31792/06
WyrokETPCz2010-02-23ECLI:CE:ECHR:2010:0223JUD003179206
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość postępowania cywilnego o odszkodowanie, trwającego blisko dziesięć lat, naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji, oraz czy istniał skuteczny środek odwoławczy w prawie krajowym na przewlekłość postępowania zgodnie z art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z uwagi na nadmierną długość postępowania sądowego o odszkodowanie, które trwało dziewięć lat i osiem miesięcy w dwóch instancjach. Mimo że skarżący sam wnioskował o zawieszenie postępowania cywilnego do czasu rozstrzygnięcia sprawy w sądzie pracy, Trybunał podkreślił, że to na sądach krajowych spoczywa obowiązek zapewnienia szybkiego i skutecznego rozpatrzenia spraw, zwłaszcza gdy w grę wchodzą istotne interesy skarżącego. Sąd krajowy nie działał z należytą starannością. Ponadto, Trybunał uznał, że w tureckim systemie prawnym brakowało skutecznego środka odwoławczego na przewlekłość postępowania, co stanowiło naruszenie art. 13 Konwencji.Stan faktyczny
Skarżący, Sebahattin Evcimen, uległ wypadkowi w pracy w 1993 roku, doznając urazu nogi. W 1997 roku jego noga została amputowana z powodu nowotworu. W 1996 roku złożył pozew o odszkodowanie przeciwko swojemu byłemu pracodawcy, a w 1998 roku kolejny pozew o uznanie wypadku za wypadek przy pracy. Postępowanie o odszkodowanie zostało zawieszone na wniosek skarżącego do czasu rozstrzygnięcia sprawy o uznanie wypadku. Obie sprawy toczyły się przez wiele lat, z licznymi odwołaniami i koniecznością uzyskania opinii biegłych. Ostatecznie sądy krajowe odrzuciły roszczenia skarżącego, stwierdzając brak związku przyczynowego między wypadkiem a nowotworem.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznał za dopuszczalną skargę dotyczącą przewlekłości postępowania przed Sądem Cywilnym Pierwszej Instancji w Ordu oraz braku skutecznego środka odwoławczego, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną.
2. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji.
3. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji.
4. Zasądził na rzecz skarżącego 8100 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1000 EUR tytułem kosztów i wydatków.
5. Odrzucił pozostałą część roszczeń o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
SEBAHATTİN EVCİMEN – TÜRKİYE
(Başvuru no. 31792/06)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Şubat 2010
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 31792/06 no’lu davanın nedeni, Sebahattin
Evcimen (“başvuran”) adlı T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 1 Ağustos tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin
(“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin - AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu
başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Z. Edebali tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir.
Başvuran 1989 yılında Ordu'da özel bir fabrikada işe girmiştir. 4 Şubat 1993 tarihinde
işyerinde kaza geçirerek bacağından yaralanmıştır. 13 Ağustos 1993 tarihinde işveren
başvuranın sözleşmesine 2 Ağustos-13 Ağustos 1993 tarihleri arasında sebepsiz olarak işe
gitmediği gerekçesiyle son vermiştir. Haziran 1996 tarihinde başvuran fabrika aleyhine Ordu Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) dava açmış ve geçirdiği kaza nedeniyle
tazminat talebinde bulunmuştur. Bu arada, doktorlar başvuranın bacağında kötü huylu bir
tümöre rastlamışlar, 1997 yılında başvuranın bacağı kesilmiştir.
Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki dava görülmekte iken, başvuran 11 Kasım 1998
tarihinde Ordu İş Mahkemesi’nde (İş Mahkemesi) fabrika aleyhine başka bir dava açmıştır.
Başvuran bu mahkemeden başına gelen kazanın "iş kazası" olarak tanımlanmasını istemiştir. Şubat 1999 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın talebi üzerine, İş
Mahkemesi’nde görülmekte olan davayı bekletici mesele yaparak, tazminat talebinin
incelenmesini ertelemiştir. Aralık 1999 tarihinde İş Mahkemesi iki bilirkişi raporuna dayanarak kazanın iş
kazası olduğuna hükmetmiştir. Ancak karar 17 Şubat 2000 tarihinde Yargıtay tarafından
bozulmuş, kararda Sosyal Sigortalar Kurumu'nun da yargılamaya müdahil olması gerektiği
belirtilmiştir.
İş Mahkemesi önünde yargılama tekrar başlamış, başvuranın talebi 17 Aralık 2000
tarihli kararla reddedilmiştir. Gerekçe olarak başvuranın aynı taleple 1994 yılında başka dava
açtığı belirtilmiştir.
İş Mahkemesi 12 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararla kazanın iş kazası olduğuna
hükmetmiştir. Şubat 2002 tarihinde Yargıtay sözkonusu kararı tekrar bozmuş, gerekçesinde
başvuranın bacağında bulunan tümörle kaza arasındaki illiyet bağının saptanması gerektiğini,
bunun için Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınması gerektiğini belirtmiştir.
Nisan 2002 tarihinde İş Mahkemesi davayı yeniden incelemiş, 12 Ekim 2001 tarihli
kararını tekrarlamıştır. Karar gerekçesinde tümörle kaza arasında ilişki bulunmadığını, bu
bağı kurma görevinin Asliye Hukuk Mahkemesi’ne ait olduğunu belirtmiştir. Temmuz 2002 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, İş Mahkemesi'nin 26 Nisan tarihli kararını bozmuş ve Yargıtay'ın 1 Şubat 2002 tarihli kararını onamıştır. Ekim 2002 tarihinde İş Mahkemesi Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istemiştir. 8
Kasım 2002'de Adli Tıp Kurumu mahkemeden tüm tıbbi raporları talep etmiş, verilmemesi
üzerine bu talebini iki kez daha yinelemiştir. Adli Tıp Kurumu’nun talebini yerine getirmeyen
mahkeme, kurumdan raporu elindeki raporlara dayanarak hazırlamasını istemiştir.
Adli Tıp Kurumu 19 Mart 2004 tarihinde, çeşitli hastanelerin başvurana ilişkin 1993
ve 1997 yılları arasında verdiği raporlara dayanarak rapor hazırlamıştır. Başvuranın bacağında
bulunan tümöre kazanın neden olduğunu tespit etmenin mümkün olmadığı sonucuna
varmıştır. Kurum, raporunda ayrıca, doktorların durumunun ciddiyetiyle ilgili uyarılarına
karşın, başvuranın 1994 ve 1997 yılları arasında tıbbi kontrolden geçmediğini belirtmiş,
başvuranın bacağındaki tümöre bunun da sebep olabileceğini kaydetmiştir. Eylül 2004 tarihinde başvuran, İş Mahkemesine, Adli Tıp Kurumu'na yaptığı
itirazlarını sunmuştur. Raporun kendi iddialarıyla ilgisi olmadığını ve yetersiz delille
hazırlandığını ileri sürmüştür. Ayrıca, raporun gecikmesiyle ilgili olarak uzmanlar hakkında
şikayette bulunduğu için, Adli Tıp Kurumu'nun olumsuz rapor hazırladığını savunmuştur.
İş Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu'nun hazırladığı rapora dayanarak, 10 Eylül 2004
tarihinde tümörle kaza arasında illiyet bağı olmadığı gerekçesiyle başvuranın davasını
reddetmiştir. 11 Ekim 2004 tarihinde başvuran kararı temyiz etmiş, Adli Tıp Kurumu'nun
raporuna yaptığı itirazları yinelemiştir. Yargıtay başvuranın talebini 11 Nisan 2005 tarihinde
reddetmiştir.
Yargıtay’ın kararını takiben, Asliye Hukuk Mahkemesi davayı yeniden görmeye
başlamıştır. 17 Temmuz 2005 tarihinde, İş Mahkemesi'nin 10 Eylül 2004 tarihli kararına
dayanarak başvuranın tazminat talebini reddetmiştir. Kararda, İş Mahkemesi’nin dava
dosyasındaki tüm belgeleri, tarafların görüşlerini ve başvuranın bacağında bulunan tümörle
kaza arasında illiyet bağı bulunmadığını tespit eden Adli Tıp Kurumu'nun raporunu
incelediğini belirtmiştir. Sonuç olarak, İş Mahkemesi’nin kararına atıfta bulunarak,
başvuranın tazminat talebini reddetmiştir. Yargıtay 14 Şubat 2006 tarihinde başvuranın
tazminat talebini reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, ulusal mahkemelerin, olayların tespitinde ve kanunun yorumlanmasında
yanıldığını ileri sürerek adil yargılanmadığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca yargılama
süresinin AİHS’nin 6/1 maddesinde öngörülen “makul süre” koşuluyla uyuşmadığını iddia
etmiştir.
A. Ordu İş Mahkemesi’nde görülen dava
AİHM, davanın Yargıtay’ın 11 Nisan 2005 tarihinde nihai kararını vermesiyle sona
erdiğini gözlemler. Mevcut başvuru 1 Ağustos 2006 tarihinde yapıldığı için, AİHM bu davaya
ilişkin şikayetlerin altı aylık süre bittikten sonra sunulduğunu, AİHS’nin 35/1 ve 2 maddesi
uyarınca reddedilmesi gerektiğini kaydeder.
B. Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen dava
1. Davanın adilliği
Başvuran, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, tazminat talebini reddederken Adli Tıp
Kurumu’nun hazırladığı ve yetersiz delile dayandığı iddia edilen rapora dayanması nedeniyle,
AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca davasının adil olmadığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir. Öncelikle, tıbbi rapordaki tespitlerin iş
mahkemesinde görülen dava esnasında başvurana açıklanması nedeniyle, ulusal
mahkemelerin, tarafların eşitliği ilkesini ihlal etmediğini ifade etmiştir. Başvuran karşı
iddialarını sunma fırsatına sahipti. Ayrıca, Hükümet, Adli Tıp Kurumu’nun, raporunu
hazırlarken, başvuranın tıbbi hikayesi ile 1993 ve 1997 yılları arasında çeşitli hastanelerin
hazırladığı tıbbi raporları göz önünde bulundurduğunu ifade etmiştir. Hükümet’e göre, Adli
Tıp Kurumu etraflı bir incelemenin ardından başvuranın 1993 yılında düşmesiyle 1997 yılında
bacağının kesilmesi arasında illiyet bağı bulunmadığı sonucuna varmıştır. Son olarak
Hükümet ulusal yargılama esnasında keyfi davranıldığına ilişkin emare bulunmadığını ifade
etmiştir.
AİHM, öncelikle, ulusal mahkeme kararları için temyiz mahkemesi veyahut kimi
zaman da değinildiği gibi dördüncü derece mahkemesi olarak hareket etme görevi
bulunmadığını yineler. İçtihadına göre, tanıkların güvenilirliğini ve davaya ilişkin hususlarla
kanıtlar arasındaki bağlantıyı en iyi yerel mahkemeler değerlendirebilir (bkz. diğer içtihatların
yanısıra Vidal – Belçika ; Edwards – İngiltere). AİHM ayrıca, adil yargılamanın daha geniş
kapsamlı kavramlarının yalnızca bir unsuru durumunda olan tarafların eşitliği ilkesinin,
taraflara, davalarını, karşı tarafla karşılaştırıldığında önemli ölçüde zarar uğramayacakları
koşullarda sunmaları için makul bir fırsat tanınmasını gerektirdiğini yineler. Çekişmeli
yargılama hakkı, bir ceza davasında, hem iddia makamına hem de savunmaya dosyada ileri
sürülen savları ve diğer tarafça sunulan delillerden haberdar olma ve bunlar hakkında
yorumda bulunma fırsat verilmesi anlamına gelmektedir (bkz. K.S. – Finlandiya, 29346/95).
Davanın olaylarına dönecek olursak, AİHM, başvuranın İş Mahkemesi’nin
tamamlanmamış bir dosyaya dayandığı iddia edilen tıbbi rapora atıfta bulunmasına ilişkin
şikayetinin, 11 Nisan 2005 tarihinde sona eren yargılamayla ilişkili olduğunu ve bu yüzden
AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre sınırlamasını aştığını gözlemler. Dava
dosyasından, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17 Temmuz 2005 tarihindeki kararını
verirken yalnızca İş Mahkemesi’nin kararına atıfta bulunduğu ve bu kovuşturma sırasında
yeni bir bilirkişi raporu istemediği anlaşılmaktadır. İş Mahkemesi başvuranın iş kazası
geçirdiğini açıklayan bir tespit kararı vermeyi reddettiği için, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi,
başvuranın eski işvereninin maddi yükümlülüğü bulunmadığı sonucuna varmış, başvurana
tazminat verilmemesine hükmetmiştir. Dava dosyasının etraflıca incelenmesinin ardından,
AİHM, ulusal mahkemenin, olayların tespitinde ve kanunun yorumlanmasında keyfi veya
makul olmayan bir biçimde davrandığı sonucuna ulaştıracak bir unsur bulunmadığı kanısına
varmıştır.
Dava koşullarında, AİHM, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın
AİHS’nin 6/1 maddesinin adil yargılanma koşuluyla örtüştüğü kanısındadır. Buna göre bu
şikayet açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle AİHS’nin 35/1 ve 2 maddesi uyarınca
reddedilmelidir.
2. Yargılamanın süresi
AİHM Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın 4 Haziran 1996 tarihinde
başlayıp 14 Şubat 2006 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Dolayısıyla dava iki yargı
aşamasında dokuz yıl sekiz ay sürmüştür.
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
AİHM yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşulları ile davanın
karmaşıklığı, başvuran ve ilgili makamların tutumu ve ihtilaf durumunda başvuran için neyin
risk teşkil ettiği gibi ölçütlere bağlı olarak değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin
yanı sıra bkz. Frydlender – Fransa [BD], 30979/96). AİHM ayrıca, gösterilecek özel
ihtimamın itilaflı durum için önem arz ettiğini yineler (bkz. Ruotolo - İtalya).
AİHM, mevcut davadakine benzer meselelerin ele alındığı davalarda sıklıkla
AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir.
Mevcut davanın özel koşullarına döndüğümüzde, AİHM, başvuranın, 4 Haziran 1996
tarihinde Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde tazminat davası açtığını gözlemler. Bunu
müteakiben, dava derdest iken, bu kez Ordu İş Mahkemesi’nde başka bir dava açmış, ihtilaflı
durumun iş kazası olarak tanımlanmasını istemiştir. Ayrıca Ordu Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin Ordu İş Mahkemesi’nde açılan diğer davanın sonucunu beklemesini talep
etmiştir. Sonuç olarak, Asliye Hukuk Mahkemesi İş Mahkemesi’nde açılan davanın sonucunu
yaklaşık yedi yıl beklemiştir. AİHM, ertelemeyi isteyenin başvuran olduğunu kaydederken,
davaların ivedilikle ve etkili görülmesini sağlamanın ulusal mahkemelerin görevi olduğunu
hatırlatır (bkz. Pélissier ve Sassi – Fransa [BD], 25444/94; Tibbling – İsveç, 59129/00;
Mustafa Türkoğlu – Türkiye, 58922/00 ve Zöhre Akyol – Türkiye, 28668/03). Dolayısıyla
AİHM ulusal mahkemelerin başvuran için neyin risk teşkil ettiğini göz önünde
bulundurmayarak titizlikle davranmadıklarına kesin kanaat getirmiştir.
AİHM kendisine sunulan bilgi ve belgeleri dikkate alarak, Hükümet’in, mevcut
davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı kanısına
varır. AİHM konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak bu davada yargılamanın uzun
sürdüğü ve “makul süre” koşulunu yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
Buna göre 6/1 madde ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran ayrıca yargılamanın uzun sürmesine karşı başvuracak iç hukuk yolu
bulunmadığını iddia etmiştir. Başvuran AİHS’nin 13. maddesine dayanmıştır.
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
AİHM önceki başvurularda benzer şikayetleri incelemiş, Türk hukukunda, başvuranın
yargılamanın uzun sürmesine itiraz edebileceği etkili iç hukuk yolu bulunmadığı gerekçesiyle
AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz. Daneshpayeh – Türkiye,
21086/04).
Mevcut davada bu sonuçtan farklı bir sonuca varmak için sebep bulunmamaktadır.
Buna göre AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ
Başvuran, ulusal mahkemelerdeki yargılamanın sonucunda tazminattan mahrum
bırakıldığından ve ağır hayat koşullarında yaşamaya mecbur kaldığından şikayetçi olmuştur.
Bu bağlamda AİHS’nin 3. ve 8. maddeleri ile AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine
atıfta bulunmuştur.
Öte yandan AİHM dava dosyasında bu maddelerin ihlal edildiğine dair hiçbir emare
tespit edememiştir. Buna göre, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olduğu
gerekçesiyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları çerçevesinde reddedilmelidir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran 105.000 Euro maddi, 50.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Ayrıca
avukatlık masrafları için 16.000 Euro, yargılama giderleri için 60 Euro talep etmiştir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
AİHM tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı
görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan AİHM, başvuranın manevi
zarara uğradığı kanısındadır. Mevcut davanın koşulları ile başvuran için neyin risk teşkil
ettiğini göz önünde bulundurarak, başvurana 8100 Euro manevi tazminat ödenmesine karar
verir. Ayrıca avukatlık ve yargılama giderleri için 1000 Euro ödenmesine karar verir.
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar
vermiştir.
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen yargılamanın uzun sürmesi ile etkili iç hukuk
yolu hakkına ilişkin şikayetin kabuledilebilir, başvurunun geri kalan kısmının
kabuledilmez olduğuna;
2. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Savunmacı Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın
kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk
Lirası’na çevirerek izleyen meblağları ödemesine:
(i) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber 8100 (sekiz bin yüz) Euro manevi
tazminat;
(ii) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber yargılama masrafları için 1000 (bin)
Euro;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları
uyarınca 23 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Sally Dollé
Françoise Tulkens
Zabıt Katibi
Başkan
6
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło