34813/02

WyrokETPCz2008-11-25ECLI:CE:ECHR:2008:1125JUD003481302

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo tureckie naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) w aspekcie materialnym i proceduralnym w związku ze śmiercią żołnierza, który zmarł w wyniku samopodpalenia podczas służby wojskowej, oraz czy przeprowadziło skuteczne dochodzenie w sprawie jego śmierci?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie doszło do naruszenia materialnego aspektu art. 2 Konwencji, ponieważ władze wojskowe nie miały podstaw, aby przewidzieć realne i bezpośrednie ryzyko samobójstwa żołnierza. Żaden z lekarzy, w tym psychiatra badający go krótko przed śmiercią, nie zdiagnozował poważnych problemów psychicznych wskazujących na takie ryzyko, a zachowanie żołnierza nie wskazywało na skłonności samobójcze. Natomiast naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji zostało stwierdzone z powodu niewystarczającego charakteru dochodzeń krajowych. Władze nie zbadały adekwatności wojskowych regulacji i systemu medycznego w zakresie opieki psychologicznej nad żołnierzami, nie przesłuchały kluczowych lekarzy i nie wyjaśniły sprzecznych zeznań dotyczących rzekomego maltretowania, co osłabiło zdolność dochodzenia do ustalenia prawdy o okolicznościach śmierci.
Stan faktyczny
Skarżący, Ömer Aydın, jest ojcem Fatiha Aydına, który odbywał obowiązkową służbę wojskową w Turcji. Fatih Aydın, po incydencie z innym żołnierzem i diagnozie zaburzeń lękowych, podjął próbę samopodpalenia 26 sierpnia 2001 roku, twierdząc, że był maltretowany przez przełożonych. Zmarł 1 września 2001 roku z powodu rozległych oparzeń. Władze wojskowe przeprowadziły dochodzenie karne i administracyjne, które zakończyły się decyzją o braku postawienia zarzutów, uznając, że żołnierz próbował uzyskać zwolnienie ze służby, nie przewidując tragicznych konsekwencji.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skarga w zakresie art. 2, 6 i 13 Konwencji jest dopuszczalna, a w pozostałym zakresie niedopuszczalna. Stwierdza brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg w zakresie art. 6 i 13 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącego 2 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Odrzuca pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   A V R U P A   DE L’EUROPE   K O N SE Y Đ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ÖMER AYDIN -TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no:34813/02)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Kasım 2008   Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (34813/02) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaşı) Ömer Aydın’ın (başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 2 Temmuz 2002   tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AĐHS) Temel Đnsan Haklarını güvence altına   alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, Đstanbul Barosu avukatlarından E. Keskin tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran, 1940 doğumludur ve Đstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, askerlik hizmetini   yaparken intihar eden Fatih Aydın’ın babasıdır (“F.Aydın” “başvuranın oğlu”).   Askerlik hizmetine 25 Mayıs 2000 tarihinde Deniz Kuvvetlerinde başlayan F. Aydın, 9   Temmuz 2000 tarihinde dağıtımla birlikte Marmaris’teki Aksaz Deniz Üssü’ne ait gemilerden   birine onbaşı olarak tayin edilmiştir.   Nisan 2001 tarihinde, başvuranın oğlu ile silah altına çağırılan başka bir asker arasında   tartışma yaşanmış ve kavgaya dönüşen bu tartışma sırasında başvuranın oğlu arkadaşının   burnunu kırmıştır. Başvuranın oğlu, 4 Haziran 2001 tarihinde kasten adam yaralamakla   suçlanmıştır.   Başvuranın oğlu, 5 Haziran 2001 tarihinde izinden dönmüştür.   Mağdurun şikâyetini geri alması üzerine askeri mahkeme 6 Ağustos 2001 tarihinde F. Aydın   hakkında açılan kovuşturmanın sona erdirilmesine hükmetmiştir. Dava dosyasında, ilgili   şahsın ölümünden önce bu karar hakkında bilgilendirildiğine dair bir unsur bulunmamaktadır.   Başvuranın oğlu, 10 Ağustos 2001 tarihinde talebi üzerine önce Aksaz Askeri Hastanesi’ne ve   oradan da doktor tavsiyesiyle 14 Ağustos 2001 tarihinde Muğla Devlet Hastanesi psikiyatri   bölümüne sevk edilmiştir. Bu tarihte bir psikiyatr tarafından muayene edilen F. Aydın’ın   asosyal olduğu ve anksiyete bozuklukları yaşadığı tespit edilmiştir. Doktor, kendisinin Đzmir   Askeri Hastanesi’ne sevk edilmesini önermiştir.   Başvuranın oğlu, 16 Ağustos 2001 tarihinde Đzmir Askeri Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nde   bir kez daha muayene edilmiştir. Psikiyatri doktoru yine F. Aydın’ın anksiyete bozuklukları   yaşadığını teşhis etmiştir. Durumun ilaç tedavisi veya başka bir müdahale gerektirmediği   kanaatine varan doktor, hastanın on beş gün sonra tekrar muayeneye gelmesini önermiştir.   Ağustos 2001 günü saat 19 : 50 sıralarında, başvuranın oğlu, görevli olduğu gemi halen   sahile bağlı iken, kendisini yakmaya kalkışmış ve ağır bir şekilde yaralanmıştır.   Bu amaçla, gaz lambaları için kullanılan gazyağı bidonunun bulunduğu dolabın kilidini   kırarak bidonu almış, geminin güvertesine çıkmış ve gazyağını üzerine dökerek kendisini   yakmak istemiştir. Akabinde denize atlayan ilgili şahıs daha sonra kendisini kurtaranlar   tarafından Aksaz Askeri Hastanesi’ne götürülmüş, buradan da uçakla Ankara Askeri   Hastanesi’ne sevk edilmiştir.   1. Ceza soruşturması   Ağustos 2001 tarihinde, askeri savcılık resen bir soruşturma başlatmıştır. Askeri Savcı,   olayın vuku bulduğu gemiye gelerek olay yeri durum tespiti yapmış ve gemi komutanı subay   Ali Haydar Uçan, ikinci kaptan subay Resul Öztürk, astsubay Tanju Dolar, astsubay Ercan   Bostancı, er Ahmet Cebeci, er Osman Altaş, er Mustafa Nural, er Fikret Özgür, er Seyfettin   Şahin, er Davut Sonsuz ve er Şahin Doğu’nun ifadelerini almıştır.   Subay Ali Haydar Uçan ve Resul Öztürk, olayın meydana geldiği sırada gemide   bulunmadıklarını beyan etmişlerdir. Başvuranın oğlunun görevini yerine getirirken disiplinsiz   ve özensiz davrandığını, bu yüzden kendisini defalarca ikaz ettiklerini belirten subaylar,   ayrıca onunla karşılaştıklarında ilgili şahsın kendilerine askerde canının sıkıldığını ve   sabırsızlıkla askerliğinin bitmesini beklediğini söylediğini bildirmişlerdir. Kaptan ve ikinci   kaptan ifadelerinde, F.Aydın’ın izinden döndükten sonra daha çok içine kapandığını ve   toplum içine girmez olduğunu belirtmişlerdir. Komutanlara göre ilgili şahıs, izinden   döndükten sonra hiçbir açıklama yapmadan sadece psikolojik sorunları olduğunu söyleyerek   hastaneye sevk edilmesini istemiştir. Ilk bakışta hastaneye sevk edilmesini gerektirecek   herhangi bir psikolojik sorun görülmemesine rağmen komutanlar kendisinin hastaneye sevk   edilmesini emretmişlerdir. Kaptan ve ikinci kaptan, başvuranın oğlunun intihara eğilimli   olmadığını ve gözle görünür bir psikolojik sorunu bulunmadığını sözlerine eklemişlerdir.   Kendileri son olarak, F. Aydın’ın hiçbir zaman arkadaşları tarafından hor görülmediğini ve   aşağılanmadığını belirtmişlerdir. Subay Resul Öztürk, başvuranın oğlunun aile sorunları   yaşadığını düşündüğünü, ancak bu konuda arkadaşlarına hiçbir şey anlatmadığını ve kanaatine   göre bu eylemi sonuçlarını düşünmeden sadece istirahat izni alabilmek için gerçekleştirmiş   olabileceğini ifade etmiştir.   Astsubay Tanju Dolar ve astsubay Ercan Bostancı verdikleri ifadelerde, F. Aydın’ın   arkadaşlarıyla olan ilişklerinde zor ve geçimsiz olduğunu, kendisinin disiplinsiz ve hatta   bazen saldırgan davranışlarda bulunduğunu bildirmişlerdir. Yine aynı astsubaylar, ilgili şahsın   aile sorunları ve mali sıkıntıları olduğunu duyduklarını, ancak intihar girişiminde   bulunabileceğini gösteren hiçbir işaret görmediklerini eklemişlerdir. Subay Tanju Dolar   başvuranın oğlunu olaydan hemen önce gördüğünü ve kendisinde herhangi anormal bir durum   farketmediğini belirtmiştir. Astsubay Ercan Bostancı, F. Aydın’ın istirahat izni alabilmek için   böyle davranmış olabileceğini ifade etmiştir. Her ikisi de, ilgili şahsın üstleri veya arkadaşları   tarafından kötü muameleye tabi tutulmadığını doğrulamışlardır.   Erler Ahmet Cebeci, Osman Altıntaş, Mustafa Nural, Fikret Özgür, Seyfettin Şahin, Davut   Sonsuz ve Şahin Doğu, başvuranın oğlunun disiplinsiz davranışlarda bulunduğunu ve   arkadaşlarıyla olan ilişkilerde zor ve geçimsiz olduğunu bildirmişlerdir. Aynı erler onun içine   kapanık ve asosyal olduğunu da ifade etmişler ve izinden döndükten sonra F. Aydın’ın tekrar   izine çıkma arzusunu ısrarlı bir biçimde dile getirdiğini, ancak izni kalmaması dolayısıyla en   azından bir istirahat izni almak için uğraştığını vurgulamışlardır. Yine bu erler, F. Aydın’ın   gözle görünür bir psikolojik sorunu bulunmadığını, kendisinin intihar eğiliminde olmadığını   ve böyle bir şey yapabileceğine işaret eden herhangi bir davranış gözlemlemediklerini   bildirmişlerdir. Davut Sonsuz, bunlara ilaveten başvuranın oğlunun istirahat izni almak   suretiyle askerlik süresini kısaltmak için çabaladığını belirtmiştir. Erler ayrıca, kendisinin   üstleri veya arkadaşları tarafından kötü muameleye tabi tutulduğunu hiç görmediklerini   ekleyerek, komutanlarının her zaman kendisine karşı yapıcı bir tutum sergilediklerini, onun   problemleriyle ilgilendiklerini ve hatta ona para yardımında bulunduklarını ifade etmişlerdir.   Başvuran, 29 Ağustos 2001 tarihinde askeri savcılığa müracaat ederek, Ankara Askeri   Hastanesi’nde yatan oğlunun ifade vermesini talep etmiştir. Başvurana göre, hastanede yaptığı   görüşmede oğlu komutanı tarafından dövüldüğü için bunalıma girdiğini ve bu yüzden   kendisini yakmaya kalkıştığını bildirmiştir.   Askeri Savcı, aynı gün askeri hastaneye giderek F.Aydın’ın ifadesine başvurmuştur. Đlgili   şahıs ifadesinde, olay günü saat 18.00’e doğru arkadaşı Şahin Doğu ile bir nöbet konusunda   münakaşa ettiklerini bildirmiş, bu münakaşa devam ederken astsubay Tanju Dolar’ın olay   yerine geldiğini ve münakaşanın sebebini öğrenmeden kendisine tekme tokat vurmaya   başladığını, zaten başta astsubay Fehmi Keben, Süleyman Çavuş ve Tanju Dolar olmak üzere   bazı üstleri tarafından sık sık hakaret edilip dövüldüğünü ve bu durumdan çok etkilendiğini   ifade ederek, subay Resul Öztürk’e olayı anlattığını, ancak onun da bu konuyla   ilgilenmediğini belirtmiştir. Đlgili şahıs ayrıca, adı geçen astsubaylar tarafından uygulanan   baskının kendisini bunalıma sürüklediğini, astsubay Tanju Dolar tarafından haksız yere   dövüldükten sonra artık kendisine hakim olamadığını ve askerden kaçmayı bile düşündüğünü   itiraf ederek, içine düştüğü ruhsal bunalımdan ötürü boyun bölgesine gaz yağı dökerek   kendisini yakmaya teşebbüs ettiğini belirtmiştir. Yine ilgili şahıs aynı ifadesinde, arkadaşları   Davut Sonsuz, Muhammer Harmancı, Şahin Doğu, Dinçer Kalaycı, Özcan Kılıç ve Barış   Özzehir’in adı geçen astsubayların kendisine uyguladıkları baskıya tanık olduklarını ileri   sürmüştür.   Eylül 2001 tarihinde, F. Aydın tüm çabalara rağmen kurtarılamayarak yatırıldığı askeri   hastanede vefat etmiştir. Aynı gün merhumun cesedi yüzeysel olarak incelenmiştir. Adli tıp   doktorları vücudun % 91,5’inin üçüncü derecede yandığını tespit etmişler ve ölüm sebebini   yanıklardan ötürü metabolik bozukluğa bağlı kalp ve kan dolaşımının durması olarak   belirlemişlerdir. Ölüm nedenini kesin olarak belirleyen adli tıp doktorları ayrıca klasik otopsi   yapılmasını gerekli görmemişlerdir.   Askeri Savcı, başvuranın oğlunun beyanları ışığında 4 Eylül 2001 tarihinde, arkadaşları ile   suçladığı astsubayların ifadelerini almıştır.   Erler Dinçer Kalaycı, Barış Özzehir, Özcan Kılıç ve Muhammer Harmancı üzücü olayın vuku   bulduğu gün başvuranın oğlu ile er Şahin Doğu arasında çıkan kavgayı görmediklerini beyan   etmişlerdir. Yine aynı erler, adıgeçen astsubayların ilgili şahsa kötü muamele uyguladığına da   hiç tanık olmadıklarını ifade etmişlerdir.   Er Davut Sonsuz, olayın meydana geldiği gün kendisi de erlerin toplandığı salonda iken, F.   Aydın ile er Şahin Doğu arasında bir nöbetle ilgili olarak basit bir ağız dalaşı yaşandığını   belirtmiştir. Er Davut Sonsuz kesin bir dille astsubay Tanju Dolar’ın bu karşılıklı ağız   dalaşından haberi olmadığını ve dolayısıyla bu kavgaya müdahale etmediğini belirtmiştir.   Yine aynı er, F.Aydın’ın hiçbir zaman üstleri veya arkadaşları tarafından kötü muamele   görmediğini ve aşağılanmadığını da ifadelerine eklemiştir.   Er Şahin Doğu ise, üzücü olayın meydana geldiği gün başvuranın oğlu ile bir nöbet yüzünden   münakaşa ettiklerini ve o sırada orada bulunan er Davut Sonsuz’un olaya müdahale ederek   kavganın büyümesini önlediğini ifade etmiştir. Yine aynı erin ifadelerine göre, astsubay Tanju   Dolar münakaşa sırasında olay yerine gelmiş ve onlara bağırmamalarını söyleyerek   kavgalarının sebebini sormuş ve daha sonra da onları barıştırmıştır. Er Şahin Doğu ifadesinin   sonunda, F. Aydın’ın üstleri tarafından kötü muamele gördüğüne hiç tanık olmadığını   belirtmiştir.   Astsubay Fehmi Keben, disiplinsiz davranışları dolayısıyla başvuranın oğlunu birçok kez   uyardığını ve durumu geminin ikinci kaptanına rapor ettiğini, ilgili şahsın asosyal olduğunu,   içine kapanık yapısı dolayısıyla çevresine uyum gösteremediğini, dengesiz ve tutarsız   davranışlar sergilediğini ve arkadaşları arasında asabi ve kavgacı olarak tanındığını ifade   etmiştir. Astsubay Fehmi Keben, ilgili şahsın son zamanlarda yönetmeliğin öngördüğü izin   günlerini tükettiği halde izine çıkmak istediğini ve dispansere sevkini talep ettiğini   belirtmiştir. Astsubaya göre, F. Aydın bu eylemini istirahat izni alabilmek için yapmış, ancak   sonuçları tahmininden çok daha vahim olmuştur. Son olarak, başvuranın oğlunun astsubay   Tanju Dolar ve Süleyman Çavuş tarafından aşağılandığına veya dövüldüğüne hiç tanık   olmadığını ifade eden astsubay Fehmi Keben, ayrıca arkadaşlarının ona kötü muamele   uyguladıklarını da ne gördüğünü ne de duyduğunu belirtmiştir.   Astsubay Süleyman Çavuş ise, F. Aydın’ın asosyal, asabi ve kavgacı   olduğunu,   arkadaşlarıyla ilişki kurmakta güçlük çektiğini ve görevlerini önemsemediğini beyan etmiştir.   Kendisini disiplinsiz davranışları dolayısıyla birçok kez uyardığını ve bu durumu geminin   ikinci kaptanına rapor ettiğini vurgulayan astsubay Süleyman Çavuş, ayrıca F. Aydın’ın   dengesiz ve garip hareketleri olduğunu belirterek, kanaatine göre bu davranışları askerliği   sevmediği ve uyum gösteremediği için sergilediğini ifade etmiş ve kendisinde özel bir   psikolojik sorun görmediğini bildirmiştir. Yine aynı astsubay, başvuranın oğlunun izin dönüşü   daha çok içine kapandığını ve sık sık dispansere sevkini istediğini belirterek, ilgili şahsın bir   gün, komutanın da bulunduğu bir ortamda: « Dispansere gitmek istiyorum, psikolojik   sorunlarım var.» diye bağırdığını ve komutanın sorgulaması üzerine de : «Bu gemide görev   yapmak istemiyorum.» dediğini vurgulamıştır. Đlgili şahsın intihar eğiliminde olmadığını ifade   eden Süleyman Çavuş, kanaatine göre F.Aydın’ın ikinci muayene için Đzmir Askeri   Hastanesi’ne gitmeden önce psikiyatri doktorunu etkilemek üzere kendisini hafifçe yaralamak   istemiş olabileceğini belirtmiştir. Son olarak ne kendisinin ne de diğer üstlerinin ilgili şahsa   hakaret etmediğini veya onu dövmediğini eklemiştir.   Astsubay Tanju Dolar, olay günü başvuranın oğlu ile başka bir er arasında meydana gelen   münakaşa hakkında bazı açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalarda, erlerin toplandığı   salondan gelen sesleri duyarak oraya gittiğini, salona girdiğinde Şahin Doğu’yu oturur   vaziyette ve F. Aydın’ı ayakta gördüğünü, sinirli bir şekilde ve yüksek sesle birbirlerine   bağırdıklarına tanık olduğunu belirtmiştir. Kendilerine münakaşalarının sebebini sorduğunu   ve bir nöbet hakkında tartıştıklarını öğrendiğini, bunun üzerine münakaşa eden her iki askere   de sorunlarını böyle çözemeyeceklerini ve yetkili komutan gelince kendisine durumu   bildirmeleri gerektiğini söylediğini ekleyen astsubay Tanju Dolar, daha sonra onları   barıştırdığını ifade etmiş ve bu olay sırasında veya daha önce başvuranın oğluna hiçbir zaman   vurmadığını ve hakaret etmediğini, dokuz yıllık kariyerinde asla böyle vukuatlar yüzünden   cezalandırılmadığını belirtmiştir. Son olarak, iki yıldır astsubaylar Fehmi Keben ve Süleyman   Çavuş ile birlikte aynı gemide görev yaptıklarını belirten astsubay Tanju Dolar, onların da   askerlerden birine hakaret edip, kötü muamele uyguladıklarını hiç görmediğini beyan etmiştir.   Eylül 2001 tarihinde askeri savcılığa suç duyurusunda bulunan başvuran, oğlunun bir üstü   tarafından dövüldüğünü ve bu yüzden psikolojisinin bozulduğunu iddia etmiştir. Başvuran   ayrıca, üzücü olaydan on beş yirmi gün önce bir şahsın ona telefon ettiğini ve kendisini   oğlunun komutanı olarak tanıttıktan sonra : «oğlunuza hiç terbiye vermemişsiniz, ama biz   öğreteceğiz» dediğini ileri sürmüştür. Başvuran, yaptığı telefon konuşmaları sırasında   oğlunun, komutanı olan astsubayın kendisini taciz ettiğini söylediğini ve neredeyse işkence   sayılabilecek uygulamalarda bulunduğundan şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. Đzmir Askeri   Hastanesi’nde yapılan psikiyatrik muayeneden sonra yaptıkları telefon konuşmasında   oğlunun, ne muayene sırasında ve ne de gemiye döndükten sonra herhangi bir tedavi   gördüğünü ifade ettiğini söyleyen başvuran, oğlunun komutanı olan astsubayın kötü   davranışları ve yetkililerin umursamazlığı sonucu depresyona girdiğini ileri sürmüştür.   Askeri Savcı, olayın meydana gelişinde ordunun herhangi bir hata veya ihmali bulunmadığı   gerekçesiyle 18 Eylül 2001 tarihinde takipsizlik kararı vermiştir.   Askeri Savcı, başvuranın oğlunun 10 Ağustos 2001 tarihinde psikolojik sorunları hakkında   üstlerini bilgilendirdiğini ve kendisinin önce Aksaz Askeri Hastanesi’ne oradan Muğla Devlet   Hastanesi’ne ve son olarak da Đzmir Askeri Hastanesi’ne sevk edildiğini ve en son gittiği   yerde psikiyatrın kendisine anksiyete bozuklukları teşhisi koyarak, on beş gün sonra tekrar   muayeneye gelmesini önerdiğini tespit etmiştir. F. Aydın daha sonra gemiye geri dönmüştür.   Askeri Savcı, soruşturma kapsamında ifadesi alınan askerlerin beyanlarına dayanarak   başvuranın oğlunun sakin, içine kapanık ve kendini izole eden bir yapıya sahip olduğunu   tespit etmiştir. F.Aydın’ın 5 Haziran 2001 tarihinde izinden döndükten sonra daha çok içine   kapandığı ve toplum içine girmez olduğu, devamlı gemide olmaktan sıkıldığını ima ederek,   hastaneye sevk edilmek istediği tespit edilmiş, ancak kendisinde psikolojik tedavi görmesini   gerektirecek bir durum gözlemlenmemiştir. Izin günlerinin bitmesinden sonra, F.Aydın’ın   hastaneye sevk edilme talepleri arkadaşları tarafından istirahat izni almak için çabalama   şeklinde yorumlanmış ve ciddiye alınmamıştır. Zaten, ilgili şahsın hastaneye sevk edilme   talepleri ihtiyati olarak kabul edilmiş ve hastaneye gittiğinde kendisine istirahat izni   verilmesini gerektirecek herhangi bir psikolojik sorun gözlemlenmemiştir. Ayrıca, başvuranın   oğluna yönelik herhangi bir kötü davranış veya insanlık dışı muamele tespit edilmemiş, hatta   görevlerine itina göstermemesine ve disiplinsiz hareketler sergilemesine rağmen üstleri ona   karşı her zaman yapıcı bir tutumla yaklaşmışlardır.   Askeri Savcı, olayın meydana geldiği yerde elde edilen bilgileri, tanık ifadelerini ve dava   dosyasında bulunan tüm unsurları göz önüne alarak, başvuranın oğlunun bu eylemi istirahat   izni alabilmek amacıyla gerçekleştirdiğine hükmetmiş ve ilgili şahsın sentetik kumaştan   yapılma üniformasının çabuk alev alacağını düşünemeyerek amacını aşan bir eylemin kurbanı   olduğu sonucuna varmıştır. Askeri Savcı, başvuranın 11 Eylül 2001 tarihli dava dilekçesinde   oğlunun adı bilinmeyen bir astsubay tarafından kötü muamele gördüğü yönündeki iddialarını   mesnetsiz olarak değerlendirmiştir.   Askeri mahkeme, 24 Ocak 2002 tarihinde başvuranın bu karara yaptığı itirazı reddetmiştir.   2. Đdari soruşturma   Ağustos 2001 tarihinde, olayın hemen ardından, olayın ilk soruşturmasını yapmak üzere   subay ve astsubaylardan oluşan bir idari soruşturma komisyonu (« komisyon »)   görevlendirilmiştir. Komisyon, aynı gün olayın görgü tanığı iki çavuş ile sekiz erin ifadesine   başvurmuştur. Görgü tanıkları ifadelerinde, başvuranın oğlunu her tarafı alevlerle kaplı bir   vaziyette güvertede koşarken ve sonra da denize atlarken gördüklerini beyan etmişlerdir.   Komisyonun 3 Eylül 2001 tarihinde sunduğu raporda, olayın meydana gelişinde personelin   herhangi bir sorumluluğu olmadığı ve ayrıca denetim ve gözetim konusunda da görev ihmali   görülmediği açıklanmıştır.   Komisyon ayrıca F. Aydın’ın gemiye geldiğinde entegrasyon eğitiminin yanı sıra gemide   güvenlik önlemleri ve kazaları önleyici tedbirler hakkında da eğitim aldığını tespit etmiştir.   Yine komisyon, başvuranın oğlunun kendisi hakkında başlatılan cezai kovuşturma sonucunda   askerliğinin uzayacağından endişe duyduğunu belirlemiştir. Komisyon, ilgili şahsın içerisine   düştüğü ruhsal bunalım dolayısıyla bile bile kendisini yakarak bir istirahat izni elde etmek ve   böylece askerlik süresini kısaltmak istediği kanaatine varmıştır. Komisyon bu sonuca F.   Aydın’ın şahsi günlüğüne ve arkadaşları Emre Bakır, Şahin Doğu ve Davut Sonsuz’un   ifadelerine dayanarak ulaşmıştır. Bu konuyla ilgili olarak Emre Bakır, başvuranın oğlunun   askerliğinin uzayacağından endişe ettiğini ve izinden döndüğünden beri ruh halinin tamamen   değiştiğini ifade etmiştir. Emre Bakır’ın kanaatine göre, aile sorunları yaşayan F. Aydın’ın   kendisini hafifçe yaralayarak askerliğini kısaltmak istemiş olması muhtemeldir. Şahin Doğu   ise, ilgili şahsın kendisini hafifçe yaralayarak bir istirahat izni koparmayı ve böylece askerlik   süresini kısaltmayı planladığını ifade etmiştir. Son olarak Davut Sonsuz verdiği ifadede, F.   Aydın’ın izinden döndükten sonra çok asabi göründüğünü ve sık sık « Đzmir Hastanesi’nden   doksan günlük bir hava değişimi alsam, askerliğim biter.» dediğini, ayrıca eğer hakkında   başlatılan ceza yargılaması sonucunda mahkûm edilirse askerden firar edeceğini bile   söylediğini belirtmiştir.   F. Aydın günlüğünde, bazı bölümleri okunaksız olsa da, kendisine karşı kötü muamele veya   baskı uygulandığından bahsetmemektedir. Günlüğün hiçbir yerinde intihar iması   bulunmamaktadır. Đlgili şahıs günlüğünde bilhassa üzerindeki bıkkınlığı ve bir an önce   askerliğini bitirme arzusunu dile getirmiştir.   Türk hükümeti, başvuranın oğlunun sorunlarını gün ışığına çıkarmak üzere bir ön soruşturma   başlatmıştır. Gerçekleştirilme tarihi belli olmayan ve danışman psikolog tarafından yürütülen   bu soruşturmaya göre, başvuranın oğlunun orduya adaptasyonu ve üstlerine karşı davranışları   normal bulunmuştur. Yine bu soruşturma raporunda, ilgili şahsın diğer askerlerle olan   ilişkileri ilk dört dönem için normal, ancak son dönem için kötü olarak değerlendirilmiştir. F.   Aydın’ın kişiliği ile ilgili olarak psikoloğun belirttiği ve üstleri tarafından göz önüne alınması   gereken bir husus da, kendisinin dengesiz, asabi/ kavgacı ve dalgın olduğudur.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Başvuran, AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunarak, oğlunun üstlerinden gördüğü kötü   muamele sonucu hayatına son verdiğini ve askeri savcılığın gerçek bir soruşturma   yapmadığını iddia etmektedir.   AĐHM, başvuru konusu olayların hukuki tanımlamasını yapma yetkisinin bulunduğunu,   tarafların yaptığı tanımlamalarla sınırlı olmadığını belirtir. AĐHM, jura novit curia ilkesi   gereğince birçok şikâyeti dava taraflarının atıfta bulunmadığı madde veya paragraf   bakımından resen incelemiştir. Bir şikâyet yalnızca ileri sürülen basit hukuki araç ve   argümanlarla değil ortaya koyduğu gerçek olgularla karakterize edilir. (bakınız, mutatis   mutandis, Đtalya aleyhine Guerra ve diğerleri davası, 19 Şubat 1998, prg. 44, Karar ve   hükümlerin derlemesi 1998-I).   Ortaya çıkan gerçekler ışığında AĐHM, başvuranın şikâyetini AĐHS’nin 2. maddesi   bakımından incelemeye karar vermiştir.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet, başvuranın tazminat elde etmek üzere ulusal hukukta öngörülen idari ve sivil   mahkemelere başvurma hakkını kullanmadığından iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu   yerine getirmediğini ileri sürmektedir.   AĐHM, olayın meydana gelmesinden hemen sonra ceza yargılamasının resen devreye   sokulduğunu ve bu amaçla yürütülen soruşturmaların takipsizlikle sonuçlandığını   gözlemlemektedir. Buna karşın başvuran, askeri savcılığa suç duyurusunda bulunmuş ve   Ankara’da hastanede yatan oğlunun dinlenmesini talep ederek soruşturmaya katkı sağlamıştır.   Ayrıca, takipsizlik kararına itiraz hakkını da kullanmayı ihmal etmeyen başvuranın,   Hükümet’in ileri sürdüğü gibi, bir de idari ve sivil mahkemelere başvurması gerekmemektedir   (bakınız, bu anlamda, Türkiye aleyhine Salgın davası, no 46748/99, prg. 61, 20 Şubat 2007).   Dolayısıyla AĐHM, Hükümetin bu iddiasını reddetmektedir.   Tarafların öne sürdüğü tüm argümanları dikkate alan AĐHM, incelemenin şu aşamasında   çözümlenemeyecek derecede ciddi olgusal ve hukuki sorular ortaya koyan bu şikâyet   konusunun esas bakımından incelenmesi gerektiğini, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı   çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, başka   açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle   başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esasa ilişkin   1. Tarafların argümanları   Başvuran, üstlerinden sürekli olarak gördüğü fiziki ve sözlü şiddet sonucu oğlunun ruhsal   bunalıma girdiğini öne sürmektedir.   Hükümet, başvuranın oğlunun üstleri tarafından şiddet gördüğü yönündeki bu iddialarının   mesnetsiz olduğunu savunmaktadır. Hükümet ayrıca, intihar sorumluluğunun olayda hiçbir   hata veya ihmali bulunmayan askeri yetkililere yüklenemeyeceğini ileri sürmekte ve   başvuranın oğlunun da diğer silah altına çağırılanlar gibi askerlik yapmaya elverişli olup   olmadığının belirlenmesi için fiziki ve psikolojik muayeneden geçirildiğini ve kendisine   gerekli temel eğitimin verildiğini hatırlatmaktadır. Hükümet, F. Aydın’ın saldırgan tavırları   ile askerlik hizmeti hakkındaki tereddütlerinin 5 Haziran 2001 tarihinden itibaren yani izinden   döndükten sonra arttığını, bu nedenle ilgili şahsın psikolojik yardım aldığını ve kendi isteği   üzerine önce Aksaz Hastanesi’ne oradan Muğla Devlet Hastanesi’ne ve son olarak da Đzmir   Askeri Hastanesi’ne sevk edildiğini vurgulamaktadır.   Hükümet savunmasında, F. Aydın’ın üstlerince, adıgeçenin intiharına ilişkin gerçek ve yakın   bir tehdit bulunduğunun bilinmediğini, zira ilgili şahsın birçok doktor tarafından muayene   edildiği halde, hiçbir doktorun kendisinde intihar edebilecek derecede ciddi bir psikolojik   sorun teşhis etmediğini vurgulamaktadır. Hükümet ayrıca, F. Aydın’ın intihar riski taşıyan   ruhsal bir bozukluk içerisinde bulunduğunu gösteren herhangi bir davranış gözlemlenmediğini   ve bu yüzden hiç kimsenin onun bu eylemi gerçekleştireceğini önceden kestiremediğini   savunmaktadır.   Hükümet, aynı zamanda başvuranın oğlunun hakkında yürütülen ceza yargılaması sonucu   askerliğinin uzayacağından endişe duyduğunu ve bu yüzden arkadaşlarına sık sık istirahat izni   alma arzusunu söylediğini vurgulamaktadır.   Hükümet savunmasının sonunda, üzücü olayla ilgili olarak idari ve ceza soruşturmalarının   yürütüldüğünü hatırlatmaktadır.   2. AĐHM’nin değerlendirmesi   a) Başvuranın oğlunun ölümü   AĐHM, ilk olarak, AĐHS’nin ikinci maddesinin ilk cümlesinin, devlete yalnızca kasıtlı ve   kanunsuz ölüme sebebiyet vermekten kaçınma zorunluluğu değil aynı zamanda hukukuna tabi   olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma zorunluluğu getirdiğini   hatırlatmaktadır. AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin belirlenen koşullarda kişiyi üçüncü   şahıslara, istisnai koşullarda da kişinin kendisine karşı koruması için yetkililere uygulamaya   yönelik önleyici pozitif yükümlülük yüklediği kanaatindedir (Birleşik Krallık aleyhine   Keenan davası, no 27229/95, prg. 88-89, CEDH 2001-III, Türkiye aleyhine Ataman davası,   no 46252/99, prg. 54, 27 Nisan 2006, ve daha yakın tarihte Türkiye aleyhine Abdullah Yilmaz   davası, no 21899/02, prg. 55, 17 Haziran 2008).   Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu yükümlülük   (Alvarez Ramon-Đspanya, başvuru no:51192/99), devletlere etkili önlem almak için yasal ve   idari bir çerçeve oluşturma asli görevini getirmektedir. Dolayısıyla, askerliğin zorunlu olduğu   ülkelerde Devlet’in özel bir itinayla hareket etmesi ve psikolojik rahatsızlıkları bulunan   askerler için uygun önlemler ve tedavi öngörmesi gerekmektedir. Bu itibarla, yukarıda   belirtilen yasal ve idari çerçevenin, askerlik görevini yerine getirenleri maruz kaldıkları   askerliğe bağlı tehlikelere karşı koruyacak pratik önlemlerin alınmasını ve eksiklikleri ve   çeşitli düzeylerdeki amirler tarafından yapılan hataları tespit etmeye imkan tanıyacak uygun   prosedürlerin yerine getirilmesini sağlayacak şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir   (Türkiye aleyhine Kılınç ve diğerleri davası, no 40145/98, 7 Haziran 2005, prg. 41 in fine, ve   Abdullah Yilmaz, ilgili bölüm, prg. 56). Bu bağlamda, ilgili sağlık kurumlarının da silah   altına çağırılan askerlerin korunmasını sağlayacak önlemleri alması gerekmektedir, zira bazı   durumlarda silah altındaki askerlerin sağlıklarını ilgilendiren konularda ortaya çıkan eksiklik   ve aksaklıklar askeri tıp kurumlarının AĐHS’nin 2.maddesinin esası açısından sorumluklarını   gündeme getirebilir (Kılınç ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 42, ve Salgın, ilgili bölüm, prg. 77).   Bununla birlikte, bu zorunluluk, yetkili mercilere dayanılmaz ve aşırı bir yük getirmeyecek   şekilde yorumlanmalı ve insan davranışlarının öngörülemezliği de gözönüne alınmalıdır   (Keenan, ilgili bölüm, prg. 90, ve Salgın, , ilgili bölüm, prg. 78).   Mevcut davada, başvuranın oğlunun intihar ettiği konusunda bir fikir ayrılığı   bulunmamaktadır. Đhtilafın konusu, ilgili şahsı intihara kadar götüren koşullar üzerine   kurulmaktadır. Başvurana göre, üstlerinden gördüğü baskı oğlunu intihara sürüklemiştir.   Başvuranın oğlu olayın meydana geldiği gün astsubay Tanju Dolar tarafından haksız yere   dövüldükten sonra tamamen kontrolünü yitirmiş ve kendisini öldürmeye karar vermiştir.   AĐHM, bu iddiaların somut ve doğrulanabilir kanıtlara dayanmadığını ve hiçbir tanık ifadesi   veya başka kanıtlayıcı unsurun bu iddiaları desteklemediğini dikkate almaktadır. Sonuçta,   idari ve ceza soruşturmaları çerçevesinde, olayın meydana geliş şartlarını aydınlatabilecek her   askeri personelin ifadelerine başvurulmuştur. Ayrıca, başvuranın oğlunun 28 Ağustos 2001   tarihinde Ankara Askeri Hastanesi’nde yapılan mülakatta suçlayıcı ifadeler kullanmasından   sonra, suçlanan astsubaylar ile kendi arkadaşları konuyla ilgili olarak dinlenmiştir. Ancak,   alınan bu ifadelerde F. Aydın’ın kötü muameleye maruz kaldığını doğrulayan hiçbir unsur   bulunmamaktadır. Üzücü olaydan kısa bir süre önce ilgili şahsın başka bir askerle ağız dalaşı   yaptığı bir gerçek olsa da, suçlanan astsubay Tanju Dolar ile olaya tanık olan diğer iki askerin   verdikleri ifadeler başvuranın oğlunun hastanede anlattığı hikayeyi doğrulamamaktadır.   AĐHM, başvuranın iddiaları ve merhum oğlunun verdiği ifadeler dışında bu kötü muamele   iddialarının tanık ifadeleri ya da diğer kanıt unsurlarıyla kesin bir yargıya ulaştıracak şekilde   desteklenmediğini gözlemlemektedir.   Bununla birlikte, askeri yetkililerin başvuranın oğlunun intihar etmesi için ortada gerçek bir   tehlike olduğunu bilip bilmediklerini ya da bilmeleri mi gerektiğini; şayet ilk sorunun cevabı   olumlu ise bu riskin önlenmesi için sözkonusu yetkililerin, kendilerinden makul olarak   beklenen her şeyi yerine getirip getirmediklerinin anlaşılması gerekmektedir (Kılınç ve   diğerleri, ilgili bölüm, prg. 43).   Mevcut dava dosyasında, başvuranın oğlunun orduya katılmadan önce de akli dengesinin   intihara sürükleyecek derecede bozuk olduğunu gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.   Askere alınmadan önce ilgili şahıs üzerinde yapılması gereken psikiyatrik muayeneler   hakkında elinde herhangi bir belge bulunmamasına rağmen AĐHM, başvuranın da konuyla   ilgili bir itirazı olmamasını dikkate alarak, ilgili şahsın askerlik yapmaya elverişli olup   olmadığı konusu üzerinde daha fazla vakit kaybedilmesini gereksiz bulmaktadır. Ayrıca,   eldeki belgelere göre, ilgili şahıs orduya katılmadan önce askeri makamlara bu derece önemli   sorunları olduğunu bildirmemiştir.   Ne zaman olduğu belirlenemese de başvuranın oğlu askerlik hizmetine karşı bıkkınlık   duymaya başlamış ve askerlik yaptığı sürece saldırgan bir davranış biçimi sergilemiştir. Bu   saldırgan tutum, 2 Nisan 2001 tarihinde meydana gelen bir sürtüşmede arkadaşını yaralamaya   kadar varmıştır.   Üstleri ile arkadaşlarının beyanlarına göre, F. Aydın’da gözlemlenen bu davranış bozuklukları   izinden döndüğü 5 Haziran 2001 tarihinden sonra daha da artmıştır. Zaten, ilgili şahıs o   tarihlerde üstlerine psikolojik sorunlarından bahsetmiş ve onlar da 10 Ağustos 2001’de   kendisini Aksaz Askeri Hastanesi’ne sevk etmişlerdir. Hastane başhekimi kendisinin Muğla   Devlet Hastanesi psikiyatri bölümüne sevk edilmesini istemiş ve 14 Ağustos 2001 tarihinde   bu sevk gerçekleşmiştir. Muayene sonrasında, başvuranın oğlunun asosyal olduğu ve   anksiyete bozuklukları yaşadığı anlaşılınca, doktor kendisinin Đzmir Askeri Hastanesi’ne sevk   edilmesini istemiştir. 16 Ağustos 2001 tarihinde, F. Aydın Đzmir Askeri Hastanesi’ne sevk   edilmiş ve hastanenin psikiyatri doktoru raporunda ilgili şahsın anksiyete bozuklukları   yaşadığını ve durumunun tedavi veya müdahale gerektirmediğini bildirmiştir. Doktor,   başvuranın oğlunun tekrar muayene edilmek üzere on beş gün sonra gelmesini istemiştir. Ilgili   şahıs bu muayene tarihinden önce yani 26 Ağustos 2001’de intihar etmiştir.   AĐHM, başvuranın oğlunu olaydan on gün önce gören son psikiyatrın kendisine ilaç tedavisi   veya başka bir mühahale önermediğini tespit etmektedir. Dosyada bulunan unsurlara   dayanarak psikiyatrın tutumunu hatalı veya tedbirsiz bir davranış olarak nitelemek mümkün     değildir. AĐHM’nin görevi, ‘şayet ilgili şahıs hemen tedavi altına alınsaydı bu trajik olayın   önüne geçilebilir miydi’ sorusuna cevap aramak değildir.   Buradan yola çıkılarak, orduya katıldıktan sonra davranış bozukluğu gösteren askerlerin   tedavi ve denetimi konusunda Devlet’in uygulamaya koyduğu sistemin yeterli olup olmadığı   sorgulanabilir (Ataman, ilgili bölüm, prg. 61). Bununla birlikte, bilhassa intihara yatkınlık   belirtileri karşılaştırıldığında, ciddi ve belirgin akli denge bozukluklarının görüldüğü   müteveffa Kılınç ve müteveffa Ataman davalarıyla mevcut dava koşullarının benzerlik   göstermediği açıktır. (Kılınç ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 44-45, ve Ataman, ilgili bölüm,   prg. 12, 13, 58).   Başvuranın oğlu her ne kadar kendisini iyi hissetmediğini defalarca belirtmiş olsa da, genel   davranışlarına bakarak böyle bir eylemi gerçekleştireceğini kestirmek kolay değildir.   Arkadaşlarının ifadelerine göre ilgili şahıs, gerçek ve yakın bir intihar riski taşıdığını belli   eden veya böyle bir eylemi gerçekleştirmeye hazır olduğunu gösteren bir davranış biçimi   sergilememiştir. Ayrıca, sorununu çözmek üzere bilinmeyen bir tarihte ilgili şahısı muayene   eden bir psikolog da yine onun gerçek ve yakın intihar riski taşıdığını teşhis etmemiştir. Son   olarak, başvuranın oğlunu gören hiçbir doktor bu yönde ciddi bir risk olduğunu tespit   etmemişlerdir.   Dolayısıyla mevcut davada, F.Aydın’ın üstleri onun ruhsal durumunu kontrol altında tutmak   amacıyla gerekli önlemleri almamakla ve intiharı engellemek için daha fazla çaba   göstermemekle suçlanamaz. Son olarak, dava dosyasında, başvuranın oğlunun izinden   dönmeden önce psikolojik yardım istediğini gösteren herhangi bir kanıt belgesi   bulunmamaktadır. Tüm bu olgular ışığında AĐHM, askeri yetkililerin F. Aydın’ın gerçek ve   yakın intihar etme riski taşıdığını tahmin edemeyecekleri kanaatine varmaktadır. Đlgili şahısta   görülen davranış bozukluklarının üstleri tarafından bir intihar yatkınlığı olarak algılanması   beklenemez.   Sonuç olarak, AĐHM’in kanaatine göre AĐHS’nin 2. maddesi esas bakımdan ihlâl   edilmemiştir.   b) Askeri makamlar tarafından yürütülen soruşturmalar   Mevcut davada, AĐHM’nin daha önce yukarıda da belirttiği gibi, askeri yönetmelikler,   bilhassa orduya katıldıktan sonra başvuranın oğlunun ruh halini anlamak ve kontrol altında   tutmak açısından bir ölçüde yetersiz kalmıştır. Bu durumun olayların gelişmesinde önemli bir   rol oynadığı inkâr edilemez. Bu itibarla, yukarıda yapılan tespit bu şikâyetin AĐHS’nin 2.   maddesinde yer alan usule ilişkin yükümlülükler açısından incelenmesini etkilemez (bakınız,   bu anlamda, Salgın, ilgili bölüm, prg. 85).   Mevcut davaya benzer davalarda, ölümle sonuçlanan olayların meydana geliş şartları ile diğer   sorumlulukların belirlenmesi için, yaşama hakkını koruyan kanunlar çerçevesinde bağımsız   bir soruşturma yapılmasının gerekliliği vurgulanmıştır (Salgın, ilgili bölüm, prg. 86).   Mevcut davada, olaydan hemen sonra bir ceza soruşturması başlatılmış ve daha sonra bunu   idari bir soruşturma takip etmiştir. Yargı organları, olayların nasıl geliştiğini gün yüzüne   çıkarmak üzere soruşturma başlatmış olsalar da, niçin askeri yönetmeliğin bilhassa orduya   katıldıktan sonra başvuranın oğlunun ruh halini anlamak ve kontrol altında tutmak açısından   bir ölçüde yetersiz kaldığını araştırmamışlardır. AĐHM, soruşturmayı yürüten makamların,   tıbbi kurumların tedbirsiz davranıp davranmadıklarını ya da hatalı karar verip vermediklerini     tam olarak araştırmadan soruşturmayı tamamladıklarını tespit etmektedir. Bu noktada, ne   askeri savcı ve ne de idari soruşturma komisyonu, başvuranın oğlunu muayene eden farklı   doktorların ve bilhassa intihardan on gün önce Đzmir Askeri Hastanesi’nde ilgili şahısı gören   psikiyatrın ifadelerine başvurmamışlardır. Soruşturma sonuçlarında bu bağlamda ortaya   çıkabilecek olası sorumluluklara dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.   Ayrıca AĐHM, F. Aydın ile er Şahin Doğu arasında geçen tartışma konusuyla ilgili olarak   dinlenen tanık ifadelerinde çelişkili beyanlar bulunduğunu tespit etmektedir. Oysa, başvuran   ile er Şahin Doğu’nun verdikleri ifadelere göre astsubay Tanju Dolar tartışmaya müdahale   etmiştir, zaten astsubay da bunu doğrulamıştır, yalnızca er Davut Sonsuz aksini beyan   etmiştir. Tüm bunlara rağmen askeri savcı, bu noktayı aydınlatmaya çalışmamıştır.   AĐHM’ne göre, yukarıda tespit edilen bu ihmaller, yapılan soruşturmanın hem ciddiyetini ve   hem de bir erin ölümüyle sonuçlanan gelişmeleri tatmin edici bir şekilde aydınlatma   kapasitesini zayıflatmıştır. Dolayısıyla AĐHM’nin, F. Aydın’ı ölüme sürükleyen gerçek   gelişmelerin doğru bir şekilde değerlendirildiğini ve tespit edildiğini kabul etmesi mümkün   değildir.   Bu itibarla, AĐHS’nin 2. maddesinin usule ilişkin bölümü ihlâl edilmiştir.   II. AĐHS’NĐN 6. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Başvuran, AĐHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, askeri savcı ve askeri   mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığını iddia etmektedir.   AĐHM, bu şikâyetin yukarıda irdelenen şikâyetle bağlantılı olması dolayısıyla aynı şekilde   kabuledilebilir ilan edilmesini uygun görmektedir.   Mevcut davada 2. maddeyle ilgili bulguların ortaya çıkması dolayısıyla AĐHM, davanın ayrıca   6. ve 13. maddeler açısından incelenmesini gerekli bulmamaktadır.   III. AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Başvuran son olarak, oğlunun Kürt menşeli olması dolayısıyla AĐHS’nin 14. maddesi   bağlamında bir ayrımcılığa maruz kaldığını iddia etmektedir.   AĐHM, bu şikâyeti başvuranın sunduğu şekilde incelemiştir. AĐHM, elinde bulunan tüm   unsurlar ışığında, AĐHS ve Protokolleriyle teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin herhangi   bir şekilde ihlâl edilmediğini gözlemlemektedir.   Sonuç itibariyle, bu şikâyet dayanaktan yoksun bulunduğundan AĐHS’nin 35. maddesinin 3.   ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.     IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Manevi tazminat   Başvuran, manevi tazminat talebinde bulunmakta ancak miktar belirtmemektedir.   Hükümet, manevi tazminat ödenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.   Hakkaniyete uygun olarak AĐHM, başvurana 2.500 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği   kanaatindedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran, yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak talepte bulunmamaktadır.   Bu itibarla AĐHM, yargılama masraf ve giderleri kapsamında tazminat ödemeye gerek   olmadığı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç   puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Başvurunun AĐHS’nin 2., 6. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan şikayetlere ilişkin   kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;   2. AĐHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;   3. AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;   4. AĐHS’nin 6. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine   gerek olmadığına;   5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL   çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 2.500 Euro (iki bin beş yüz   Euro) manevi tazminat ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMĐŞTĐR.   Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve   3. paragraflarına uygun olarak 25 Kasım 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   13

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło