddesi ꢀöyledir:
“Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleꢀmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği
takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”
Baꢀvuranlar, sırasıyla 500.000 Euro ve 350.000 Euro manevi tazminat talebinde
bulunmuꢀlardır. Ayrıca, AĐHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık 4.845
Euro tazminat talebinde bulunmuꢀlardır. Maddi tazminat talebinde bulunmamıꢀlardır.
Hükümet talep edilen miktarların aꢀırı ve haksız olduğunu ileri sürmüꢀtür.
AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin usul ve esas yönünden ihlal edildiği kararını
vermiꢀtir. Đhlallerin ciddiyeti karꢀısında, AĐHM, baꢀvuranların tek baꢀına ihlal tespitiyle telafi
edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaꢀadıklarını değerlendirmiꢀtir. AĐHM, hakkaniyet
temelinde karar vererek, baꢀvuranların her birine, 15.000 Euro manevi tazminat ödenmesine
karar vermiꢀtir.
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, baꢀvuran, ancak mahkeme
masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı
takdirde mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. AĐHM, somut davada,
baꢀvuranların, taleplerini destekleyen herhangi bir belge sunmadıklarını gözlemlemiꢀ ve
dolayısıyla ilgili talepleri reddetmiꢀtir.
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.
AĐHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE
1.Baꢀvuranların AĐHS’nin 5. maddesi uyarınca olan ꢀikayetlerinin kabuledilemez olduğuna;
2.Baꢀvurunun kalanının kabuledilebilir olduğuna;
3. AĐHS’nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere ve tabi
olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvuranların her
birine manevi tazminat olarak 15.000 Euro (on beꢀ bin Euro) ödenmesine;
b) Yukarıda belirtilen tutarlar üzerine, söz konusu üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren
ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi
kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eꢀit oranda basit faiz
uygulanmasına;
5. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerinin reddine karar vermiꢀtir.
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve
3. paragrafları gereğince 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
Françoise Elens-Passos
Katip Yardımcısı
Françoise Tulkens
Baꢀkan
6
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło