34491/97

WyrokETPCz2005-01-13ECLI:CE:ECHR:2005:0113JUD003449197

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy śmierć Kadri Demira w trakcie zatrzymania i transferu, po zamieszkach w więzieniu, stanowiła naruszenie prawa do życia (art. 2 Konwencji) w aspekcie materialnym i proceduralnym, oraz czy brak skutecznego dochodzenia w tej sprawie naruszył prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że śmierć Kadri Demira nastąpiła pod odpowiedzialnością państwa. Stwierdził, że choć interwencja podczas zamieszek mogła być uzasadniona, użycie siły nie było "bezwzględnie konieczne" i było nieproporcjonalne, zwłaszcza w kontekście obrażeń głowy. Kluczowe było również to, że transfer rannego więźnia odbył się w niedopuszczalnych warunkach, po niewystarczającym badaniu lekarskim, które nie uwzględniło jego stanu zdrowia. W aspekcie proceduralnym Trybunał uznał dochodzenie za nieskuteczne z powodu jego nadmiernej długości (osiem lat bez rozstrzygnięcia w pierwszej instancji) oraz opóźnienia w wszczęciu postępowania przeciwko funkcjonariuszom odpowiedzialnym za transfer. W konsekwencji, brak skutecznego dochodzenia doprowadził do naruszenia art. 13 Konwencji, ponieważ skarżący nie mieli dostępu do efektywnego środka prawnego.
Stan faktyczny
Kadri Demir, więzień odbywający karę za członkostwo w PKK, zmarł 25 września 1996 r. podczas transferu z więzienia w Diyarbakır do więzienia w Gaziantep. Jego śmierć nastąpiła po zamieszkach w więzieniu w Diyarbakır 24 września 1996 r., w których zginęło 10 więźniów, a wielu zostało rannych. Kadri Demir był wśród rannych więźniów. Sekcja zwłok wykazała liczne obrażenia, siniaki i rany, zwłaszcza na głowie i twarzy, oraz dwa złamania rąk. Skarżący, bliscy Kadri Demira, twierdzili, że zmarł on w wyniku przemocy doznanej podczas zamieszek i transferu.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Odrzucił zarzuty rządu. 2. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do śmierci Kadri Demira. 3. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do braku skutecznego dochodzenia w sprawie śmierci Kadri Demira. 4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. 5. Stwierdził, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg na podstawie art. 3 i 6 Konwencji. 6. Zasądził na rzecz skarżących łącznie 50 000 EUR tytułem szkody majątkowej. 7. Zasądził na rzecz skarżących łącznie 38 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej. 8. Zasądził na rzecz skarżących łącznie 5 000 EUR minus 838,45 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej, tytułem kosztów i wydatków. 9. Zasądził odsetki za zwłokę. 10. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   Ceyhan DEMİR ve Diğerleri - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:34491/97)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRASBURG   OCAK 2005   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 34491/97 başvuru no’lu davanın nedeni,   Türk vatandaşı Ceyhan Demir, Mecbure Demir, Tenzile Aslan, Suzan Demir, Mevlüde   Demir, Şükran Demir, Sabire Demir, Semra Demir, Sevda Demir, Songül Demir, Dilber   Demir, Hamdiye Demir, Şükrü demir, Nezir Demir, Feryat Demir, Mehmet Demir, Serhat   Demir, Narine Demir ve Vedat Demir’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 6   Kasım 1996 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)   eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Adli yardımdan faydalanmayı kabul   eden başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatı M. Vefa tarafından temsil edilmektedirler.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   OLAYLAR   DAVA KOŞULLARI   Başvuranlar maktul Kadri Demir’in yakınlarıdır. Mecbure Demir maktulün eşi olup,   Ceyhan, Hamdiye, Şükrü, Feryat, Songül, Semra, Sabire, Narine, Dilber, Nezir ve Suzan   Demir’in annesidir.   Tenzile Aslan maktulün kuması olup, Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve   Vedat Demir’in annesidir.   Başvuranların tümü Mardin’de ikamet etmektedirler.   A. Kadri Demir’in ölüm koşulları   Kadri Demir’in, PKK üyesi olduğu gerekçesiyle on iki yıl altı ay olan cezasını çektiği   Diyarbakır Cezaevi’nde, 24 Eylül 1996 tarihinde, tutuklular ile gardiyanlar ve güvenlik   kuvvetleri arasında çatışma çıkmış ve bu çatışma on tutuklunun ölümüne ve bir o kadar   kişinin de yaralanmasına neden olmuştur.   Bu çatışmanın sonucunda, on dokuz tutuklu yaralanmış ve yaralılar devlet hastanesine   sevk edilmiştir; K. Demir’inde aralarında bulunduğu diğer 14 kişi Gaziantep Cezaevi’ne   nakledilmişlerdir.   Bu naklin ardından, Diyarbakır Cezaevi doktoru Serdar Gök tarafından saat 16:30   sularında tıbbi muayene gerçekleştirilmiştir.   Eylül 1996 tarihinde, gece saat 12:35 sularında, nakil aracı Gaziantep Cezaevi’ne   gelmiştir. K. Demir nakil aracında ölü bulunmuştur.   Aynı gün, maktulün cesedi Gaziantep Devlet Hastanesi morguna kaldırılmış ve burada   otopsi yapılmıştır. Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı’nın iki tıbbi bilirkişi eşliğinde   düzenlediği otopsi raporunun sonucuna göre, maktulün cesedi üzerinde, özellikle kafa ve alın   kısmında, kürekkemiğinde, ellerde ve kollarda birçok yara, morluk ve yırtılmalar   bulunmaktadır.   Adli Tıp Kurumu doktorları, beyinde ödem, göğüs kısmında deri altı morluk ve iki   kolda kırık saptamışlardır. Doktorlar, ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla İstanbul Adli Tıp   Kurumu tarafından patolojik ve toksikolojik bir muayenenin yapılmasını istemişlerdir.   Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı, 26 Eylül 1996 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’ndan K.   Demir’in ölüm nedeninin belirlenmesi talebinde bulunmuştur.   Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, sözkonusu olaylara katılmış olan altı   gardiyanın ifadelerini almıştır.   Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı, 27 Eylül 1996 tarihinde, başvuranla aynı nakil   aracında bulunan dokuz tutukluyu dinlemiştir. Tutuklular, Diyarbakır Cezaevi’nde meydana   gelmiş olan çatışma sırasında ve Gaziantep Cezaevi’ne nakledilirken maruz kaldıkları darp ve   şiddet hakkında şikayetçi olmayı istediklerini belirtmişlerdir. Dokuz tutukludan yedisi, nakil   aracında polisler tarafından dövüldüklerini belirtmişlerdir.   Bir diğer tutuklu Yavuz Eren, maktulün solunum yetersizliğinin bulunduğunu ve de   şef gardiyanın Fatih Ahmet Rıdvan tarafından dövüldüğünü belirtmiştir.   Sonuç itibariyle tutuklular ifadelerini verdikleri sırada ihtilaflı naklin ardından sağlık   muayenesinin yapılmadığını belirtmiştir.   Cumhuriyet Başsavcısı, 29-30 Eylül 1999 tarihlerinde çatışmada yer alan on bir   tutuklunun ifadelerini almıştır.   Adli Tıp Kurumu, 12 Aralık 1996 tarihinde, yaptığı talep üzerine Gaziantep   Cumhuriyet Başsavcısı’na, yapılan sistematik toksikolojik muayenede varılan olumsuz   sonuçları iletmiştir.   Aralık 1996 tarihinde, tutukluların Gaziantep Cezaevi’ne naklinde bulunan beş   jandarmanın tanıklığına başvurulmuştur.   Aralık 1996 tarihinde altı jandarmanın tanıklığına başvurulmuştur.   Mart 1997 tarihinde ,Adli Tıp Kurumu, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı’nın   talebine cevaben, K. Demir’in ölüm nedeninin belirlenmesi için uzman görüşünün alınması   gerektiği yönünde bilgi vermiştir.   B. Ulusal Mercilerin başlattığı usul işlemleri   1. Diyarbakır Cezaevi tutukluları aleyhine başlatılan ceza davası (no: 572)   Kasım 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı, 24 Eylül 1996 tarihli olaylara   katılmış olan yirmi dört tutukluyu, cezaevi yönetimine karşı ayaklanmak, şiddet kullanmak ve   devlet memurlarına karşı müessir fiilde bulunma suçlarıyla itham etmiştir.   Nisan 1999 tarihinden önce işlenen bazı suçlar için kararın ve ceza infazının   ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun, 22 Aralık 2000 tarihinde ilan edilmiştir.   Davanın askıda olduğu Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Şubat 2001 tarihinde,   bu kanun hükümleri gereğince beş yıl süreyle davayı ertelemiştir.   2. 24 Eylül 1996 tarihli olaya müdahale eden memurlar aleyhine başlatılan ceza   davaları   a) 508 no’lu ceza davası   Aralık 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı, Diyarbakır Cezaevi müdürünü ve iki   müdür yardımcısını, gardiyan şefi ve iki gardiyanı darp suçuyla itham etmiş ve aleyhlerinde   (508 no’lu) ceza davası açmıştır.   b) 125 no’lu ceza davası   Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, 23 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde   meydana gelmiş olan olaylara katılan memurların (polisler ve jandarmalar) sorumluluklarını   ortaya koymak için yetkisizlik kararı vermiş ve davanın görülmesi için dosyayı Diyarbakır   Bölge İdari Komitesi’ne göndermiştir.   İdari Komite, 19 Aralık 1996 tarihinde, ihtilaflı olayların adli yetki alanına girdiğine   kanaat getirerek dosyayı savcılığa göndermiştir.   Cumhuriyet Başsavcısı, 23 Aralık 1996 tarihinde, ihtilaflı olaylara katılmış olan altmış   beş jandarma ve polisi, görevlerinde ihmal ve faili meçhul müessir fiil sonucunda kasti aşan   adam öldürme ve zaruret halinin belirlediği sınırı aşma suçlarıyla itham etmiştir.   Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ocak 1997 tarihinde, ayaklanmayı bastırmanın   idari yetki alanına girdiğine ve sonuç olarak, bu olayda yer alan jandarma ve polislerin devlet   memurlarına ilişkin yasaya uygun olarak haklarında kovuşturma yapılmasının gerektiğine   kanaat getirerek yetkisizlik kararı vermiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, idari   komitenin davayı görmeyi reddetmesinden doğan yetki uyuşmazlığı hakkında karara varması   için dosyayı Yargıtay’a göndermiştir.   Yargıtay Ceza Heyeti Genel Kurulu, 18 Mart 1997 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza   Mahkemesi’nin davayı görmek için yetkili mahkeme olduğuna karar vermiştir.   c) 4059 no’lu ceza davası   Cumhuriyet Başsavcısı, 12 Temmuz 2001 tarihinde, K. Demir’in naklini   gerçekleştiren jandarmaları, işkence ile adam öldürme suçuyla itham etmiş ve Türk Ceza   Kanunu’nun 450§3 maddesi gereğince hakkında mahkumiyet kararının alınmasını talep   etmiştir.   Dava halihazırda askıdadır.   3. Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu   Meclis İnsan Hakları Komisyonu, 8 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde   meydana gelen olaylar hakkında soruşturma yapmak için bir alt komisyonunun kurulması   kararı almıştır.   Meclis Alt Komisyonu, 24 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır’a giderek Cumhuriyet   Başsavcısı’nı, Diyarbakır Cezaevi Savcısı’nı, Cezaevi Müdürü’nü, tutukluları ve ihtilaflı   olaylarda yer almış olan herkesi dinlemiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. HÜKÜMET’İN İTİRAZLARI HAKKINDA   A. Tenzile Aslan ve çocukları Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve Vedat   Demir’in “mağdur” statüsü   Hükümet, Tenzile Aslan ve çocuklarının başvuruda bulunma statüsünün   bulunmadığını savunmaktadır. Maktulün Tenzile Aslan’la olan imam nikahının, Türk hukuku   nezdinde hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. K. Demir’in mirasçıları, sadece eşi Mecbure   Demir ve resmi evliliklerinden doğan çocuklarıdır. Dolayısıyla Tenzile Aslan ve çocukları   maktul ile hiçbir yasal bağ iddia edemezler.   Başvuranlar, bu iddialara itiraz ederek, Tenzile Aslan’ın, doğum kayıtlarında yer aldığı   gibi (doğum kaydının bir örneği dosyaya konulmuştur) imam nikahlı eşinden olan çocuklarını   tanıyan maktul ile yaşadığını belirtmişlerdir. Bu çocuklar, medeni kanun ve miras yasası   gereğince yasal olarak tanınmaktadırlar.   AİHM, AİHS’nin 34. maddesinde “ işbu Sözleşme ve Protokolleri’nde tanınan   hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesinden zarar gördüğü   iddiasında bulunan her gerçek kişi Mahkemeye başvurabilir” hükmünün yer aldığını   hatırlatmaktadır. Buradan, bu hükmün ortaya koyduğu koşullara cevap vermek için, her   başvuranın, iddia ettiği AİHS’nin ihlal veya ihlallerinin kendisini bizzat etkilediğini ortaya   koymak durumunda olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu bakımdan, “mağdur” kavramını, prensip   olarak kendi başına ve davanın kabul edilebilir bulunmasına ilişkin iç hukuk kavramlarından   bağımsız olarak değerlendirmek gerekir (Bkz. özellikle, Sanles Sables-İspanya (karar), no:   48335/99, 2000-XI). Ancak, AİHS uyarınca yapılan kişisel başvuruları düzenleyen koşullar   locus standi’ye ilişkin ulusal kriterlerle bağdaşmamaktadır. Konuya ilişkin ulusal hukuki   normlar, 34. maddenin amaçlarından farklı amaçlar için kullanılabilir; bazen hedefler arasında   benzerlik olsa da her zaman böyle olmamaktadır ( Scozzari ve Giunta-İtalya, no: 39221/98 ve   41963/98, § 139, 2000-VIII). Dolayısıyla, AİHS mekanizmasının altta yatan hedefi, temel   hakların ihlalinden dolayı mağdur olan kişilere somut ve pratik bir güvence vermektir   (Velikova-Bulgaristan (karar), no: 41488/98, 1999-V ve ayrıca Malhous-Çek Cumhuriyeti   (karar), no: 33071/96, 2000-XII).   AİHS organlarının, içtihatlarında, ölümünün Savunmacı Devlet’in sorumluluğu   alanına girdiği iddiasında bulunan bir kişinin ebeveyninin, erkek veya kız kardeşinin, kız veya   erkek yeğeninin, AİHS’nin 2. maddesinin ihlalinden dolayı mağdur olduklarını öne   sürebileceklerini, koşulsuz olarak belirttiklerini hatırlatmak önemlidir. Sözkonusu durumlarda,   başvuranın ölen kişinin yasal mirasçısı olup olmadığı sorusu makul bir şekilde   değerlendirilmiştir (sözüedilen Velikova).   Bu davada, Tenzile Aslan altı çocuğunun babası olan ve hapsedilmeden önce birlikte   yaşadığı K. Demir’in ölümüne ilişkin şikayetlerini dile getirmektedir. AİHM, bu koşullarda, T.   Aslan’ın iddia ettiği AİHS’nin ihlal edilmesinden dolayı kişisel olarak etkilendiğini ve   mağdur olduğunu ileri sürebileceği kanısındadır. Bununla birlikte, bu birlikten doğan çocuklar,   Mevlüde, Mehmet, Şükran, Serhat, Sevda ve Vedat Demir babaları tarafından tanınmış ve   anneleri gibi, çocukların hepsi, iç hukuk usul işlemlerinde müdahil taraf olarak kabul   edilmiştir.   Dolayısıyla Tenzile Aslan ve çocuklarının durumunu diğer başvuranların durumundan   ayırmak için geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu kişiler AİHS’nin 34.   maddesi uyarınca mağdur olduklarını öne sürebilirler ve Hükümet’in itirazı dikkate alınmaz.   B. İç Hukuk Yollarının Tüketilmemesi   Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Hükümet’e göre,   görevliler ile doktor hakkında iç hukukta açılan davaların sonuçlanmasını beklemek gerekir.   Hükümet, cezaevlerine ilişkin yasaların ve yürütmeliklerin sıkı bir şekilde uygulanmasının   yasadışı güç kullanımını engelleyeceğinin altını çizmektedir.   Hükümet ayrıca, başvurunun AİHS’nin 35. maddesi uyarınca kanuna aykırı bir şekilde   yapılmış olarak değerlendirilmesi gerektiği kanısındadır. Ulusal mahkemeler önünde askıda   olan davaların sayısı gözönünde bulundurulduğunda, başvuranların iç hukuk yollarının   etkisizliğini ileri süremeyecekleri ortadadır. Ayrıca, her insan hakları ihlali, Ceza   Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 153. maddesi gereğince Cumhuriyet Başsavcısı tarafından   re’sen kovuşturulması gerekir, zaten böyle bir durumda, mağdurların, tazminat talep etmek   amacıyla kamu davasında müdahil taraf olma olanağı bulunmaktadır.   Aynı şekilde, suç faillerini tanıdıkları sürece, mağdurlar, Borçlar Kanunu’nun 41 ve 47.   maddeleri uyarınca hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açabilirler.   Başvuranlar, tazminat davası, ölümden sorumlu kişilerin mahkeme kararıyla   belirlenmesi gerektiğinden dolayı, zararlarının tazmin edilmesini sağlayacak hukuk yolunun   bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Oysa bu durumda, belirli olmayan bir kişi hakkında kastı   aşan adam öldürmekten ceza davası açılmıştır.   Ayrıca, her defasında yinelenen başvuranların taleplerine karşın, maktulün nakline izin   veren, denetleyen ve gerçekleştiren görevliler hakkındaki kovuşturmalar ancak AİHM’nin   verdiği kabul edilebilirlik kararının ardından, yani olayların gerçekleştiği tarihten yedi yıl   sonra yapılmıştır.   AİHM, 22 Kasım 2001 tarihli kabul edilebilirlik kararında, suçlanan polis ve   jandarmalar hakkında başlatılan yargılama işlemi ulusal mahkemeler önünde askıda olduğunu   gözönünde bulundurarak bu itirazı esasla birleştirmeye karar verdiğini hatırlatmaktadır.   AİHM, Hükümet’in ön itirazı, sivil ve ceza hukukuna ilişkin başvuruların etkinliği   konusunda olduğu sürece ve başvuranların şikayetlerine bağlı olduğundan dolayı bu yaklaşımı   kabul etmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 81-88, 2000-VII   ve Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, § 104, 3 Haziran 2004).   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHALLA EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, K. Demir’in, 24 Eylül 1996 tarihinde meydana gelen olaylar sırasında ve   Gaziantep Cezaevi’ne nakledilirken maruz kaldığı darp ve şiddet eylemlerinin ardından   öldüğünü iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edildiğini ileri sürmektedirler.   A. Tarafların Savları   Başvuranlar, yakınlarının Diyarbakır Cezaevi’nde ve Gaziantep Cezaevi’ne   nakledilirken meydana gelmiş olan olaylar sırasında maruz kaldığı şiddet eylemleri nedeniyle   öldüğünü savunmaktadırlar. Bu bakımdan başvuranlar, soruşturmadaki boşluklardan ve ölüm   koşullarının belirlenmesinde ulusal mahkemelerin ciddiyetten ve ivedilikten yoksun   olmasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, maktulün naklini gerçekleştiren jandarmalar   aleyhindeki kovuşturmaların, AİHM’nin verdiği kabul edilebilirlik kararının ardından, yani   olayların meydana geldiği tarihten yedi yıl sonra başlatıldığını, ki bunun da sadece AİHM   önündeki davalarını kazanmalarını engelleme maksadıyla yapıldığını vurgulamışlardır.   Hükümet, iddiaların gerçekliğini ve özellikle cezaevinde iddia edilen uygunsuz güç   kullanımı ile K. Demir’in nakli sırasında ölümü arasındaki, olası neden-sonuç ilişkisini ortaya   koyabilecek durumda olan ulusal mahkemelerin önündeki, süregelen muhakeme usullerinin   sonucunu beklemenin gerekliliği üzerinde ısrar etmektedir. Hükümet, buna istinaden, AİHS   organlarının, 2 ve 3. maddelerinin uygulanmasındaki değerlendirmelerinde yetkili ulusal   mercilerin vardığı sonuçları gözönünde bulundurmasına yönelik AİHM’nin içtihadını ( Kelly-   İngiltere, 13 Ocak 1993 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve raporlar (KR)74, s. 139,   Steward-İngiltere, 10 Temmuz 1984 tarihli Komisyon Kararı, KR 39, s. 162, Klass ve   diğerleri-Almanya, 6 Eylül 1978 tarihli karar, seri A no: 28, § 29 ve Ribitsch-Avusturya, 4   Aralık 1995 tarihli karar, seri A no: 336, § 32) hatırlatmaktadır.   Hükümet ayrıca, devam eden iç hukuk usul işleminin sonuçlanması kaydıyla, ulusal   mercilerin yasal sınırlar içinde ve AİHS’nin 2§2 c) maddesinin koşullarına uygun bir şekilde   güç kullandıklarını ve amaçlarının isyana son vermek olduğunu savunmaktadır. Davaya   ilişkin olaylar ve özellikle cezaevi personelinin maruz kaldığı yaralanmalar, AİHS’nin 2§2   maddesi uyarınca “yasadışı şiddete” karşı kendilerini korumak amacıyla kuvvete   başvurmalarının gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.   A. AİHM’nin takdiri   1. K. Demir’in ölümü hakkında   AİHM, özellikle Hükümet tarafından dava dosyasına konulan, adli ve yasal   soruşturmalara ilişkin belgeler ve tarafların sunduğu görüşler ışığında ortaya çıkan soruları   inceleyecektir.   AİHM, taraflardan hiçbirinin tutukluları, gardiyan ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya   getiren ve on tutuklunun ölümüne, bir o kadar kişinin yaralanmasına sebep olan bir   çatışmanın 24 Eylül 1996 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi’nde meydana gelmiş olduğuna itiraz   etmediğini gözlemlemektedir. K. Demir’in, 24 Eylül olayları sırasında ve/veya sonra, devlet   otoritesi ve sorumluluğu altındayken yaralandığına da itiraz edilmemektedir.   Eylül 1996 tarihli çatışmaya ilişkin koşullar hakkında AİHM, güvenlik güçlerinin   verdiği tepkinin, olayın kaynağı ne olursa olsun, gardiyanlara saldırılmış ve aralarından   birçoğu yaralandığından dolayı 2. maddenin 2. paragrafının a) ve c) bentleri bakımından   açıklanabileceğini gözlemlemektedir.   Ancak AİHM, a), b) veya c) bentlerinde yer alan amaçlardan birine ulaşabilmek   maksadıyla kuvvete başvurmanın, “kesin zorunluluk” haline gelmesi gerektiğini   hatırlatmaktadır. Bu bakımdan 2§2 maddesinde yer alan “kesin zorunluluk” teriminin   kullanılması, normal olarak, Devlet’in müdahalesinin, AİHS’nin 8. maddesinden 11.   maddesine kadar olan maddelerin 2. paragrafları bağlamında, “demokratik bir toplumda   gerekli olup olmadığını” belirlemek amacıyla kullanılandan daha katı ve kaçınılmaz bir   zorunluluk kriterini uygulamak gerektiğini belirtmektedir. Özellikle kullanılan kuvvet 2.   maddenin 2. paragrafının a), b) ve c) bentlerinde yer alan amaçlara uygun olmalıdır (Bkz.   mutatis mutandis, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-Türkiye kararı, 1998-IV, s. 1729, § 71 ve   Oğur-Türkiye, no: 21594/93, § 78, 1999-III).   AİHM, çatışmada saf tutan güvenlik güçlerinin, prensip olarak kendilerini bu türden   olaylara müdahale etmeye hazırlayan profesyonel bir eğitim ve çalışmalarda bulunduklarını   belirtmektedir. Müdahale öncesinde, kuvvete başvurmanın şekli ve yoğunluğu konusunda   kuvvete başvurmayı en aza indirgemek amacıyla, özel bir soruşturma gerçekleştirilmiştir. Bu   soruşturmanın ardından, güvenlik güçlerine kafaya yapılacak darplardan sakınmaları   emredilmiştir. Ayrıca, cezaevi yönetmeliğine göre, güvenlik güçlerinin ilk önce göz yaşartıcı   bomba, dipçik ve cop kullanmaları gerekirdi.   Oysa dosyada bulunan belgelere bakılırsa, AİHM, Meclis Komisyonu tarafından   dinlenilen iki doktorun birçok tutuklunun vücudunda, kafaya yapılan darpların neden olduğu   kırık ve yaraların tespit edildiğini belirttiklerini vurgulamaktadır. Aynı şekilde, otopsi   raporunda, özellikle K. Demir’in kafasında birçok yara, morluk ve yırtılmaların tespit edildiği   belirtilmektedir.   AİHM, dosyada, K. Demir’in iddia edilen isyana katıldığını ve güvenlik güçlerine   saldırdığını kanıtlayacak hiçbir unsurun bulunmadığını belirtmiştir.   Yukarıda yapılan değerlendirmeler gözönünde bulundurulduğunda, tanımlanan   koşullarda, K. Demir’in mağduru olduğu kuvvet kullanımının, “kesin zorunluluk” haline   geldiğini ve isyanın bastırılması ve de gardiyanların korunması olan hedeflenen amaca uygun   olduğunun ortaya konulmadığını saptamak gerekir. Ancak, kuvvet kullanımının “ölümcül”   olup olmadığını kanıtlayan sağlık raporu bulunmadığında, AİHM, incelemeyi 24 Eylül’de   meydana gelen olaylarla sınırlandıramayacağı, dolayısıyla başvuranların yakını olan K.   Demir’in ölümüne sebep olabilecek şartların tümünü, özellikle nakil koşullarını   değerlendirmesi gerektiği kanısındadır.   K. Demir, yaklaşık olarak altı buçuk saat süren bir yolculuğun ardından sınırlı ve her   türlü sağlık yardımından uzak bir alanda, elleri kelepçeli olarak nakledilmiştir.   Nakilden önce meydana gelen çatışmanın şiddeti gözönünde bulundurulduğunda,   yaralı olan K. Demir’in –AİHM, tutuklu Y. Eren ve I. Korkar’ın bu konuda yaptıkları   tanıklıklardaki tutarlığın altını çizmektedir- bu yolculuğu yapıp yapamayacağını, ancak uygun   bir sağlık muayenesi ortaya koyabilirdi. Oysa bu davada, çok kısa bir içeriğe sahip olan ve   güvenilemeyecek maddi koşullarda gerçekleştirilen sağlık muayenesinin derinlemesine   yapıldığı söylenemez. Böylelikle, maktulün daha önceki sağlık durumu, cezaevi sağlık   hizmetleri tarafından bilinmesine rağmen, maktulun nakledilip nakledilemeyeceğine ilişkin   değerlendirme yapılırken hiçbir şekilde gözönünde bulundurulmamıştır. Aynı şekilde bu   naklin gerçekleşmesine izin veren sağlık raporu, maktulün daha önceki sağlık durumundan   söz etmemiş ve bu bakımdan maktulden sorumlu görevlilere hiçbir bilgi verilmemiştir. Bu   ihmaller, kendi içinde belirgin olmamakla beraber, AİHM’nin gözünde, bu şekilde   gerçekleştirilen sağlık muayenesinin açıkça belli olan yetersizliğini açığa vurmamaktadır.   Buradan Kadri Demir’in nakil emrinin kabul edilemeyecek koşullarda verildiği sonucu   çıkmaktadır.   Ayrıca, meclis alt komisyonu, ihtilaflı nakil koşullarına ilişkin incelemesinde, izleyen   sonuçlara varmıştır:   “(...) On dört kişinin Gaziantep’e nakledilmesinde hiçbir sağlık engelinin bulunmadığını   belirten sağlık raporunun bulunmasına rağmen, bir kişinin ölümü ve diğer iki kişinin yoğun   bakıma alınması, bu kişilerin yolda dövülmeye devam edildiğini düşündürmektedir (...)”.   AİHM, buradan yola çıkarak, K. Demir’in, devletin sorumluluğu altında olmasına   rağmen, “genel travma” sonucunda öldüğü sonucuna varmaktadır. Hükümet bu travmanın   kaynağını yeterince açıklayamamış ve de 2. madde uyarınca, maktulün yasal kuvvet mağduru   olduğunu açıkça ortaya koyamamıştır. AİHM, koşulların tümünü gözönünde bulundurarak,   dava konusu ölümden devletin sorumlu olduğu sonucuna varmıştır.   Dolayısıyla 2. madde ihlal edilmiştir.   2. Soruşturmanın etkinliği hakkında   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı yaşam hakkının korunması   zorunluluğunun, 1. madde gereğince devletin üzerine düşen “yargısına tabi her kişiye,   AİHS’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” olan genel göreviyle beraber, özellikle   devlet görevlilerinin kuvvete başvurmasının bir insanın ölümüne sebep olduğunda etkili   soruşturma yürütmeyi içerdiğini ve gerektirdiğini tekrar dile getirmiştir ( Bkz. 27 Eylül 1995   tarihli McCann ve diğerleri-İngiltere kararı, seri A no: 324, § 161 ve 19 Şubat 1998 tarihli   Kaya-Türkiye kararı, 1998-I, § 105).   Yaşam hakkının usul olarak korunması, devlet görevlileri için, ölümcül olan gücün   kullanımında bilinçli olma zorunluluğunu gerekli kılmaktadır: devlet görevlilerinin eylemleri,   güce başvurmanın, koşullar nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemeye ( Bkz. sözü   edilen Kaya, § 87) ve sorumluların tespit edilip, cezalandırılmasına yönelik (özellikle   sözüedilen Oğur, § 88) bağımsız ve halka açık bir soruşturmaya tabi tutulmalıdır. Sonuca   değil ancak, araçlara ilişkin zorunluluk sözkonusudur. Makamlar, sözkonusu olaylara ilişkin   kanıtları elde etmek için elinde bulunan makul tedbirleri almalılardı. Ölüm nedenini veya   sorumluları tespit etme kapasitesini azaltan soruşturmadaki her yetersizlik, bu ilkeye cevap   verememe riski taşır. İvediliğe ve makul derecedeki özene ilişkin yaptırım, bu durumda,   üstükapalı bir şekilde mevcuttur ( Bkz. diğerleri arasında, McKerr-İngiltere, no: 28883/95, §   113-114, 2001-III).   Bu durumda, soruşturma yapmakla görevli mercilerin attığı adımlar tartışmaya neden   olmamaktadır.   Ölümün hemen ardından, savcılık yetkisi altında soruşturma başlatılmıştır. Ölümün   gerçekleştiği gün, maktulün cesedi üzerinde otopsi yapılmıştır. Daha sonraki günlerde,   savcılık tutuklu ve hükümlüleri, çatışmada yer alan ve nakil işlemini gerçekleştiren güvenlik   güçlerini dinlemiştir. Bu soruşturmanın ardından, cezaevi personeli ve olaylara karışan   görevlilere–polis ve jandarmalar- karşı sırasıyla iki ceza davası açılmıştır. Başvuranlar, bu son   usul işlemine müdahil taraf olarak iştirak etmişlerdir.   Bu adli işlemlere paralel olarak, olaylardan bir ay sonra, bir meclis alt komisyonu,   ihtilaflı olayların meydana geldiği koşulları tespit etmek için olay yerine gönderilmiştir.   Ancak, AİHM, elinde bulunan unsurları gözönünde bulundurarak, izleyen nedenlerden   dolayı, ulusal mercilerin aynı süratle ve makul derecede bir özenle hareket etmediklerine   kanaat getirmektedir.   Öncelikle soruşturma genel olarak uzun sürmüştür: olaylardan sekiz yıl sonra, iç   hukukta açılan cezai usul işlemleri, somut bir sonuç olmaksızın ilk derece mahkemeleri   önünde askıda bulunmaktadır. Aynı şekilde ölüm nedenine ilişkin bilirkişi raporu, dava   dosyasına ancak 16 Ocak 2001 tarihinde, yani olaylardan dört yıl sonra konulmuştur.   AİHM’ye göre, başvuranların tekrar tekrar talep etmelerine ve maktulle beraber aynı   zamanda nakli gerçekleşen tutukluların beyanlarına karşın, nakilden sorumlu güvenlik   güçlerine karşı bir cezai usul işleminin başlatılmasının 12 Temmuz 2001 tarihinde, yani   olaylardan dört yıl on ay sonra gerçekleşmesi şaşırtıcıdır.   Kısaca, yukarıda ortaya konulan yetersizliklerin tümü, AİHM’nin, K. Demir’in   ölümüne ilişkin koşullar hakkında ulusal mercilerin yürüttüğü soruşturmaların etkin olmadığı   sonucuna varması için yeterlidir. Dolayısıyla, AİHM, Hükümet’in ön itirazına ilişkin cezai ve   sivil yanlarını reddederek, 2. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, ulusal hukuk gereğince, yakınlarının ölümünden sorumlu kişilerin, adli   kararla tespit edilmesini gerektiren zararlarının tazminini elde edemediklerini   savunmaktadırlar. Başvuranlar, bu açıdan AİHS’nin 13. maddesini ileri sürmektedirler.   AİHS, 13. maddenin ulusal hukukta AİHS’de yer alan hak ve özgürlüklerden   yararlanmasını sağlayacak bir başvuru yolunun bulunmasını garanti altına aldığını   hatırlatmaktadır. Bu hüküm, Sözleşme’ye Taraf Devletler’in, bu hükmün getirdiği   zorunluluklara uyumu hakkında takdir marjının bulunmasına rağmen, ulusal mahkemeyi   AİHS’ye dayanan şikayetin içeriğini görmeye ve uygun düzeltmeyi sağlamaya yetkili kılan iç   başvurunun yapılmasını zorunlu kılar. 13. maddeden doğan zorunluluğun kapsamı,   başvuranın AİHS’ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak, 13.   maddenin zorunlu kıldığı başvuru, hem hukuki hem de pratik olarak “etkin” olmalıdır. Öyleki   başvuru, Savunmacı Devlet makamlarının eylemleri veya ihmalleri ile haksız yere   engellenmemelidir (Bkz. özellikle 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, § 95).   Bu hükmün yaptırımlarına riayet edilip edilmediğinin öğrenilmesi konusunda, AİHM,   güvence altına alınan AİHS’nin en temel haklarından biri olan bu hakkın niteliğinin,   mağdurun ailesine garanti edilmesi gereken başvuruların niteliği için sonuçları bulunduğunu   hatırlatmaktadır. Özellikle, 13. madde uyarınca etkin başvuru kavramı, uygun olan yerde   tazminat ödenmesi dışında, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasına yönelik derin   ve etkin incelemeleri ve ailenin de soruşturma işlemine etkin bir şekilde ulaşmasını   kapsamaktadır ( Bkz. mutatis mutandis, sözüedilen Aksoy, § 98).   AİHM, kendisine sunulan kanıtlara dayanarak, Savunmacı Devlet’i AİHS’nin 2.   maddesi bakımından, başvuranların yakının ölümünden sorumlu olduğuna karar vermiştir.   Dolayısıyla, başvuranlar tarafından dile getirilen şikayetler 13. madde gereğince   “savunulabilirdir” (Bkz. özellikle, 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-İngiltere kararı, seri A   no: 131, § 52).   Dolayısıyla makamlar, ihtilaflı ölüm koşulları hakkında etkin bir soruşturma yürütme   zorunluluğu bulunmaktaydı. AİHM, davaya ilişkin koşulları gözönünde bulundurarak, 13.   maddesine uygun olarak, 2. maddenin şart koştuğu soruşturma yapma zorunluluğunun   yaptırımlarından daha çok yaptırımı bulunan etkin bir adli soruşturmanın yürütüldüğünü   düşünemez (sözüedilen Kaya, § 107).   Buradan, AİHM, başvuranların K. Demir’in ölümü hakkında şikayetçi olmak için   etkin başvurudan yoksun bırakıldıklarına ve de tazminat davası gibi teorik olarak mevcut olan   diğer başvuruları yapamadıklarına kanaat getirmektedir.   Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 3 VE 6. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, AİHS’nin 3 ve 6. maddelerine dayanarak, K. Demir’in mağdur olduğu   şiddet ve iç hukukta başlatılan cezai yargılama konusunda şikayetçi olmaktadırlar.   AİHM, bu şikayetlerin, AİHS’nin 2 ve 13. maddeleri alanında incelenen şikayetlerle   aynı olduklarını tespit etmektedir. AİHM, bu maddelere riayet edilmesi konusunda vardığı   sonucu gözönünde bulundurarak, bunların ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığına kanaat   getirmektedir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   AİHS’nin 41. maddesi gereğince,   A. Maddi ve Manevi Tazminat   Başvuranlar, Kadri Demir’in ölümünün neden olduğu gelir kaybını ileri sürerek,   maddi zararlarının tazmini için 64.411 Euro talep etmektedirler. Taleplerine dayanak olarak,   Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın belirlediği, işçilerin aldığı asgari ve azami tavan   ücretlerini gözönünde bulundurularak yaptıkları hesap cetvelini sunmuşlardır. Ayrıca   başvuranlar, manevi zararlarının tazmini için 300.000 Euro yani başvuran başına 15.000 Euro   talep etmektedirler.   Hükümet, ihlal kararının yeterli adil tazmin olacağı kanaatindedir. Hükümet’e göre   ileri sürülen maddi tazminat ile dava koşulları arasında neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.   Maktul, cezasını çektiği sırada ihtilaflı olayların geçtiği dönem dışında çalışmış olsa bile,   taleplerine dayanak olarak başvuranların sunduğu hesap cetveli gözönünde   bulundurulmamalıdır. Adil tazmin, nedensiz zenginleşme yolu olamaz ve de iç hukukta,   başvuranların tazminat elde etmesini sağlayacak hukuk yolları bulunmaktadır ( Hugh Jordan-   İngiltere, no: 24746/94, 4 Mayıs 2001, sözüedilen McKerr ve Shanaghan-İngiltere, no:   37715/97, 4 Mayıs 2001). Ayrıca, maktulle yapılan dini nikahın hiçbir hukuki değeri   bulunmadığından ve de zararları konusunda hiçbir şekilde kanıt sunmadıklarından dolayı,   Tenzile Aslan ve bu birliktelikten doğan çocuklarının talepleri kabul edilemez.   Tenzile Aslan ve çocukların “mağdur” statüleri konusunda, AİHM, yukarıda varmış   olduğu sonuca atıfta bulunmaktadır.   Başvuranların gelir kaybına yönelik talepleri hususunda, AİHM’nin içtihadında,   başvuranların zararı ile AİHS’nin ihlali arasında açık bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması   gerektiği ve bunun da, gerektiğinde, gelir kaybı adı altında tazminat içerebileceği yer   almaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Abdurrahman Orak-Türkiye, no: 31889/96, § 105, 14   Şubat 2002). 2 ve 13. maddeler hakkında, özünde ve usul bakımından ihlal kararı alan AİHM,   2. maddenin ihlali ile mirasçıların maktulün sağladığı mali destek konusunda kayba uğraması   arasında doğrudan kurulan neden-sonuç ilişkisini reddedemez. Olaylar sırasında maktul, on   iki yıl altı ay hapis cezasını çektiğini ve dolayısıyla başvuranlara bir dönem boyunca mali   destek sağlayamadığını not ederek, AİHM, başvuranlara ortaklaşa 50.000 Euro ödenmesi   kararı vermiştir.   AİHM, manevi tazminat konusunda başvuranlara ortaklaşa 38.000 Euro verilmesi   kararı vermiştir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuranlar, masraf ve harcamalar için 18.552 Euro talep etmiş ve bunun için   avukatlarının çalışma saatlerinin bir dökümünü sunmuşlardır.   Hükümet, sözkonusu dökümde uygulanan orana itiraz etmiş ve masraf ve harcamaların   barolar tarafından belirlenen fiyat çizelgesine göre belirlenmesi gerektiği kanaatindedir.   AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların, gerçekten ve gerekli   olduğundan dolayı yapıldığı ortaya konulduğunda ve makul tutarda olduğu sürece geri   ödendiğini hatırlatmaktadır ( Bkz. diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan, no: 31195/96, §   79, 1999-II). Ayrıca, içtüzüğün 60§2 maddesi AİHS’nin 41. maddesi uyarınca sunulan her   iddianın, hesap dökümü yapılarak ve gerekli açıklamalarla beraber rakamla belirtilmesi   gerektiğini öngörmektedir. Aksi takdirde, AİHM, talebi kısmen veya tamamen reddedebilir   (Zubani-İtalya (adil tazmin), no: 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).   Bu ilkeler ışığında ve elinde bulunan unsurları gözönünde bulundurarak, AİHM, 5.000   Euro’dan, adli yadım adı altında alınan 838,45 Euro çıkarılarak, kalan miktarın başvuranlara   ortaklaşa ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit   faize dayalı olarak %3 'lük bir faiz oranı uygulanacağını belirtmektedir.   BU GEREKÇELERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,   1. Hükümet’in itirazlarının reddedildiğine;   2. Kadri Demir’in ölümü konusunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Savunmacı Devlet makamlarının, Kadri Demir’in ölüm koşulları konusunda etkili bir   soruşturma yürütmediklerinden dolayı AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   5. AİHS’nin 3 ve 6. maddeleri uyarınca yapılan şikayetlerin ayrı ayrı incelenmesine   gerek olmadığına;   6. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere Savunmacı   Hükümet’in;   i. maddi tazminat için 50.000 Euro (elli bin Euro)   ii. manevi tazminat için 38.000 Euro ( otuz sekiz bin Euro)   iii. masraf ve harcamalar için 5.000 Euro’dan (beş bin Euro) adli yardım adı altında   alınan 838,45 Euro (sekiz yüz otuz sekiz Euro kırk beş santim) çıkarıldıktan sonra   kalan miktarı;   iv. miktara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflarla birlikte başvuranlara   ortaklaşa ödemesine;   c) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için,   yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının kredi faiz oranına yüzde üç   puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;   7. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 13 Ocak 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.   maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło