33168/03
WyrokETPCz2007-04-12ECLI:CE:ECHR:2007:0412JUD003316803
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy obrażenia odniesione przez skarżącego podczas zatrzymania stanowiły złe traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji, a krajowe postępowanie karne i procedura odwoławcza były skutecznym środkiem odwoławczym w świetle art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego, udokumentowane raportami medycznymi, powstały w czasie, gdy znajdował się on pod wyłączną kontrolą policji, a rząd nie przedstawił przekonującego wyjaśnienia ich pochodzenia, co stanowiło naruszenie art. 3. W odniesieniu do art. 13, Trybunał stwierdził, że postępowanie karne przeciwko policjantom było nieskuteczne, ponieważ skarżący nie został przesłuchany osobiście, a jego odwołanie zostało odrzucone z powodu nadmiernie formalistycznej interpretacji przepisów proceduralnych, co pozbawiło go dostępu do skutecznego środka odwoławczego.Stan faktyczny
Abdülkadir Uslu został zatrzymany 30 września 1998 roku pod zarzutem zorganizowanej kradzieży z bronią. Podczas zatrzymania i w areszcie doznał licznych obrażeń, udokumentowanych raportami medycznymi. Złożył skargę na złe traktowanie, co doprowadziło do wszczęcia postępowania karnego przeciwko trzynastu policjantom. Sąd krajowy uniewinnił policjantów, uznając użycie siły za uzasadnione. Odwołanie skarżącego od tego wyroku zostało odrzucone przez Sąd Kasacyjny jako spóźnione, mimo że skarżący złożył je w terminie władzom więziennym.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał pozostałą część skargi za dopuszczalną; 2. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji; 3. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji; 4. Zasądził na rzecz skarżącego 10 000 EUR tytułem szkody majątkowej i niemajątkowej oraz 1 000 EUR tytułem kosztów i wydatków (pomniejszone o 850 EUR pomocy prawnej); 5. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
A V R U P A İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
U S L U - T Ü R K İ Y E D A V A S I
(Başvuru no.33168/03)
N İ H A İ K A R A R I N Ö Z E T Ç E V İ R İ S İ
STRAZBURG NİSAN 2007
İşbu karar Sözleşme 'nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 33168/03 başvuru no'lu davanın nedeni, Türk vatandaşı
Abdülkadir Uslu'nun (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 4 Aralık 1995 tarihinde
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu
başvurudur. Başvuran, adli yardımdan faydalanarak, AİHM huzurunda İstanbul Barosu avukatlarından Ö.
Uslu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu başvuran İstanbul'da ikamet etmektedir.
Başvuran, 30 Eylül 1998 tarihli yakalama tutanağına göre İstanbul Emniyet Müdürlüğü polisleri
tarafından saat 14:00 sularında yakalanarak gözaltına alınmıştır. Başvuran organize çete yoluyla silahlı
hırsızlık yapma suçuyla itham edilmiştir. Yakalanma koşullarına ilişkin bilgilerde, polis memurları bir
restoranın ikinci katında kimlik kontrolü yaptığı sırada, olay yerinde bulunan Uslu'nun merdivenlerden
kaçmaya kalkıştığı, ancak Uslu ve arkadaşı M. Parlak'ın, yaşanan arbede sonucunda binanın giriş katında
yakalandıkları yer almaktadır. Yakalama tutanağını başvuran imzalamamıştır.
Başvuran 1 Ekim 1998 tarihinde saat 5:00'te, Haseki Hastanesi'nde muayene edilmiştir. Aynı gün
hazırlanan sağlık raporunda, kafatasında ve boyunda ekimotik beş lezyonun, vücutta ekimozların ve aynı
zamanda gözde de lezyon olduğuna yer verilmiştir.
Adli tabip, 7 Ekim 1998 tarihinde başvuranı muayene etmiş ve başvuranın vücudunun fotoğrafları
çekilmiştir. Adli tabip hazırladığı raporda, başvuranın vücudunda çeşitli darp ve yara izine yer vermiştir.
Başvuran gözaltında dövüldüğünü ve işkence gördüğünü ifade etmiştir.
Aynı gün başvuran İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dinlenmiştir. Başvuran daha
sonra Beşiktaş Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Hakim başvuranın
tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
Başvuran 28 Aralık 1998 tarihinde gözaltından sorumlu polisler aleyhinde kötü muamelede
bulundukları gerekçesiyle şikayette bulunmuştur.
Cumhuriyet Başsavcılığı 6 Ekim 2000 tarihinde, başvuranın gözaltından sorumlu on üç polis
aleyhinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde ceza davası başlatmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı, polisleri
Uslu ve Parlak'a gözaltında kötü muamelede bulunmakla itham etmişlerdir.
Başvuran 16 Kasım 2000 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı'nın emri üzerine, İstanbul Adli Tıp
Kurumu'nda adli tabip tarafından muayene edilmiştir. Adli tabip aynı gün düzenlediği raporda,
başvuranın çenesinde yara izine rastladığını belirtmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 16 Ocak ve 13 Şubat 2001 tarihli duruşmalarda sanıkları dinlemiştir.
Özellikle 13 Şubat tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, Uslu'nun yazılı beyanlarını almış ve bunları
dosyaya koymuştur. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı davada müdahil taraf olarak kabul etmiştir.
Ayrıca Uslu ile yakalanan ve Metris Cezaevi'nde tutuklu olan ikinci şikayetçi Parlak'ın mahkemeye
çıkarılması kararı vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 5 Nisan 2001 tarihli duruşmada Parlak'ın şikayetini okumuş ve davanın
sonucunu etkilemeyeceğini düşündüğünden dolayı mahkemede dinlenmesinden vazgeçmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamesini sunmuş ve sanıkların beraatini istemiştir.
Aynı gün Ağır Ceza Mahkemesi polislerin beraatine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi sağlık
raporunda yapılan tespitlere atıfta bulunarak, başvuranı yakalayan polislerin kuvvet kullanmasının haklı
olduğuna ve kanunun belirlediği sınırları aşmadığına kanaat getirmiştir.
Bu karar başvurana 1 Mayıs 2001 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Başvuran 4 Mayıs 2001 tarihinde, 5 Nisan 2001 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi kararının temyizi
için İnebolu Cezaevi Müdürlüğü'ne başvuru mektubu bırakmıştır. Başvuran, Cezaevi Müdürlüğü'nden bu
mektubu en kısa zamanda yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ne postalanmasını istemiştir. Ağır Ceza
Mahkemesi kayıtlarından başvuranın temyiz mektubunun 9 Mayıs 2001 tarihinde ulaştığı sonucu ortaya
çıkmaktadır.
Başvuran aynı şekilde 7 Mayıs 2001 tarihinde İnebolu Cezaevi Müdürlüğü'ne temyiz
başvurusunda bulunma isteğini tekrar dile getirdiği ikinci bir mektup vermiştir. Bu mektup Ağır Ceza
Mahkemesi kalemine 15 Mayıs 2001 tarihinde ulaşmıştır.
Yargıtay'daki yargılamada, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı gecikmeli yapıldığı gerekçesiyle
temyiz başvurusunun reddedilmesini istediğine dair görüşünü mahkemeye sunmuştur. Cumhuriyet
Başsavcısı başvuranın cezaevi yetkililerinden havalesini almadan 4 Mayıs 2001 tarihli savunmasını
postayla gönderdiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak temyiz savunmasının kaydı 9 Mayıs 2001 tarihinde
yapılmıştır. Dolayısıyla başvuru, temyiz başvurusunun yapılması gereken dönemin, yani sözkonusu
kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren bir haftalık sürenin bitmesinden bir gün sonra yapılmıştır (Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 370. maddesi).
Yargıtay 5 Aralık 2001 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu geç yapıldığı gerekçesiyle
reddetmiştir. Bu karar başvurana 27 Mart 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Başvuran 3 Temmuz 2003 tarihinde, kesin hüküm niteliği taşıyan Yargıtay kararına karşı yazılı
emir çıkarılması için, Adalet Bakanlığı nezdinde başvuru yapmasını istemek üzere Cumhuriyet
Başsavcılığı'na başvurmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Temmuz 2003 tarihinde başvuranın talebini
reddetmiştir.
Dosyadan, başvuran aleyhinde silahla hırsızlık yapma gerekçesiyle bir ceza davasının başlatıldığı
ortaya çıkmaktadır. Ancak başvuran bu konuda hiçbir ayrıntı vermemiş ve davanın gidişatı hakkında
hiçbir adli karar sunmamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
Başvuran, AİHS'nin 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, zararın tazmin edilmesini istemek amacıyla iç hukukta öngörülen idari başvuru yolunu
kullanmadığından dolayı, başvuranın iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu yerine
getirmediğini savunmaktadır. Ayrıca Hükümet'e göre, etkili iç hukuk yolunun mevcut olmadığını belirten
başvuran, ortaya konulan olaylara göre altı ay içinde Yargıtay'a başvurusunu yapması gerekirdi.
Başvuran Hükümet'in argümanlarına itiraz etmektedir.
AİHM, şikayet başvurusunun yapılmasından sonra, Cumhuriyet Başsavcılığı 6 Ekim 2000
tarihinde on üç polis aleyhinde ceza davası açtığını belirtmektedir. Davanın açılmasıyla Ağır Ceza
Mahkemesi 5 Nisan 2001 tarihinde, başvuranı yakalayan polisler tarafından kuvvet kullanılmasının haklı
olduğuna ve kanunun belirlediği sınırları aşmadığına karar vermiştir. Geç yapıldığı gerekçesiyle
başvuranın yaptığı temyiz başvurusunun reddedilmesinin ardından, bu beraat kararı Yargıtay tarafından
incelenmeden, nihai kararı oluşturmuştur.
Ağır Ceza Mahkemesi'nin vardığı sonuçlar Hukuk mahkemesini bağlamamakta, ancak
uygulamada başvuranın açacağı olası tazminat davasının başarıyla sonuçlanması ihtimalini ortadan
kaldırmaktadır (bkz. mutatis mutandis, Andronicou ve Constantinou-Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar).
Sonuç olarak AİHM, şikayette bulunarak ve Türk Ceza Hukuk sisteminin sunduğu bütün olasılıkları
kullanmayı deneyen başvuranın, hukuk alanında da tazminat davası başlatarak bir kez daha tazminat elde
etmeyi denemek zorunda olmadığına kanaat getirmektedir (mutatis mutandis Assenov ve
diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar). Aynı şekilde başvuran, Yargıtay kararının 27 Mart tarihinde tebliğ edilmesinin ardından altı ay içinde başvurusunu yapmıştır.
Dolayısıyla Hükümet'in ön itirazlarını reddetmek yerinde olacaktır. AİHM, başvurunun geri
kalan kısmının AİHS'nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir.
Ayrıca AİHM başvurunun başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle ters düşmediğini belirtmektedir.
Dolayısıyla başvuruyu kabuledilebilir ilan etmek yerinde olacaktır.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olmaktadır. Başvuran
AİHS'nin 3. maddesini ileri sürmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet, 5 Nisan 2001 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi
kararına atıfta bulunarak, başvuranın yakalanması sırasında kullanılan kuvvetin orantılı olmamasına itiraz
etmektedir.
Başvuran Hükümet'in savlarına itiraz etmektedir.
AİHM, bir kimse tamamen polis kontrolü altında bulunduğu gözaltı sırasında yaralandığında, bu
dönemde meydana gelen her türlü yaralanmanın güçlü maddi karinelerin oluşmasına neden olduğunu
hatırlatmaktadır (Salman-Türkiye, no: 21986/93). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında kabul
görecek bir açıklama getirmek ve mağdurun özellikle sağlık belgeleriyle desteklenen iddialarında şüphe
uyandıracak olayları ortaya koyan kanıtları sunmak Hükümet'in görevidir (bkz. diğerleri arasında
Tekin-Türkiye kararı, 9 Haziran 1998 tarihli karar,
Altay-Türkiye, no: 22279/93 ve Esen-Türkiye, no: 29484/95).
AİHM, başvuranın 30 Eylül 1998 tarihinde saat 14:00 sularında yakalanarak İstanbul Emniyet
Müdürlüğü'nde gözaltına alındığını gözlemlemektedir. Başvuranın imzalamadığı yakalama tutanağı,
yakalama sırasında kuvvet kullanıldığına yer vermektedir (Klaas-Almanya,
Eylül 1993 tarihli kararla karşılaştırın). On üç saat sonra başvuran Haseki Hastanesi'ne götürülmüş ve
burada ilk muayenesi yapılmıştır. Bu muayenede birçok yara tespit edilmiştir.
Daha sonra 7 Ekim 1998 tarihinde başvuranı muayene eden adli tabip, başvuranın vücudunun
birçok yerinde darp ve yara izine rastlamıştır.
Hükümet'e göre, başvuranın vücudundaki lezyonların sadece kaçmaya çalışan başvuranın
yakalanması sırasında yasalara uygun olarak ve orantılı bir şekilde kuvvet kullanılması sonucunda
meydana gelmiştir.
Ancak AİHM, Hükümet'in olayların tümüne ilişkin yaptığı açıklamaların aşağıdaki nedenlerden
dolayı yeterli ve inandırıcı olmadığına kanaat getirmektedir.
Başvuran 30 Eylül 1998 tarihinde, yasaya uygun olarak kuvvet kullanımı çerçevesinde
yaralanmış olsa da, bu olay, 1 Ekim 1998 tarihinde yapılan ilk muayene sırasında tespit edilen
lezyonların, altı gün sonra adli tabibin tespit ettiği lezyonlardan farklı olmasını açıklamaya yetmez. Sonuç
olarak bu son raporda, başvuranın vücudunun farklı kısımlarında ilk muayenede tespit edilmeyen çok
sayıda lezyonlara rastlanıldığı belirtilmiştir. Hükümet bu son lezyonların kaynağı konusunda inandırıcı
hiçbir açıklama getirmemektedir.
Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi 5 Nisan 2000 tarihli kararında, yakalama amacıyla polislerin
kuvvet kullanmasının haklı olduğuna ve yukarıda dile getirilen farklılıklara olası bir açıklama
getirmeksizin yasanın tespit ettiği sınırları geçmediğine kanaat getirmekle yetinmiştir.
AİHM yukarıda belirtilenler ışığında, Hükümet'in, başvuranın yaralarının gözaltı sırasında maruz
kalınan kötü muameleden değil, başka şekilde meydana geldiğini tatmin edici bir şekilde ortaya
koymadığı sonucuna varmaktadır.
Hükümet, başvuranın vücudundaki lezyonların niteliği konusunda, bu lezyonların 3. madde
alanına girmek için yeterli ciddiyet seviyesinde olduklarına itiraz etmemektedir.
AİHM, özgürlükten mahrum bırakılan bir kimse bakımından, sözkonusu kişinin kendi tutumunun
gerektirmediği her türlü fiziksel kuvvet kullanımının insan onuruna zarar verdiğini ve ilke olarak 3.
maddenin güvence altına aldığı bir hakkı ihlal ettiğini vurgulamaktadır. AİHM, soruşturma yapma
zorunluluğu ve suçla mücadelede karşılaşılan yadsınamaz zorluklar, kişinin fiziksel bütünlüğünün
korunmasına sınırlama getirmekle sonuçlanamayacağını hatırlatmaktadır (Sunal-Türkiye, no: 43918/98).
Bu durumda Uslu'nun maruz kaldığı lezyonlar, insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele olarak
nitelendirilen kötü muameleler sonucunda ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, polis memurları aleyhinde başlatılan yargılamanın, ayrıntılı bir şekilde yürütülmediğini
savunmaktadır.
AİHM, bu şikayeti 13. madde alanında inceleyecektir (Batı ve diğerleri-Türkiye, no:
33097/96 ve 57834/00).
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hiçbir zaman dinlenmediğini ve iddialarına dayanak
olarak kanıtlarını sunma olanağının olmadığını ifade etmektedir. Ayrıca polisler hakkında verilen beraat
kararına karşı yaptığı temyiz başvurusunun, idareden kaynaklanan gecikme nedeniyle reddedildiğinden
şikayetçi olmaktadır. Dolayısıyla başvuranın dile getirdiği şikayet, 13. madde uyarınca "savunulabilir"dir.
Yetkililer de bu hükmün gerekliliklerine cevap verecek etkili soruşturma açma ve yürütme zorunluluğu
bulunmaktadır.
AİHM, başvuranın şikayeti üzerine bir soruşturmanın yapıldığını ve ceza davasının açıldığını
gözlemlemektedir. Dolayısıyla burada AİHM için, daha sonrasında soruşturmanın ve ceza davasının
yürütülmesinde yetkililerin gösterdikleri özeni ve "etkili" olup olmadıklarını değerlendirmek
sözkonusudur.
AİHM, şikayetçi ve ceza davasında müdahil olarak başvuran ve ikinci şikayetçi Parlak'ın, olayları
sözlü olarak anlatmak ve sanıkları sorgulamak amacıyla, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önüne
çıkarılmadıklarını belirtmektedir.
AİHM, başvuranın temyiz başvurusunun kabul edilmemesi konusunda, 6. madde alanında
başvuru yapma hakkı yasal bazı koşullara bağlı ise, mahkemelerin de yargı kurallarını uygularken
yargılamanın hakkaniyetine zarar verecek formalitelerden ve yasalarla yerleşik hale gelen yargı
koşullarının ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanabilecek aşırı esneklikten kaçınması gerektiğini
hatırlatmaktadır (Beles ve diğerleri-Çek Cumhuriyeti, no: 47273/99 ve Zvolsky ve Zvolska-Çek
Cumhuriyeti, no: 46129/99). Bu değerlendirmeler, AİHS'nin 3. maddesi ile birlikte 13. madde için
geçerlidir. Zira kötü muamele iddiaları hakkında inceleme yapılması sözkonusu olduğunda şikayetçinin
soruşturma işlemine etkili bir şekilde ulaşabilmesinin zorunlu olduğunu her zaman dile getirmiştir (bkz.
mutatis mutandis Batı ve diğerleri).
Bu durumda AİHM, başvuranın iki kez yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ne postayla hemen
gönderilmesi için cezaevi yetkililerine verilen süre zarfında temyiz layıhası verdiğini gözlemlemektedir.
Oysa bu temyiz başvurusu aynı yetkililerin rızası olmasından dolayı geç yapıldığı gerekçesiyle
reddedilmiştir.
Ayrıca AİHM, Hükümet'in cezaevi yetkililerinin sözkonusu mektupların içeriğini bilemeyeceğine
dair savını kabul etmemektedir. Bu bağlamda AİHM, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, başvuranın 9
Mayıs 2001 tarihinde kayda geçen, 4 Mayıs 2001 tarihinde postayla gönderilmek üzere temyiz layıhası
verdiğini tespit etmiş olduğunu not etmektedir.
AİHM, özellikle başvuran için davanın önemini gözönüne alarak, yargı kurallarının bu şekilde
yorumlanmasının, hukuki güvence ve adaletin iyi işlemesini sağlama amaçlarıyla orantılı olduğunun
düşünülemeyeceğine ve başvuranı Yargıtay'a başvurma hakkından mahrum bıraktığına hükmetmektedir
(bkz. mutatis mutandis, Labergere-Fransa, no: 16846/02).
AİHM sonuç olarak, başvuranın Ağır Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmaması ve dava konusu
yargı kuralının Yargıtay tarafından tamamen şekilci yorumunun cezai başvuruyu etkisiz kıldığına kanaat
getirmektedir.
Dolayısıyla 13. madde ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Zarar
Başvuran maddi tazminat adı altında 10.000 Euro istemektedir. Manevi tazminat olarak ise
400.000 Euro istemektedir.
Hükümet, dayanaktan yoksun ve aşırı olduklarından dolayı, AİHM'yi bu talepleri reddetmeye
davet etmektedir.
AİHM, AİHS'nin 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. AİHM
hakkaniyete uygun olarak, maddi ve manevi tazminat olarak başvurana 10.000 Euro ödenmesine
hükmetmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, AİHM huzurunda yapılan masraf ve harcamalar için 15.000 Euro istemektedir. Hiçbir
delil sunmamaktadır.
Hükümet AİHM'yi bu talebi reddetmeye davet etmektedir.
AİHM içtihadına göre bir başvuran, gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları sabitlendiği
sürece masraf ve harcamaların ödenmesini sağlayabilmektedir. Bu durumda AİHM, başvuranın ne
avukatın gerçekleştirdiği iş için bir fatura sunduğunu ne de yapılan bütün masrafları kanıtladığını tespit
etmektedir. Ancak AİHM, başvuranın başvurusunu yapmak için kaçınılmaz olarak masraf ve harcamalar
yaptığına ve yapılan bu masrafların ödenmesi için 1.000 Euro'dan adli yardım adı altında Avrupa
Konseyi'nin verdiği 850 Euro çıkarılarak geri kalan tutarın başvurana ödenmesinin makul olduğuna
kanaat getirmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4.a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru
üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana, maddi ve manevi
tazminat için 10.000 (on bin) Euro ve masraf ve harcamalar için 1.000 (bin) Euro'dan adli yardım adı
altında Avrupa Konseyi'nden alınan 850 çıkarılarak geri kalan miktarın, miktara yansıtılabilecek her
türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa
Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz
uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine; karar
vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun
olarak 12 Nisan 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło