34482/97

WyrokETPCz2006-02-21ECLI:CE:ECHR:2006:0221JUD003448297

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy złe traktowanie w areszcie policyjnym, nadmierny czas aresztu bez kontroli sądowej oraz brak skutecznego środka odwoławczego naruszyły odpowiednio art. 3, art. 5 ust. 3 i art. 5 ust. 4 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego, stwierdzone w raporcie medycznym, w połączeniu z brakiem wyjaśnień ze strony rządu i faktem przetrzymywania skarżącego przez 18 dni bez kontaktu z adwokatem, stanowią nieludzkie i poniżające traktowanie. W kwestii art. 5 ust. 3, Trybunał stwierdził, że pięciodniowy areszt w Adanie bez postawienia przed sędzią naruszył Konwencję, a także, że 18-dniowy areszt w Diyarbakır, nawet w kontekście stanu wyjątkowego i derogacji, był nadmierny i nieuzasadniony brakiem gwarancji proceduralnych. Odnośnie art. 5 ust. 4, Trybunał podkreślił, że brak skutecznego środka odwoławczego do kontroli legalności aresztu, zwłaszcza w kontekście braku dostępu do adwokata i innych gwarancji, naruszył prawo skarżącego.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Bilen, urodzony w 1960 roku i zamieszkały w Diyarbakır, został zatrzymany 14 kwietnia 1996 roku w Adanie z fałszywym dowodem tożsamości, podejrzany o działalność w nielegalnej organizacji zbrojnej. Był przesłuchiwany w areszcie policyjnym w Adanie, a następnie w Diyarbakır, łącznie przez 18 dni. Skarżący twierdził, że był źle traktowany i torturowany w celu wymuszenia zeznań, co potwierdził raport medyczny z 19 kwietnia 1996 roku, wskazujący na dwie rany oraz ból pleców i lewego ramienia. Mimo zgłaszania złego traktowania prokuratorowi i sędziemu, nie podjęto w tej sprawie żadnych działań. Ostatecznie został uniewinniony 10 kwietnia 1997 roku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji. Trybunał zasądza skarżącemu 15 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 500 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 630 EUR otrzymanej pomocy prawnej. Oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   BİLEN- TÜRKİYE DAVASI   ( Başvuru no: 34482/97 )   NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Şubat 2006   İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (34482/97) başvuru no’lu davanın nedeni, bu   ülke vatandaşı Mehmet Bilen (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 13   Eylül 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca   yapmış olduğu başvurudur.   Adli yardımdan yararlanan başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu   avukatlarından Sedat Çınar tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   1. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1960 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir.   Başvuran 14 Nisan 1996 tarihinde, Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından   yapılan kimlik kontrolü sırasında, Şükrü Kul adına düzenlenmiş sahte bir kimlikle Adana’da   yakalanmıştır. Yasadışı silahlı örgüt olan Yekbun (Kürdistan Birleşik Halk Partisi) adına   faaliyetlerde bulunduğundan şüphe edilen başvuran, Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına   alınmıştır.   Başvuran, Adana Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına   bulunduğu sırada polisler tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, Yekbun örgütüne mensup   olduğunu itiraf etmesi için polislerin kendisine kötü muamelede bulunduklarını iddia   etmektedir.   Nisan 1996 tarihine kadar devam eden polis sorgusu sonrasında başvuran Adli Tıp   doktoru tarafından muayene edilmiş ve muayene sonrasında hazırlanan raporda iki adet   kabuklu yara bulunduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca başvuranın sırtında ve sol kolunda ağrı   bulunduğundan şikayetçi olduğu belirtilmiştir.   Yine 19 Nisan 1996 tarihinde, Adana polisi başvuranı Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü   Terörle Mücadele Şubesi’ne göndermiştir.   Diyarbakır polisi tarafından yapılan sorgulama sonrasında, başvuran 2 Mayıs 1996   tarihinde tekrar muayene edilmiştir. Hazırlanan raporda başvuranın vücudunda hiçbir şiddet   izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.   Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Başsavcısı’na ifade veren başvuran, gözaltında bulunduğu sırada kendisine işkence   yapıldığını iddia etmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın beyanlarına tutanakta yer   vermemiştir.   Yine 2 Mayıs 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenen başvuran,   aynı mahkemenin yedek hakimine sevk edilmiştir. Yedek hakim başvuranın tutuklu   yargılanmasına karar vermiştir. Başvuran burada da gözaltına kendisine işkence yapıldığını   iddia etmiştir. Yedek hakim, başvuranın polislerin baskısı altında itiraflarını zorla   imzaladığını ifade ettiğini ve bunları inkar ettiğini tutanakta belirtmiştir.   Mayıs 1996 tarihli iddianameyle, Cumhuriyet Başsavcısı başvuranı DGM önünde   itham etmiş ve Türk Ceza Kanunu’nun 168§2 maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep   etmiştir.   Birinci duruşma sırasında, başvuran, Cumhuriyet Başsavcısı ve hakimler karşısında   gözaltında kendisine kötü muamele yapıldığını ve zorla ifade metnini imzaladığını   belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı ve esasa bakan hakimler bu konuyla ilgili herhangi bir   görüş bildirmemiştir.   Haziran 1996 tarihinde, DGM başvuranı serbest bırakmıştır.   Son olarak, 10 Nisan 1997 tarihinde DGM, başvuranın aleyhinde yapılan   suçlamalardan beraatına karar vermiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ifade etmekte ve başvuranın, ifadesini   alan polisler aleyhine Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayette bulunması gerektiğini   belirtmektedir. Başvuran aynı zamanda, DGM’de dile getirdiği ifadelerinin bir şikayet konusu   teşkil etmediğini düşünen Cumhuriyet Başsavcısı aleyhinde Adalet Bakanlığı’na şikayette   bulunma imkanına sahipti.   Başvuran bu ifadelere karşı çıkmaktadır.   AİHM, gözaltında yapılan kötü muamele ile ilgili olarak bir şikayette bulunabilmek   için, Türk hukukunda öngörülen hukuk yollarının 35§1 madde uyarınca uygun ve yeterli   olduğunu hatırlatmaktadır. Burada, yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunulması   (Bkz. örneğin Şahmo, ve Nimet Acar-Türkiye (karar), no:24940/94, 3 Mayıs 2001) ya da aynı   yönde bir şikayetin hakim karşısında dile getirilmesi sözkonusudur (Bkz. Örneğin, Özkur ve   Göksungur-Türkiye (karar), no: 37088/97, 7 Aralık 1999).   Mevcut davada, dosyadan gözaltı sonrasında başvuranın hakimler karşısında, ifadeyi   imzalaması için, iddia ettiği üzere polisler tarafından kendisine kötü muamele yapıldığı ya da   ifadelerde yer aldığı üzere baskı yapıldığını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, başvuran   esasa bakan hakimler karşısında gözaltında uğradığını iddia ettiği kötü muamele ilgili sözlü   şikayette bulunmuştur. Bu ifadeler Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde yer alan işkence   yasağı konusu ile ve AİHS’nin 3. maddesinde ifade edilen yasakla örtüşmektedir.   Bu koşullarda, başvuranın adli makamlar önünde özetle olsa bile, gözaltında   uğradığını iddia ettiği baskılarla ilgili olarak şikayette bulunduğu düşünülebilir, bu nedenle   Türk hukukunda tanınan ceza hukuk yoluna başvurduğuna kanaat getirilebilir. Mevcut davada   ise, ne esasa bakan hakimler ne de Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın hangi koşullarda   ifadelerini imzaladığını araştırmış, ne de şikayeti yetkili Savcılığa iletmiştir.   AİHM Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını   reddetmektedir.   Sonuç olarak, AİHM bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesindeki anlamıyla açıkça   dayanaktan yoksun olmadığına ve başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığına   kanaat getirmiştir. Başvurunun kabuledilebilir bulunması uygundur.   B. Esasa ilişkin   Başvuran gözaltında iken itirafta bulunması için polis memurlarının kendisine işkence   yaptıklarını iddia etmekte, ayrıca gözaltından ve sorgusundan sorumlu olan polis   memurlarının kendisine elektroşok ve soğuk su uyguladıklarını ileri sürmektedir. Sözkonusu   polislerin kendisini kollarından astıklarını ve ölümle tehdit ettiklerini söylemiştir.   Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır. Başvuranın, gözaltında iken uğradığını iddia   ettiği kötü muamelelerin gerçekliğini ulusal adli makamlar önünde yeteri kadar ortaya   koyamadığını belirtmektedir.   AİHM bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde   gözaltındayken yaralandığında, bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın, olaylara   dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğini hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no: 21986/93, §   100, CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama   getirmek ve mağdurun iddialarını - özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse -   şüpheye düşürebilecek olayları doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır   (Bkz., diğerleri arasında, Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V;   Berktay-Türkiye, no: 22493/93, § 167, 1 Mart 2001; ve Altay-Türkiye,no: 22279/93, § 50, 22   Mayıs 2001).   AİHM mevcut davada, avukatla görüşmeksizin on sekiz gün boyunca, gözaltında   tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen yaralarla ilgili olarak Hükümet’in hiçbir açıklama   yapmadığını gözlemlemektedir. AİHM bu yaraların (iki bilekte yara, sol kolda ve sırtta ağrı)   ilgili tarafından dile getirilen muamelelerin (kollardan asılma) bırakmış olabileceği yaralara   uyduğunu not etmektedir.   AİHM değerlendirmesine sunulan unsurların tümü ışığında ve Hükümet’in açıklamada   bulunmayışını dikkate alarak, 19 Nisan 1996 tarihinde yapılan adli tıp inceleme raporunda   saptanan izlerden Savunmacı Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır.   Ayrıca, on sekiz gün boyunca gözaltında tutulan ve sorgulanan, avukat yardımından   faydalanamayan ve dışarıyla bağlantısı bulunmayan başvuran, Devlet görevlileri karşısında   güçsüz olduğunu hissetmiş olabilir (İlhan-Türkiye [GC], no:22277/93, §63, CEDH 2000-VII).   Bu noktada AİHM, başvurana yapılan muamelenin başvuranda korku, kaygı uyandıracak ve   dolayısıyla fiziksel ve duygusal direncini kıracak türden olduğunu düşünmektedir. Ayrıca   AİHM, özgürlüğünden yoksun bırakılmış bir kimseye karşı gerekli olmayan her türlü fiziksel   güç kullanımının insan onurunu kıracak nitelikte olduğunu hatırlatmaktadır (Ribitish-   Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar, A serisi no:336, §38). AİHM Hükümet’in bu türden bu   muameleyi açıklayacak bir neden gösteremediğini gözlemlemektedir.   Sonuç olarak AİHM mevcut davada başvurana yapılan muamelenin insanlık dışı ve   aşağılayıcı nitelikte olduğuna ve AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.   II. AİHS’NİN 5. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, bir hakim karşısına çıkarılmasına kadar süren tutukluluk süresinin aşırı   olduğundan şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 5§3. maddesinin ihlal edildiği iddia etmektedir.   Ayrıca AİHS’nin 5§4. maddesine atıfta bulunan başvuran, gözaltında tutulmasına karar veren   Cumhuriyet Savcılığı’nın kararlarının yasal olup olmadığının kontrol edilmesini sağlayacak   bir başvuru yoluna sahip olmadığından şikayetçi olmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet, gözaltı süresi 2 Mayıs 1996 tarihinde biten başvuranın 13 Eylül 1996 tarihli   ve AİHM’ye 4 Kasım 1996 tarihinde ulaşan bir yazıyla başvurusunu yaptığı dikkate   alındığında, altı ay kuralına uyulmadığına ilişkin ön itirazda bulunmaktadır.   Başvuran 13 Eylül 1996 tarihinde başvurusunu yaptığını belirtmektedir.   AİHM, Sözleşme organlarının yerleşik uygulamalarına göre bir başvuru tarihinin,   başvuranın başvurusunu yapmak istediğini bildirdiği ve ortaya koyacağı şikayetlerinin niteliği   hakkında bazı bilgiler verdiği yazının tarihi olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. örneğin,   Papageorgiou-Yunanistan, 22 Ekim 1997, Derleme Kararlar ve Hükümler 1997-VI, §32).   Mevcut davada, 13 Eylül 1996 tarihli yazısıyla bu gerekliliği yerine getiren başvuranın   AİHS’nin 35§1. maddesinde belirtilen altı ay kuralına riayet ettiğine kanaat getirilebilir.   Sonuç olarak Hükümet’in itirazı kabuledilemez.   B. Esasa ilişkin   Hükümet Türk makamlarının AİHS’nin 15. maddesi uyarınca, olağanüstü hallerde   askıya alma hakkını kullandığını ve dolayısıyla 5§§3 ve 4. maddelerini ihlal etmediğini   belirtmektedir.   Başvuran, sözkonusu durumun içinde bulunduğu koşullara uygulanamayacağını ifade   etmektedir.   1. AİHS’nin 5§3. maddesi   AİHM, 6 Ağustos 1990 tarihli derogasyonda ve 3 Ocak 1991 tarihli yazıda öngörülen   424, 425 ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin, önsözlerinde yer alan tanıma göre,   yalnızca OHAL bölgelerinde uygulanabildiğini, Adana’nın ise derogasyona göre OHAL   bölgeleri arasında yer almadığını gözlemlemektedir. Oysa başvuran Adana’da yakalanmış ve   gözaltı süresinin beş gününü Adana’da geçirmiştir.   AİHM, teröre kaşı toplumu korumak amaçlı olsa bile, adli denetim olmaksızın dört   gün ve altı saat süren bir gözaltı süresinin, AİHS’nin 5§3. maddesinde belirtilen süreyi   aştığına karar verdiğini hatırlatmaktadır (Brogan ve diğerleri-Birleşik Krallık, 29 Kasım 1988,   A serisi, no: 145-B, s.33, §62). Bu koşullarda, başvuranın hakim karşısına çıkarılmaksızın beş   gün boyunca Adana’da gözaltında tutulmuş olmasının 5§3. maddenin ihlali anlamına   geldiğini belirtmektedir.   Başvuranın olayların meydana geldiği dönemde OHAL bölgesinde yer alan   Diyarbakır’da tutulması ile ilgili olarak, AİHM Aksoy kararında da belirttiği gibi, Türkiye’nin   güneydoğu bölgesinde terör sorunun önemini ve bu sorunla etkili bir şekilde mücadele   edebilmek için Devlet’in karşılaştığı zorlukları ortaya koymuştur. Bununla ilgili olarak, bu   bölgede PKK eylemlerinin ‘ulusun varlığını tehdit eden toplumsal bir tehlike” yarattığına   kanaat getirmiştir (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme 1996-VI, s. 2281,   §70). AİHM, mevcut davayı Aksoy davasından ayrı tutmasını gerektirecek bir neden   görmemektedir.   Bu önlemlerin alınmasının sözkonusu durumda gerekli olup olmadığı sorusuyla ilgili   olarak, AİHM Aksoy (adıgeçen, s. 2283, §83) ve Demir ve diğerleri-Türkiye (23 Eylül 1998   tarihli karar, Derleme 1998-VI, §55) davasında yaptığı tespitlerine gönderme yapmaktadır. Bu   kararlarda ilgili kişi keyfi tutumlara ve gizli gözaltılara karşı getirilen güvencelerden yeterli   şekilde faydalanamamıştır: ”bir avukatla, doktorla, aile bireyleri ile ya da bir arkadaşla   görüşme yasağı, tutukluluğun yasal olup olmadığının denetlenmesi amacıyla bir mahkeme   önüne sevk edilme imkanının bulunmayışı başvuranın tamamıyla gardiyanların inisiyatiflerine   kaldığını ortaya koymaktadır”. Hükümet bu iki davada, Türkiye’nin güneydoğusunda yapılan   terörle mücadelenin hukuki müdahaleyi mümkün kılmaması ile ilgili olarak ayrıntılı nedenler   sunamamıştı.   Bu noktada, mevcut dava Aksoy ve Demir ve diğerleri davarlından farklı değildir.   Bu nedenle AİHM, Hükümet’in derogasyonu dikkate alınsa bile, başvuranın hakim   karşısına çıkarılmadan on sekiz gün boyunca tutuklu bulundurulmasının gerekli olduğunu   düşünmemektedir.   AİHM yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal   edildiğine karar vermiştir.   2. AİHS’nin 5§4. maddesi   AİHM, bir başvuru yolunun teoride olduğu kadar pratikte de yeteri derecede kesinlik   arz etmesi gerektiğine dair içtihadını hatırlatmaktadır. Bunun olmadığı durumda başvuru yolu,   5§4. maddesinin getirdiği etkililik ve ulaşılabilirlik koşullarından yoksun kalacaktır. Etkili ve   uygun olmayan bir başvuru yoluna başvurmak sonuç getirmemektedir (Sakık ve diğerleri-   Türkiye, 26 Kasım 1997, Derleme 1997-VII, s. 2625, §53; Vernillo-Fransa, 20 Şubat 1991, A   serisi no:198, ss.11-12, § 27, ve Johnston ve diğerleri-İrlanda, 18 Aralık 1986, A serisi no:   112, s. 22, §45). Ayrıca, AİHS’nin 5§4. maddesinde öngörülen başvuru yolu adli bir nitelik   kazanmalıdır. Bu durum Mahkeme içtihadında şöyle belirtilmiştir: “başvuran… bizzat   kendisinin dinlenilmesine, ya da gerektiğinde, temsil yoluyla dinlenme imkanına sahiptir, bu   olmaz ise özgürlükten yoksun bırakma durumunda uygulanan usuli işlemlerde sağlanan temel   güvencelerden faydalanamamaktadır.” (Winterwerp-Hollanda, 24 Ekim 1979, A serisi no:33,   s. 24, §60).   AİHM ayrıca Sakık kararındaki, DGM önündeki yargılamada “bu türden bir başvuru   sonrasında bir hakimin, bir kimsenin tutukluluğunun yasallığına karar verdiği ya da serbest   bıraktığı kişilere ilişkin örneğin bulunmaması” ile ilgili tespitini hatırlatmaktadır. Aynı tespit,   tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun düzenlenmesinden önce, Sakık ve diğerleri davasında   yer alan olaylar ile aynı dönemde meydana gelen davanın mevcut olayları için de geçerli   olmaktadır.   AİHS’nin 15. maddesinin uygulanması ile Hükümet’in 5. maddedeki derogasyonuna   ilişkin olarak, AİHM yukarıda vardığı sonuçlara atıfta bulunmaktadır. AİHM, aynı   değerlendirmelerin, özellikle de keyfi tutumlara ve gizli gözaltı durumlarına ilişkin olan   değerlendirmelerin 5§4. maddeye ilişkin olarak yapılan şikayet için de geçerli olduğu   görüşündedir, mevcut durum bu türden bir güvence yokluğunu gerekli kılmamaktaydı.   AİHM sonuç olarak AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal edildiği görüşündedir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran 4.025 Dolar (dört bin yirmi beş) ya da 3.212 Euro (üç bin iki yüz on iki)   değerinde maddi ve 35.000 Euro (otuz beş bin) değerinde manevi zarara uğradığını iddia   etmektedir.   Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.   AİHM maddi zarara ilişkin olarak, tespit edilen ihlallerle başvuran tarafından dile   getirilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı kuramamaktadır. Bu nedenle bu   ad altında herhangi bir ödeme yapılmasına gerek yoktur.   Manevi zarar ilişkin olarak, başvuranın AİHS’nin ihlal edilmesinden dolayı bir takım   sıkıntılar yaşamış olabileceğini düşünmektedir. AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana   15.000 Euro (on beş bin) manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için   5.418 (beş bin dört yüz on sekiz) Euro talep etmektedir. Bununla ilgili olarak herhangi bir   açıklama yapmamaktadır.   Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.   Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, 1.500   Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 630 (altı yüz otuz) Euro tutarındaki adli   yardım düşülerek, kalan miktarın başvurana ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 5§3. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal edildiğine;   5. a) AİHS’nin 44§2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay   içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet   tarafından başvuranlara:   i. manevi tazminat için 15.000 Euro (on beş bin) ödenmesine;   ii. masraf ve harcamalar için 1.500 (bin beş yüz) Euro’dan, 630 (altı yüz otuz) Euro   tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;   iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b)sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 21 Şubat 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło