32432/96
WyrokETPCz2007-03-27ECLI:CE:ECHR:2007:0327JUD003243296
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy brak dostępu do adwokata w postępowaniu karnym, w którym skarżącemu groziła kara śmierci, naruszył prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 i 3 lit. c Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że prawo do bezpłatnej pomocy prawnej z urzędu jest kluczowym elementem rzetelnego procesu karnego, zwłaszcza gdy oskarżonemu grozi surowa kara, taka jak kara śmierci, a sprawa jest skomplikowana. Stwierdził, że skarżący, będąc osobą niewykształconą i o niskich dochodach, nie mógł racjonalnie ocenić konsekwencji rezygnacji z pomocy prawnej. Władze krajowe, będąc świadome jego trudności, nie podjęły aktywnych działań, aby zapewnić mu dostęp do adwokata, co stanowiło naruszenie ich obowiązku zapewnienia rzetelnego procesu. Trybunał podkreślił, że rezygnacja z prawa do adwokata musi być jednoznaczna i nie może być sprzeczna z ważnym interesem publicznym.Stan faktyczny
Skarżący, Talat Tunç, został oskarżony o zabójstwo swojej matki, Fatmy Tunç, we wrześniu 1994 roku. Został zatrzymany i przesłuchany przez żandarmerię, a następnie przez prokuratora i sędziego pokoju, gdzie przyznał się do winy. Później odwołał swoje zeznania, twierdząc, że były one wymuszone torturami i groźbami. Mimo że groziła mu kara śmierci, nie zapewniono mu pomocy prawnej na etapie postępowania przygotowawczego ani sądowego. Został skazany na karę śmierci, zamienioną na 30 lat więzienia. Skarżący został zwolniony w 2002 roku na mocy ustawy o amnestii.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c Konwencji. Trybunał stwierdza, że nie ma potrzeby badania innych skarg na podstawie art. 6 Konwencji. Trybunał zasądza skarżącemu 8 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę majątkową i niemajątkową oraz 2 340 EUR tytułem kosztów i wydatków. Pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia zostają oddalone.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
TALAT TUNÇ - TÜRKĐYE DAVASI
(Başvuru no:32432/96)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG MART 2007
Đşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 32432/96 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk
vatandaşı Talat Tunç’un (Başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 4 Aralık 1995
tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AĐHS) eski 25. maddesi
uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, adli yardımdan faydalanarak, AĐHM huzurunda
Manisa Barosu avukatlarından T. Ergül tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu başvuran Talat Tunç Türk vatandaşı olup, olayların meydana geldiği
dönemde Uşak Đline bağlı Yeleğen Đlçesi’nde ikamet etmekte ve çiftçilik yapmaktadır.
Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.
A. Başvuranın Annesinin Ölümüne Đlişkin Yürütülen Soruşturma
Eşme (Uşak) Cumhuriyet Başsavcılığı 21 Eylül 1994 tarihinde, jandarmalar tarafından
bir kadının Yeleğen’deki evinde ölü olarak bulunduğu bildirilmiştir. Sözkonusu kadın
başvuranın annesi Fatma Tunç’tur.
Başvuranın ve T. Đnce adlı bir kişinin de aralarında bulunduğu birçok kişi jandarmalar
tarafından yakalanıp Eşme Köyü Jandarma Komutanlığı’nda gözaltına alınmışlardır. Bu kişiler,
Yeleğen’de bir çocuğun sünnet düğününün yapıldığı 18 Eylül 1994 gecesi ile ertesi gün içinde
işlendiği iddia edilen sözkonusu cinayetin failleri olarak suçlanmışlardır.
Yine 21 Eylül günü saat 14:20’de, Eşme Cumhuriyet Başsavcısı eşliğinde ölen kişinin
cesedinde otopsi yapılmıştır. Yapılan otopside, sert bir cisimle yapılan darp sonucunda
kafatasında çok sayıda çatlak oluşmasıyla ölümün meydana geldiği, bunun öncesinde de
maktulün bir sopa ile dövüldüğü tespit edilmiştir. Adli tabip, cesetten kan, saç, kıl ve tırnak
örnekleri almış, maktulün elinde de bir tutam saç bulunduğunu tespit etmiştir. Alınan bu örnekler
ve olay yerinde bulunan tahta parçaları ve kanlı taşlarla birlikte iki bıçak Ankara Đl Jandarma
Genel Komutanlığı Kriminal Laboratuarı’na gönderilmiştir.
Başvuran ve T. Đnce, saat 17:15’de, Eşme Devlet Hastanesi doktorları tarafından
muayene edilmiştir. Muayene sonucunda hazırlanan raporda, iki üç gün önce meydana gelmiş
olduğu tespit edilen başvuranın sol kaval kemiğinde dört santimetre uzunluğunda iki yüzeysel ve
doğrusal lezyona yer verilmiştir. Doktor başvuranın hayati bir tehlikesinin bulunmadığını
belirtmiştir. T. Đnce’nin vücudunda ise çok sayıda hiperemi ve ekimoz izleri tespit etmiştir.
Bu arada, Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın eşi H. Tunç’un ifadesini almıştır. H. Tunç,
eşinin maktul ile hiçbir husumetinin bulunmadığını, eşiyle birlikte sünnet düğününe gittiklerini
ve birlikte eve geri döndüklerini belirtmiştir. Eylül günü başvuranın verandasının önünde lekeli metal bir obje bulunmuştur. Bunun
üzerine H. Tunç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yeniden çağrılmıştır. H. Tunç olaylara
ilişkin ifadesini tamamen değiştirmiştir. Đlk ifadesini verirken korktuğunu belirterek, gerçekte 18
Eylül gecesi sünnet düğününe yalnız gittiğini, eşinin ise T. Đnce ile birlikte içmeye gittiğini
açıklamıştır. Eşi ve T. Đnce sünnet düğününe daha sonra birlikte gelmişlerdir. H. Tunç evine saat sularında gitmiş, başvuran ise sabaha karşı saat 3’te evine dönmüştür. Sonraki iki gün içinde
eşinin evinden çıkmadığını, halbuki normalde her gün içmek ve kumar oynamak için ilçe
merkezine gittiğini belirtmiştir. Zaten H. Tunç sünnet düğününden bir hafta önce eşinin içki ve
kumar masalarında harcadığı paralar hakkında annesiyle şiddetli bir şekilde tartıştığını
duyduğunu belirtmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu metal objeyi ve başvuran ile T. Đnce’den alınan kan
örneklerini laboratuara göndermiştir.
Laboratuar, 28 Eylül tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na bilirkişi raporunu iletmiştir.
Hazırlanan raporda, üzerlerinde yeterince kan örneğinin bulunmamasından dolayı her iki bıçakta
inceleme yapılamadığı belirtilmiştir. Ancak incelenen metal obje üzerindeki izler maktulün
kanına ait olmayıp, taş ve sopalarla ilgili herhangi bir sonuç raporda yer almamıştır. Sonuç
olarak, maktulün kan grubunun iki şüphelinin kan grubundan olmaması ve elinde bulunan saç
tellerinin kendisine ait olması dışında kayda değer başka hiçbir unsur da bulunamamıştır.
Aynı gün Jandarma Astsubayı H. Tunç’un ifadesini yeniden almıştır. H. Tunç daha sonra
verdiği ifadesini doğrulamıştır. Jandarma Astsubayı, daha sonra başvuranı sorgulamış ve
başvuran da, sünnet düğününden sonra, sarhoş bir haldeyken sinir krizi sonucu annesini
öldürdüğünü itiraf etmiştir.
Đfade tutanağına göre başvuran, avukat istememiştir.
Başvuran sorgulandıktan sonra H. Tunç ile birlikte Cumhuriyet Başsavcılığı’na
gönderilmiştir. Başvuran burada da itiraflarını yinelemiştir. H. Tunç da 23 Eylül günü verdiği
ifadesini doğrulamıştır.
Başvuran 29 Eylül tarihinde Eşme Sulh Mahkemesi hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Sulh
Mahkemesi hakimi başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Đlgili tutanağa göre,
başvuran Jandarmaya ve Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesini onaylamıştır.
Başvuran 3 Ekim 1994 tarihli bir yazıyla hakkında verilen tutuklu yargılanma kararına
itiraz etmiştir. başvuran aleyhinde yapılan suçlamalara itiraz ederek, gözaltında itiraf ettirmek
için sekiz gün boyunca kendisine işkence uygulandığını belirtmiştir.
B. Anne Katili Başvuran Aleyhinde Açılan Kamu Davası
Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 10 Ekim 1994 tarihinde başvuranı
annesini kasten öldürmekle suçlamış ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 51§1 maddesi ile birlikte
450§1 maddesi uyarınca mahkum edilmesini istemiştir. Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın
birçok kez yinelediği ifadelerine dayanarak, alkolün etkisiyle öfke anında annesini kasten
öldürdüğü sonucuna varmıştır.
Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan 8 Kasım 1994 tarihli ilk duruşmada,
savunmasını kendi yapmak istemiş ve daha önce aleyhinde kullanılan bütün ifadelerini inkar
ederek suçsuz olduğunu savunmuştur. Başvuran, Jandarmaya verdiği ifadelerinin işkence altında
alındığını ve sivil kıyafetli bir grup işkencecinin tehditleri nedeniyle Cumhuriyet Başsavcısı ve
Sulh Mahkemesi hakimi huzurunda sözkonusu beyanları yinelemek zorunda kaldığını
tekrarlamıştır. Başvuran kendisini tehdit eden kişilerin Jandarma ya da polis görevlisi olup
olmadığını bilmediğini ancak, ifadesini alan üniformalı jandarmaların kendisine iyi davrandığını
açıklamıştır.
Başvuran TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na gönderdiği 11 Kasım 1994 tarihli
mektupla dokuz gün süren gözaltı sırasında iki kişi tarafından kendisine işkence yapıldığını
belirtmiştir. Bu mektubun ardından başlatılan usul işlemleri Salihli Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24
Mart 1995 tarihli kararıyla sona ermiştir. Salihli Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın dava konusu
iki sivil görevli aleyhinde 5 Ocak 1995 tarihinde Eşme Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
verilen takipsizlik kararına yaptığı itirazı reddetmiştir.
Başvuranın kardeşi Đ. Tunç, 29 Kasım 1994 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenmiştir. Đ.
Tunç üç hafta önce başvuranın annesinden para istediğini duyduğunu belirtmiştir. Mahkemede
dinlenen başvuranın eşi de, olay gecesi kocasının eve sabaha karşı saat üçte eve döndüğünü
doğrulamıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi 27 Aralık 1994 tarihinde başvuranın tanık olarak mahkemeye
sunduğu Ö.Y., U.C. ve H.A. adlı üç çobanı dinlemiştir.
Esasa bakan hakimlerin isteği üzerine hazırlanan psikiyatrik rapor 9 Şubat 1995 tarihinde
dava dosyasına konulmuştur. Bu raporda, başvuranın cezai sorumluluğunu ortadan kaldıracak
psişik ya da diğer hiçbir koşul bulunmamaktadır.
Ağır Ceza Mahkemesi 18 Nisan 1995 tarihinde, başvuranı annesini kasten öldürmekten
suçlu bulmuş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ancak başvuranın TCK’nın 51§1 maddesi uyarınca
“mağdurun hafif tahriki”ne maruz kaldığına ve “soruşturma sırasında itirafta bulunduğu”na
kanaat getirerek, Ağır Ceza Mahkemesi ölüm cezasını otuz yıl hapis cezasına çevirmiştir. Ayrıca
başvuran kamu görevi yapmaktan kesin bir şekilde men edilmiştir.
Bu sonuca varmak için esasa bakan hakimler, H. Tunç ve T. Đnce de dahil olmak üzere on
bir tanık dinlemiş ve özellikle otopsi raporunu, cinayet mahalline ilişkin tespit tutanağını, 9
Şubat 1995 tarihli sağlık raporunu, başvuranın adli sicil kaydını ve son olarak daha sonra
yalanlanmış ancak başka bir kanıtla çürütülmemiş olan soruşturma sırasında başvuranın yaptığı
itirafları dikkate almıştır. Ağır Ceza Mahkemesi uzun zamandan beri başvuran ile annesi
arasında ihtilaf bulunduğunun ortaya konulduğunu gözönünde bulundurmuştur.
Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın adli makamlar önündeki itirafları, maktulün
otopsi raporundan, tanıklardan ve cinayet mahallinde bulunan kanlı parçalardan elde edilen
verilerle desteklendiğine kanaat getirmiştir.
Başvuran 24 Nisan 1995 tarihinde Yargıtay huzurunda, verilen bu kararın temyizine
gitmiş ve giriş layıhasında, babasının T. Đnce’nin olay günü evden kaçtığını söylediğine dikkat
çekerek, T. Đnce’nin annesinin gerçek katili olduğunu belirtmiştir.
Başvuran 13 Eylül 1995 tarihinde Ankara Barosu’ndan avukat talebinde bulunmuştur.
Başvuran, kendisine daha avukat verilmeden, 24 Nisan 1995 tarihli giriş layıhasını, başka
açıklayıcı layıhalarla ve son olarak 18 eylül 1995 tarihli temyiz layıhasıyla desteklemiştir.
Başvuran aleni duruşma yapılmasını talep ederek, olayları ve itirafta bulunması için kendisine
yapılan kötü muamelelerle hakim ve savcılar önünde susması için kendisine yapılan tehditleri
ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.
Ankara Barosu 13 Ekim 1995 tarihinde kendisi için bir avukatın re’sen tayin edildiğinden
başvuranı haberdar etmiştir.
Ancak dosyadan, avukatın Yargıtay huzurunda yapılan duruşmaya etkin bir şekilde
katılmadığı ortaya çıkmaktadır. Yargıtay 30 Ekim 1995 tarihli kararla, temyizine gidilen kararı
onamış ve başvuranın sunduğu temyiz gerekçelerini genel bir ifadeyle reddetmiştir.
Bu karar 2 Kasım 1995 tarihinde, başvuran ve kendisi için re’sen tayin edilen avukatı
olmadan bildirilmiştir.
C. Başvuranın Davanın Temyiz Edilmesi Talebi
Başvuran Yargıtay Başkanı’na gönderdiği 19 Aralık 1997 tarihli mektupla dava
dosyasının yeniden açılmasını istemiştir. Başvuran, itiraf etmesi için kendisine yapılan kötü
muameleleri dile getirerek, özellikle lehte tanıkları dinletme olanağının olmadığını belirtip,
şimdiye kadar savunma gerekçelerinin bu kadar hızlı bir şekilde reddedilmesinden ve Eşme
Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı çok sayıdaki başvurusunun delil yetersizliğinden
düşmesinden şikayetçi olmuştur.
Yargıtay Başkanı, bu mektubu dava dosyası ile birlikte Alaşehir Ağır Ceza
Mahkemesi’ne göndermiştir. Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 5 Ocak tarihinde bu talebi yeterince ciddi gerekçelerin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesini
istemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 8 Ocak 1998 tarihli kararla başvuranın talebini, bu davada ileri
sürülen temyiz gerekçelerinin daha önce temyiz aşamasında incelendiği gerekçesiyle
reddetmiştir.
D. Fatma Tunç’un Öldürülmesine Đlişkin Soruşturmanın Yeniden Açılması
Alaşehir Cumhuriyet Başsavcılığı 16 Mart 1999 tarihinde, -Hükümet’e göre- başvuranın
masum olduğu konusunda ısrarcı olmasını gözönüne alarak, Eşme Cumhuriyet Savcılığı’ndan
Fatma Tunç’un öldürülmesine ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasını istemiştir.
Eşme Cumhuriyet Savcılığı 22 Kasım 1999 tarihli bir yazıyla soruşturma sonuçlarını olay
yeri tutanağı ve tanık ifadeleri ile birlikte göndermiştir.
Eşme Cumhuriyet Savcılığı yazısında, başvuranın yargılanması sırasında F. Tunç’un
öldürülmesine ilişkin ortaya konulan unsurların dışında yeni bir unsurun tespit edilmediği
belirtilmiştir. Ayrıca sorgulanan kişilerin olay hakkında ayrıntıları hatırlamadıkları
belirtilmektedir. Davanın soruşturulmasında görev alan Devlet görevlileri arasından sadece
başvuranın ifadesini kaleme alan H. Diker mahkemeye çağrılabilmiş ve başvuran Sulh
Mahkemesi hakimi tarafından dinlenirken hazır bulunan A. Tekin ise tayin nedeniyle
dinlenememiştir.
Alaşehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletilen unsurlardan, ek soruşturmanın 19 Kasım tarihinde gerçekleştirildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet Başsavcılığı tanıkları da
dinlemiştir.
AĐHM’nin bu ek soruşturmanın sonucu hakkında hiçbir bilgisi bulunmamaktadır.
Ancak Mahkeme kaleminin isteği üzerine Manisa Barosu tarafından re’sen tayin edilen
avukat, 21 Aralık 2000 tarihli ve 4616 sayılı Af Kanunu’ndan faydalanan başvuranın 20 Mayıs tarihinde serbest bırakıldığı bilgisini AĐHM’ye iletmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AĐHS’NĐN 6§3 MADDESĐ ĐLE BĐRLĐKTE 6§1 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ
ĐDDĐASI HAKKINDA
Başvuran, genel olarak ulusal mahkemeler önünde hakkaniyete uygun yargılanmadan
faydalanamadığını iddia etmektedir. Başvuran özellikle ulusal makamlar önündeki usul
işlemlerinde davasını savunmak için avukatın bulunmamasından şikayetçi olmakta ve AĐHS’nin
6§1 ve 3 maddesini ileri sürmektedir.
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 138. maddesinin her sanığın re’sen
tayin edilen avukatın danışmanlığından faydalanma olanağını öngördüğünü ileri sürmektedir.
Ancak adli yardımın gerekli olduğu durumlar dışında, yargılanan kişiler, bir avukatın
mahkemeye çağrılması taleplerini dile getirebilirler. Oysa Hükümet’e göre, başvuran hiçbir
zaman re’sen avukat tayin edilmesi yönünde bir istekte bulunmamıştır. Hükümet, avukat isteme
hakkının yargılamanın her aşamasında başvurana hatırlatıldığını belirtmektedir.
Başvuranın avukatı, başvuranın davasının avukat olmadan başlatılmış, yürütülmüş ve
sonuçlandırılmış olduğunu belirtmektedir. Avukat, avukat tutmanın ailesine ağır mali
yükümlülükler getireceğini düşündüğünden başvuranın avukat istemediğini belirtmektedir. Son
olarak avukat, başvuranın ölüm cezası alma riski olan böylesi karmaşık bir davada tek başına
kendisini savunması için gerekli bilgiye sahip olmadığını belirtmektedir.
AĐHM, AĐHS sisteminde bir sanığın, re’sen avukat tayin edilmesinden ücretsiz olarak
faydalanma hakkının, hakkaniyete uygun cezai yargılanma kavramına ilişkin unsurlardan birini
oluşturduğunu hatırlatmaktadır (13 Mayıs 1980 tarihli Artico-Đtalya kararı). 6§3 –c maddesi bu
hakkın kullanımına iki koşul getirmektedir. Birincisi “avukat tutma olanaklarının” olmamasına
bağlıdır. Đkincisinde ise “hukuki menfaatlerin” ücretsiz adli yardımın sağlanmasını şart koşup
koşmadığını araştırmak gerekir.
Bu koşullardan ilki, tartışma götürmemektedir. Đkinci koşul ise, bu sorunu çözmek için
AĐHM’nin, başvuranın alacağı cezanın ciddiyet seviyesini ve davanın karmaşıklığını gözönünde
bulundurması gerekir. Bu noktada özgürlükten mahrum bırakılmanın sözkonusu olduğu
durumlarda, hukuki menfaat ilke olarak avukat yardımının sağlanmasını gerektirdiğini
hatırlatmak yerinde olacaktır (Quaranta-Đsviçre, 24 Mayıs 1991 tarihli karar ve Benham-Birleşik
Krallık, 10 Haziran 1996 tarihli karar).
Bu davada başvuran annesini öldürmekten ölüm cezası almıştır. Buna cezai yargılama
sırasında suçsuz olduğunu dile getiren başvuranın soruşturma aşamasında yaptığı itiraflarını
telafi etmek için karşılaştığı güçlükler eklenmiştir.
Buradan 6§3 maddesinde öngörülen ikinci koşulun mevcut olduğu sonucu ortaya
çıkmaktadır.
Başvuranın avukat yardımı talep etmediğine dair Hükümet’in argümanı konusunda,
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin ne sözcük anlamında ne de muhakemesinde, bir kimsenin,
re’sen tayin edilen bir avukat tarafından temsil edilmesi hakkını kendi isteğiyle açık ya da üstü
kapalı bir şekilde reddetmesini engellemediğini hatırlatmaktadır (mutatis mutandis, Hakansson
ve Sturesson-Đsveç, 21 Şubat 1990 tarihli karar ve Sejdovic-Đtalya, no: 56581/00). Ancak benzeri
bir vazgeçme ikircil olmamalı ve önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemelidir. AĐHM,
sanığın, AĐHS’nin 6. maddesinin güvence altına aldığı bir haktan vazgeçmesinin sonuçlarını
makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerektiğine kanaat getirmektedir (mutatis
mutandis Jones-Birleşik Krallık (karar), no: 30900/02 ve Pfeifer ve Plankl-Avusturya, 25 Şubat tarihli karar).
Oysa bu durumda AĐHM, başvuranın 26 Aralık 1994 tarihinde Alaşehir Cumhuriyet
Başsavcılığı huzurunda, jandarmaların kendisine kötü muamele yapılacağı yönünde tehdit
etmesinden dolayı, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve sorgu hakiminin yaptığı sorgulamalar
sırasında kendi isteğiyle hareket edemediğini beyan ettiğini tespit etmektedir. Başvuranın
mesleki eğitimi olmadan ve düşük gelirli bir ortamdan geldiğinden, ölüm cezası alma olasılığının
olduğu cezai yargılama sırasında avukat yardımı talep etmemesinin sonuçlarını makul olarak
değerlendirebileceği düşünülemez.
Kuşkusuz, başvuranın karşılaştığı güçlüklerin bilincinde olan ulusal makamlar,
başvuranın re’sen tayin edilen avukattan ücretsiz olarak temsil edilmesini istemesinin mümkün
olduğunu bilmesi için daha aktif bir tutum edinmiş olsalardı, savunma haklarının etkili bir
şekilde kullanılmasındaki engeller aşılabilirdi. Ancak ulusal makamlar pasif kalmış ve böylece
adil yargılamayı sağlama yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir (Padalov-Bulgaristan, no:
54784/00 ve mutatis mutandis, Cuscani-Birleşik Krallık, no:32771/96).
AĐHM bu unsurları gözönüne alarak, başvuranın re’sen tayin edilen avukatın kendisini
temsil etme hakkını reddettiğinin ortaya konulmadığına kanaat getirmektedir. Oysa AĐHM,
başvuranın aldığı cezanın ciddiyet seviyesini dikkate alarak, hukuki menfaatlerin, adil
yargılanmadan faydalanması için başvuranın, aleyhindeki cezai yargılama çerçevesinde ücretsiz
adli yardımdan faydalanmasını gerektirdiğine kanaat getirmektedir.
Sonuç olarak AĐHS’nin 611 ve 3 –c maddesi ihlal edilmiştir.
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesi uyarınca yargılamanın adil olmasına ilişkin şikayetlerin
esasına daha önce cevap verdiğine kanaat getirerek aynı açıdan dile getirilen diğer şikayetleri
incelemeye gerek olmadığını gözönünde tutmaktadır.
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, şayet 6. madde ihlal edilerek mahkum edilmeseydi, bahçıvan ve işçi olarak
çalışmaya devam etmiş olacağını savunmaktadır. Başvuran maddi tazminat adı altında 25.000
Euro ve manevi tazminat adı altında ise 100.000.000 Euro istemektedir.
Hükümet başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun ve abartılı olduğunu belirtmektedir.
AĐHM, adil tazmin ödenmesi için temel alınacak tek unsurun, başvuranın AĐHS’nin 6.
maddesinde yer alan güvencelerden faydalanamamış olmasında yattığını belirtmektedir.
Kuşkusuz AĐHM, aksi durumda davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda yorum yapamaz. Ancak
AĐHM, başvuranın gerçekten şansını kaybettiğini düşünmenin makul dışı olmayacağına kanaat
getirmektedir (Colozza-Đtalya, 12 Şubat 1985 tarihli karar ve Zielinski ve Pradal&Gonzalez ve
diğerleri-Fransa, no: 24846/94 ve 34165/96’dan 34173/96’ya kadar). Buna, mevcut davada yer
alan ihlal tespitlerinin telafi etmeye yeterli olmayacağı bir manevi zarar eklenmektedir. AĐHM,
41. madde uyarınca hakkaniyete uygun olarak başvurana uğranılan bütün zararlar için 8.000
Euro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, Strazburg organları huzurunda temsil edilmesine bağlı masraf ve harcamalar
adı altında toplam 13.000 Euro ve avukatının 12.000 Euro tutarındaki avukatlık ücretinin
ödenmesini istemektedir. Avukat ücret sözleşmesi dosyada yer almaktadır.
Hükümet bu tutarın abartılı olduğunu bildirmektedir.
AĐHM, başvuranın, avukatlık ücretine ilişkin avukatıyla imzaladığı sözleşmeyi
sunduğunu gözlemlemektedir. AĐHM hakkaniyete uygun olarak masraf ve harcamalar için,
3.000 Euro’dan Avrupa Konseyi’nden alınan adli yardım adı altındaki 660 Euro düşürülerek
kalan miktarın başvurana ödenmesine hükmetmektedir. Dolayısıyla AĐHM, başvurana 2.340
Euro’nun her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesini kararlaştırmıştır.
C. Gecikme faizi
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. AĐHS’nin 6§3 –c maddesi ile birlikte 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
2. AĐHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;
3. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz
kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:
i. maddi ve manevi tazminat için 8.000 (sekiz bin) Euro;
ii. masraf ve harcamalar için 2.340 (iki bin üç yüz kırk) Euro;
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda
faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine
uygun olarak 27 Mart 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło