33675/04

WyrokETPCz2010-01-19ECLI:CE:ECHR:2010:0119JUD003367504

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy odmowa krajowych sądów rejestracji nieruchomości na nazwisko skarżącego, której przodkowie posiadali tytuł własności, stanowiła naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji, zwłaszcza gdy nie przyznano żadnego odszkodowania?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżący miał uzasadnione oczekiwanie co do prawa własności, opierając się na historycznych aktach własności jego przodków, które nie zostały skutecznie unieważnione przez wcześniejsze decyzje administracyjne ani postępowania sądowe. Odmowa rejestracji nieruchomości na jego nazwisko, w kontekście klasyfikacji ziemi jako leśnej, została uznana za pozbawienie własności. Trybunał stwierdził, że choć cel ochrony przyrody i lasów leży w interesie publicznym, to pozbawienie skarżącego własności bez jakiegokolwiek odszkodowania naruszyło zasadę sprawiedliwej równowagi między wymogami interesu publicznego a ochroną praw jednostki, nakładając na niego nieproporcjonalne obciążenie.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Ocak, domagał się rejestracji na swoje nazwisko działki o powierzchni 75 000 m² w Antalyi, twierdząc, że należała ona do jego przodków od 1856 roku. Nieruchomość była przedmiotem wielu postępowań katastralnych od 1942 roku, które różnie klasyfikowały ją jako las, „maki” (teren krzewiasty) lub teren rolny. Sądy krajowe początkowo częściowo przyznały rację skarżącemu, ale ostatecznie, po kolejnych kasacjach Sądu Kasacyjnego, oddaliły jego roszczenie, uznając, że akt własności utracił ważność po klasyfikacji terenu jako leśnego w 1977 roku i braku sprzeciwu skarżącego w odpowiednim terminie.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1. 3. Postanawia, że kwestia zastosowania art. 41 Konwencji nie jest jeszcze gotowa do rozstrzygnięcia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   OCAK -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no:33675/04)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Ocak 2010   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (33675/04) no’lu davanın nedeni, (T.C.   vatandaꢀı) Mehmet Ocak’ın (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 11 Ağustos   tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin   (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Baꢀvuran, 1946 doğumludur ve Antalya’da ikamet etmektedir.   yılında, Orman Kadastro Komisyonu (bundan böyle « komisyon» olarak   adlandırılacaktır) Antalya, Duraliler köyünde bir kadastro değerlendirmesi yapmıꢀtır ve 1850   numaralı parsel orman olarak tespit edilmiꢀtir. Đtirazda bulunulmadığından komisyon kararları   kesinleꢀmiꢀtir.   Aralık1947 tarihli bir Yargıtay hakem kararıyla komisyon kararları iptal edilmiꢀtir.   yılında, tartıꢀmalı arazi « maki » olarak sınıflandırılmıꢀtır.   yılında, komisyon yeni bir kadastro değerlendirmesi yapmıꢀtır. Komisyon 1850   numaralı parsel numarası ile kayıtlı arazinin orman alanına ait olduğunu tespit etmiꢀtir. 9   Aralık 1976 tarihinde, Duraliler köyü muhtarı cami duvarına komisyon kararlarını belirten   tutanağa ait on sayfayı asmıꢀtır. Hükümete göre, öngörülen sürede sözkonusu hususta itirazda   bulunulmadığından, kararlar 9 Aralık1977 tarihinde kesinleꢀmiꢀtir.   yılında, orman vasfını yitirmiꢀ arazilerin tespiti amacıyla gerçekleꢀtirilen kadastro   çalıꢀmalarında, tartıꢀmalı arazi orman alanı dıꢀında bırakılmamıꢀtır. Komisyonun kararları 15   Haziran1989 tarihinde köyde ilan edilmiꢀtir.   Mayıs 1990 tarihinde, kadastro komisyonu yeni çalıꢀmalar yürütmüꢀtür. Bu çalıꢀmalar   nedeniyle hazırlanan tutanakta, komisyon 1850 numaralı parselin ne tapu ne de vergi   kayıtlarında yer almadığını tespit ederek, orman alanı olarak Hazine adına kaydedilmesini   kararlaꢀtırmıꢀtır.   Haziran 1997 tarihindeki mahkemenin talebine cevaben, Bölge Tapu ve Kadastro   Müdürlüğünce 15 Temmuz 1997 tarihinde Antalya Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan   belgeye göre 12 Ocak 1993 tarihinde, arazi tapu kaydındaki « gözlemler » bölümünde   « koruma altındaki doğal ve kültürel varlıklar» olarak Hazine adına kayıtlı idi.   Ocak 1997 tarihinde, baꢀvuran, Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (« mahkeme »   olarak adlandırılacaktır) Hazine ve Kepez Belediyesi aleyhine, Antalya Duraliler köyünde yer   alan, 75 000 m2 lik bir araziye iliꢀkin tapu tescil davası açmıꢀtır. Baꢀvuran, arazinin   dedelerine ait olduğunu, 1856 yılında verilmiꢀ olan ve halen geçerliliği olan bir tapusunun   bulunduğunu, 1952 yılında yapılan sınırlama çalıꢀmaları sırasında, arazinin « maki » olarak,   yani orman alanı dıꢀında, tespit edildiğini, fakat son yapılan kadastro çalıꢀmalarında tapu   tescilinin adına yapılmadığını belirtmiꢀtir.   Ağustos 1997 tarihinde, mahkeme dava taraflarının, bilirkiꢀiler, ꢀahitler ve yerel   uzmanların olduğu bir yerinde keꢀif kararı aldı. 5 Eylül ve 26 Kasım 1997 tarihli raporlarda,   orman mühendisi 1947, 1952 ve 1976 yıllarında yapılan sınırlandırma çalıꢀmalarına göre,   tartıꢀmalı arazinin orman arazisi olmadığını tespit etmiꢀtir. 1976 yılında komisyon tarafından   yapılan çalıꢀmalar sonucunda ise 5 Eylül 1997 tarihli rapor düzenlemiꢀtir.   Orman mühendisi aynı zamanda, maki karakterindeki tartıꢀmalı arazi parsellerinin baꢀvurana   dedelerinden kaldığı, tarım amaçlı kullanıldığı ve halen tarım yapılabilir vasıfta olduğu   tespitinde bulunmuꢀtur. 1850 numaralı parselin durumuna iliꢀkin olarak, orman mühendisi   000 m² lik bir alan üzerinde on adet yaꢀlı çam ağaçlarının (pinus brutia) olduğunu ve   bunların baꢀvuranın dedeleri tarafından korunmuꢀ olabileceklerini belirtmiꢀtir.   Ekim 1997 tarihli raporunda, Kadastro Đdaresi Topografya Bürosu teknik bilirkiꢀisi benzer   bir sonuca ulaꢀmıꢀtır. Teknik bilirkiꢀi « Teksarnıç Devlet Ormanı » tanımlamasının tapu   kayıtlarına yanlıꢀlıkla konduğunu belirtmiꢀtir. Belirtilmeyen bir tarihte dosyaya eklenen bir   raporunda, ziraat mühendisi arazinin 70- 80 yıldan beri meyvelik olduğunu ve orman arazisi   olmadığını tespit etmiꢀtir.   Ekim 1997 tarihinde, baꢀvuran topografın tespitleri ıꢀığında talebini gözden geçirmiꢀ, buna   göre tapu kayıtlarında Hazine adına kayıtlı olarak geçen arazi 1829, 1831, 1833 ve 1850   numaralarını taꢀıyan parseller halinde bölünmüꢀtür. Söz konusu parseller üzerindeki tapu   kaydının iptalini ve kendi üzerine geçirilmesini talep ederek, baꢀvuran sadece Hazine’ye dava   açmıꢀtır.   Haziran 1998 tarihinde, mahkeme bilirkiꢀi raporları, ꢀahitlikler ve tapu idaresi ve kadastro   arꢀiv belgelerine dayanarak baꢀvuranın talebine kısmen hak vermiꢀtir. Mahkeme arazinin   1829, 1831, 1833 ve 1850 numaralarını taꢀıyan parsellere bölündüğünü; ilk üçünün satıꢀ   yoluyla üçüncü ꢀahıslara geçtiğini ve bunlarla ilgili baꢀvuranın talebinin reddedilmesi   gerektiğini tespit etmiꢀtir. 1850 numaralı, 31 900 m2 lik parsel ile ilgili olarak ise, mahkeme   yılında tapusu dedelerine ait olan bu arazinin baꢀvurana miras kaldığını ve bir araya   getirilen kanıtlarla buranın bir tarım arazisi olup orman alanı içerisinde yer almadığına karar   vermiꢀtir. Mahkeme, Hazine adına tescil edilen tapu senedinin iptal edilmesine ve taꢀınmazın   baꢀvuran adına tescil edilmesine karar vermiꢀtir.   Mayıs 1999 tarihinde, Yargıtay özellikle aꢀağıda belirtilen nedenlerle, itiraz edilen kararı   bozmuꢀtur. Belediye ve Hazine aleyhine açmıꢀ olduğu dava sırasında, baꢀvuran, bir yandan   göz önüne alınmayan iki tapu belgesi için 1856 yılı tapu kayıtlarını, diğer taraftan yıllardan   beri mülkiyetinde olmasını temel alarak, tartıꢀmalı parsellerin kaydının kendi adına tescil   edilmesini talep etmiꢀtir. Ayrıca, yargılama sırasında, baꢀvuran, mahkemeye sadece Hazineye   karꢀı davasını sürdürdüğünü bildirmiꢀtir çünkü tartıꢀmalı parsellerin Hazine adına kayıt   edilmiꢀ olduğunu yeni öğrenmiꢀtir.   Özellikle baꢀvuran adına 1850 numaralı parselin kaydıyla ilgili mahkeme kararı esasıyla ilgili   olarak, Yargıtay bu parsel 1942 yılındaki bir kadastro değerlendirilmesi sonucunda orman   alanı olarak kararlaꢀtırılmıꢀ, 1952 yılında « maki» olarak sınıflandırılmıꢀ, son olarak 1990   yılında yapılan genel bir kadastro değerlendirmesinde « Teksarnıç Devlet ormanı» nın bir   parçası olarak Hazine adına tapu kaydı yapılmıꢀ ve 22 Haziran 1991 tarihinde kadastro   komisyonu kararları kesin olsa bile, açılan soruꢀturma ve kanıt elemanlarının araziyle   karꢀılaꢀtırılması sorunu çözmek için yeterli olmadığı tespitinde bulunmuꢀtur. Diğer bir   anlatımla, tapu kayıtları ve tartıꢀmalı arazi arasında bir bağ bulunamamıꢀtır; tapu kayıtları   üzerinde yazılanlar oluꢀturulduklarından beri incelenmemiꢀ, tartıꢀmalı araziye uymamakta ve   hukuki değerlerini kaybedip etmedikleri belirlenememiꢀtir.   Yargıtay ayrıca krokiler, haritalar ve tartıꢀmalı arazi arasındaki bağın anlaꢀılmaz olması   nedeniyle, orman mühendisinin hazırladığı raporun yetersiz ve soyut olduğunu not etmiꢀtir.   Yargıtay ayrıca geçmiꢀte orman sınırlarının nasıl belirlendiğini anlamanın mümkün   olmadığını eklemiꢀtir. Yargıtay, bu harita ve krokilere bakarak arazideki incelemenin nasıl   olduğunu takip etmenin imkânsız olduğu sonucuna ulaꢀmıꢀtır.   Yukarıda belirtilen nedenlerle, Yargıtay mahkemeye baꢀvuranın temel aldığı tapu kayıtlarını   (sözkonusu yazılar ve getirilen değiꢀikliklerle birlikte) yetkili makamlardan elde etmesine;   miras belgesi aracılığıyla sahipleri olarak tapu kayıtlarında isimleri gözüken ꢀahıslarla   baꢀuran arasındaki bağlantının kurulmasına; komꢀu arazilerle ilgili kesinleꢀmiꢀ kararların elde   edilmesine; arazide, üç kiꢀilik yaꢀlı ve köyden olmayan kiꢀilerle birlikte keꢀif yapılmasına; bir   tapu kayıtları teknik bilirkiꢀisi ve bağımsız üç orman bilirkiꢀisi aracılığıyla tartıꢀmalı araziyle   ilgili tapu kayıtları verilerinin araziye taꢀınmasına; bu bilirkiꢀiler aracılığıyla krokiler ve   raporlar oluꢀturulmasına; yaꢀlı kiꢀilerin olayları bilmemesi durumunda tartıꢀma konusu   taraflarının ꢀahitlerini dinlemek için imkân verilmesine; krokiler ve raporlar arasında çeliꢀki   olması durumunda bilirkiꢀilere ek sorular sorulmasına; sözkonusu parsellerde on adet yaꢀlı   ağacın dikildiği yerin belirlenmesine ve özellikle 1850 numaralı parsel için hâkimin arazinin   cinsi ile ilgili değerlendirmesinin not edilmesine talimatını hükmetmiꢀtir. Diğer taraftan, söz   konusu tapu belgesinin tartıꢀmalı araziye uyması halinde, bu arazilerin daha sonrasında orman   alanı olarak kabul edilmiꢀ oldukları göz önüne alındığında, Yargıtay mahkemeyi bu belgelerin   kanuni değerlerini koruyup korumadığı sorusunu incelemeye davet etmiꢀtir. Yargıtay aynı   zamanda mahkemeden baꢀvuranın zamanaꢀımıyla iktisap ꢀartlarını yerine getirip   getirmediğini araꢀtırmasını talep etmiꢀtir.   Đki adet tapu kaydıyla ilgili 8 Temmuz 1999 tarihli Zeynep Ocak ve bir davacının talebine   cevaben, Tapu ve Kadastro Đdaresi 9 Mayıs 1999 tarihinde onlara bilgiler sunmuꢀtur.   Aralık 1999 tarihli duruꢀmada, mahkeme Yargıtay kararlarını yerine getirmeye karar   vermiꢀtir. Mahkeme baꢀvuranın miras belgesi ve tapu kayıtlarının kopyalarını dosyaya   koymuꢀ olduğunu tespit etmiꢀtir. Komꢀu parsellerle ilgili kesinleꢀmiꢀ kararlarında aynı   zamanda dosyaya konmuꢀ olduğunu tespit etmiꢀtir. Mahkeme teknik bilirkiꢀilerin ve yerel   uzmanların listesini istemek için valiliğe yazı yazmıꢀtır.   ꢁubat 2000 tarihli duruꢀmada, mahkeme 9 Mart 2000 tarihinde, Yargıtay kararına uygun   olarak alınan tedbirler çerçevesinde belirlenen bilirkiꢀilerle birlikte, arazide bir bilirkiꢀi   incelemesi yapılmasını kararlaꢀtırmıꢀtır.   Mart 2000 tarihinde, mahkeme taraflar, bilirkiꢀiler, ꢀahitler ve yerel uzmanlar eꢀliğinde   yerinde bir bilirkiꢀi incelemesi yaptırmıꢀtır. 1926, 1931 ve 1933 doğumlu olan yerel   ꢀahitlerden üçü, sırasıyla dinlenmiꢀtir. Onlar tartıꢀmalı parsellerin baꢀvuran Ali’nin annesi   olan Zeyneb’in babasına ait olduğunu özellikle izah etmiꢀlerdir. 1976 yılında yapılan kadastro   iꢀlemlerinden 40 yıl önce, Ali’nin ölümünden sonra, mirasçıları anlaꢀma yoluyla arazileri   paylaꢀmıꢀ ve Zeynep tartıꢀmalı arazileri almıꢀtır. Zeynep hayatta iken bu arazileri baꢀvurana   bırakmıꢀtır.   Bilirkiꢀiler raporlarını oluꢀturmak için notlarını almıꢀlardır.   ve 30 Mayıs 2000 tarihlerinde, mahkeme bilirkiꢀilerin nezaretinde arazilere iki ziyaret   daha gerçekleꢀtirmiꢀtir.   Farklı tarihlerde, bilirkiꢀiler raporlarını dosyaya aktarmıꢀlardır:   – Bilirkiꢀi S.Temel 30 Mart 2000 tarihli raporunda tapu kayıtlarında yer alan bilgilere   uygun olarak arazinin sınırlarını çizmiꢀtir.   – 30 Nisan 2000 tarihli raporlarında, orman bilirkiꢀileri, K.Ü. Özdemir, C. Balcı ve B.   Araslı önce 1850 numaralı parselin bilirkiꢀi tarafından Temmuz 1856 (no 611/10033) tapu   kayıtlarına uygun olarak çizilen sınırlar dâhilinde olduğunu tespit etmekteydiler. Daha sonra,   yılında yapılan kadastro çalıꢀmalarından sonra, parselin orman alanı olarak   sınıflandırıldığını ve tapu kaydı üzerinde yer alan yazıların kanuni değerini yitirdiğini   belirtmiꢀlerdir.   – 30 Mayıs 2000 tarihli raporunda (arazinin cinsi ile ilgili olarak mahkeme tarafından   tespit edilen çeliꢀkiler nedeniyle istenen 30 Nisan 2000 tarihli raporda), teknik bilirkiꢀi A.B.   Polat 1850 numaralı parselin bir kısmının (C 1, 3 ve krokisine göre 4) orman alanına dâhil   olmadığını belirtmiꢀtir.   – 20 Haziran 2000 tarihli raporunda, orman bilirkiꢀisi arazilerin 1952 yılında « maki »   olarak değerlendirildiğini ve orman alanına ait olmadığını belirtmiꢀtir.   – 21 Haziran 2000 tarihli raporlarında, tarım bilirkiꢀisi C. Akkaya ve jeolog bilirkiꢀi Y.   Altın tartıꢀmalı parselin bir kısmının (C 1, 3 ve krokisine göre 4) 50 -55 yıldan beri tarım   amaçlı kullanıldığını belirtmiꢀlerdir.   Temmuz 2000 tarihinde, mahkeme yeniden baꢀvuranın talebini, bilirkiꢀi raporları ve diğer   dosya unsurlarını temel alarak, kısmen haklı bulmuꢀtur. Mahkeme söz konusu arazilerin,   baꢀvuranın anne tarafından babası olan Ali’nin adına Temmuz 1856 tarihinde(no   611/10033)tescil edildiği, ölümüyle Zeynep’e, baꢀvuranın annesi, ve sonuç olarak onunda 25-   yıl kullandıktan sonra arazileri baꢀvurana devrettiğinin tapu kayıtları çerçevesinde   yeraldığını tespit etmiꢀtir. Diğer taraftan mahkeme 1829, 1830 ve 1833 numaralı parsellerin   üçüncü ꢀahıslara tapu kaydından geçmeden, mülkiyet transferi yoluyla satılmıꢀ olduğunu   gözlemlemiꢀtir. 1850 numaralı parselle ilgili olarak, mahkeme 1952 yılında maki alanı olarak   sınıflandırılmıꢀ olduğunu ve 1976 yılında orman alanı dıꢀında değerlendirildiğini tespit   etmiꢀtir. Bu nedenle mahkeme Hazine adına tesis edilmiꢀ tartıꢀmalı 26 995 m lik (C 1 :   767 m², C3 : 6 526 m², ve C4 : 2 702 m²) bir alan üzerindeki tapuyu iptal edip, ihtilaf   konusu kısmın baꢀvuran adına tescil edilmesine karar vermiꢀtir.   Aralık 2000 tarihinde, Yargıtay özellikle 1976 yılında yürütülen ve itiraz olmadığından   yılında kesinleꢀen kadastro çalıꢀmaları sonrasında dava sahibinin temel aldığı tapu   senedinin kanunen geçerli kalıp kalmadığı sorunu iliꢀkin mahkemenin soruꢀturmasındaki   eksiklikler nedeniyle itiraz edilen kararı bozmuꢀtur.   Yargıtay mahkemeden 1942, 1952 ve 1976 yıllarında gerçekleꢀtirilen sınırlama çalıꢀmaları ile   ilgili yeni araꢀtırmalar yapmasını ve baꢀvuranın tapu senedi üzerindeki bu sınırlamaların   hukuki sonuçlarını değerlendirmesini talep etmiꢀtir.   Mart 2001 tarihinde, baꢀvuranın karar düzeltme baꢀvurusu reddedilmiꢀtir.   Mart 2002 tarihinde, Yargıtay kararına uygun olarak, mahkeme arazide tarafların,   bilirkiꢀilerin, ꢀahitlerin ve yerel uzmanların varlığında bilirkiꢀi incelemesi yaptırmıꢀtır. 16, 19   ve 24 Nisan 2002 tarihlerinde, orman, teknik ve tarım bilirkiꢀileri dosyaya raporlarını   eklemiꢀlerdir.   Nisan 2002 tarihli raporunda, orman bilirkiꢀisi mahkeme tarafından yapılan karꢀılaꢀtırma   çalıꢀmaları sonucunda, Temmuz 1856 (no 611/10033) tapu kaydına yazılı sınırlamaların 1850   numaralı parsele ait olduğunu, fakat itiraz olmadığından kesinleꢀen 1977 kadastro komisyonu   sonuçlarına uygun olarak, bunun orman alanına dâhil olduğunu tespit etmiꢀtir. Diğer taraftan,   yaꢀlı ağaçların arazi üzerindeki varlığı nedeniyle sözkonusu arazi de facto orman alanı   olmuꢀtur. Sonuç olarak, bilirkiꢀi baꢀvurana ait tapu senedinin kanuni değerini kaybettiği   fikrini ileri sürmüꢀtür.   Nisan 2002 tarihli raporunda, teknik bilirkiꢀi tapu kayıtlarındaki bilgilerin ıꢀığında arazinin   durumunu incelemiꢀtir. Teknik bilirkiꢀi iki tapu senedinin toplam 68 925 m² lik bir alanı   kapsadığını ve raporunda çizilen sınırlara göre bu alan 1829, 1830, 1831, 1832, 1833, 1834 ve   numaralı parsellere denk geldiğini tespit etmiꢀtir. Raporunda sınırları çizilen 1850   numaralı parselin 1976 yılında orman alanına dâhil edildiğini ve 1952 yılında maki olarak   değerlendirildiğini, fakat orman bilirkiꢀisinin parselle ilgili detaylı bir rapor hazırladığını not   etmiꢀtir.   Tarım bilirkiꢀisi ise, 24 Nisan 2002 tarihli raporunda, tartıꢀmalı arazinin 3 – 4 yıldan beri   ekilmediğini fakat öncesinde ekildiğini ve 50 -55 yıl boyunca otlak olarak kullanıldığını tespit   etmiꢀtir.   Mahkeme baꢀvuranın tapu senedinin kanuni geçerliliğini değerlendirmek için ek kanıt   unsurlarını biraraya getirmiꢀtir.   Ekim 2002 tarihinde, bilirkiꢀi raporlarını temel alarak, mahkeme baꢀvuranın talebini   reddetmiꢀtir. Mahkeme, ilk tapu belgesinin düzenlenmesinden itibaren arazinin durumunu   incelemiꢀtir. Bilahare mahkeme, baꢀvuranın 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleꢀen ve buna göre   numaralı parselin orman alanı olduğunu belirten, 9 Aralık 1976 kadastro komisyonu   kararlarına itiraz etmediğini belirtmiꢀtir. Mahkeme, arazide bulunan yaꢀlı ağaçlar nedeniyle   buranın orman alanı karakterini koruduğuna karar vermiꢀtir. Mahkeme bilahara özellikle 1989   yılında arazinin orman vasfını koruyup korumadığını kontrol için baꢀka kadastro çalıꢀmaları   yapıldığını ve neticelerinin 15 Temmuz 1989 tarihinde köyde ilan edildiğini kaydetmiꢀtir.   Mahkemeye göre, baꢀka kadastro çalıꢀmaları 1990 yılında da yapılmıꢀtır. Mahkeme   baꢀvuranın tapu senedinin kanuni değerini 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleꢀen kadastro   çalıꢀmaları sonunda kaybettiği sonucuna varmıꢀtır.   Haziran 2003 tarihinde, Yargıtay itiraz edilen kararı onamıꢀtır. Yargıtay özellikle kadastro   komisyonu kararlarının 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleꢀtiğini tespit etmiꢀtir. Yargıtay 28   Mayıs 1987 tarihli 3373 sayılı Kanunla değiꢀtirildiği ꢀekliyle, 6831 numaralı kanunun   11.maddesine göre tapu senedi sahiplerinin tartıꢀmalı kararlara itiraz süresini on yıl olarak   öngörmesine rağmen 1977 yılında uygulanan kanunun bir yıllık bir itiraz süresini   öngördüğünü gözlemlemiꢀtir. Yargıtay’a göre, bu durumda baꢀvuranın on yıllık süreden   faydalanama hakkı bulunmamaktaydı.   Mart 2004 tarihinde, baꢀvuranın yapmıꢀ olduğu karar düzeltme baꢀvurusu reddedilmiꢀtir.   HUKUK   I. 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Baꢀvuran, tapu kaydının adına yapılmasının ulusal mahkemelerce reddedilmesinden   ꢀikayetçidir. Baꢀvuran, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine aykırı olarak, tazminattan   yoksun bırakıldığı kanaatindedir.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   1. AĐHM’nin ratione temporis bakımından yetkisi ile ilgili olarak   Hükümet, Türkiye’nin bireysel baꢀvuru hakkını etkin olarak tanıdığı tarih olan 28 Ocak 1987   tarihinden önce baꢀvuranın, orman arazisi olarak sınıflandırılan ihtilaflı taꢀınmaz üzerindeki   mülkiyet hakkını kaybettiği tarih olan 9 Aralık 1977 tarihinde sözkonusu müdahalenin   gerçekleꢀmesi nedeniyle baꢀvuranın ꢀikayetinin AĐHS’nin hükümleri ile ratione temporis   bakımından uyuꢀmadığını savunmaktadır.   Baꢀvuran, Hükümet’in iddiasına karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM, iç hukuktaki yargılamanın 2004 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Đhtilaflı   taꢀınmazın baꢀvuran adına tescil edilmesinin ulusal mahkemeler tarafından reddinin   Türkiye’nin AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmesinden epey sonra gerçekleꢀmiꢀtir.   AĐHM, geçmiꢀ kararlarda benzer bir istisnayı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır.   (bakınız, son olarak, önceden bahsedilenTurgut ve diğerleri, §§ 69-75). Sonuç olarak, AĐHM,   ratione temporis bakımından Hükümet’in yapmıꢀ olduğu itirazı reddetmektedir.   2. Đç hukuk yollarının tüketilmediği ile ilgili olarak   Hükümet ne Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri, ne Đdari Yargılama Usulü Kanunu’nun   ilgili hükümleri ne de Medeni Kanun’un 1007. Maddesi uyarınca baꢀvuranın tazminat   talebinde bulunmaması nedeniyle AĐHM’ye iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesi ile   baꢀvurunun reddedilmesi gerektiği çağrısında bulunmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet,   diğerleri arasından, benzer koꢀullarda, Orman Müdürlüğü’nün talebi üzerine tapu senedi   Hazine’ye devredilen bir kiꢀinin tazminat aldığına dair Yargıtay tarafından 21 ꢁubat 2005   tarihinde onanan Đzmir Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Nisan 2004 tarihli kararına atıfta   bulunmaktadır. 20 Eylül 2001 tarihinde açılan önceki davada, davanın esasına bakan   mahkeme, ilgili taꢀınmazın niteliği hakkında araꢀtırma yapılmadan ilgili taꢀınmazı satan   bizzat Hazine olduğundan, Hazine’nin ilgiliye tazminat ödemesine hükmetmiꢀtir.   Baꢀvuran, Hükümet tarafından aktarılan örneklerin mevcut davaya uymadığını ileri   sürmektedir. Baꢀvuran’a göre, taꢀınmazın baꢀvuran adına tescil edilmesinin ulusal   mahkemeler tarafında reddedildiğinde iç hukukta baꢀvuru yolu bulunmamaktadır.   AĐHM, önceki kararlarında (bakınız, diğerleri arasında, Rimer ve diğerleri Türkiye’ye karꢀı   dava, no 18257/04, §§ 27-30, 10 mart 2009) böyle bir itirazı daha önce reddettiğini   hatırlatmaktadır. AĐHM, önceki ulaꢀtığı sonuçlardan sapmak için hiçbir neden   görememektedir. Dolayısıyla, AĐHM, Hükümet’in itirazını reddetmektedir.   3. AĐHM’nin ratione materiae bakımından yetkisi ile olarak   Hükümet, geçerli bir tapu senedine sahip olmadığından, baꢀvuranın, 1 No’lu Ek Protokol’ün   1. Maddesi uyarınca “güncel mala” sahip olmadığını savunmaktadır.   Baꢀvuran, Hükümet’in itirazına karꢀı çıkmaktadır.   Mevcut dava AĐHM, Hükümet’in itirazını izleyemeyecektir. Ulusal uygulama ve hukuk   ıꢀığında, sözleꢀme veya tapu kaydının hukuki değeri ile ilgili sorunlar hakkında ne de davanın   istisnai koꢀullarında ve izleyen görüꢀler göz önüne alındığında, 1942 yılından beri   gerçekleꢀtirilen kadastro çalıꢀmalarının genel değerlendirmesine girmeden, AĐHM, bilirkiꢀi   raporlarının ve iç hukuk kararlarının neredeyse tamamının, baꢀvuranın atalarının 1850   numaralı parsel için 1856 yılında düzenlenen bir tapu senedine sahip olduklarını gösterdiğini   belirtmektedir.   4. Sonuç   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde baꢀvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, baꢀka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle baꢀvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. AĐHM’nin ratione materiae bakımından yetkisi kapsamında geliꢀtirdiği argümanını   tekrarlayarak ve konuya iliꢀkin AĐHM içtihadına atıfta bulunarak (bkz. Doğalaꢀ vd-Türkiye   baꢀvuru no: 51326/99, 29 Eylül 2005) Hükümet, ne 1942 yılında ne de 1976 yılındaki   kadastro komisyonun kararlarına itiraz etmemesi nedeniyle baꢀvuranın geçerli bir tapu   senedine sahip olmadığını savunmaktadır. Hükümet, kadastro ile ilgili 3402 nolu kanun   hükümlerini ileri sürerek, bu kanunun 13. maddesine göre tapu kütüğüne kayıtlı bir   taꢀınmazın miras yoluyla devredilebileceğini ve aynı kanunun 14. maddesine göre tapu kaydı   olmayan fakat kullanılan bir taꢀınmazın bu hükümde sıralanan ꢀartlar yerine getirilirse   edinilebileceğini belirtmektedir. Hükümet baꢀvuranın ulusal mahkeme ve AĐHM önünde   Ali’nin dedesi olduğunu ve olayların meydana geldiği dönemde annesinin hayatta olduğunu   ileri süren iki tapu senedini temel aldığına dikkat çekmektedir. Ayrıca, Hükümet’e göre,   tartıꢀmalı arazinin sahibi olduğunu iddia eden Ramazan Zeybek adında bir kiꢀi 3 Aralık 1991   tarihinde Antalya Kadastro Mahkemesi tarafından, sözkonusu arazi orman alanı olduğu için,   reddedilmiꢀtir. Sonuç olarak, Hükümet baꢀvuranın beyanlarının çeliꢀkili olduğunu ve   tartıꢀmalı arazinin hiçbir zaman sahibi olmadığını savunmaktadır.   Baꢀvuran, ihtilaflı taꢀınmazın 1952 yılında « maki » olarak, yani orman alanı dıꢀında kabul   edildiğini ve Yargıtay içtihadına göre bu nedenle 1976 yılı kadastro çalıꢀmalarının geçersiz   olduğunu belirtmektedir. Ayrıca baꢀvuran, 6831 sayılı Kanunun 11. maddesi gereği bu   çalıꢀmalar sırasında taꢀınmazın adına tescil edilmiꢀ olması gerektiğine, zira ihtilaflı parselin   tapusuna sahibi olan büyük babasından kendisine miras kaldığına dikkat çekmektedir. Son   olarak, baꢀvuran, bilirkiꢀi raporlarının birçoğunun tapu kayıtlarından baꢀvuranın mülkiyet   hakkını ve edinim yoluyla maliklik hakkını ortaya koyduğunu belirtmektedir.   AĐHM, öncelikle Medeni Kanunun 599. maddesi uyarınca, mirasçıların, mirasbırakanın (de   cujus) ölümü ile mirası bir bütün olarak kanun gereğince kazandıklarını kaydetmektedir. Yine   Medeni Kanunun’un 705. Maddesine göre, taꢀınmaz mülkiyetin kazanılması tescille olur   ancak miras durumunda mülkiyet tescilden önce kazanılır. Bu nedenle, baꢀvuran, atalarına ait   taꢀınmazın adına tescil edilmesi meꢀru beklentisi içine girmiꢀtir.   Baꢀvuranın ve atalarının ne 1942 ne de 1976 yılındaki kadastro komisyonu kararlarına itiraz   etmemesine ile ilgili olarak, AĐHM, 1942 yılında gerçekleꢀtirilen kadastro çalıꢀmalarının 19   Aralık 1947 tarihinde hakem kararı ile iptal edildiğini, 1976 yılında gerçekleꢀtirilen kadastro   çalıꢀmalarının, 9 Aralık 1977 tarihinde, cami duvarına asıldığını ancak taꢀınmazın ataları   adına tescil edilmiꢀ olmasına ve baꢀvuran tarafından uzun bir süreden beri tarım amaçlı   iꢀletilmesine rağmen, hiçbir unsurun sözkonusu kadastro çalıꢀmasının baꢀvurana gerektiği   ꢀekilde tebliğ edildiğini göstermediğini kaydetmektedir. Ancak 1990 yılında yürütülen yeni   kadastro çalıꢀmaları sonrasında, yani 1976 yılı kadastro çalıꢀmalarından on yıldan fazla süre   geçtikten sonra, ihtilaflı taꢀınmazın Hazine adına kaydedilmiꢀ olduğunu not etmek   gerekmektedir. Son olarak, kadastro komisyonu tarafından taꢀınmazın orman alanı olarak   sınıflandırılmasından dolayı tapu senedinin hukuki değerini yitirmesi ve ilgilinin tapu   senedinin bulunmaması nedeniyle baꢀvuranın taꢀınmazının tapu kaydında adına tescil   edilmesi talebi reddedilmiꢀtir.   Sonuç olarak, baꢀvuran mirasçı sıfatıyla, annesinin dedesi Ali’nin isminin yer aldığı tapu   kayıtlarının geçerliliği ile ilgili « kanuni güvenceden » meꢀru olarak yararlanabilirdi. Tapu   kayıtları iç hukukta mülkiyet hakkının tartıꢀılmaz kanıtları olarak kabul edilmektedirler.   (bakınız önceden bahsedilen Rimer ve diğerleri § 36). Taraflar, baꢀvuranın yararlandığı tapu   kayıtlarındaki tescillerin, daha önceleri asla geçerli bir idari kararla ne de bir çekiꢀmeli   yargılamayla, geçersiz kılınmadığına itirazları yoktur.   AĐHM, bilirkiꢀi raporları ile ve Asliye Hukuk Mahkemesi’nin iki kararı ile belirtildiği ꢀekli ile   taꢀınmazın baꢀvuran adına tescil edilmesinin reddedilmesi ilgilinin mallara saygı hakkına   yönelik bir ihlal oluꢀturmaktadır. Sözkonusu ihlal 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ilk   satırının ikinci cümlesi uyarınca “yoksun bırakma” olarak değerlendirilmektedir.   Ulusal mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AĐHM, baꢀvuranlara dayatılan bu   mahrumiyetin amacının yani tabiat ve ormanların korunması konusunun 1 Nolu Ek   Protokolün 1. maddesinin ilk parargrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına   girdiği kanaatindedir (bkz, diğerleri arasından Rimer vd-Türkiye ve Ali Taꢀ-Türkiye, baꢀvuru   no: 10250/02).   Bununla birlikte, mülkiyetten mahrum edilme durumunda, ihtilaflı müdahalenin istenilen   doğru dengeyi sağlayıp sağlamadığını ve özellikle baꢀvuran üzerinde orantısız bir yük   oluꢀturup oluꢀturmadığını belirlemek için, iç hukukta öngörülen tazminat düzenlemelerini   dikkate almak gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AĐHM daha önce de söylediği gibi,   mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten   mahrum bırakmanın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından aꢀırı bir müdahale   oluꢀturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ise ancak istisnai durumlarla   haklı bulunabileceğini kaydetmektedir (bkz, diğerleri arasından Turgut vd, sözü edilen Ali Taꢀ   ve Rimer vd). Mevcut davada, baꢀvuran, malından yoksun bırakıldığı halde hiçbir tazminat   elde edememiꢀtir. AĐHM, Hükümetin hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek   herhangi bir istisnai duruma atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.   Sonuç olarak, AĐHM, baꢀvurana tazminat ödenmemesinin, kamu yararının gerektirdikleri ile   kiꢀisel çıkarların korunması arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi baꢀvuran aleyhine   bozduğu kanaatindedir.   Dolayısıyla, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI ĐLE ĐLGĐLĐ OLARAK   Baꢀvuran, maruz kaldığı maddi zararı 16.908.208 TL olarak (yani yaklaꢀık 7.865.000 Euro)   belirlemektedir, bu tutar ortak alan olarak ayrılan 12.760 m², yani toplam alanın % 40’ı   düꢀüldükten sonra kalan 19.140 m² lik bir alanın değerine karꢀılık gelmektedir.   Karꢀılaꢀtırmak amacıyla, dosyaya arazinin 8 162 TL/m² (yaklaꢀık 3 780 EUR/m²) bedelle   satıldığını gösteren iki adet satıꢀ sözleꢀmesi eklemektedir.   Baꢀvuran, AĐHM önündeki yargılamada yapmıꢀ olduğu masraflar için 590.56 TL (yaklaꢀık   Euro) talep etmektedir.   Hükümet, AĐHM’ye aꢀırı ve mesnetten yoksun olduğuna hükmettiği baꢀvuranın iddialarını   reddetme çağrısında bulunmaktadır.   Mevcut dava koꢀullarında Savunmacı Devlet ile baꢀvuranlar arasında olası bir uzlaꢀma   ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aꢀamada saklı   tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aꢀamada uygulanmayacağına ve   sonuç itibarıyla;   a) saklı tutulmasına,   b) Hükümetin ve baꢀvuranların AĐHS’nin 44/2 maddesine uygun olarak mevcut kararın   kesinleꢀmesinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüꢀlerini yazıyla kendisine   bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaꢀmadan kendisini haberdar etmeye   davet edilmesine,   c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire baꢀkanının izlenecek süreci   belirlemeye yetkili kılınmasına;   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 19 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.     11

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło