35044/97
WyrokETPCz2005-06-28ECLI:CE:ECHR:2005:0628JUD003504497
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany torturom lub nieludzkiemu traktowaniu w areszcie policyjnym, co stanowi naruszenie art. 3 Konwencji, oraz czy miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego w związku z tymi zarzutami, zgodnie z art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego, stwierdzone w późniejszych raportach medycznych, w połączeniu z brakiem dostępu do adwokata, lekarza i rodziny podczas aresztu, tworzą silne domniemanie, że doznane obrażenia były wynikiem złego traktowania w areszcie. Rząd nie przedstawił przekonującego wyjaśnienia tych obrażeń. W odniesieniu do art. 13, Trybunał stwierdził, że krajowe postępowanie karne przeciwko funkcjonariuszom policji było nieskuteczne, ponieważ sąd krajowy nie przeprowadził dogłębnego dochodzenia ani ekspertyz medycznych, co uniemożliwiło ustalenie odpowiedzialności i uzyskanie odszkodowania.Stan faktyczny
Skarżący, Hasan Kılıç, został aresztowany 16 maja 1994 roku pod zarzutem przynależności do PKK. Twierdził, że był torturowany w areszcie policyjnym, w tym bity, kopany, poddawany torturom genitalnym i zmuszany do podpisania zeznań. Początkowe badanie lekarskie nie wykazało obrażeń, ale późniejsze badania w więzieniu ujawniły drętwienie i mrowienie w lewej ręce, które rozprzestrzeniło się na obie ręce. Krajowe postępowanie karne przeciwko policjantom oskarżonym o tortury zakończyło się uniewinnieniem z powodu braku wystarczających dowodów.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. 2. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w związku z art. 3. 3. Zasądził na rzecz skarżącego 15 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 500 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. 4. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
HASAN KILIÇ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:35044/97)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Haziran 2005
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (35044/97) başvuru no’lu davanın
nedeni, bu ülke vatandaşı Hasan Kılıç’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
(AİHS) eski 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 24
Kasım 1995 tarihinde yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Turan ve M. İriz tarafından temsil
edilmektedir.
Başvuran AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunarak gözaltında işkenceye maruz
kaldığını ileri sürmekte ve mevcut davada uygulanan cezai yargılama yolunun etkisiz
olduğunu dile getirmektedir. Başvuran aynı zamanda AİHS’nin 5.,6. ve 14. maddelerinin ihlal
edildiğinden şikayetçi olmaktadır.
Başvuru 1 Nisan 2003 tarihinde kabuledilebilir bulunmuştur.
OLAYLAR
I. Davanın Koşulları
Hasan Kılıç adlı başvuran 1974 doğumlu olup halen Bursa Cezaevi’nde tutulu
bulunmaktadır. Başvuran olayların meydana geldiği dönemde öğrencidir.
A. Başvuranın yakalanıp gözaltına alınması
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
1. Başvuranın yorumu Mayıs 1994 tarihinde başvuran İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü Terörle
Mücadele Şubesi polisleri tarafından Beyoğlu’nda bir kafede yakalanmıştır. Yakalama
esnasında polisler başvuranı tekme ve darbelerle araca bindirmişler ve Emniyet Müdürlüğü’ne
götürerek burada gözaltına almışlardır.
Başvuranın ağzı ve burnu kanadığı halde polis tarafından gözleri bağlanıp bodrum
katına indirilmiş ve özel eşyaları alınmıştır. Başvuran bir gün boyunca beton zemin üzerinde
yemeden içmeden oturmak, kimi zaman da uyumaması için tek ayak üzerinde durmak
zorunda bırakılmıştır.
Ardından başvuran bir üst kata çıkarılarak burada jenital organlarına işkence yapılmış
ve tecavüzle tehdit edilmiştir.
Polis memurları başvuranı, İstanbul’da PKK adına yapılan birçok bombalı saldırıya
karıştığını kabul etmeye zorlamışlardır. Başvuranın bunu kabul etmemesi üzerine kendisine
birkaç gün daha işkence yapılıp kötü muamelede bulunulmuştur. Mayıs 1994 tarihinde başvuran, PKK içinde bomba uzmanı olarak çalıştığını kabul
ettiğini bildiren bir ifade imzalamıştır. Fakat başvuranın gözaltı bununla da sona ermemiş,
doğal ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak altı gün daha gözaltında tutulmuştur.
Gözaltı süresinin sona erdiği 25 Mayıs 1994 tarihinde başvuran İstanbul Adli Tıp
Kurumu’na gönderilmiş ve burada kendisiyle birlikte suçlanan diğer altı kişinin muayene
edilmesi sonucunda düzenlenen rapora göre başvuranın vücudunda hiçbir darbe izi ya da yara
tespit edilmemiştir.
Muayeneden sonra başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)
Cumhuriyet Savcısı’nın karşısına çıkarılmıştır. Başvuran hakkındaki suçlamaları ve işkence
altında alındığı gerekçesiyle polis tarafından alınan ifadesini reddetmiştir. Fakat başvuranın
bu beyanları tutanağa geçirilmemiştir.
2. Hükümet’in yorumu Mayıs 1994 tarihinde PKK üyesi olduklarından şüphelenilen iki kişi, yani
başvuranın kardeşi H.K. ile suç ortağı Ş.A. Beyoğlu Postanesi’ne bomba koymayı planlarken
bombanın zamanından önce patlaması üzerine H.K. ölmüş, Ş.A. ise yaralı olarak ele
geçirilmiştir. Önce Emniyet Müdürlüğü’nde ardından savcılıkta dinlenen Ş.A. başvuranla
birlikte diğer üç kişinin adını vererek, bu kişilerin bulunduğu yeri de polise bildirmiştir.
Sonuçta PKK’ya üye olduğundan şüphe edilen başvuran aynı tarihte yakalanmıştır.
Başvuranla birlikte suçlanan diğer kişiler 25 Mayıs 1994 tarihine kadar gözaltında
tutulmuşlardır. Bu tarihte Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almış ve ilgili kişi
gözaltında iken kötü muameleye maruz kaldığı yönünde hiçbir şikayette bulunmamıştır.
Yine aynı tarihte başvuran DGM’ye çıkarılmış ve Cumhuriyet Savcısı’na verdiği
ifadeyi doğruladığından, tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.
B. Başvuranın tutuklanmasından sonra yapılan sağlık muayenesi
Başvuran 25 Mayıs 1994 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’ne sevk edilmiştir. Mayıs 1994 tarihinde cezaevi hekimi tarafından muayene edilen başvuranın sol
elinde uyuşma saptanmıştır. Haziran 1994 tarihinde Cezaevi İdaresi bu raporu Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na
göndermiştir. Savcılık başvuranı Adli Tıp Kurumu’na göndermeye karar vermiştir. Haziran 1994 tarihinde Adli Tıp Kurumu, cezaevi hekiminin düzenlediği raporu
onaylamıştır. Yapılan muayenede uyuşukluk ve karıncalanmanın devam ettiği ve her iki kola
ve parmaklara kadar yayıldığı tespit edilmiştir. Herhangi bir dış travmatik lezyon
saptanmadığı için Adli Tıp Kurumu hekimi, ilgili kişinin tehlike altında olmadığı sonucuna
vararak beş günlük istirahat vermiştir.
C. Başvurana işkence yaptıkları iddia edilen kişiler hakkında başlatılan cezai
işlemler Temmuz 1994 tarihinde başvuran İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na kendisini
gözaltına tutan polis memurları hakkında şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran 29 Haziran tarihli sağlık raporuna dayanarak, kendisine elektrik verildiğini, asıldığını, hayalarının
sıkıldığını ve falakaya yatırıldığını belirtmiş, ayrıca gözleri bağlıyken bir ifadeyi imzalamak
zorunda bırakıldığını açıklamıştır. Ocak ve 13 Şubat 1995 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı sırasıyla polis
memuru Ü.K. ile komiser Ö.D.’yi dinlemiştir. Sözkonusu kişiler gözaltının bitiminde
düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleler
konusunda herhangi bir şey belirtilmediğini dile getirerek, benzeri iddiaların, güvenlik
güçlerini yıldırmak isteyen PKK üyeleri tarafından örgütün emri doğrultusunda sıklıkla
ortaya atıldığını eklemişlerdir. Sözkonusu iki emniyet mensubu haklarındaki suçlamalara
karşı çıkarak, başvurana cezaevine girişinden uzun bir süre verilen raporun hiçbir kanıtlayıcı
değer taşımadığını beyan etmişlerdir. İşin aslı PKK üyeleri cezaevlerinde şikayette
bulunabilmek için kendi kendilerine zarar verebilmektedirler. Şubat 1995 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sözkonusu polis memurları
hakkında, devlet görevlilerinin zorla ifade almak amacıyla kötü muamelede bulunmalarını
yasaklayan Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nde dava açmıştır. Haziran 1995 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi davalı polis memurlarının isnat
edilen suçları işlediklerine dair kesin ve ikna edici delillerin bulunmayışı nedeniyle ilgili
kişilerin beraat etmelerine karar vermiştir. Başvuranın dayanaktan yoksun iddialarının soyut
iddialar olmanın ötesine geçemediğini belirten Mahkeme, sözkonusu kişinin olaylar hakkında
anlattıklarının da çelişkili olduğuna kanaat getirmiştir.
Savcılık Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı temyize götürmediğinden, karar 15
Haziran 1995 tarihinde kesinleşmiştir. TCK’nın 371. maddesi uyarınca davaya müdahil taraf
olarak katılmayan başvuran da kararı temyize götürememiştir.
D. Başvurana karşı açılan dava Haziran 1994 tarihinde Savcılık, başvuran hakkında PKK’ya üye olmak
suçlamasıyla DGM’ye dava açmıştır. Temmuz 1995 tarihinde başvuran tutuklu ve sanıklara yapılan kötü muameleleri
protesto etmek amacıyla açlık grevine başlamıştır.
Son olarak DGM başvurana 12 yıl 6 ay hapis cezası vermiş ve bu karar 8 Şubat 1999
tarihinde kesinleşmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran kendisini itirafa zorlamak için gözaltında yapılan işkenceler dolayısı ile
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
A. Tarafların Savları
1. Hükümet
Hükümet, gözaltının bitiminden otuz dört gün sonra, 29 Haziran 1994 tarihinde alınan
sağlık raporunun hiçbir ispat değeri taşımadığını ve AİHS’nin 3. maddesi açısından da hiçbir
sonuca ulaştıramayacağını ileri sürmektedir. Buna karşılık 25 Mayıs 1994 tarihli rapor,
olayların kronolojik düzeni için düşünüldüğünde başvuranı yalanlamak için yeterlidir.
Sonuç olarak Hükümet Erdagöz-Türkiye (22 Ekim 1997 Derleme Kararlar ve
Hükümler 1997-VI, s. 2312, § 42) kararına gönderme yapmakta ve AİHM’den, İstanbul Ağır
Ceza Mahkemesi’nin verdiği hükme temel oluşturan tespitlere katılmasını ve mevcut davada,
Devlet’in belirtilen olaylarda sorumluluğunu ortaya koyacak hiçbir unsurun bulunmadığı
yönünde karar vermesini talep etmektedir.
2. Başvuran
Başvuran gözaltına alınmadan önce herhangi bir sağlık muayenesinden
geçirilmediğinin altını çizmekte ve 25 Mayıs 1994 tarihli rapor ile beş gün sonra verilen rapor
arasında saptanan farkın ancak yapılan ilk muayenenin yüzeyselliğinin bir kanıtı olabileceğini
ileri sürmektedir.
Böylelikle başvuran, Erdagöz kararında
belirtilen durumun kendisininkine
benzemediğini, zira kendisinin olaylara ilişkin yaptığı açıklamaların hiçbir karışıklığa yol
açmadığını ve hapsedilmesinden sonra gerçekleştirilen muayenede elde edilen sonuçlarla
desteklendiğini dile getirmektedir.
B. AİHM’nin Takdiri
AİHM başvuranın gözaltı bitiminde, 25 Mayıs 1994 tarihinde İstanbul Adli Tıp
Kurumu tarafından muayene edildiğini ve vücudunda hiçbir şiddet izine rastlanmadığını
kaydetmektedir. Oysa başvuranı 30 Mayıs 1994 tarihinde muayene eden Bayrampaşa Cezaevi
doktoru elde ve sol serçe parmakta duyu kaybı saptamıştır. Bu tanı 29 Haziran 1994 tarihinde
Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmış ve bulguların vücudun üst uzuvlarına kadar yayıldığı
gözlemlendiğinden beş günlük istirahat vermiştir.
Bilindiği üzere bir kimse tek başına tutuklu bulundurulurken meydana gelen her türlü
yaralanma, olaylara dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğinden (Salman-Turkiye [GC],
no 21986/93, § 100, CEDH 2000-VII), AİHM mevcut şikayete kaynaklık eden olayların
tespit edilmesi amacıyla dayanak alınacak delilin, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir dizi
emareden doğması gerektiğini hatırlatır (Dikme- Türkiye, no 20869/92, § 73, CEDH 2000-
VIII). Bu son noktada, başvuranın on günlük gözaltı süresince ne bir avukata, doktora,
yakınına ya da arkadaşına erişim hakkından yararlandığını, ne hakim önüne çıkarıldığını
hatırlatmak uygun olacaktır. Tüm bu süre boyunca başvuran tamamen, başta kendisini
sorgulamakla görevli olanlar olmak üzere polis memurlarının insafına bırakılmıştır.
Daha önce de benzer durumlarla karşılaşan AİHM, bazı kötü muamele biçimleri ile bir
kişinin vücudunun üst bölgelerinde tespit edilen duyu kaybı, karıncalanma ve ağrıdan
başlayıp (Bkz., örneğin, Algür-Türkiye, no 32574/96, §§ 14 ve 16, 22 Ekim 2002 ; Yaz-
Türkiye, no 29485/95, §§ 12 ve 15, 22 Temmuz 2003 ve Ayşe Tepe -Türkiye, no 29422/95, §§
ve 18, 22 Temmuz 2003) kollardaki sinir ağında oluşan lezyonlara kadar uzanan (Aksoy-
Türkiye, 18 Aralık 1996, Derleme 1996-VI, s. 2278, § 60) rahatsızlıklar arasındaki az çok
yakın ilişkiyi görmezlikten gelemez. AİHM kesin hüküm vermekten kaçınarak, başvuranın
dayanak aldığı tıbbi belgelerin bu hususta kesin bir tespit teşkil etmemekle birlikte,
kollarından asıldığı yönündeki iddiasına inandırıcılık katabileceği kanaatindedir.
İlgili kişi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının başlangıcında sağlık muayenesinden
geçirilmediği için, tespit edilen semptoma yol açan olayların, yakalanmasından önceki
dönemde meydana gelmiş olabileceği ileri sürülemez. Dolayısıyla bu semptomun kaynağı
hakkında makul bir açıklama getirmek ve sözkonusu iddiayı şüpheye düşürebilecek olayları
doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır (Bkz., diğerleri arasında,
Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V; Berktay-Türkiye, no: 22493/93, §
167, 1 Mart 2001, ve Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001).
Oysa aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı Hükümet’in açıklamaları AİHM tarafından
ikna edici bulunmamıştır.
Öncelikle 25 Mayıs 1994 tarihinde gerçekleştirilen muayeneyi 29 Haziran 1994 günlü
muayeneden ayıran yaklaşık bir aylık süreye dayanan argüman incelendiğinde zayıf olduğu
ortaya çıkmaktadır, zira yapılan son muayene ile 30 Mayıs 1994 tarihinde, yani başvuranın
gözaltına alınmasından beş gün sonra, cezaevi doktoru tarafından yapılan muayenede konan
ilk tanı doğrulanmıştır.
Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ni davalı iki polis memuru hakkında beraat
kararı vermeye sevk eden gerekçeleri, kendisini haklı kılıyormuş gibi gösteren Hükümet’e, bu
hususta da katılmak mümkün değildir.
Her şeyden önce şu sebeple ki, işkenceci olduğundan şüphe edilen bir kimsenin beraat
etmesi, Savunmacı Devlet’in, AİHS’nin 3. maddesi açısından, denetimi altındaki bireylere
karşı taşıdığı sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır (Yaz, § 30, ve Berktay, § 168). İkincisi,
bu sorumluluk dikkate alındığında, emniyet yetkilileri, tutukluların polisi yıldırmak için kendi
kendilerine zarar vermelerinin sıkça rastlanan bir yöntem olduğu gibi varsayımlar ardına
sığınamazlar.
Elbette kabul edilemeyecek olan benzeri yöntemler şayet bu kadar yaygın ise, şüpheli
koşullar altında gözaltına alınan kişilerin öncelikle eksiksiz bir şekilde sağlık muayenesinden
geçirilmelerini sağlamak ve bu kişilerin tutuklu bulundukları cezaevlerinde yeterli gözetim
tedbirlerini almak yine yetkili mercilere düşen bir görevdir.
Her ne sebepten olursa olsun, 30 Mayıs ve 29 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen
muayeneler arasındaki süreçte başvuranın durumunun ağırlaştığını belirtmek gerekir. O halde
burada sözkonusu olan, zamanla ağırlaşma eğilimli ve en geç ilk tanının konmasından hemen
sonra daha gelişmiş bir nörolojik muayeneye, ardından ise tıbbi takibe konu olması gerekse de
doğası gereği, gözaltı süresinin bitiminde ortaya çıkartılabilecek bir problemdir. Bu ayrıca
cezaevi yetkililerinin, başvuranın davranışlarını ve gerçek sağlık durumunu daha yakından
izlemelerini sağlayabilirdi.
AİHM’nin takdirine sunulan unsurların bütünü ve özellikle dosyada yer alan üç sağlık
raporu arasındaki uyuşmazlığa Hükümet tarafından makul bir açıklama getirilemediği dikkate
alındığında, ilk yapılan muayenenin usulüne uygun biçimde gerçekleştirilmediği ve son iki
rapora göre kollarda tespit edilen rahatsızlığın, Hükümetin sorumluluğunu taşıdığı kötü
muameleden kaynaklandığı sonucuna varılması gerekmektedir.
AİHM bu tespit ışığında, diğer fiziksel ve psikolojik şiddet iddialarının mevcut davada
kanıtlanmasındaki güçlük dikkate alındığında, bunların doğruluğunu araştırma
zorunluluğunun bulunmadığı kanaatindedir.
Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran kendisine işkence yapanların cezasız kalmasıyla mevcut davada etkisiz kalan
Hukuk sisteminin uygulamadaki zayıflığına işaret ederek, AİHS’nin 13. maddesine atıfta
bulunmaktadır.
A. Tarafların Savları
Hükümet, başvuranın davalı polis memurlarının yargılanmasına müdahil taraf olarak
katılmadığı gözönünde bulundurulduğunda, AİHS’nin 3. maddesine dayanan şikayetin
“savunulabilir” olmayışının, 13. madde açısından ortaya hiçbir sorun çıkarmadığını ileri
sürmektedir.
Başvuran ise diğer yandan, zanlı iki polis memurunu aklamak amacıyla davaya bakan
hakimlerin, iddialarını destekleyen tıbbi belgeleri gerektiği gibi dikkate almadıklarından
şikayetçi olmaktadır. Sözkonusu kişilerin masum oldukları varsayılsa bile gerçek
sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması gerekmekteydi. Bunu gerçekleştirmeyen
yetkili hakimler aslında, maruz kalınan haksızlığın telafi edilmesi için yapılacak bir tazminat
başvurusunun başarı şansının önünü tamamen kapamışlardır.
B. AİHM’nin Takdiri
Sözkonusu hak, doğası gereği, AİHS’nin 13. maddesi gereğince Devletlerin sunmak
zorunda oldukları hukuki başvuru yolu türü açısından bazı sonuçlar içermektedir. AİHS’nin 3.
maddesinde öngörülen hakların ihlal edildiğine ilişkin “savunulabilir” iddialar sözkonusu
olduğunda (Z. ve diğerleri-Birleşik Krallık [GC], no 29392/95, § 108, CEDH 2001-V), gerek
maddi gerekse manevi zararın tazmin edilmesi ilkesel olarak mümkün olup, tazminat
rejiminin bu başlık altında uygulanacak bir parçasını teşkil etmektedir (ibidem, § 109, ve,
mutatis mutandis, Öneryıldız- Türkiye [GC], no 48939/99, § 107, CEDH 2004-XII).
Şayet benzeri diğer davlarda AİHM 13. madde kapsamında bazen, sorumluların tespit
edilip cezalandırılmalarını sağlayacak, etkili soruşturmaların yapılmadığını teyit etmişse de
(Bkz., örneğin, Aksoy, s. 2286, § 95 ; Aydın -Türkiye, 25 Eylül 1997, Derleme 1997-VI, ss.
1895-1896, § 103 ; bu konu hakkındaki tartışma için, bkz., İlhan -Türkiye [GC], no 22277/93,
§§ 91-93, CEDH 2000-VII, ve Assenov-Bulgaristan, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, s.
3290, § 102), bunun nedeni, böylesi bir soruşturmanın yokluğunda, Türk hukukundaki ceza
soruşturmaları ile idari veya hukuki başvuru yolları arasında usul açısından mevcut olan sıkı
bağ nedeniyle mağdurun, kendisine tazminat verilmesi için açık olan başvuru yolunu
kullanmasının imkansız olduğu bir durumda bulunabilmiş olması idi (Bkz., örneğin, Salman,
§ 109).
AİHS’nin ne 13. ne de bir diğer hükmü başvurana üçüncü kişiler hakkında adli işlem
başlatmak ve mahkum ettirmek hakkı tanımadığından, başvuranın şikayeti tam olarak bu
çerçeve içinde yer almaktadır (Perez-Fransa [GC], no 47287/99, § 70, CEDH 2004-I).
Buradan çıkan sonuca göre mevcut davada AİHM’nin görevi sadece, başvuranın
elbette Sözleşme’nin 3. maddesine göre “savunulabilir” şikayeti karşısında, Türk Ceza
Hukuku’nun işleyiş tarzının, başvuranı etkili bir başvuru yolu kullanmaktan alıkoyup
koymadığını araştırmak olacaktır.
Mevcut davada Savcılık tarafından mahkemeye çıkarılan iki polis memuru hakkında
başlatılan cezai yargılama, ilgili kişilerin beraat etmeleriyle sonuçlanmıştır. Sonuçta verilen
hükme göre, ne herhangi bir kötü muamelenin varlığı, ne de şu veya bu polis memurunun
belirtilen olaylara herhangi bir şekilde dahil olduğu tespit edilmiştir (Hasan Kılıç-Türkiye, no
35044/97, 1 Nisan 2003). Davaya bakan hakimler, özellikle zanlı polis memurlarının verdiği
ifadelerden ve başvuranın sözlerinde gözlerinin bağlı olduğu zamana dair ortaya çıkan
çelişkiden yola çıkarak, ne daha derin bir ek soruşturma yürütülmesini, ne de son iki sağlık
raporunda belirtilen sonuçların doğruluğunu teyit etmek amacıyla ekspertiz yapılması
yönünde karar almışlardır. Böylelikle davaya bakan hakimler, sadece ilgilide tespit edilen
rahatsızlıkların kaynağını değil, aynı zamanda bu rahatsızlıkların tespitindeki gecikmeye yol
açmış olabilecek ihmalkarlıkların nedenlerini de aydınlatma olasılığını ortadan
kaldırmışlardır.
Sonuç olarak mevcut davada uygulanan cezai yargılama yolu, idare ve hukuk
mahkemeleri tarafından kendisine tazminat verilmesi için başvuranın çaba göstermesini
makul kılan hiçbir dayanak sunmamıştır, çünkü başvuranın bu ve diğer davalarda olduğu gibi,
en azından kötü muamele mağduru olduğunu kanıtlaması gerekmiştir (Hasan Kılıç, adıgeçen
karar).
Bu itibarla AİHM, Hükümet tarafından ortaya konanın aksine, başvuranın müdahil
taraf olması halinde kullanabilecek olduğu temyiz yolunun, soruşturmanın ya da davanın
sonuçlarını kaydadeğer bir şekilde değiştirebileceğine ikna olmamıştır (Bkz., örneğin,
Şenses).
Sonuç olarak mevcut davada AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat olarak 33.739,50 Amerikan Doları (USD) talep etmektedir.
Aylık 271 USD asgari ücreti baz alan başvuran, hapis cezasını çektikten sonra normal yaşama
dönene kadar maruz kaldığı gelir kaybından söz etmektedir.
Başvuran diğer yandan, gözaltındayken yaşadıklarından, özellikle maruz kaldığı
şiddetten kaynaklanan manevi zarar için 50.000 USD talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmakta olup, bunların hem fahiş tutarda olduğunu hem
de adil bir tazminin hiçbir surette makul sınırları aşmaması ve haksız zenginliğe yol açmaması
gerektiğini belirtmektedir.
Tespit edilen şiddet olayları ile başvuranın dile getirdiği maddi zarar arasında
nedensellik bağı bulunmayışı nedeniyle AİHM maddi tazminat talebinin kabul
edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Buna karşılık AİHM manevi zarar için hakkaniyete uygun
olarak için 15.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran yaptığı masraf ve harcamalar için 4148 Euro talep ederek bu tutarın belli bir
ölçüde hesap dökümünü çıkarmakta ve Bakanlık tarifesine göre belirlenen avukatlık ücretleri
için de sözkonusu miktara 857 Euro eklemektedir.
Hükümet sözkonusu talep kanıtlanmadığından ve fahiş tutarda olduğundan AİHM’den
bunu reddetmesini talep etmektedir.
AİHM Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekten yapılmış olan ve makul
tutarda olan masrafların ödenebileceğini hatırlatır (Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96,
§ 79, CEDH 1999-II). Başvuran iddialarına ilişkin ne bir kanıtlayıcı belge ne de bir yazı
tebliğ ettiğinden, AİHM bunların bu haliyle kabul edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Ne var
ki mevcut davanın hazırlanması için başvuranın, 21 Şubat 2001 tarihinde Avrupa Konseyi
tarafından adli yardım adı altında yapılan 625,04 Euro ile karşılanmayan bazı harcamalar
yapmış olması gerektiğinden, AİHM masraf ve harcamalar için 1.500 (binbeşyüz) Euro
ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3 'lük
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine,
2. AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte 13. maddesinin de ihlal edildiğine,
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı
Hükümet tarafından başvurana,
i. manevi tazminat için 15.000 (onbeş bin) Euro ödenmesine,
ii. masraf ve harcamalar için 1.500 (bin beş yüz) Euro ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 28 Haziran 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło