34797/03

WyrokETPCz2007-05-03ECLI:CE:ECHR:2007:0503JUD003479703

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zakaz wystawienia sztuki teatralnej w języku kurdyjskim, uzasadniany ochroną porządku publicznego, stanowił nieproporcjonalną ingerencję w wolność wyrażania opinii i wolność artystyczną, naruszając art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżących, w tym wolność artystyczną, nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Władze krajowe nie przedstawiły przekonujących dowodów na to, że wystawienie sztuki stanowiłoby rzeczywiste zagrożenie dla porządku publicznego, zwłaszcza że sztuka była wcześniej wystawiana bez incydentów. Ponadto, Trybunał zauważył, że przepisy prawa tureckiego dotyczące ograniczeń prewencyjnych nie określały wystarczająco jasno zakresu uznania władz ani nie zapewniały odpowiedniej ochrony przed potencjalnymi nadużyciami. Argumentacja władz krajowych była sprzeczna i nieproporcjonalna do celu ochrony porządku publicznego.
Stan faktyczny
Skarżący to aktorzy tureckiej grupy teatralnej "Teatra Jiyana nü", którzy zamierzali wystawić sztukę "Komara Dinan Sermola" (Republika Szaleńców) w języku kurdyjskim. Początkowo uzyskali zgodę od władz miejskich Ankary, jednak władze prowincji Ankara cofnęły pozwolenie, powołując się na zagrożenie dla porządku publicznego i powiązania aktorów z działalnością pro-PKK. Skarżący zaskarżyli tę decyzję w sądach krajowych, argumentując, że jest ona arbitralna i pozbawiona podstaw prawnych. Sądy krajowe podtrzymały zakaz, uznając, że sztuka może podburzać do nienawiści i dyskryminacji etnicznej.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. 3. Uznał, że nie ma potrzeby odrębnego badania pozostałych zarzutów. 4. Zasądził 1000 EUR dla każdego skarżącego tytułem szkody niemajątkowej oraz 2000 EUR łącznie dla skarżących tytułem kosztów i wydatków. 5. Odrzucił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

C O N S E I L D E   L ' E U R O P E   AVRUPA   KONSEYĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ULUSOY VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no:34797/03)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Mayıs 2007   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Đşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (34797/03) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke   vatandaşları Kemal Ulusoy, Murat Batğı, Haci Tel, Ali Köroğlu, Đbrahim Özgür Öztoprak,   Kazım Ekinci, Feyyaz Duman, Alişan Önlü, Güllü Özalp, Birsen Elban, Samye Tunç ve   Minife Yıldızhan’ın (Başvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 17 Eylül 2003   tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu   başvurudur.   Başvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Ankara Barosu   avukatlarından L. Kanat tarafından temsil edilmektedirlar.   OLAYLAR   I. DAVANIN UNSURLARI   Başvuranlar sırasıyla 1968, 1969, 1971, 1975, 1977, 1969, 1982, 1971, 1972, 1985, 1974 ve   doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.   Başvuranlar ‘Teatra Jiyana nü’ (Yeni Yaşam Tiyatrosu) tiyatro topluluğunda oyunculuk   yapmaktadırlar. Olayların meydana geldiği dönemde, adıgeçen tiyatro topluluğu Kürtçe bir   piyes olan ‘Komara Dinan Sermola’ (Deliler Cumhuriyeti) adlı bir oyunu sahnelemekteydi.   Başvuranlara göre hiçbir siyasi mesaj içermeyen oyun, deliler arasında geçen olayları konu   etmekteydi. Ayrıca adıgeçen oyun Ankara Tiyatro Festivali’nde de sahnelenmişti.   Ankara Yenimahalle Belediyesi 29 Kasım 1999 tarihinde, Kemal Ulusoy’un talebi üzerine   oyunun 4-5 Aralık 1999 tarihleri arasında belediyenin tiyatro sahnesinde oynanmasına   müsade etmişti.   Kemal Ulusoy 30 Kasım 1999 tarihinde, yürürlükteki mevzuat uyarınca Yenimahalle   Belediyesi tarafından oyunun sahnelenmesine izin verildiği hususunda Ankara Valiliğini   bilgilendirmiştir.   Ankara Valiliği 3 Aralık 1999 tarihli bir mektupla izin talebinin reddedildiği hususunda   Kemal Ulusoy’a tebligatta bulunmuştur. Valilik talebin reddine gerekçe olarak, 2911 sayılı   kanunun 17. maddesi, 3713 sayılı kanunun 8. maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve   sayılı kanunun ek birinci maddesini göstermiştir.   Başvuranlar 14 Aralık 1999 tarihinde, Ankara Valiliğince verilen kararın iptali için Ankara   Đdare Mahkemesi’ne başvurmuştur. AĐHS’nin 9, 10, 11, 14 ve 17. maddelerine atıfta bulunan   başvuranlar sözkonusu kararın keyfi ve yasal temelden yoksun olduğunu iddia etmişlerdir.   Valilik 6 Ocak 2000 tarihli layihasında, oyuncuların adli sicil kayıtlarını ve PKK yanlısı   faaliyetleri nedeniyle takibata uğramış olmalarını gözönünde bulundurarak sözkonusu piyesin   oynanmasının kamu düzeni açısından sakıncalı olduğunu savunmuştur. Bu nedenle Valilik,   oyunun sahneye konulmasından maksadın bir sanat eseri icra etmek olmayıp yasadışı PKK   örgütüne sempatizan kazandırmak olduğunu belirtmiştir.   Đdare mahkemesi kamu düzeni gereklerine istinaden başvuranların taleplerini 20 Eylül 2000   tarihinde reddetmiştir.   Başvuranlar bunun üzerine ilk derece mahkemesinin kararını temyize götürmüşlerdir.   Danıştay 20 Eylül 2000 tarihli kararın infazının ertelenmesi talebini reddetmiştir.   Danıştay önünde yapılan yargılamada raportör hakim, Türk Hukuku’nda bir sanat eserinin   temsilini önceden yasaklanabilmesini mümkün kılan ya da tiyatro oyunlarında Türkçe’den   başka bir dil kullanılmasını yasaklayan bir kural olmadığı gerekçesiyle ilk derece   mahkemesinin kararının bozulmasını talep etmiştir.   Buna karşın Danıştay, 20 Eylül 2000 tarihli kararın, yasalara ve yargılama usullerine uygun   bir biçimde alındığı gerekçesiyle sözkonusu kararı oy çokluğuyla onamıştır. Yargıçlardan   ikisi, sözkonusu oyunun daha evvel 24 Kasım 1999 tarihinde oynandığını gerekçe göstererek   oy çokluğuyla alınan onama kararına muhalefet etmişlerdir.   Danıştay’ın bu kararı 8 Temmuz 2003 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE DAĐR   Başvuranlar AĐHS’nin 9, 10, 11, 14 ve 17. maddelerinin ihlal edildiğini öne sürmektedirler.   Hükümet altı ay kuralına riayet edilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet’e göre   başvurunun, Danıştay’ın itirazı hükme bağladığı 14 Aralık 2000 tarihinden itibaren altı ay   içinde yapılması gerekmekteydi.   Bu sava itiraz eden başvuranlar, Hükümet tarafından dile getirilen tarihte Danıştay’ın yalnızca   Eylül 2000 tarihli kararın infazının ertelenmesi yönündeki taleplerine ilişkin bir ret kararı   verdiğini ifade etmektedirler.   AĐHM, Danıştay’ın 27 Ocak 2003 tarihinde başvuranların temyiz talebini esastan inceleyerek   ilk derece mahkemesinin kararını onadığı hususunda başvuranlarla hemfikirdir. Sözkonusu   kararın başvuranlara 8 Temmuz 2003 tarihinde tebliğ edildiği ve başvuranların 17 Eylül 2003   tarihinde başvuruda bulundukları göz önüne alındığında başvurunun süresi içinde yapıldığı   ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla sözkonusu itirazı reddetmek yerinde olacaktır.   Tarafların argümanlarını göz önünde bulunduran AĐHM, sözkonusu şikayetin hukuka ve   olaylara ilişkin olarak başvurunun tetkikinin bu aşamasında çözümü mümkün olmayan ciddi   sorular gündeme getirmesi cihetiyle esastan incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Bu   itibarla başvuru AĐHS’nin 35 § 3 maddesi bakımından dayanaktan yoksun ilan edilemez.   Başkaca herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilememiştir.   II. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Başvuranlar, belediye sahnesinde bir tiyatro eseri oynamalarına engel olunmasının AĐHS’nin   10. maddesiyle güvence altına alınan haklarına yönelik bir engel teşkil ettiğini   savunmaktadırlar.   A. Müdahalenin varlığı hakkında   AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin ‘herkese’ ifade özgürlüğü hakkı tanıdığına dikkat   çekmektedir. Bu maddede ayrıca sözkonusu hakkın kullanılması noktasında güdülen hedefin   niteliğine ya da gerçek veya hükmi şahsiyetlerin oynadıkları role göre bir ayrım   yapılmamaktadır (bkz., mutatis mutandis, Casado Coca – Đspanya, 24 Şubat 1994 tarihli   karar, § 35). Đfade özgürlüğü yalnızca verilen haberlerin muhtevasına ilişkin olmayıp aynı   zamanda yayım araçlarına da ilişkindir. Zira yayım araçlarına getirilebilecek her tür kısıtlama   haber alma ve verme hakkını da ilgilendirir (bkz., mutatis mutandis, Autronic AG – Đsviçre, 22   Mayıs 1990 tarihli karar, § 47).   AĐHM, bir tiyatro topluluğunun bir piyesi oynamasına ilişkin getirilen sınırlamanın, bu   topluluğun üyelerinin –hal i hazırda başvuranlar- ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir   müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (başvuranların mağdur sıfatına ve müdahaleye ilişkin   olarak bkz., mutatis mutandis, Otto-Preminger-Enstitü – Avusturya, 20 Eylül 1994 tarihli   karar, § 40 ve § 43, ve Bowman – Birleşik Krallık, 19 Şubat 1998 tarihli karar, § 33). Bu   hususta taraflar arasında bir ihtilaf bulunmamaktadır.   B. Müdahalenin gerekçesi   Bu türden bir müdahale ‘yasayla öngörülmediği’, 10 § 2 maddesinde belirtilen meşru   hedefleri ya da hedeflerden birini gütmediği veya ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ nitelikte   olmadığı takdirde AĐHS’nin 10. maddesine aykırıdır.   1. ‘Yasayla öngörülen’   AĐHM ‘yasayla öngörülen’ ifadesinin AĐHS’nin 10 § 2 maddesi anlamında, öncelikle   suçlanan tedbirin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirdiğini, ayrıca sözkonusu yasanın   niteliğine de ilişkin olduğunu, ilgilinin kendisi açısından ortaya çıkabilecek sonuçları ve   hukukun üstünlüğü ilkesiyle uyumunu önceden değerlendirebilmesi için yasanın ilgili kişi   açısından erişilebilir olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Çetin ve diğerleri – Türkiye, no:   40153/98 ve 40160, § 43).   Mevcut davada ilk koşulun gerçekleştiği hususunda bir ihtilaf yoktur. Netice itibariyle   suçlanan kararın kanuni dayanağı, 2911 sayılı kanunun 17. maddesi, 3713 sayılı kanunun 8.   maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve 2559 sayılı kanunun ek birinci maddesidir.   Bu itibarla sözkonusu normların aynı zamanda erişilebilirlik ve öngörülebilirlik şartını yerine   getirip getirmediklerini tespit etmek gerekecektir. Kanunların erişilebilirliği hususunda bir   sorun bulunmamaktadır.   Ancak bu normların öngörülebilirliğine ilişkin olarak taraflar ihtilaf içindedirler. Başvuranlar   atıfta bulunulan hükümlerin son derece belirsiz hukuk normları olduğu ve bu nedenle   sözkonusu normların sonuçları itibarıyla öngörülebilirlik gereklerine cevap vermediği   kanaatindedirler. Bu normların öngörülebilir olduğunu belirten Hükümet ise sözkonusu   oyunun Kürtçe olduğu için yasaklanmadığı izahatını vermektedir. Hükümet, Türk   Hukuku’nda bu türden bir yasak olmadığını ifade etmektedir.   Bununla birlikte, müdahalenin gerekliliğine ilişkin vardığı sonucu ( Bkz.//AĐHM’nin kararı   başlıklı bölümün son iki paragrafı) göz önünde bulunduran AĐHM, bu soru hakkında bir   hükme varmayı gereksiz bulmuştur.   2. Meşru hedef   Hükümet tartışmalı yasaklamanın, kamu düzeninin ve ulusal güvenliğin korunması ve suç   işlenmesinin önlenmesi gibi başvuranların itiraz ettiği meşru hedefler güttüğünü   savunmaktadır.   AĐHM burada, bir tiyatro oyunun Ankara Belediyesi tiyatro sahnesinde sahnelenmesinden   önce meydana gelmiş bir yasaklamanın sözkonusu olduğunu gözlemlemektedir. Terörle   mücadelenin hassas niteliğini ve şiddeti artırmaya yönelik eylemler karşısında yetkili   makamların dikkat göstermesi zorunluluğunu göz önünde bulunduran AĐHM tartışmalı   tedbirin, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi olmak üzere AĐHS’nin 10 § 2   maddesiyle uyumlu iki hedef i gözettiği ilkesinden hareket edecektir.   3. ‘Demokratik bir toplumda zorunlu olan’   Bundan sonra tartışmalı tedbirin sözkonusu hedeflere ulaşmak için ‘demokratik bir toplumda   zorunlu’ olup olmadığını tespit etmek gerekecektir.   a) Tarafların savları   AĐHM’nin bu yöndeki içtihadına atıfta bulunan Hükümet, Ankara Valiliği’nin kararının,   güdülen meşru hedeflerle orantılı olması sebebiyle ‘zorlayıcı toplumsal bir ihtiyaca’ cevap   verdiğini savunmaktadır. Hükümet ayrıca burada mutlak bir yasaklamanın sözkonusu   olmadığını ve başvuranların gerekli işlemleri yaptıktan sonra adıgeçen piyesi   oynayabileceklerini kaydetmektedir.   Hükümet’in savlarına karşı çıkan başvuranlar Ankara Valiliği’nin kararının ifade özgürlüğüne   yönelik ihlalin ağırlığını meşru kılar nitelikte olmadığını ileri sürmektedirler.   b) AĐHM’nin takdiri   i. Genel ilkeler   AĐHM öncelikle bu alandaki içtihadından çıkan temel ilkeleri esas almaktadır (bkz., diğerleri   arasında, Castells – Đspanya, 23 Nisan 1992 tarihli karar, § 46, ve Müller ve diğerleri –   Đsviçre, 24 Mayıs 1988 tarihli karar, § 33).   Ayrıca dava bir tiyatro oyununun temsiline karşı alınmış tedbirlere ilişkin olduğundan   sanatsal özgürlük bakımından da ele alınmalıdır. Bu hususta AĐHM, 10. maddenin kültürel,   siyasi ve sosyal olmak üzere her türlü haber ve bilgi alışverişinin açıkça yapılabilmesine   imkan tanıyan sanatsal ifade özgürlüğünü de kapsadığını –özellikle haber ve fikir alıp verme   özgürlüğü bakımından- hatırlatmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Müller ve diğerleri,   adıgeçen, § 27). Bir sanat eserini yaratan, yorumlayan, yayımlayan ya da sergileyenler   demokratik bir toplumda vazgeçilmez olan fikir ve görüş alışverişine katkıda bulunurlar.   Devlet’in bu kimselerin ifade özgürlüğüne haksız yere müdahale etmeme yükümlülüğü de   buradan kaynaklanmaktadır (ibidem, § 33).   Elbette, santçı ve sanatçının eserini tanıtan kimseler AĐHS’nin 10 § 2 maddesinde düzenlenen   sınırlama olasılığından masun değildirler. Bu özgürlüğü kullanan her kimse aynı zamanda   sözkonusu paragrafta kullanılan ifadeyle ‘görev ve sorumluluklar’ da yüklenir. Bu görev ve   sorumlulukların kapsamı ilgilinin durumuna ve kulanılan yönteme bağlıdır (bkz., mutatis   mutandis, Handyside – Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49). AĐHM, suçlanan yasağın   demokratik bir toplumda zorunlu olup olmadığını incelerken bu hususu da gözönünde   bulunduracaktır.   AĐHM son olarak AĐHS’nin 10. maddesinin her türlü sınırlamayı yasaklamadığını   hatırlatmaktadır. Bununla birlikte bu türden sınırlamalar son derece titiz incele gerektiren   büyük tehlikeler arz etmektedirler (Observer ve Guardian – Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991   tarihli karar, § 60).   ii. AĐHM’nin kararı   Mevcut davada AĐHM, Ankara Valiliği’nin başvuranlar tarafından ‘Komara Dinan Sermola’   adlı piyesi Ankara Belediye sahnesinde oynayabilmek için talep edilen izni reddettiğini tespit   etmektedir. Valilik sözkonusu talebin reddine ilişkin hiçbir açıklamada bulunmaksızın yasa   hükümlerine atıfta bulunmakla yetinmiştir. Valilik, idare mahkemesi önünde, oyuncuların adli   sicillerine ve PKK yanlısı faaliyetleri nedeniyle haklarında takibat yapılmış olmasına   istinaden sözkonusu piyesin sahnelenmesinin kamu düzenini bozmaya elverişli olduğunu ileri   sürmüştür.   Đdare mahkemesi ise, adıgeçen oyunun halkı nefrete ve etnik ayrımcılığa sevkeder nitelikte   olması sebebiyle bu reddin yasal olduğuna kanaat getirmiştir.   AĐHM, ifade özgürlüğünün kullanılması noktasında getirilen sınırlamanın ‘zorunluluğunun’   ikna edici bir biçimde ortaya konulup konulmadığını tespit etmek için yetkili makamlar   tarafından ileri sürülen ve ulusal yargıçlar tarafından kabul edilen gerekçeyi inceleyecektir.   Bu hususta ‘Teatra Jiyana nü’ tiyatro topluluğu üyelerinin adli sicillerinin kamu düzeni   açısından bir tehdit teşkil ettiği iddiasına ilişkin olarak Hükümet, adıgeçen topluluğun   ‘Komara Dinan Sermola’ adlı oyunu daha önce 24 Kasım 1999 tarihinde Ankara Tiyatro   Festivali’nde oynadığı hususuna itiraz etmemektedir. Ayrıca Hükümet bu oyunun   oynanmasının kamu düzenine zarar verdiğini de iddia etmemiştir.   Öte taraftan, şayet adıgeçen oyun kamu düzenini bozucu nitelikte idiyse Hükümet’in bu   hususta –en azından- bir delil başlangıcı sunması gerekirdi. Ancak açıkça görüldüğü üzere   durum böyle değildir.   Kürtçe’nin kullanılmasına ilişkin olarak ise AĐHM, Hükümet’in oyunun Kürtçe olduğu   gerekçesiyle yasaklanmadığı ve Türk Hukuku’nda böylesi bir yasak olmadığı yönündeki   beyanını kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, adıgeçen tiyatro topluluğunun sözkonusu piyesi   Kürtçe oynama imkanını her zaman bulabileceğini ileri sürmektedir.   Başvuranlara göre, bir yandan sözkonusu oyunda Kürtçe kullanılmasının yasak olmadığı ileri   sürülürken diğer yandan bu dilin kullanımı sonucunda kamu düzeninin görebileceği muhtemel   zarar arasında bağlantı kurulması çelişki arz etmektedir.   AĐHM’ye göre, ret kararının oyuncuların adli sicillerinin kamu düzeni açısından tehdit teşkil   ettiği gerekçesiyle verildiği kabul edilse dahi idare mahkemesi tarafından benimsenen kararın   gerekçesi, oyunda Kürtçe’nin kullanılmasının kamu düzeninin görebileceği muhtemel zararı   artırıcı bir nitelik taşıdığı izlenimi vermektedir. AĐHM bu hususta Danıştay raportör   hakiminin, Türk Hukuku’nda bir sanat eserinin temsilinin önceden yasaklanmasını mümkün   kılan ve tiyatro oyunlarında Türkçe’den başka bir dil kullanılmasını yasaklayan bir kanun   maddesinin olmadığı gerekçesiyle bu kararın bozulmasını talep ettiğine dikkat çekmektedir.   Ancak bu argüman ulusal mahkemelerce benimsenmemiştir.   Sonuç olarak AĐHM, mevcut davada görüleceği üzere Türk Hukuku’nun önceden konulan   sınırlamalar alanında yetkili makamların takdir yetkisinin kapsamını ve uygulama biçimini   yeterince açık bir şekilde tanımlamadığı ve bu türden sınırlamaların muhtemel suistimali   karşısında uygun koruma sunmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca başvuranlar tarafından   sahneye konulan oyunun şiddet ve demokrasinin reddedilmesi gibi düşüncelere sözcülük   ettiği ya da yasaklanmasını haklı kılacak nitelikte potansiyel olumsuz bir etkiye sahip olduğu   tespit edilememiştir (bkz., mutatis mutandis, Stankov ve Đlinden Birleşik Makedon Örgütü –   Bulgaristan, no: 29221/95, § 100).   Bu değerlendirmelerin ışığında AĐHM Ankara Valiliği’nin 2911 sayılı kanunun 17. maddesi,   sayılı kanunun 8. maddesi, 5442 sayılı kanunun 11. maddesi ve 2559 sayılı kanunun ek   1. maddesi temelinde verdiği ret kararı neticesinde meydana gelen müdahalenin ‘demokratik   bir toplumda zorunlu’ olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.   Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AĐHS’NĐN 9, 11, 14 VE 17. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Başvuranlar AĐHS’nin 9, 11, 14 ve 17. maddelerinin ihlal edilidiğinden şikayet etmektedirler.   Hükümet bu sava itiraz etmektedir.   AĐHM bu şikayetlerin yukarıda incelenen şikayetlerle ilgili olduğunu, dolayısıyla aynı şekilde   kabuledilebilir ilan edilmeleri gerektiğini tespit etmektedir.   Ancak AĐHS’nin 10. maddesi yönünden yapılan tespiti göz önünde bulunduran AĐHM mevcut   davada bu hükümlerin ihlal edilip edilmediğini ayrıca incelemeye yer olmadığı kanaatindedir.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranların her biri maddi tazminat olarak 2.500 Euro talep etmektedir. Manevi tazminat   olarak ise başvuranların her biri 3.000 Euro talep etmektedir.   Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.   Tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı kuramayan AĐHM   bu talebi reddetmektedir. Buna karşın AĐHM hakkaniyete uygun olarak başvuranların her   birine manevi tazminat başlığı altında 1.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına kanaat   getirmektedir.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuranlar masraf ve harcamalar için 5.655 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar bu   miktarın 155 Euro tutarındaki kısmını ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptıkları masraf   ve harcamalar için, geriye kalan 5.500 Euro’yu ise ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde   yapılan yargılamada görev yapan avukatlarının ücreti için talep etmektedirler.   Bu miktarı aşırı bulan Hükümet, başvuranların bu konuda herhangi bir belge sunmadıklarına   dikkat çekmektedir.   AĐHM’nin içtihadına göre bir başvuran, yaptığı masraf ve harcamaların iadesini, ancak   sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliğini, gerekliliğini ve makul oranda olduğunu   ispatladığı sürece elde edebilir. Mevcut davada ilgililer ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde   yaptıkları masraf ve harcamalarla ilgili olarak herhangi bir belge sunmamışlardır. Bununla   birlikte AĐHM bir avukat tarafından temsil edilen başvuranların mutlaka belli harcamalar   yapmış olmaları gerektiği kanaatindedir. Dava koşullarını göz önünde bulunduran AĐHM   başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına hükmetmektedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı   faiz oranına üç puan eklenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine yer olmadığına;   4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından   i. manevi tazminat olarak başvuranların her birine 1.000 Euro (bin) ödenmesine;   ii. masraf ve harcamalar için ise başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro (iki bin)   ödenmesine;   iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.   maddesine uygun olarak 3 Mayıs 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło