35811/97
WyrokETPCz2005-08-02ECLI:CE:ECHR:2005:0802JUD003581197
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie oparte na zeznaniach uzyskanych bez obecności adwokata i niemożność skutecznego przesłuchania świadków oskarżenia naruszyły prawo do rzetelnego procesu sądowego z art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c i d Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że prawo do rzetelnego procesu sądowego, gwarantowane przez art. 6 ust. 1, wymaga zapewnienia pomocy prawnej od wczesnych etapów postępowania karnego, w tym podczas przesłuchań policyjnych, oraz prawa do milczenia i niesamooskarżania się. Stwierdził, że skarżący został pozbawiony pomocy prawnej podczas przesłuchań, a jego zeznania, uzyskane w podejrzanych okolicznościach, stały się kluczowym dowodem. Ponadto, Trybunał podkreślił, że sąd krajowy oparł się na zeznaniach świadków oskarżenia, których skarżący nie mógł skutecznie przesłuchać ani zakwestionować ich wiarygodności, mimo istniejących sprzeczności. Brak skutecznego środka zaradczego na etapie odwoławczym potwierdził naruszenie prawa do obrony i ogólnej rzetelności procesu.Stan faktyczny
Skarżący, Mustafa Kolu, został aresztowany 27 lutego 1995 r. pod zarzutem kradzieży z włamaniem, która miała miejsce w październiku 1994 r. Twierdził, że był bity i torturowany przez policję, zmuszony do podpisania pustych dokumentów i złożenia zeznań obciążających go, bez obecności adwokata. Mimo sprzeczności w zeznaniach ofiar i braku możliwości skutecznego przesłuchania ich przez obronę, sąd krajowy skazał go na 33 lata i 4 miesiące więzienia, opierając się głównie na jego zeznaniach uzyskanych na policji i identyfikacji fotograficznej.Rozstrzygnięcie
ETPCz odrzucił wstępny zarzut Rządu. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c i d Konwencji. Uznano, że nie ma potrzeby rozpatrywania innych skarg na podstawie art. 6 i art. 7 Konwencji. Zasądzono na rzecz skarżącego 8 000 EUR tytułem wszelkich szkód oraz 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Oddalono pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KOLU - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:35811/97)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG AĞUSTOS 2005
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 35811/97 başvuru no’lu davanın nedeni,
Türk vatandaşı Mustafa Kolu’nun (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Mart 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Ankara Barosu
avukatlarından Y. Alataş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu Başvuran Mustafa Kolu, olayların geçtiği dönemde kuaför çırağı olup
Adıyaman’da ikamet etmekteydi.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
A. Davanın Kaynağı
Aynı evi paylaşan iki öğretmen Ş.U. (1970 doğumlu) ve Z.Y. (1967 doğumlu) 22
Ekim 1994 tarihinde, gece hırsızlık için apartmanlarına giren bir kişi hakkında şikayette
bulunmak için Adıyaman Polis Karakolu’na gitmişlerdir.
Z.Y. ifadesinde, bir elin boynunu sıkarken sessiz kalmasını söyleyen bir sesin
kendisini sabah saat 2:30’da uyandırdığını belirtmiştir. Saldırgan, Z.Y.’nin ve de Z.Y.’nin
ellerini bağlamayı reddeden ev arkadaşı Ş.U.’nun ağzını bantlamıştır. Ş.U. bütün ısrarlara
rağmen altın bileziklerini vermeyi reddetmiştir. Z.Y. saldırganın kendisinde başka takıların
bulunup bulunmadığına bakarken karanlıktan dolayı yüzünü göremediğini bildirmiştir.
Sonunda hırsız, anahtarların nerede olduğunu sorduktan sonra apartmanı terk etmiştir. Daha
sonra hırsız giriş kapısından dışarı çıkmıştır. Ardından Ş.U. pencereyi açarak yardım
istemiştir. Böylece polisler kendilerini kurtarmaya gelmiştir.
Ş.U. ise kendilerini tehdit eden sözkonusu kişinin elinde bir silah bulunduğunu
belirtmiştir. Bu nedenle Ş.U. kendi çantasının ve ev arkadaşına ait çantanın yerini söylemiştir.
Ş.U. ya göre Z.Y. ilgili kişiyi gördüğünü ve 1.60 boyunda ve 25 yaşlarında genç bir adam
olduğunu belirtmiştir. Z.Y. ayrıca bu kişiye ait kıyafetleri ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Aynı
gün düzenlenen ek ifadede Ş.U. saldırganın kafasına siyah naylon çorap geçirdiğini ve elinde
bulunan büyük bir silahla kendilerini etkisiz kılarak toplam 3.750.000 TL çaldıklarını
yinelemiştir.
B. Başvuranın yakalanarak gözaltına alınması
Başvuran, 27 Şubat 1995 tarihinde, 23:30 sularında Eskisaray mahallesinde devriye
gezen polisler tarafından “hırsızlığa teşebbüs”’ten tutuklanmıştır. Üzerinde şüpheli hiçbir şey
bulunamamıştır. Başvuran bahsi geçen “teşebbüs” hakkında sorguya çekildikten sonra
Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş ve derhal gözaltına alınmıştır.
Başvuran, polislerin kendisini zorla tutukladıktan sonra dövmeye başladığını
bildirmiştir. Emniyete getirilen başvuran yine tartaklanarak hapisten hiçbir zaman
çıkmamasını sağlayacak yeterli hırsızlık suçlamalarının yapılabileceği konusunda tehdit
edilmiş ve değişik şekilde işkenceye maruz kalmıştır. Başvuran ayrıca boş bir kağıdı
imzalamaya zorlanmıştır. Ertesi gün başvuranın evinde yapılan aramalar sonucunda polisler
ev arkadaşının işyerine giderek ev arkadaşından kendilerine 22 Ekim 1994 gecesinde
kullanıldığı öne sürülen cinayet silahı çakıyı vermesi için zorlamışlardır.
Oysa 28 Şubat 1995 tarihli arama tutanağına göre 10:30’da başvuran itirafta bulunarak
dört ay önce hırsızlık yaptığını kabul etmiştir. Aynı şekilde polisler kendisini evine
götürdüklerinde evinde bir naylon çorap ve bıçak bulmuşlardır.
Başvuran aramanın ardından sorguya çekilmiş ve kendisine avukat isteyip istemediği
sorulmuş, ancak soruşturma tutanağına göre avukat istememiştir. Daha sonra Komiser Selim
kendisine 27 Şubat 1995 tarihinde hırsızlık teşebbüsünde bulunup bulunmadığı ve Ş.U. ve
Z.Y.’ye karşı hırsızlık eyleminde bulunup bulunmadığı konusunda beyanda bulunması
yönünde sorular sormuştur.
Başvuran, bunun ardından iki öğretmen Z.Y. ve Ş.U.’nun dairesine girerek hırsızlık
olayını nasıl planladığını ve gerçekleştirdiğini detaylı olarak açıklamıştır. Başvuran naylon
çorapla kurbanlarını etkisiz hale getirdiğini ve sözkonusu bıçakla tehdit ederek 3.750.000
TL’lerini çaldığını belirtmiştir. Buna rağmen başvuran ateşli silah kullanmadığını belirtmiştir.
Emniyet Müdürlüğü 1 Mart 1995 tarihinde Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı’na gönderdiği bir yazıyla, başvuranın yakalanması ve yaptığı itiraflar
hakkında bilgi vermiştir.
Aynı gün başvuran, sağlık kontrolü için Adıyaman sağlık ocağına gönderilmiş ve
hakkında 3248 numaralı sağlık raporu düzenlenerek başvuranın vücudunda hiçbir darp izine
rastlanılmadığı belirtilmiştir.
Kuşkusuz başvuranın “tutuklanması için” sulh hakimi önüne çıkarılmasını isteyen
Savcı, başvuranı dinlemiştir.
Yine 1 Mart 1995 tarihinde başvuran Adıyaman Sulh Hakimi önüne çıkarılmış ve
düzenlenen tutanağa göre başvuran itiraflarını yinelemiştir. Başvuran kendisini suçlamaları
reddederse işkence yapmakla tehdit eden polislerin salonda bulunduğu sürece sulh hakimi
önünde ifade vermeyeceğini bildirmiştir. Oysa hakim kaybedecek zamanının olmadığını
belirterek başvuranın polise verdiği ilk ifadesine dayanan bir tutanağın hazırlanması kararı
almıştır.
Hakim “başvuran aleyhinde yapılan suçlamaların niteliği ve toplanan kanıtları”
gözönünde bulundurarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
C. Başvuranın suçlanması ve yargılanması
Savcı, 6 Mart 1995 tarihinde Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranı Türk
Ceza Kanunu’nun “TCK” sırasıyla 193§2 ve 497§2 maddeleri gereğince haneye tecavüz ve
hırsızlıkla suçlamıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi önünde gerçekleşen oturumlar 8 Mart 1995 tarihinde
başlamıştır. Esasa bakan hakimler, başvuranın önden ve yandan fotoğraflarının çekilmesini ve
ele geçirilen bıçağın gönderilmesini emrederek, İstanbul ve Ankara Ceza Mahkemeleri’nden
Ş.U. ve Z.Y.’yi ifade vermeye davet etmeyi ve de sözüedilen fotoğraflardan teşhis etmelerini
istemişlerdir.
Başvuran 6 Nisan 1995 tarihinde avukatıyla beraber oturuma katılmıştır. Başvuran
arkadaşlarıyla beraber olmasına rağmen hiç neden yokken tutuklandığını söyleyerek yapılan
suçlamaları reddetmiştir. Hakimlerden birinin bıçağı göstermesi üzerine başvuran, tutuklama
sırasında üzerinde hiçbir kesici alet bulunmadığını ve de sözkonusu bıçakla hiçbir ilgisinin
bulunmadığını hatırlatmıştır.
Hakim, başvuranın sulh hakimi ve polisler önünde yaptığı itiraflarla çelişkili beyanda
bulunduğuna dikkati çekmiştir. Bu konuda başvuran, polislerin kendisini içeriğini bilmediği
belgeleri imzalamadan önce zorla “kendinden geçmesine neden olan sigarayı içirdiklerini”
belirtmiştir. Başvuran, sorgu hakimi tarafından dinlenmeden önce eğer ifadesini değiştirecek
olursa, polislerin “daha ağır kötü muamelede” bulunacakları yönünde kendisini tehdit
ettiklerini eklemiştir.
Başvuran da hakkında yapılan suçlamaların tamamen uydurma olduğunu belirttiği
bütün beyanlara ve ilgili sağlık raporuna itiraz etmiştir. Bu bakımdan, başvuran, Emniyet
Müdürlüğü’nde “dövüldüğünü” iddia etmiş ve bunun sonucunda sağlık ocağı doktorunun
kendisini muayene etmeden rapor hazırladığını savunmuştur.
Başvuranın avukatı, sözde suç aletleri olan bıçak, naylon çorap ve yapıştırıcı bant
hakkında şikayetçiler tarafından yapılan iddiaların çelişkili durumunu vurgulamıştır.
Şikayetçilerin de hazır bulunacağı olay tatbikatını istemiş ve bıçağın gerçek sahibi olan
başvuranın arkadaşı Z.P.’yi de tanık olarak mahkemeye çağırmıştır.
Esasa bakan hakimler, Ş.U. ve Z.Y.’nin istinabe tarafından ifadelerinin alınmasını
beklerken olay tatbikatı kararını saklı tutmuşlardır. Hakimler başvuranın kötü muameleye
ilişkin iddiaları hakkında görüş bildirmemişlerdir. Mayıs 1995 tarihli oturumda hakimler öncelikle Z.P.’yi dinlemişlerdir. Daha sonra
başvuranın oturduğu mahallenin muhtarı Z.A.B. sorgulanmıştır.
Daha sonra hakimler sözkonusu tutanağı imzalayan komiser Selim A. ve diğer iki
polisi dinlemişlerdir. Komiser, başvuranın “hırsızlık ihbarı üzerine suç üstü yakalandığını”,
birkaç ay önce hırsızlık yaptığını itiraf ettiğini ve de bu suç için kullanılan bıçak ve naylon
çorabın evinde bulunduğunu belirtmiştir.
Diğer iki polis dava konusu bıçağın nasıl ve ne şekilde bulunduğunu bilmediklerini
belirtmişlerdir. Polisler başvuranın kendi isteğiyle itirafta bulunduğunu ve suçun işlendiği
yerde detaylı olarak olay gününü anlattığını savunmuşlardır.
Bu nedenle hakimler Z.P.’nin anlattıklarıyla polislerin anlattıkları arasındaki
farklılıklar gözönünde bulundurulduğunda, Z.P.’nin dinlenmesine karar vermiştir. Z.P. olaylar
hakkında anlattıklarını onaylamış, polisler de kendi verdikleri ifadeyi yinelemişlerdir.
Bir sonraki duruşma ve 27 Temmuz 1995 tarihli duruşmada, suçun işlendiği gecede
görüş, ışık ve zaman şartlarının değerlendirilmesi için Adli Tıp Kurumu’nun istediği bilirkişi
raporunun okunması gibi usul sorunları üzerinde durulmuştur. Ağustos 1995 tarihinde, hakimler görüşleri alınmak üzere Adli Tıp Kurumu
raporunu Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne göndermeye karar vermiştir.
Esasa bakan hakimler 21 Eylül 1995 tarihli duruşmada 11 Ekim 1995 tarihinde
gerçekleştirilmek üzere olay tatbikatı talebini kabul etmiştir.
Başvuranın avukatı müvekkilinin tutuksuz yargılanmasını talep etmiştir. Talep
reddedilmiştir. Aralık 1995 tarihli duruşma tutanağından hakimlerin olay tatbikatı yerine
başvuranın olay yeri hakkında yaptığı betimlemelerin gerçeğe uyup uymadığını tespit etmek
için, 22 Aralık 1995 tarihinde saat 9:30’dan itibaren suç mahaline gitmeye karar verdikleri
ortaya çıkmaktadır.
Savunmanın isteğine rağmen hakimler soruşturmanın bu aşamasına şikayetçileri
iştirak ettirmemiştir.
Bu tarihte Ş.U.’nun ifadesi dosyada bulunurken Z.Y.’nin ki henüz dosyaya
konulmamıştır.
Ş.U. başvuranın fotoğrafları kendisine gösterildiğinde, “hiç şüphesiz” başvuranı
tanıdığını, “yanılmasının mümkün olamayacağını”, zira saldırı esnasında, sokağa bakan
odasının yeterince aydınlık olduğunu ve sanığı “çok yakından” gördüğünü belirtmiştir. Sağlık
belgesi ile bileklerinde tespit edilen ekimozlar konusunda sorguya çekilen Ş.U. “iple sıkı
sıkıya bağlanması” nedeniyle oluşmuş olabileceğini belirtmiştir.
Başvuranın avukatı, 18 Aralık 1995 tarihli savunmasında, binanın dışarıdan
incelenmesiyle sınırlı olan 22 Aralık 1995 tarihli olay mahali tespitindeki eksikliği hakkındaki
görüşlerini dile getirmiştir. Oturumların başlamasından itibaren olay tatbikatı talebinin
aralıksız olarak yapıldığını vurgulayarak, başvuranın avukatı fotoğrafla yapılan teşhisle
yetinen ve Ş.U.’nun saldırganın kafasında siyah naylon çorap bulunmasına rağmen başvuranı
tanıdığına dair iddialarına güvenen hakimlerin bu konudaki itirazlarından üzüntü duyduğunu
belirtmektedir.
Ağır Ceza Mahkemesi 28 Aralık 1995 tarihinde, Z.Y.nin yazılı ifadesini ve 22
Aralık’ta olay mahaline gidilmesinin ardından düzenlenen bilirkişi raporunu almıştır.
Z.Y., 15 ve 25 Ocak 1996 tarihinde Ankara’da alınan ifadelerinde, “kafasında naylon
çorap olduğundan” dolayı karanlıkta başvuranın yüzünü görmediğini yinelemiş ancak
başvuranın sesini hatırladığını belirtmiştir.
Bu rapora göre şikayetçilerin dairesine çatıdan tırmanarak veya merdiven kullanarak
iki pencereden girmek mümkündür.
Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Mart 1996 tarihinde verdiği kararla, başvuranı gasp ve ağır
hırsızlık suçuyla itham etmiştir. Başvuranı iki şikayetçi aleyhine yapılan her bir hırsızlık
eylemi için on altı yıl sekiz ay hapis cezasına yani başvuranın yaptığı eylemin iki ayrı suç
oluşturduğu düşünüldüğünden toplam otuz üç yıl dört ay hapis cezasına çarptırmıştır.
Mahkeme bu sonuca varmadan önce, soruşturmanın farklı aşamalarında sanığın
suçunu itiraf ettiğini ve de şikayetçilerden birinin başvuranı fotoğraflardan teşhis ettiğini
ortaya koymuştur. Böylece davanın esasına bakan hakimler, Emniyet Müdürlüğü’nde
başvuranın verdiği ilk ifadenin kamu delili oluşturduğunu belirtmiştir. Hakim başvuranın
amacının daireye girer girmez hırsızlık yapmak olduğunu belirtmiştir, zira iki şikayetçiyi bir
bıçak, iki koli bandı, iki “kalın ip” ve siyah bir kumaş parçası ile etkisiz hale getirmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında, bu bıçağın nerede ve nasıl bulunduğu konusunda
sessiz kalınırken, ne konuya ilişkin Z.P.’nin tanıklığı ne de şikayetçilerin tabancaya ilişkin
iddiaları hakkında hiçbir yorum içermemektedir.
Başvuranın avukatı 2 Ekim 1996 tarihinde verilen bu kararın temyizine gitmiştir.
Delillerin toplanması ve değerlendirilmesinde bulunan eksiklikleri ve soruşturma aşamasında
avukatın bulunmayışı gibi gerekçeleri ileri sürmüştür. Başvuranın avukatı, davanın hiçbir
aşamasında başvuranın suçsuzluk karinesinden yararlanamadığını ve her zaman suçluymuş
gibi muamele gördüğünü iddia etmiştir. Olay tatbikatının olmayışını eleştiren başvuranın
avukatı, etkili soruşturma olmadığından dolayı müvekkili hakkında verilen mahkumiyet
kararının, şikayetçilerin çelişkili beyanlarına ve maskeli bir saldırganın şüpheli olan teşhisine
dayandığını belirtmiştir.
Başvuranın avukatı son olarak, bu durumda, sözde çalınan çok düşük miktardaki
paraya göre orantılı olmayan cezanın ölçüsüz olduğunu belirtmiştir.
Başvuranın avukatının savunmasında, müvekkilinin gözaltı sırasında kötü muamele
gördüğüne ilişkin hiçbir iddia bulunmamaktadır.
Yargıtay 2 Ekim 1996 tarihli kararıyla itiraz edilen kararı onamıştır.
Başvuranın avukatı 31 Ekim 1996 tarihinde, verilen kararın düzeltilmesi için savcılığa
müracaatta bulunmuştur. Avukat kararı bozma gerekçelerinin birçoğunun incelenmediğini
savunarak, şikayetçilerin ifadelerindeki çelişkilerin hiçbir zaman gözönünde
bulundurulmadığını iddia etmiştir. Avukat ayrıca, şikayetçilerin 22 Aralık 1995 tarihli olay
yeri incelenmesinde bulunmayışını eleştirmiştir.
Savcı 27 Kasım 1996 tarihli kararla bu talebi reddetmiştir.
Başvuranın avukatı, 16 Aralık 2002 tarihli yazıyla müvekkilinin, 22 Aralık 2000
tarihli ve 4616 sayılı Af Kanunu’nun uygulanmasıyla, cezasının tecil edilmesinden
faydalanarak 2000 Aralık ayının sonunda serbest bırakıldığı yönünde AİHM’ye bilgi
vermiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, birçok bakımdan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek,
AİHS’nin 6§1, 2 ve 3-c, -d maddesini ileri sürmektedir.
A. Hükümet’in Ön İtirazı Hakkında
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 135. maddesinin hükümlerini
hatırlatmaktadır. Hükümet, 1 Mart 1995 tarihinde Sulh Hakimi önünde olduğu gibi 28 Şubat tarihli sorgulamasında da, başvuranın susma hakkını kullanmaktan vazgeçip, şimdi
AİHM önünde itiraz ettiği ifadesini eksiksiz olarak imzaladığını savunmaktadır.
Hükümet, AİHS’nin 6§3-c maddesine göre yapılan şikayetin, 28 Şubat 1995
tarihinden itibaren altı ay içinde yapılmadığından dolayı gecikmeli olduğunu belirtmiştir.
AİHM, 6 Temmuz 2004 tarihli kabul edilebilirlik kararında, Hükümet’in ileri sürdüğü
argümanın, başvuran tarafından AİHS’nin 6. maddesi alanında dile getirildiği diğer
şikayetlere bağlı olduğu gerekçesiyle bu itirazı esasla birleştirmiştir.
AİHM bu anlayışı benimsemiştir.
B. Esasa Dair
1. Tarafların Savları
Başvuran, Adıyaman Asliye Ceza Mahkemesi’ni, yargılama süreci boyunca yanlı
davranmakla ve masumiyet karinesi prensibine aykırı olarak hareket etmekle isnat etmektedir.
Başvuran, mahkumiyet kararının sadece işkence altında yaptığı itiraflara dayandığını
belirterek, ne sorgulamalar sırasında ne de savcıdan habersiz yürütülen ön soruşturma
sırasında avukat yardımından faydalanamadığından şikayetçi olmaktadır. Bu bakımdan
başvuran, 28 Şubat 1995 tarihli ifadenin okunmasının bu belgenin sorgulamalar sırasında
değil daha sonra yazıldığını ortaya konulması için yeterli olduğunu belirtmektedir.
Böylece başvuran, şikayetçilerle karşı karşıya gelip bunları sorgulayamadan ve olay
tatbikatı yapılmadan hakkında mahkumiyet kararının verildiğini savunarak savunma
haklarının ihlal edildiğini belirtmektedir. Bu konuda, başvuran yargılanma şeklinde gösterilen
özendeki bazı diğer eksikleri ortaya çıkarmıştır. Bunlar bu davada, esasa bakan hakimlerin,
suç aleti olan bıçak konusunda Z.P.’nin verdiği tanık ifadesine önem vermemeleri, yüzü açık
fotoğraflardan maskeli olduğu ileri sürülen hırsızın nasıl teşhis edilebildiğini, hatta ağzı bantlı
mağdurun nasıl saldırganıyla konuşabildiğini veya yalvarabildiğini araştırmamalarıdır.
Hakimler, odanın nasıl biri için çok karanlık diğeri için çok aydınlık olabileceği sorusu
hakkında şikayetçilerin söylemleri arasındaki aşikar olan çelişkileri gözönünde
bulundurmamışlardır.
Hükümet bu savlar hakkında görüş bildirmemiştir.
2. AİHM’nin Takdiri
a. Ön Değerlendirmeler
AİHM, başvuranın öncelikle, avukatı olmadan polis tarafından savunma haklarının
hiçe sayılarak yaptırılan itiraflar ve tanık ifadelerinin aleyhinde yürütülen cezai yargılamada
kullanılması hakkında şikayetçi olduğunu belirtmektedir. 6. maddenin 3. paragrafının
getirdiği zorunluluklar, 1. paragrafın güvence altına aldığı adil yargılanma hakkı
görünümünde olduğundan dolayı, AİHM, bu durumda ortaya çıkan sorunların birlikte bu iki
metin çerçevesinde inceleyecektir (Bkz. diğer birçokları arasında, 23 Nisan 1997 tarihli Van
Mechelen ve diğerleri-Hollanda kararı, 1997-III, s. 711, § 49). Sırasıyla ön sorgulamalar
sırasında ve daha sonra cezai yargılama esnasında 6. maddeye riayet edilip edilmediği
sorununu ele almak uygun olacaktır.
b. Ön Sorgulamalar Sırasında 6. Maddeye Riayet Edilip Edilmediği
Bazı koşullarda, 6§1 maddesinin yer verdiği hakkaniyet kavramı açıkça dile getirmese
de sanığın polis sorgulamalarının ilk aşamalarından itibaren avukat yardımından (Öcalan-
Türkiye, no: 46221/99, § 131, 2005-; Magee-Birleşik Krallıklar, no: 28135/95, 2000-VI, s.
197, § 41; 8 Şubat 1996 tarihli John Murray-Birleşik Krallıklar kararı, 1996-I, s. 54-55, § 63
ve 24 Kasım 1993 tarihli Imbrioscia-İsviçre kararı, A serisi no: 275, s. 13, § 36), sessiz kalma
ve kendi suçlanmasına katkıda bulunmama hakkından faydalanmasını zorunlu kılabilir ( 17
Aralık 1996 tarihli Saunders-Birleşik Krallıklar kararı, 1996-VI, s. 2064, § 68).
Adil yargılanma kavramında yer alan ve yetkililer tarafından zorlayıcı önlemlerini
usulsüz olarak kullanılmasına karşı sanığı korumak için var olan ve genel olarak tanınan
uluslararası kurallar sözkonusudur. Bu da adli hataların yapılmasını engellemekte ve 6.
maddenin hedeflerine ulaşılmasını sağlamaktadır.
AİHM, bu davada, 28 Şubat 1995 tarihinde sabah veya öğleden sonra daktilo edilen
ifade tutanağının, daha önce, başvuranın iki öğretmenin evinde hırsızlık yaptığını itiraf ettiği
sorgulamaya açıkça atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir.
Aynı belgeye göre başvuran ayrıca kendisini sorguya çeken polislere suç aleti bıçağı
vermiştir. Bu da, ifadenin, sözkonusu bıçağın ele geçirildiği saat 10:30 sularında başvuranın
evine yapılan aramadan sonra alındığını düşündürmektedir. Oysa arama tutanağında da,
“geçmişte yapılan farklı hırsızlık olayları” hakkındaki daha eski itiraflara ve Ş.U. ve Z.Y.
öğretmenlerin evinde “dört ay önce” yapılan hırsızlığa atıfta bulunulmaktadır.
Buradan ilk ifade tutanağının kendisinden daha önce yapılan sorgulama verilerini
gözönünde bulundurduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Varılan bu sonuç, öğleden sonra saat
15:15 sularında temize çekilen ikinci ifade tutanağı için de geçerlidir.
Başvuran ihtilaflı ifadeleri henüz imzalamadan en azından iki kez sorgulanmıştır.
Daha önce gerçekleşen bu sorgulamaların yapıldığı koşullar bilinmese de, başvuranın
kendisini suçlayan birçok beyanlarda bulunduğu açıkça ortadadır ve başvuranın avukatı
varken veya avukat yardımından faydalanma hakkının bulunduğundan haberdar edildikten
sonra bu tutumu sergilediğini düşündüren hiçbir unsur bulunmamaktadır.
6. maddenin sağladığı güvencelerden faydalanmayı her reddedişin açık bir şekilde yer
alması gerektiğinden dolayı, benzeri bir durum yukarıda belirtilen tutanaklardaki başvuranın
avukat yardımından faydalanmayı reddettiğine ilişkin ifadeyi inandırıcı kılmamaktadır (Bkz.
mutatis mutandis, Sadak ve Diğerleri-Türkiye, no: 2990/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, §
67, 2001-VIII ve 12 Şubat 1985 tarihli Colozza ve Rubinat-İtalya kararı, A serisi no: 89, s.
14, § 28).
Başvuranın kendisini zorlayıcı bir ortamda itirafta bulunmasının istenip istenmediği
ikinci temel soru konusunda, AİHM, herşeyden önce başvuranın 3. maddeye göre yaptığı
şikayeti hakkındaki kabul edilemezlik kararının (Kolu-Türkiye (karar), 6 Temmuz 2004) bu
bakımdan 6. madde açısından belirtilen koşulları gözönünde bulundurmasını engellemediğini
açıklamak istemektedir (Bkz. mutatis mutandis, 7 Ağustos 1996 tarihli Ferrantelli ve
Santangelo-İtalya kararı, 1996-III, s. 949-950, § 44-50).
Bu durumda, Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi başvuran kendi isteğiyle itirafta
bulunduğu sonucuna varmış olsa da, yine de sorgulamalar sırasında polislerin sergilediği
tutum konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır. Zira, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 135§4
maddesinin gerektirdiği gibi polislerin başvurana sessiz kalma hakkının bulunduğunu
söyledikleri ortaya konulmamıştır.
İlgilinin sorgulamalar ve soruşturmalar hakkındaki verdiği bilgilere göre, aslında
başvuranın gözaltı süresi boyunca hücreye kapatıldığı düşünülürse, ortada akla sığmayan bir
eksikliğin bulunması sözkonusudur. Oysa benzeri şartlarda yapılan sorgulamalar, sadece sert
olması yönüyle bile sessizliği bozmaya yönelik psikolojik baskı uygulamış ve başvuranın
şüphesiz hiçbir zaman sessiz kalma hakkını kullanmasına olanak tanımamıştır.
6. madde gereğince yetkililerin göstermesi gereken “itina” gözönünde bulundurulursa
(Bkz. sözüedilen Sadak ve diğerleri, ibidem), yetkililer başvuranın sorgulamalar sırasında
avukat yardımından faydalanabilmesi için gerekli tedbirleri almak zorundaydı. İşbu dava
koşullarında, bu türden bir yoksunluk, 6. maddenin ilgiliye tanıdığı savunma hakları üzerinde
kötü sonuçları olacaktır ki, zaten itiraflarına ilişkin beyanatlar daha sonra iddianamelerin
anahtar unsurları olmuştur.
Başvuranın mahkumiyetine ne derece etkili olduğunu ve savunma haklarının erken
ihlalinin daha sonra telafi edilip edilmediğini saptamak için, geriye sözüedilen beyanatların
yargılama sırasında kullanımına ilişkin değerlendirme kalmaktadır (sözüedilen Öcalan,
ibidem).
c. Cezai Usul İşlemleri Sırasında 6. Maddeye Riayet Edilip Edilmediği
Bir ceza davasında yapılan suçlamalara yardım etmeme hakkı, suç isnadının zorla
veya baskıyla sanığın isteğine aykırı olarak elde edilen kanıt unsurlarına başvurmadan kendi
argümanını oluşturmaya çalışmak olduğunu önceden kabul etmeyi gerektirir. Bu bakımdan
sözkonusu hak, AİHS’nin 6§2 maddesinin yer verdiği suçsuzluk karinesi ilkesine yakından
bağlıdır (sözüedilen Saunders, ibidem).
AİHM, yüzyüze görüşme olması amacıyla, delil unsurlarının açık duruşmada sanığın
önünde mahkemeye sunulmasının gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu prensibin uygulanmasında
istisnalar olabileceği gibi, mahkumiyet kararı sadece veya belirgin bir şekilde sanığın ne
soruşturma aşamasında ne de duruşmalar sırasında sorgulayamadığı veya sorgulatamadığı bir
kimse tarafından yapılan beyanlara dayandığında, savunma hakları 6. maddenin
güvenceleriyle çelişkili bir şekilde sınırlandırılmıştır (Kok-Hollanda (karar), no: 43149/98,
2000-VI, s. 654-655; A.M.-İtalya, no: 37019/97, § 55-56, 1999-IX; 24 Kasım 1986 tarihli
Unterpertinger-Avusturya kararı, A serisi no: 110, s. 14-15, § 31-33; 20 Eylül 1993 tarihli
Saidi-Fransa kararı, A serisi no: 261-C, s. 56-57, § 43-44 ve sözüedilen Van Mechelen ve
diğerleri, s. 712, § 55).
Bu davada, yargılama süresince, savunma 6 Nisan 1995 tarihli duruşma sırasında
okunan ihtilaflı itirafların gerçekliğine boşuna itiraz etmeye çalışmıştır. Son olarak,
sözüedilen itiraflar delil olarak kabul edildiğinden dolayı iddianame, esasa bakan hakimlerin
sonuçlarıyla karşı karşıya durumdadır. Türk mevzuatı, bir sonraki usul işlemleri sırasında
savunma aleyhindeki sonuçları, daha sonradan itiraz edilen benzeri delillere bağlanmasını
sağlamamaktadır ( sözüedilen kararlarla karşılaştırın, Magee, s. 197, § 39 ve John Murray, s.
54-55, § 63 ve 66).
Hakimler başvuranın itiraflarıyla ve 22 Aralık 1995 tarihli olay yeri tespitini
desteklendiğini düşündükleri aylar önce meydana gelen olaylar hakkında iki şikayetçinin
verdiği tanık ifadeleriyle yetinmiştir.
Buna karşın iki şikayetçi Ş.U ve Z.Y., önce suç günü 22 Ekim 1994 tarihinde polis
komiserliğine ifade vermişler ve daha sonra da Ankara ve İstanbul’da istinabe çerçevesinde
dinlenmişlerdir.
Esasa bakan hakimler şikayetçileri dinlemeden sözkonusu kişilerin duruşmada
verdikleri beyanatları okumakla yetinmişlerdir. Böylece hakimler itham eden kişilerin
tutumlarını incelememiş ve inandırıcılıkları hakkında sağlam bir görüş oluşturmamışlardır.
Halbuki başvuranı açıkça teşhis ettiren tek kanıt unsuru, şikayetçilerden biri tarafından verilen
beyanatla oluşturulmuştur.
Başvuran ve avukatının duruşmalar sırasında savunma araçlarını sunsalar da, hırsızın
görünümü ve hareketleri hakkında şikayetçilerin yaptıkları çelişkili açıklamalarına ve suçun
işlendiği sırada var olan maddi koşullara rağmen kendilerine etkin bir şekilde şikayetçilerin
olaylara ilişkin söylemlerini çürütmeyi sağlayacak bütün kanıt olanakları reddedilmiştir. Oysa
esasa bakan hakimler bu tanık ifadelerini, ne başvuranın itham eden kişiler tarafından
doğrudan teşhis edilmesine ne de şikayetçilerin olay tatbikatına katılmasına izin vermeden –
kendileri bile şüpheli olan- başvuranın itiraflarının kesin kanıtı olarak değerlendirmişlerdir.
Hal böyleyken hakimler, savunma hakları yerine, koruma şekli lehinde şikayetleri
kabul etmiştir (konuya ilişkin ilkeler için Bkz. sözüedilen Van Mechelen ve diğerleri, 711-
712, § 49-55). Halbuki dosya, hakimlerin iki şikayetçinin çıkarlarının, otuz üç yıl dört ay
hapis cezasına çarptırılan başvuranın çıkarlarından önce gelmesi gerektiğine kanaat
getirmelerine yol açacak herhangi bir unsurun bulunduğunu ortaya konulmasını
sağlamamaktadır.
d. Sonuç
Yukarıda belirtilenleri gözönüne alarak AİHM, sorgulamalar sırasında başvuranın adli
yardımdan yoksun bırakılmasının – neden ne olursa olsun- daha sonra telafi edilemeyen
savunma haklarının ihlalinden dolayı mağdur edildiğine kanaat getirmektedir. Zira bu davada
sunulan yargılama güvenceleri, ne itiraf etmeme hakkının tanınmayarak elde edilen itirafların
kullanılmasını engelleyecek şekilde ne de şikayetçilerin tanık ifadelerine karşı koymayı
sağlayacak şekilde rol oynamamıştır. Böylece başvuran, uygulamada kendisini ele verenlerin
iddialarının yanısıra –bu arada- avukatı olmadan ve şüpheli olan gizli gözaltı sırasında elde
edilen itirafların kullanılmasının yeniden tartışılması olasılığının reddedildiğini görmüştür.
Yargıtay bu eksiklikleri telafi etmediği sürece (Bkz. 10 Şubat 1983 tarihli Albert ve Le
Compte-Belçika kararı, A serisi no: 58, s. 16, § 29 ve 19 Aralık 1997 tarihli Helle-Finlandiya
kararı, 1997-VIII, s. 2926, 2928-2930, § 46, 55 ve 60), bütünüyle ele alındığında ihtilaflı
yargılama sırasında 6. maddenin gerektirdiği sonuca –adil yargılanma- ulaşılmadığı
gözlemlenmektedir.
Buradan yola çıkarak AİHM, Hükümet’in ön itirazı reddetmekte ve 6§1 maddesiyle
beraber 6§3-c ve –d maddesi hükümlerinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
Böylece yargılamanın adil olması niteliğine ilişkin şikayetlerin esası hakkında görüş
bildirdiğine kanaat getirerek AİHM, aynı başlık altında dile getirilen diğer şikayetleri
incelemenin gerekli olmadığını düşünmektedir.
II. AİHS’NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran aleyhinde iki defa verilen mahkumiyet kararının AİHS’nin 7§1 maddesini
ihlal ettiğini iddia etmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. yılı Aralık ayında başvuranın serbest bırakıldığını gözönüne alarak ve başvuran
aleyhinde yapılan suçlamaların adil yargılanma sonucunda ortaya konulup konulmadığına
yönelik soruya olumsuz cevap verdiğinden dolayı AİHM, AİHS’nin 7. maddesine ilişkin
şikayet hakkında hüküm vermeye gerek olmadığına kanaat getirmektedir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Tazminat
Başvuran 6. madde ihlal edilerek mahkum edilip altı yıl boyunca hapsedilmeseydi,
kuaför olarak çalışmaya devam edebileceğini ve aylık asgari 400 Euro gelir sağlayabileceğini
savunmaktadır. Başvuran gelir kaybından dolayı 30.000 Euro maddi zararının olduğunu
belirtmektedir.
Ayrıca başvuran, mahkumiyetinden ve tutuklu bulundurulmasından dolayı kendisinin
ve ailesinin uğradığı manevi tazminatın 75.000 Euro olduğuna kanaat getirmektedir.
AİHM, hakkaniyete uygun tazminatın verilmesi için ele alınması gereken ana unsurun
bu davada başvuranların 6. maddenin güvencelerinden faydalanamaması olduğunu
belirtmektedir. AİHM, aksi takdirde kuşkusuz yargılamanın sonucu üzerinde değerlendirme
yapmayacak ancak, ilgililerin gerçek şans kaybına maruz kaldıklarını düşünmenin makul
olmadığına kanaat getirmemektedir (sözüedilen Sadak ve diğerleri, § 77 ve Colozza ve
Rubina, s. 17, § 38; Bkz. ayrıca, Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri-Fransa, no:
24846/94 ve 34165/96’dan 34173/96’ya kadar, § 79, 1999-VII). Buna ayrıca manevi zarar
eklenmiş olup, işbu kararda yer alan ihlal tespitleri bunun telafi edilmesi için yeterli değildir.
41. maddenin gerektirdiği gibi hakkaniyete uygun olarak AİHM, uğranılan her türlü
zarar için başvurana 8.000 Euro ödenmesine kanaat getirmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, 5.000 Euro tutarındaki avukat ücreti de dahil olmak üzere ulusal
mahkemeler ve Strazburg organları önünde temsil edilmesine bağlı masraf ve harcamalar adı
altında toplam 6.000 Euro istemektedir.
AİHM, başvuranın bu iddialara ilişkin ne bir kanıt ne de bir not sunduğunu
gözlemlemektedir. Yine de karmaşıklık arzeden işbu davanın hazırlanması amacıyla başvuran
bazı harcamalarda bulunmuştur. Dolayısıyla Alataş tarafından gösterilen özen gözönüne
alındığında AİHM, bu açıdan 3.000 Euro’nun verilmesinin makul olduğuna karar
vermektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümet’in ön itirazını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;
2. Başvuranın hakkında kullanılan tanık ifadelerini yeniden tartışma konusu yapma olanağının
olmadığından ve gizli tutulan gözaltı sırasında avukat olmadan elde edilen itirafların kesin
kanıt olarak değerlendirilmesinden dolayı 6§ 3-c ve –d maddesiyle beraber 6§1 maddesinin
ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6 ve 7. maddesine göre yapılan diğer şikayetleri incelemeye gerek olmadığına;
4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet
tarafından başvurana;
i. maruz kalınan her türlü zarar için 8.000 Euro (sekiz bin Euro);
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro (üç bin Euro);
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak
ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet’in,
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit
oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77§§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 2 Ağustos 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło