34594/97
WyrokETPCz2005-03-17ECLI:CE:ECHR:2005:0317JUD003459497
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy zabójstwo brata skarżącego przez siły bezpieczeństwa oraz późniejsze śledztwo naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji) i prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo ponosi odpowiedzialność za śmierć brata skarżącego (art. 2 materialny), ponieważ siły bezpieczeństwa stworzyły potencjalnie niebezpieczną sytuację, zabierając zatrzymanego brata, który dostarczył informacji o członku PKK, do domu tej osoby, wiedząc, że posiada ona broń, i nie podejmując odpowiednich środków bezpieczeństwa. To naraziło brata skarżącego na nieuzasadnione ryzyko. Ponadto, śledztwo w sprawie śmierci brata skarżącego było nieskuteczne (art. 2 proceduralny), charakteryzując się znacznymi lukami, takimi jak brak pełnej autopsji, opóźnienia w postępowaniu i nieprzesłuchanie kluczowych świadków. W konsekwencji, brak skutecznego śledztwa w obliczu wiarygodnego zarzutu naruszenia prawa do życia oznaczał również naruszenie prawa do skutecznego środka odwoławczego (art. 13).Stan faktyczny
Brat skarżącego, Şemsettin Gezici (Ş.G.), został zatrzymany 12 sierpnia 1996 r. przez antyterrorystyczne siły policji w Dargeçit. Następnego dnia, 13 sierpnia 1996 r., Ş.G. został zabrany przez siły bezpieczeństwa do domu Ahmeta Aya (A.A.), podejrzanego członka PKK, na podstawie informacji, które sam dostarczył. Podczas operacji w domu A.A. doszło do strzelaniny, w wyniku której zginęli zarówno Ş.G., jak i A.A. Skarżący zarzucił, że jego brat został pozasądowo zabity, a późniejsze śledztwo było nieskuteczne.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie odrzucił zarzut wstępny Rządu. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w związku z niewypełnieniem obowiązku ochrony życia brata skarżącego. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w związku z niewypełnieniem obowiązku przeprowadzenia skutecznego śledztwa. Stwierdził, sześcioma głosami do jednego, brak naruszenia art. 3 Konwencji. Jednogłośnie uznał, że nie ma potrzeby badania art. 5 § 1 Konwencji. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. Zasądził skarżącemu 15 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 625,04 EUR pomocy prawnej. Odrzucił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
GEZİCİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:34594/97)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Mart 2005
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (34594/97) başvuru no’lu davanın
nedeni, Beşir Gezici’nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 20
Kasım 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Turan, M. İriz, R. Doğan ve Y. Aydın tarafından
temsil edilen başvuran, AİHS’nin 2,3,5,6 ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, erkek
kardeşinin güvenlik güçleri tarafından uygulanan yargısız infaz sonucu öldürüldüğünü iddia
etmektedir.
AİHM 23 Ocak 2001 tarihinde başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.
OLAYLAR
Davanın Koşulları
Başvuran 1965 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Ağustos 1996 tarihinde saat 15’e doğru başvuranın kardeşi Şemsettin Gezici
Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Ekipleri tarafından yakalanarak gözaltına
alınmış ve Dargeçit Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini dört güne uzatmıştır.
Aynı gün düzenlenen sağlık raporuna göre, Ş.G.’nin vücudunda hiçbir darbe izi ve
yara tespit edilmemiştir. Ağustos 1996 tarihinde saat 3’e doğru, Ş.G. tarafından verilen bilgiler
doğrultusunda, PKK üyesi olduğu sanılan Ahmet Ay’ın evine bir operasyon düzenlenmiş ve
açılan ateş sonucunda, operasyonda bulunan Ş.G. ile A.A. öldürülmüştür.
Operasyonun ardından olay yerine gelen polis memurları tarafından kaleme alınan
olay tutanağında, cesetlerin konumu gösterilmiş ve avlu giriş kapısı üzerinde altı adet mermi
izine rastlandığı belirtilmiştir. Olay yerinde ayrıca bir adet el bombası, bir adet kalaşnikof, iki
adet şarjör ve mermi kovanları bulunmuştur.
Operasyona katılan polis memurları tarafından düzenlenen olay tutanağında, Ş.G.’nin
PKK’ya karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde yakalandığını belirtilmiştir. Sorgulama
sırasında Ş.G., sözkonusu örgütün üyeleri arasındaki düzenli görüşmelerin A.A.’nın evinde
yapıldığını ve evde bir kalaşnikof ile yasadışı belgelerin bulunduğunu ifade etmiştir. Aynı gün
saat 2:30’a doğru güvenlik güçleri A.A.’nın evine bir operasyon düzenlemişlerdir. Yaklaşık
beş dakika süren silahlı çatışma sırasında Ş.G. ve A.A. öldürülmüştür. Olay yerinde el
bombası, kalaşnikof, şarjör ve mermi kovanları bulunmuştur. Saat 5:30’a doğru Cumhuriyet
Savcısı bir doktor eşliğinde olay yerine gelmiştir. Olay tutanağına cesetlerin ve yakın
çevrenin konumunu belirten bir kroki de eklenmiştir.
Ş.G.’nin cesedine ait dış muayene ve otopsi raporuna göre, kafatasının sağ kısmının
tahrip olduğu ve vücudun çeşitli bölgelerinde kurşun deliklerinin bulunduğu saptanmıştır.
Ölümün, beynin tahrip olması sonucu dolaşım ve solunum yetersizliğinden kaynaklandığı ve
klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı doktor tarafından tespit edilmiştir.
Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen defin izninde, ölüm nedeninin tespit edildiği ve
cesedin başvurana teslim edildiği kaydedilmiştir. ve 16 Ağustos 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, A.A. ve Ş.G. hakkında ceza
muhakemeleri usul işlemlerine ilişkin olarak iki yetkisizlik kararı vererek, dosyaları
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiş,
DGM Cumhuriyet Başsavcısı ise iki dosyayı birleştirme kararı almıştır. A.A., Ş.G.’yi
öldürmekle, PKK’ya üye olmakla ve güvenlik güçleri ile silahlı çatışmaya girmekle
suçlanırken, Ş.G. adıgeçen örgüte yardım ve yataklık yapmakla itham edilmiştir. Kasım 1996 tarihinde başvuran, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla
operasyona katılan görevliler ve o dönemde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı olarak görev
yapmakta olan A.Y. adlı teğmen hakkında şikayetçi olmuştur. Başvuran olay günü saat 6’ya
doğru, güvenlik güçlerinin kendisini A.A.’nın evine götürerek kardeşinin cesedini
gösterdiklerini ve olay yerinde bulunan A.Y. adlı teğmenin, kardeşini A.A.’nın öldürdüğünü
söylediğini ileri sürmektedir. Başvuran daha sonra defin iznini imzalamaya zorlandığını
belirtmektedir. Ocak 1998 tarihinde DGM Cumhuriyet Savcısı olay yerinde kullanılan ateşli
silahlar ile bunlara ait mermi kovanları ve şarjörlerin balistik incelemesinin yapılmasını
istemiştir. Şubat ve 1 Eylül 1998 tarihleri arasında operasyona katılan polis memurlarının
beyanları alınmıştır. Bu beyanlara göre, Ş.G. tarafından sağlanan bilgiler doğrultusunda
A.A.’nın evine bir operasyon düzenlenmiştir. Polisler evin içine girip yukarıda uyumakta olan
A.A.’yı uyandırmışlar ve aşağı kata indirirlerken, Ş.G. A.A.’ya itirafta bulunduğunu
söylemiştir. Karanlıktan yararlanan A.A. silahını alarak, avlu kapısı önünde iki polis arasında
bulunan Ş.G.’ye ateş açmıştır. Polis memurları karşılık vermeden önce bir yere sığınmışlar ve
yaklaşık beş dakika süren bir çatışma çıkmıştır. Eylül 1998 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı vererek
dosyayı DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiştir. DGM Cumhuriyet Savcılığı iki
davayı birleştirme kararı almıştır.
DGM Cumhuriyet Savcılığı 22 Temmuz 1999 tarihli bir yazıyla, Adalet Bakanlığı
Uluslararası Hukuk ve Dışilişkiler Genel Müdürlüğü’ne, Ş.G.’nin PKK’ya karşı 12 Ağustos tarihinde saat 18’e doğru yürütülen bir operasyonda yakalandığını, örgüte yardım ve
yataklık etmekle suçlandığını, aynı gün tıbbi muayeneden geçtiğini ve gözaltı süresinin dört
güne uzatıldığını bildirmiştir. Ş.G. gözaltındayken, aynı örgütün bir üyesi tarafından A.A.’nın
evine belge ve kalaşnikof bırakıldığını ve bu evin adresini verebileceğini söylemiştir. 13
Ağustos 1996 tarihinde saat 2:30’a doğru Ş.G.’nin de eşliğinde A.A.’nın evine güvenlik
güçleri tarafından bir operasyon düzenlenmiş ve bu operasyon sırasında Ş.G. öldürülmüştür.
Başvuranın şikayette bulunması üzerine operasyona katılan polis memurlarının beyanları
alınmış ve bu beyanlar olay tutanağını doğrulamıştır. Cumhuriyet Savcısı o esnada balistik
incelemenin yapılmakta olduğunu belirtmiş ve ne 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporunun,
ne de olay tutanağının, Ş.G.’nin kötü muameleye maruz kaldığı yönünde olmadığını
eklemiştir. Temmuz 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen A.A.’nın babası
Mehmet Ay, güvenlik güçlerinin oğlunun cesedini köye kadar getirdiklerini ve teğmenin
başsağlığı dilediğini belirtmiştir. Ağustos 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Dargeçit
İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan, A.A.’nın kendi binalarında gözaltına alınıp alınmadığını
bildirmelerini, eğer öyle ise gözaltı kaydının kendilerine gönderilmesini talep etmiştir.
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı, A.A.’nın cenazesini yıkayan imam hakkında ihzar
müzekkeresi çıkartmış ve Sakarya Cumhuriyet Savcılığı’ndan, aleyhine yöneltilen suçlamalar
nedeniyle A.Y. adlı teğmenin ifadesinin alınmasını talep etmiştir. Ağustos 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcısı’nın
isteği üzerine başvuranın diğer kardeşi Halil Gezici’nin adresini bildirmiştir. Ağustos 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen Halil Gezici,
kardeşinin cenaze törenine katılmadığını belirtmiştir. Eylül 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı gönderdiği gözaltı
kaydında, A.A.’nın 25 Temmuz – 21 Temmuz 1996 tarihleri arasında, hakkındaki PKK’ya
yardım ve yataklık iddiaları nedeniyle gözaltına alındığını belirtilmiştir. Sözkonusu belge,
A.A.’nın parmak izlerini de içermektedir. Eylül 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı bu parmak izleriyle A.A.’nın silahında
bulunan parmak izlerinin karşılaştırılmasını istemiştir. Eylül 2000 tarihinde düzenlenen ekspertiz raporunda, silah üzerinde yürütülen
araştırmalarda parmak izinin tespit edilmediği ifade edilmiştir. Eylül 2000 tarihinde Dargeçit İlçe Emniyet Müdürlüğü, A.A.’nın cenazesini
yıkayan imamın bulunamadığını bildirmiştir. Eylül 2000 tarihinde Sakarya Cumhuriyet Savcılığı, olayların meydana geldiği
dönemde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı olarak görev yapmakta olan A.Y.’nin ifadesini
almış, A.Y. hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
1. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. İç merciler
önünde cezai bir soruşturmanın yürütüldüğüne işaret eden hükümet, başvurunun zamanından
önce yapıldığını ileri sürmektedir.
Başvuran ise sözkonusu hukuki yolun etkili olmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, 23 Ocak 2001 tarihli kabuledilebilirlik kararında, bu itirazın, başvuranın
AİHS’nin 2. maddesi gereğince yaptığı şikayet ile ortaya çıkan sorularla yakından bağlantılı
soruları gündeme getirdiğini belirtmiş olduğunu hatırlatır. Sonuç olarak AİHM bunu esastan
birleştirmeye karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran kardeşinin, güvenli güçlerince uygulanan yargısız infaz sonucu
öldürüldüğünü ileri sürmekte ve AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini dile getirmektedir.
Başvurana göre polis memurlarının açıklamaları, silahlı çatışmanın tam olarak nerede
meydana geldiğinin tespit edilmesine imkan vermemekte ve gerçeği yansıtmamaktadır.
Ş.G.’nin, Emniyet birimleri tarafından tanınan A.A.’nın evine götürülmesi haklı bir gerekçeye
dayanmamaktadır ve Hükümet Ş.G.’nin ifade tutanağının bir kopyasını sunmamıştır. Ayrıca
maktule klasik otopsi yapılmaması ve giysileri üzerinde araştırma yürütülmemesi nedeniyle,
mermilerin hangi yönden ve ne uzaklıktan atıldığı ile bu öldürücü kurşunların ne tür bir
silahtan çıktığının tespit edilmesi mümkün olmamıştır. Son olarak, olayın görgü tanığı olan
A.A.’nın eşinin iki kere ifadesi alınmasına karşın soruşturma dosyasına konmamıştır.
Ceza soruşturmasına ilişkin olarak ise başvuran, uzun yıllardan beri somut bir karar
alınamadığından, bunun etkili olmadığını ileri sürmektedir. A.A.’nın silahı üzerindeki parmak
izlerinin araştırılmasına ve A.Y. adlı teğmen ile cenazeyi yıkayan imamın dinlenmesine,
AİHM’nin kabuledilebilirlik kararını vermesinden sonra emredilmesi bu yöndedir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmakta ve soruşturma dosyasında, Ş.G.’nin ölümünden
ne sebeple güvenlik güçlerinin sorumlu tutulabileceğini açığa kavuşturacak hiçbir unsurun yer
almadığını belirtmektedir. Ş.G.’nin A.A. tarafından öldürüldüğüne hiç şüphe yoktur. Hükümet
ayrıca başvuranın, olayın özel koşulları nedeniyle maruz kaldığı zararın tazmin edilmesini
sağlamaya çalışmadığını eklemektedir.
Hükümet, Ş.G.’nin öldüğü koşulların hiç bir şekilde, üye Devletlere yüklenen pozitif
yükümlülük adı altında, Devletin yükümlülüğünün tartışma konusu edilmesine izin
vermediğini eklemektedir.
Hükümet ayrıca, başvuru kabuledilebilirlik aşamasındayken ceza soruşturması henüz
tamamlanmamış olduğundan, buna ilişkin tüm unsurların bildirilemediğine dikkat
çekmektedir. Aynı zamanda, başvuranın şikayetinin ardından Cumhuriyet Savcısı tarafından
yürütülen soruşturmalara işaret eden Hükümet, yetkili mercilerin, AİHS’nin gereklerini
karşılayan bir soruşturma yürüttüklerini ve bunun da o esnada henüz tamamlanmamış
olduğunu ileri sürmektedir.
A. Başvuranın kardeşinin ölümü hakkında
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, Sözleşme’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve
sözkonusu maddenin, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik
toplumların temel değerlerinden birini ifade ettiğini hatırlatır (Bkz., Çakıcı- Türkiye [GC],
no 23657/94, § 86, CEDH 1999-IV, et Finucane – Birleşik Krallıki, no 29178/95, §§ 67-71,
CEDH 2003-VIII). Dahası AİHS’nin 2. maddesi ile tanınan güvencenin önemi dolayısıyla
AİHM, yaşam hakkına ilişkin şikayetleri son derece büyük bir titizlikle inceleyerek bir görüş
oluşturmak zorundadır (Bkz., Ekinci- Türkiye, no 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).
AİHM, Ş.G.’nin ölümüne neden olan olayların ve AİHS’nin 2. maddesi açısından
çıkarılacak sonuçların iki farklı yorumu ile karşı karşıya olduğunu hatırlatır.
AİHM, ortaya çıkan soruları, dava dosyasında yer alan yazılı belgeler ile tarafların
sunmuş olduğu gözlemler ışığı altında inceleyecektir.
Bu amaçla AİHM, delile ilişkin “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesini
benimsemekte, fakat bu türden bir delilin, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi
emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabileceğini belirtmektedir; diğer yandan,
delillerin araştırılması sırasında tarafların tutumları da gözönünde bulundurulabilir (Bkz.,
mutadis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A serisi no: 25, ss.64-
65, §§ 160-161). Delillerin değerlendirilmesi konusunda ise AİHM ikinci derecede bir role
sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu yapmaya zorlamadığı sürece, olguları
ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenemez (Tahsin Acar-Türkiye
[GC], no: 26307/95, § 213, 8 Nisan 2004).
AİHM, başvuranın, kardeşinin güvenlik güçleri tarafından uygulanan yargısız infaz
sonucu öldüğü yönündeki iddialarının yeterince somut ve doğrulanabilir olgulara
dayanmadığını kaydeder. Sözkonusu iddialar, herhangi bir tanık ifadesi ya da diğer delil
unsuru tarafından kesin kanıya ulaştırıcı bir şekilde desteklenmemektedir. Bu koşullarda
Ş.G.’nin güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu öldürülmüş olduğu yönünde bir sonuç,
güvenilir emarelerden çok varsayımlara ve spekülasyona dayanmaktadır.
AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan yükümlülük konusunda ise AİHM, bu hükmün,
iyi tanımlanmış belirli koşullar altında yetkili mercilere, sorumlulukları altındaki bir kişiyi
korumaları amacıyla nizami önlemler almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini
hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, Osman – Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar,
Derleme 1998-VIII, s. 3159, § 115, Demiray, adıgeçen karar, § 41, ve Salman-Türkiye [GC],
no: 21986/93, § 97, CEDH 2000-VII). Aynı şekilde, bir güvenlik operasyonu yürütülürken
uygulanacak olan yol ve yöntemlerin seçiminde, sivillerin kaza sonucu ölmelerinin
engellenmesi ya da en azından bu riskin azaltılması amacıyla, devlet görevlileri tarafından
mümkün olan tüm tedbirler alınmadığı zaman da sorumluluk Devlete yüklenebilmektedir
(Ergi, adıgeçen karar, § 79).
Gözaltında tutulan kişiler hassas bir durumda olduklarından, yetkili merciler bu
kişileri korumakla görevlidirler. Sağlık durumu iyi olan bir kimse gözaltına alınıp da tahliyesi
esnasında yaralı olduğu tespit edildiğinde, Devletin sözkonusu kişinin niçin yaralı olduğuna
dair makul bir açıklama getirme yükümlülüğü vardır. Yetkili mercilerin, gözaltındaki bir
kimseye yapılan muameleyi haklı bir gerekçeye dayandırma yükümlülüğü, sözkonusu kişi
öldüğünde daha da zorunlu hale gelmektedir (Demiray, adıgeçen karar, § 42, Özalp ve
diğerleri, adıgeçen karar, § 34 ve Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97, § 110, CEDH 2002-
IV).
AİHM, mevcut davanın koşulları içinde, başvuranın kardeşinin yaşamı açısından
ortaya çıkabilecek olan ve yetkili mercilerin fark ettikleri ya da fark etmiş olmaları gereken
belirli ve ani bir tehlikenin önlenmesi için, sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak
beklenen her şeyi yerine getirip getirmediklerini tespit edecektir.
Mevcut davada yetkili merciler, A.A.’nın evine gitmenin taşıdığı riskleri kesinlikle
değerlendirebilecek durumdaydılar. Aslında Ş.G. olaydan hemen önce gözaltına alındığından,
zaten güvenlik güçleri tarafından tanınan bu kişiye ait gerekli tüm bilgileri vermiştir. Ş.G.
güvenlik güçlerine özellikle A.A.’nın evinde kalaşnikof tipi bir tüfek bulundurduğunu
belirtmiştir. Durum böyle olmasına rağmen, Ş.G.’nin korunması için belirli güvenlik
önlemleri alınmadan, Ş.G. güvenlik güçleri tarafından gecenin bir yarısında A.A.’nın evine
götürülmüştür. Yetkili merciler, savaş silahı bulundurduğunu bildikleri halde Ş.G.’yi ihbar
ettiği kişinin yanına getirerek potansiyel olarak tehlikeli bir durum yaratmışlar ve başvuranın
kardeşini, haklı gösterilemeyecek büyük bir riske maruz bırakmışlardır.
AİHM, Hükümet’in, A.A.’nın evine gidildiği sırada Ş.G.’nın de orada bulunma
nedenlerine dair açıklama getirmediğini ve makul bir açıdan bakıldığında, Ş.G.’nin maruz
kalacağı potansiyel riskleri giderebilmek için alınan somut koruma önlemlerine ilişkin bilgi
vermediğini gözlemlemektedir.
Sonuç olarak AİHM, sözkonusu ölüm olayında Devlete sorumluluk yüklenebileceğine
ve bu bakımdan AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine kanaat getirmiştir.
B. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinde şart koşulan yaşam hakkının korunması
yükümlülüğünün, 1. madde ile Devletlere yüklenen “kendi yetki alanları içinde bulunan
herkese bu Sözleşme[de] .... açıklanan hak ve özgürlükleri tanı[maları]” yükümlülüğü ile
birlikte, zora başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması halinde etkili bir soruşturma
yürütülmesini öngördüğünü ve bunu zorunlu kıldığını hatırlatır (Bkz., mutatis mutandis,
McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161
ve Kaya- Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105).
Bu yükümlülük, yalnızca ölüme bir devlet görevlisinin neden olduğu durumlar için
geçerli değildir. Yetkili mercilerin ölümden haberdar olmaları bile, yalnız bu nedenle,
AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan, ölümün hangi koşullarda meydana geldiğine ilişkin
etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü doğurur (Bkz., mutatis mutandis, Ergi, adıgeçen
karar, s. 1778, § 82, Yaşa- Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme 1998-VI, s. 2438, § ve Hugh Jordan –Birleşik Krallık, no 24746/94, §§ 107-109, CEDH 2001-III).
AİHM ayrıca, soruşturmanın etkinliğine ilişkin asgari kriteri karşılayan incelemenin
niteliği ve derecesinin davanın koşullarına bağlı olduğunu gözönünde bulundurmaktadır. Bu
koşullar ilgili olguların tümü temelinde ve soruşturma çalışmalarının uygulamadaki
gerçeklerine bakılarak değerlendirilir. Ortaya çıkabilecek durumların çeşitliliğini, yalnızca
soruşturmaya ilişkin işlemler listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek
mümkün değildir (Bkz., mutatis mutandis, Velikova- Bulgaristan, no 41488/98, § 80, CEDH
2000-VI).
Mevcut davada, olay sonrasında soruşturmayı yürütmekle görevli merciler tarafından
yapılan girişimler anlaşmazlık nedeni teşkil etmemektedir.
Dosyadaki unsurlardan çıkan sonuca göre olaya ilişkin iki tutanak mevcuttur: ilki, olay
yerine gelen polis memurları tarafından, ikincisi ise operasyona katılan görevliler tarafından
daha ayrıntılı olarak düzenlenen tutanaktır. Cesedin konumu ve yakın çevreye ilişkin bilgiler
içeren bir kroki tutanağa eklenmiştir. Olaydan haberdar olan Cumhuriyet Savcısı, bir doktor
eşliğinde olay yerine gelmiştir. Maktulün bedeninin dış muayenesi yapılmış ve aldığı kurşun
yaraları sonucunda öldüğü tespit edilmiştir.
Başvuranın 8 Kasım 1996 tarihinde yaptığı şikayetin ardından, operasyona katılan
polis memurlarının ve A.Y. adlı teğmenin ifadeleri alınmıştır. 13 Ocak 1998 tarihinde
Cumhuriyet Savcısı olay yerinde bulunan silahların, iki şarjörün, mermilerin ve mermi
kovanlarının balistik incelemesinin yapılmasını, 12 Eylül 2000 tarihinde ise A.A.’nın
silahında bulunan parmak izleri ile gözaltı kayıtlarında yer alan parmak izlerinin
karşılaştırılması için silahta bulunan parmak izlerinin örneğinin çıkarılmasını emretmiştir. Bu
amaçla Cumhuriyet Savcısı, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı ve Emniyet
Müdürlüğü’nden, A.A.’nın gözaltına alınıp alınmadığını kendilerine bildirmelerini ve gözaltı
kayıtlarının temin edilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddia ettiği üzere
Ş.G.’nin bedenindeki olası işkence izleri hakkında bilgi sağlayabilecek kişilerin dinlenmesi
amacıyla da girişimlerde bulunmuştur.
Bununla birlikte AİHM, Cumhuriyet Savcısı’nın doktorun görüşü üzerine klasik otopsi
yapılmasını gerekli görmediğini ve defin izni çıkarttığını not eder. Bunun ardından yaklaşık
iki yıl boyunca soruşturmada ilerleme kaydedilememiştir. Dolayısıyla, Cumhuriyet
Savcısı’nın balistik inceleme yapılmasını talep ettiği 13 Ocak 1998 tarihine kadar
soruşturmaya ilişkin hiçbir işlem yürütülmemiştir. Diğer yandan balistik incelemenin sonucu
konusunda Hükümet tarafından hiçbir bilgi verilmemiştir. Dosyada yer alan unsurlara göre ne
başvuran ne de başvurana göre olayın görgü tanığı olan A.A.’nın eşi dinlenmemiştir.
AİHM, başvuranın açıklamaları karşısında yetkili mercilerin hareketsiz kaldığını ileri
süremese de, Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmanın önemli boşluklar
içerdiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak AİHM Savunmacı Devlet’in, başvuranın kardeşinin
ölümünün meydana geldiği koşullar hakkında yeterli ve etkili bir soruşturma yürütme
yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
AİHM, başvuranın hukuki yolları tüketmiş olduğuna kanaat getirerek Hükümet’in
itirazını reddetmiştir.
Bu itibarla AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran Ş.G.’nin sırtındaki yaraların, gözaltında işkence gördüğünü ortaya
çıkardığını ifade etmektedir. Diğer yandan başvuran, kardeşinin devlet görevlileri tarafından
öldürülmesinden ötürü ailesinin çektiği acılar nedeniyle de şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 3.
maddesinin ihlal edildiği ileri sürmektedir.
Başvuran, kardeşinin cenazesini yıkayan kişilerin, vücudundaki izleri ve kurşun
yaralarını gördüklerini ileri sürmektedir.
Hükümet başvuranın kardeşinin işkence gördüğü yönündeki iddialarının asılsız
olduğunu ileri sürmektedir. Ş.G. gözaltındayken yapılan sağlık muayenesi sonucunda
düzenlenen rapor, hiçbir darbe izi veya yaranın tespit edilmediğini belirtmektedir. Maktulün
dış beden muayenesi sonucunda hazırlanan tutanakta ise kurşun yaraları dışında başka bir ize
rastlanmadığı tespit edilmiştir.
Ailenin çektiği acılar konusunda ise Hükümet, Ş.G. bir başka militan tarafından
öldürüldüğü ve gerekli soruşturmalar yürütüldüğü için bundan dolayı kendisine sorumluluk
yüklenemeyeceği kanaatindedir.
A. Başvuranın kardeşinin kötü muamelelere maruz kaldığı iddiası hakkında
AİHM kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini
hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A serisi no:
269, ss. 17-18, § 30). İddia edilen olayların tespit edilebilmesi için AİHM, delile ilişkin “her
türlü makul şüpheciliğin ötesinde” kriterinden yararlanmaktadır; bununla birlikte bu türden
bir delil, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyen karinelerden
kaynaklanabilir (İrlanda-Birleşik Krallık, adıgeçen karar, ss.64-65, § 161 in fine ve Labita-
İtalya [GC], no: 26772/95, § 121, CEDH 2000-IV).
Mevcut davada AİHM, başvuranın, ne kötü muamele iddialarını desteklemek üzere
kesin kanıya ulaştırıcı delil unsurları sunduğunu ne de kardeşi gözaltındayken güvenlik
güçlerince uygulandığını iddia ettiği kötü muamelelere ilişkin ayrıntılı ve ikna edici
açıklamalar getirdiğini not eder. AİHM, gözaltı başlangıcında düzenlenen sağlık raporunun,
Ş.G.’nin vücudunda herhangi bir darbe izi veya yaraya rastlanmadığını belirttiğini, cesedin dış
beden muayenesi sonucunda hazırlanan tutanağa göre ise kurşun yaraları dışında başka bir iz
bulunmadığını hatırlatır.
AİHM diğer yandan Dargeçit Cumhuriyet Savcısı’nın, maktulün cenazesini yıkayan
imamı dinleme girişimlerinin, ilgili kişi bulunmadığı için sonuçsuz kaldığını tespit etmiştir.
Dargeçit Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen maktulün diğer kardeşi Halil Gezici ise
cenazesi yıkanırken kardeşinin bedenini görmediğini belirtmiştir.
Başvuranın iddialarını destekleyecek deliller bulunmadığından ötürü, AİHM’nin
incelemesine sunulan unsurlardan hiçbirisi, iddia edilen kötü muamelelerin varlığını ortaya
koyamamaktadır.
Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
B. Başvuranın maruz kaldığı acılar hakkında
Bir akrabanın mağdur olup olmadığı hususu, başvuranın çektiği acılara duygusal
çöküntüden ayrı bir boyut ve nitelik katan ve insan haklarının ciddi bir biçimde ihlal
edilmesinden ötürü mağdur olan bir kimsenin yakın akrabaları açısından kaçınılmaz olduğu
düşünülen özel etkenlere bağlıdır. Bu etkenler arasında akrabalık bağının derecesi – bu
bağlamda ebeveyn-çocuk bağı ayrıcalıklıdır-, ilişkinin özel koşulları, aile üyesinin sözkonusu
olaylara ne ölçüde tanık olduğu, bu aile üyesinin yitirilen kişi hakkında bilgi edinilmesi
girişimlerine katılımı ve yetkili mercilerin bu taleplere ne şekilde karşılık verdiği yer
almaktadır. Yetkili mercilerin, kendilerine bildirilen durum karşısındaki tepki ve tutumları, bu
türden bir ihlalin esasını teşkil etmektedir. Bir akrabanın yetkili mercilerin tutumlarından
ötürü doğrudan mağdur olduğunu iddia edebilmesi, özellikle bu son noktaya bağlıdır
(adıgeçen Çakıcı kararı, §99).
AİHM, ilgili kişinin kardeşinin ölümünden dolayı çektiği derin acıdan asla kuşku
duymamakla birlikte, dosyadaki unsurlardan, mevcut davada ve bu özel durumda, AİHS’nin
3.maddesinde öngörülen ciddiyet eşiğine ulaşılmış olduğu yönünde bir sonuca varılamayacağı
kanaatindedir.
Dolayısıyla başvuran açısından AİHS’nin 3. maddesinin ihlali sözkonusu değildir.
IV. AİHS’NİN 5. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran AİHS’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, kardeşinin keyfi bir biçimde
tutuklandığı, kısa süre içerisinde bir adli merci önüne çıkarılmadığı ve tutukluluk halinin
yasaya uygunluğunun incelenmesi için hukuki yollardan yararlanamadığı şikayetlerinde
bulunmaktadır.
Hükümet başvuranın kardeşinin gözaltına alınmasının hiçbir şekilde yasalara aykırı
olmadığını belirtmektedir.
AİHM sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında incelenen şikayetlerden
farklı bir soruna işaret etmediği tespitinde bulunduğundan, sözkonusu maddenin ihlal edilip
edilmediğine dair ulaştığı sonuçları dikkate alarak, bu şikayeti ayrı olarak incelemeye gerek
görmemiştir.
V. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
79. AİHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunan başvuran, kardeşinin ölümü
hakkında yürütülen soruşturmanın yetersiz oluşunun, kendisini bir mahkemeye erişmekten
yoksun bıraktığından ve sonuçlanma şansı olan bir şikayetin iletileceği ulusal bir mahkemenin
bulunmayışından şikayet etmektedir.
AİHM bu şikayetleri AİHS’nin 13. maddesi kapsamında incelemektedir.
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından gerekçe gösterilmeden
engellenmemelidir (Bkz., Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme 1996-VI, s.
2286, § 95, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Derleme 1997-VI, ss. 1895-1896, § ve Kaya, adıgeçen karar, ss. 329-330, § 106).
Yaşam hakkının temel teşkil eden önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun
durumlarda tazminat ödenmesinin yanı sıra, sorumluların teşhis edilmesi ve
cezalandırılmasını sağlayacak derin ve etkili soruşturmalar ile şikayetçinin soruşturma
usullerine etkin bir biçimde erişebilmesini öngörmektedir (Kaya, adıgeçen karar, ss. 330-331,
§ 107).
AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, maktulün güvenlik güçleri tarafından
öldürüldüğüne dair her türlü makul şüphenin ötesinde bir delil bulunmadığı sonucuna
varmıştır. Bununla birlikte daha önceki davalarda da belirtildiği gibi bu durum, AİHS’nin 2.
maddesine dayanan şikayeti “savunabilir” olmaktan çıkarmamaktadır (Bkz., Boyle ve Rice-
Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi no: 131, s. 23, § 52, Kaya, adıgeçen
karar, ss. 330-331, § 107 ve Yaşa, adıgeçen karar, s. 2442, § 113). Sonuç olarak, yetkili
mercilerin, başvuranın kardeşinin öldürüldüğü koşullar hakkında etkin bir soruşturma
yürütmek zorunluluğu bulunmaktaydı.
AİHM’nin yukarıda ortaya koyduğu gibi yürütülen adli soruşturma Ş.G.’nin
öldürüldüğü koşulların tespit edilmesi için yeterli bir çerçeve sağlamamıştır.
Bu koşullarda, soruşturma yürütme yükümlülüğünü zorunlu kılan AİHS’nin 2.
maddesinin ötesine geçen 13. maddeye uygun olarak etkili bir ceza soruşturmasının
yürütülmüş olduğundan emin olunamamaktadır (Kaya, adıgeçen karar, ss. 330-331, § 107).
Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.
A. Tazminat
Başvuran uğradığı maddi zararın tazmini için 48.150 Amerikan Doları (USD) talep
etmektedir. Başvuran, öldüğünde yirmi sekiz yaşında olan ve Dargeçit Sosyal Yardımlaşma
ve Dayanışma Vakfı Müdürü olarak ayda 200 USD’a eşit maaş alan kardeşinin, toplam
48.000 USD değerinde gelir kaybına uğradığını ileri sürmektedir. Başvuran diğer yandan 150
USD değerinde cenaze masraflarının geri ödenmesini talep etmekte ve son olarak 100.000
USD değerinde manevi zarara uğradığını iddia etmektedir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM maktulün bekar ve çocuksuz olduğunu ve kardeşinin başvurana bakmakla
yükümlü olmadığını hatırlatır. Bu durum, yakın bir aile üyesinin AİHS’nin ihlal edilmesinden
ötürü mağdur olduğunu ortaya koyan bir başvurana maddi tazminat verilmesini engellemez
(Aksoy, adıgeçen karar, ss. 2289-2290, § 113). Bununla birlikte mevcut davada, maddi
tazminat talepleri, başvuranın kardeşinin ölümünden sonra meydana gelen kayıplara
dayanmaktadır. Sözkonusu kayıplar ilgili kişinin ölümünden önce uğramış olduğu veya
başvuranın kardeşinin ölümünden sonra maruz kaldığı kayıplar değildir. Dolayısıyla AİHM
mevcut davanın koşulları içerisinde, başvurana maddi tazminat verilmesinin uygun
olmadığına hükmetmiştir (Bkz., Mahmut Kaya-Türkiye, no: 22535/93, § 135, CEDH 2000-
III).
Manevi tazminata ilişkin olarak AİHM, yukarıda ortaya konan ihlaller dolayısıyla
başvuranın kuşkusuz acı çekmiş olduğuna kanaat getirmiştir. AİHM hakkaniyete uygun
olarak başvurana 15.000 (onbeşbin) Euro tutarında manevi tazminat ödenmesine karar
vermiştir.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran, AİHM nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için 3.812 (üçbin sekizyüz
oniki) Euro talep etmektedir.
Hükümet bu taleplere karşı çıkmıştır.
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca gerçekten ve zorunlu olduğu için yapılan ve
makul bir tutarda olan harcamaların karşılanmasına karar verdiğini hatırlatır (Bkz., diğerleri
arasında, Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96, § 79, CEDH 1999-II).
Dosyada yer alan unsurlar doğrultusunda, AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana,
3.000 (üçbin) Euro ödenmesine ve ödeme yapılırken bu meblağdan, Avrupa Konseyi
tarafından sağlanan 625,04 Euro (altıyüz yirmibeş Euro dört Cent) tutarındaki adli yardımın
düşürülmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM,
1. Oybirliğiyle, Hükümet’in itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle, Savunmacı Hükümet’in AİHS’nin 2. maddesini ihlal ederek başvuranın
kardeşinin yaşamını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğine;
3. Oybirliğiyle, Savunmacı Hükümet’in etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine
getirmemesi nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Altıya karşı bir oyla, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
5. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesine gerek
görülmediğine;
6. Oybirliğiyle, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin
başvurana,
i. manevi tazminat için 15.000 (onbeş bin) Euro ödemesine,
ii. Avrupa Konseyi tarafından 625,04 Euro (altıyüzyirmibeş Euro dört Cent)
tutarındaki adli yardım düşüldükten sonra masraf ve harcamalar için 3.000 (üçbin)
Euro ödenmesine,
iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin,
Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit
faizi uygulamasına;
5. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 17 Mart 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło