35839/97
WyrokETPCz2005-02-22ECLI:CE:ECHR:2005:0222JUD003583997
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy zasądzenie od posła opozycji wysokiego odszkodowania za wypowiedzi krytykujące Prezydenta naruszyło jego prawo do wolności wypowiedzi gwarantowane w art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że zasądzone odszkodowanie, choć oparte na prawie krajowym i mające legitymny cel ochrony reputacji, było nieproporcjonalne i nie "konieczne w demokratycznym społeczeństwie". Podkreślono, że granice dopuszczalnej krytyki są szersze dla polityków, a sądy krajowe błędnie zinterpretowały kryteria ustalania odszkodowania, traktując je jako karę, a nie środek naprawczy. Trybunał zwrócił uwagę na to, że sądy krajowe wzięły pod uwagę status skarżącego jako posła i fakt, że nie mógł być ścigany karnie z powodu immunitetu, co doprowadziło do ustalenia nadmiernie wysokiej kwoty odszkodowania.Stan faktyczny
Skarżący, Ekrem Pakdemirli, turecki poseł i wiceprzewodniczący partii opozycyjnej, podczas konferencji prasowej w 1995 roku skrytykował ówczesnego Prezydenta Süleymana Demirela, zarzucając mu m.in. prowokacyjne działania wobec ministrów z partii skarżącego. Prezydent Demirel wniósł pozew o odszkodowanie za zniesławienie. Sądy krajowe zasądziły od skarżącego wysoką kwotę odszkodowania (około 55 000 EUR, później 60 000 EUR z odsetkami), uznając jego wypowiedzi za obraźliwe i nieproporcjonalne, a także biorąc pod uwagę jego status społeczny i fakt, że nie mógł być ścigany karnie z powodu immunitetu.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. Uznał, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skarg na podstawie art. 6 ust. 1 Konwencji i art. 1 Protokołu nr 1. Zasądził od Rządu Turcji na rzecz skarżącego 35 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody materialne i niematerialne oraz 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków, wraz z odsetkami. Oddalił pozostałe żądania sprawiedliwego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
PAKDEMİRLİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 35839/97)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Şubat 2005
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (35839/97) başvuru no’lu davanın
nedeni, Ekrem Pakdemirli’nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) Mart 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu
avukatlarından T. Akıllıoğlu tarafından temsil edilmektedir.
Başvuran, bir siyaset adamı hakkında küçük düşürücü olduğu iddia edilen ifadeler
kullandığı gerekçesiyle fahiş tutarda tazminat ödemeye mahkum edilmesinin, AİHS’nin 6. ve
10. maddeleri ile 1 No’lu Ek Protokol’un 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.
AİHM 24 Eylül 2002 tarihinde başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.
OLAYLAR
Davanın Koşulları
Başvuran 1939 doğumlu Türk vatandaşı olup, Ankara’da ikamet etmekte ve bir
üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır. Başvurunun yapıldığı sırada
başvuran Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekili ve ana muhalefet partisi ANAP
(Anavatan Partisi) Genel Başkan Vekilidir. Nisan 1995 tarihinde başvuran, bir otoyolun hizmete açılması vesilesiyle açık
havada düzenlenen bir basın toplantısında konuşma yaparak, Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’i, 1991 yılında ana muhalefet partisi genel başkanı iken ANAP’tan iki bakanın
milletvekili dokunulmazlığını kaldırdığı için eleştirmiştir. Otoyolların yapımına ayrılan
ödeneği zimmetlerine geçirmekle suçlanan eski bakanlar Yüce Divan’a çıkarılmış ve
haklarında beraat kararı verilmiştir. Başvuranın konuşma yaptığı sırada yanında sözkonusu
eski bakanlar da bulunmaktaydı. Nisan 1995 tarihinde Sn. Demirel, şahsına ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı
iftira ve hakarette bulunulduğu gerekçesiyle başvuran hakkında, Borçlar Kanunu’nun 49§2
maddesi uyarınca tazminat davası açmıştır. Sn. Demirel başvuranın, nezaketten yoksun,
küçültücü, aşağılayıcı, hakaret dolu ve iftira niteliğinde sözler sarf ettiğini iddia etmiştir. Bu
sözlere gerek yazılı gerekse görsel basın geniş yer vermiştir.
Başvuran Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderdiği 5 Haziran 1995 tarihli
dilekçesinde, özellikle “Demirel yalancıdır” ve “siyaseten özürlü” ifadelerini kullanmadığını
belirtmiş ve sözlerinin bir kısmının basın tarafından çarpıtıldığını iddia etmiştir. Başvuran
hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı’nın manevi kişiliğini değil, birey olarak şahsi kişiliğini hedef
aldığının altını çizerek, konuşma kayıtlarının uzmanlar tarafından yeniden çözümünün
yapılmasını ve basın toplantısında bulunan tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Diğer
yandan başvuran, Cumhurbaşkanı’nın, Anavatan Partisi üyelerine karşı tutumunun, provokatif
ve yıldırıcı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran Sn. Demirel’in 1988 ve 1990 yılları arasında,
eski Cumhurbaşkanı ve ANAP Genel Başkanı Sn. Özal’a karşı sarf ettiği sözlerden bazılarını
aktararak, Sn. Demirel’in üslubunun da hem biçim hem de içerik olarak kendisininkine benzer
olduğunu belirtmiştir. Başvuran kendi konuşmasının, Sn. Demirel’in Yargıtay kararını
değerlendiren sözlerine eleştirel bir cevap niteliğinde olduğunu belirterek, dolayısıyla
söyleminin siyaset bilimi bağlamında ve bütünsel bir şekilde incelenmesi gerektiğini
vurgulamıştır. Son olarak başvuran, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde öngörülen kriterler
uyarınca mahkum edilmesinin, Anayasa’nın 10. maddesince güvence altına alınan kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun olmadığını ifade etmiştir.
Temmuz 1995 tarihinde başvuran, SHOW TV’de 8 Mayıs 1995 tarihinde
yayınlanan bir aktüalite programının yeniden çözümlenmesini talep etmiş ve sözkonusu
yayının çözümlenmiş metni dosyaya eklenmiştir. Temmuz 1995 tarihinde, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 11. Dairesi başvuranı,
Sn. Demirel’in şikayetinde yer alan sözkonusu konuşmadan yapılmış alıntılara dayanarak, beş
milyar Türk Lirası (yaklaşık ellibeş bin Euro) tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Mahkeme
aynı zamanda, masrafı başvuran tarafından karşılanmak üzere, karar özetinin yüksek tirajlı bir
günlük gazetede yayınlanmasına karar vermiştir. Mahkeme başvuranın sözkonusu
konuşmanın çözümlenmesine ilişkin ek ekspertiz yapılması talebini reddetmiştir. Diğer
yandan mahkeme, başvuranın iddiasının aksine, iki eski bakan hakkında başlatılan adli
işlemin, “provokasyon” ya da “art niyetli bir siyasi manevra” olarak kabul edilemeyeceğini
belirtmiştir.
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca
başvuran tarafından verilecek tazminat tutarını belirlerken, “manevi tazminatın bir
zenginleştirme aracı olmadığı ya da felaketi özendirici bir hale getirmesi şeklindeki klasik
görüşlerin terk edildiğini” ifade ederek, burada kişilik değerinin alçaltılmasının sözkonusu
olduğunu, bunun asla tazmin edilemeyeceğini ve batı yargı sistemlerinde geçerli olan
yaklaşımın, fail için caydırıcı, mağdur için ise tatmin edici bir tazminat verilmesi yönünde
olduğunu eklemiştir.
Esasen Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından belirlenen tazminat tutarı, başvuranın mal
beyanında belirttiği tutarın yarısına denk düşmekte olup, Sn. Demirel’in gelir beyanında
belirttiği tutara ise eşittir. Başvurana göre bu, bir Türk mahkemesi tarafından o zamana kadar
verilmiş en yüksek manevi tazminat miktardır. Ağustos 1995 tarihinde başvuran, hakkında verilen hükmün yalnızca davacı tarafın
sunduğu delillere dayandığı gerekçesiyle temyize gitmiştir. Başvuran bu delillerin, basında
çıkan yazılardan oluştuğunu belirterek, bir hükmün, konuyla ilgili içtihatlara aykırı olarak bu
unsurlara dayanamayacağını dile getirmiştir. Başvuran, kararın gerekçe kısmında bahsedilen
belgelerin soruşturma dosyasında yer almadığını da eklemiştir. Ayrıca bir siyası gruba karşı
yöneltilen genel eleştirilerin haksız yere Cumhurbaşkanı’na karşı yöneltilmiş gibi
yorumlandığının altını çizerek, konuşmasının her türlü kişisellikten yoksun olduğunu
doğrulayabilecek tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran Yargıtay’da, Asliye Hukuk
Mahkemesi tarafından belirlenen tazminat miktarının fahiş tutarda olduğunu ve kanunla
öngörülen amaca uygun olmadığını ileri sürmüştür. Bu tür eleştirilerin, siyaset adamları için
oyunun kurallarının bir parçası olduğunu göstermek amacıyla başvuran, daha önceden
Cumhurbaşkanı’nın selefi hakkında sarf ettiği hakaret niteliğindeki sözleri aktarmıştır.
Başvurana göre ceza değerlendirilirken, ne provokasyon unsuru ne de AİHS’nin 10.
maddesinde öngörülen ifade özgürlüğü hakkı gözönünde bulundurulmuştur. Kasım 1995 tarihinde Yargıtay, davalı tarafın ek deliller toplama talebinin mahkeme
tarafından reddedilmesinin savunma hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle, başvuranın aleyhindeki
hükmü bozmuştur. Ayrıca Yargıtay, davanın incelenmesindeki bazı eksikliklere, özellikle de
TRT’deki video kaydının tamamının uzmanlar tarafından çözümlenmemesine dikkat
çekmiştir. Şubat 1996 tarihinde dosyayı yeniden inceleyen ilk derece mahkemesi, ilk verdiği
hükmü koruyarak, temyiz kararında belirtilen eksikliklerin giderildiğini ve ikinci hükmün
delil listesine iki yeni unsur daha eklendiğini belirtmiştir. Fakat görevli hakim, TRT ve
SHOW TV’deki bant kayıtlarının çözümlenmiş metinlerinin konuşmanın içeriğini net bir
şekilde verdiği gerekçesiyle, başvuran tarafından dile getirilen tanıkların dinlenmesi talebini
reddetmiştir. Diğer yandan hakim, mevcut davada sözkonusu olanın, iki siyaset adamı
arasında bir tartışma değil, fakat bir Devlet adamı olarak Cumhurbaşkanı’na yönelik hakaret
dolu sözler olduğu gerekçesiyle, başvuranın esas hakkındaki görüşlerini de reddetmiştir. İlk
derece mahkemesi hakimi, Cumhuriyet Savcılığı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığı’na Pakdemirli’nin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması talebinde
bulunulduğunu, fakat bundan bir sonuç alınamadığını hatırlatarak, başvuranın
dokunulmazlıktan yararlanamamış olsaydı, yaptığı fiilden ötürü kesinlikle hakkında ceza
hükmü verileceğini belirtmiştir. Mart 1996 tarihinde, başvuran bu kararı da temyize götürmüştür. Hukuk
davalarında ses kayıtlarının kesin delil değil yalnızca karine teşkil ettiğini ileri süren başvuran,
bir kez daha tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran ayrıca, ödemeye mahkum
edildiği tutarın mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir. Haziran 1996 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin bu kararını onamıştır. Temmuz 1996 tarihinde başvuran kararın düzeltilmesi için başvurmuş, 25 Kasım tarihinde Yargıtay bu talebi reddetmiştir. Ocak 1997 tarihinde başvuran, gecikme faizleri de eklenerek 7.925.780.000 TL (o
dönemde yaklaşık 60.000 Euro) tazminat ödemiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, dönemin Cumhurbaşkanı Sn. Demirel hakkındaki sözlerinden ötürü büyük
miktarda tazminat ödemeye mahkum edilmesi nedeniyle, AİHS’nin 10. maddesine aykırı
olarak ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadır.
A. Temel İlkeler
AİHM öncelikle içtihatlarından doğan temel ilkeleri hatırlatmak ister (Bkz., diğerleri
arasında, Hertel-İsviçre, 25 Ağustos 1998, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-VI, § 46).
İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup,
toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir.
AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi
karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş
karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir:
çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir
toplum” olamaz. 10. maddede benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine
de bu, dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna
edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir.
AİHS’nin 10 § 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu (nécessaire)” sıfatı, “zorunlu bir
toplumsal ihtiyaç” anlamına gelmektedir. Sözleşmeci Devletler böylesi bir ihtiyacın var
olduğuna dair hüküm vermek için belli bir takdir payından yararlanmaktadırlar, fakat bu
takdir payı, aynı anda hem kanuna, hem de bağımsız bir yargı mercii tarafından verilmiş olsa
bile sözkonusu kanunu uygulayan kararlara dayanılarak, AİHM’nin de denetiminden
geçmektedir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence altına
aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan
son mercidir.
AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı
mercilerinin yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini
kullanarak verdikleri kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir.
Buradan çıkan sonuç, AİHM’nin, Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve
makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmek zorunda olduğu değildir:
AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup
olmadığını ve bunu haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ortaya konan
gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla,
sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. Bu şekilde
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ilkelere uygun kurallar
uyguladığından emin olmalı, dahası, bunun, ilgili olayların kabuledilebilir bir takdirine
dayandığına ikna olmalıdır.
Herkes için değerli olan ifade özgürlüğü, seçmenlerini temsil eden, onların kaygılarına
işaret eden ve çıkarlarını savunan halk tarafından seçilmiş bir kimse için özellikle değerlidir.
Sonuç olarak, başvuran gibi, muhalefet partisinden bir milletvekilinin ifade özgürlüğüne
yönelik müdahaleler, AİHM’yi daha sıkı bir denetim gerçekleştirmeye sevk etmektedir
(Kudüs – Avusturya, no: 26958/95, § 36, CEDH 2001-II).
B. İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
AİHM öncelikle, kendisine gelen davanın, sorumluluğu içeren kararı olduğu kadar
cezanın ağırlığını da ilgilendirmesi halinde, AİHM’nin, verilen tazminat cezasının aşırılığı,
özellikle de hakimin bu miktarı haklı göstermek için ortaya koyduğu gerekçeler üzerine
yoğunlaştığına dikkat çeker. Böylelikle AİHM, 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens- Avusturya,
(Seri A no 103, ss. 24-28, §§ 34-47), 23 Nisan 1992 tarihli Castells- İspanya, (Seri A no 236,
ss. 20-24, §§ 33-50) ve 25 Haziran 1992 tarihli Thorgeir Thorgeirson – İzlanda (Seri A no 239,
ss. 24-28, §§ 55-70) kararlarında belirtilen onurun korunmasına ilişkin daha “klasik” davalara
olduğu kadar, mahkeme tarafından verilen tazminat cezasının tutarının anlaşmazlık konusu
olduğu 13 Temmuz1995 tarihli Tolstoy Miloslavsky –Birleşik Krallık (Seri A no 316-B, ss.71-
78, §§ 35-55) kararına da başvurmak gerektiği kanaatindedir.
1. Müdahale
Hükümet, şeref ve haysiyetine saldırı olduğunu varsayan bir kimse tarafından tazminat
davası açıldığında, başlatılan hukuk muhakemeleri usulünün, yalnızca anlaşmazlığa düşen
tarafları ilgilendirdiğini ve hiçbir surette AİHS’nin 10. maddesindeki anlamıyla “müdahale”
teşkil edemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, cezai bir yargılama olmayan mevcut
dava kapsamında, başvuranın 10. maddedeki anlamıyla müdahaleden söz etme hakkı
bulunmamaktadır ve bu itibarla başvuranın şikayeti, açıkça dayanaktan yoksun olduğu
gerekçesiyle reddedilmelidir.
Başvuran Hükümet’in bu savıyla, AİHS’nin yatay olarak uygulanabilirliğinin
tanınmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Sn. Demirel’in de kendisine karşı şikayette
bulunmuş olduğunu ve milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını talep ettiğini, fakat bu
talebin sonuçlandırılmadığını hatırlatmaktadır.
AİHM, mevcut davada bir müdahalenin varlığı konusunda, hakaretten ötürü bir hukuk
davasında alınan cezanın, AİHS’nin 10. maddesinin alanına giren bir müdahale olarak
incelendiği yerleşik içtihatlarını hatırlatır (örneğin, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997
tarihli karar, Derleme 1997-I). Dolayısıyla AİHM, Hükümet’in bir müdahalenin varolmadığı
temelindeki iddiasının dikkate alınmaması gerektiği kanaatindedir.
2. Müdahale kanunla öngörülmüş müydü?
Başvuran tazminat ödemeye mahkum edilmesinin iç hukukta temeli olduğuna itiraz
etmemektedir. Buna karşılık sözkonusu kanunun, yani Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin,
kendisini malvarlığının yarısından mahrum bırakacak kadar büyük miktarda bir tazminat
tutarını öngörmeye elvermediğini ileri sürmektedir.
Hükümet, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin, vatandaşların davranışlarını
düzenlemelerini sağlamaya yetecek kadar açık bir dille ifade edilmiş bir norm olduğunu
savunmaktadır. Şayet AİHM bir müdahale saptarsa, bu AİHS’nin 10§2 maddesi uyarınca
“kanunla öngörülmüş”tür.
AİHM, daha önceden de, “şeref ve haysiyete saldırıdan ötürü ödenecek tazminatın
hesaplanmasına ilişkin ulusal yasaların, ortaya çıkabilecek sonsuz sayıdaki durumları
gözönünde bulundurulabilmeye elverişli olması gerektiği” hükmüne vardığını ve sonuç
olarak, 10. maddede yer alan “kanunla öngörülen” kavramının, yargılanan kişinin “kendi
davasında verilebilecek olan tazminat miktarını önceden belirli bir kesinlik derecesiyle
kestirebilmesini” gerektirmediğini hatırlatır (Tolstoy Miloslavsky, adıgeçen karar, § 41).
AİHM, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesine göre tazminat miktarının hesaplanmasında
hakimin takdir yetkisinin kısmen keyfi olduğunu kaydeder. Şayet hakim, tarafların sosyo-
ekonomik durumu gibi unsurları gözönünde bulundurmuş olsaydı, uygulanacak bu kriterler
hakime belirli bir takdir payı bırakabilirdi. Öte yandan AİHM, Borçlar Kanunu’nun 49.
maddesinin açıkça orantılılık ilkesini öngörmese bile, bu ilkenin Medeni Kanun’un 4.
maddesinde öngörüldüğünü gözlemlemektedir.
Yüksek bir esneklik derecesinin bu alanda haklı görülebileceği düşünüldüğünde ve
tazminat tutarının hesaplanmasında hakim tarafından gözönünde bulundurulması gereken
kriterler ile Yargıtay tarafından yürütülen denetim dikkate alındığında, AİHM şeref ve
haysiyete saldırıdan ötürü verilecek tazminat miktarına ilişkin ilgili hukuki düzenlemelerin
yeteri kadar açık olduğu sonucuna varmıştır. Kısaca, başvuranın tazminat ödemeye mahkum
edilmesi “kanunla öngörülmüştür” (Bkz., Tolstoy Miloslavsky kararı, s. 91, §§ 42 ve 44).
3. Müdahalede meşru bir amaç gözetiliyor muydu?
Sözkonusu müdahalenin, ilk bakışta AİHS’nin 10§2 maddesi bakımından, yani bir
başkasının şeref ve haysiyetinin korunması açısından meşru bir amaç güttüğü kesinlikle
reddedilemez.
AİHM, başvuranın mahkum edildiği Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin, sözkonusu
meşru amacı açıkça ifade ettiğini not eder. Bununla birlikte mevcut davada, bu hükmün
uygulamaya konmasında gözetilen amacın “meşru” kabul edilip edilemeyeceğinin de
belirlenmesi gerekir. AİHM ikinci soruyu, demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği
sorusuyla birlikte ve bu sorularla yakından bağlantılı olan hususları da dikkate alarak
inceleyecektir.
4. Demokratik bir toplumda müdahale gerekli miydi?
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde iki tarafın konumunun, değerlendirilecek
unsurlar arasında ilk sırada yer aldığını not eder: bir yanda milletvekili ve eski bir bakan olan
başvuran, diğer yanda ise Cumhurbaşkanı Sn. Demirel vardır. Ayrıca başvuran, olaylardan
önce iktidarda olan Anavatan Partisi’nin Genel Başkan yardımcısıdır ve aynı dönemde Sn.
Demirel ana muhalefet partisi lideri olarak politik arenada daha aktif bir konuma sahiptir.
Sonuçta her iki isim de siyaseten çekişmeli uzun bir geçmişe sahiptir. İkinci olarak AİHM,
davaya ait olayların da siyasi bağlamda yer aldığını tespit eder.
Kabuledilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile
karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları
için daha geniş olduğunu bir çok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları,
kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden
çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi
eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü
göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının
dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından,
bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar
denge içinde olmalıdır (Bkz., özellikle, Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli
karar, Derleme 1997-IV, ss. 1274-1275, § 29 ve adıgeçen Lingens, s. 26, § 42).
Bu durumda AİHM, sözkonusu konuşmanın içeriği ile ilgili olarak, başvuranın
kullanmış olduğu bazı kelimelerin (“yalancı”, “iftiracı”, “Çankaya’nın şişmanı”, “dar
kafalı”, “lastikleri patlasın”, “öbür dünyaya gidince Allah affetmez”), siyasi bir eleştiri
olmaktan çok bir hakaret ve beddua tufanı olduğunu gözlemlemektedir. Polemik gibi görünen
ve belli ölçüde asılsız bir kişisel saldırı içeren bu sözlerin, ilgili kişiler ve konuşmanın
çerçevesi politik alanda yer alsa bile siyasi bir tartışma içindeki bir görüş kapsamında
çözümlenebilmesi zordur (Bkz., a contrario, Oberschlick (no:2), adıgeçen karar, s. 1276, §
33).
Diğer yandan AİHM, başvuranın yerel mahkemeler ve AİHM önünde, Sn. Demirel’in
rakip parti yöneticilerine karşı kullanmış olduğu sözlere gönderme yaptığını
gözlemlemektedir. AİHM, siyaset adamlarının birbirlerine karşı kullandıkları bu sözlerin
açıkça şiddetli tepkiler yaratmaya yönelik olduğunu belirtir.
Bu gözlemler ışığında AİHM, yerel hakimi sözkonusu hükmü vermeye sevk eden
gerekçeleri inceleyecek ve dile getirilen meşru amaç temelinde, başvuran hakkında verilen
mahkumiyetin haklı gösterilmesi için bu gerekçelerin uygun ve yeterli olup olmadığını tespit
edecektir. Bu bağlamda AİHM, mahkumiyet kararının gerekçe kısmında yer alan ve özel
dikkat gerektiren bazı bölümleri ele alacaktır.
AİHM öncelikle, hakimin Borçlar Kanunu’nun 49§2 maddesinde öngörülen “tarafların
sosyo-ekonomik durumu” ölçütüne en azından alışılmamış bir yorum getirmiş ve sözkonusu
ölçütü, tarafların birbirlerine karşı durumları arasında bir denge sağlamak için değil mümkün
olan en yüksek tazminat tutarını belirlemek için kullandığını not eder: “(...) tarafların varlıklı
olduğu (...) Manevi tazminatın bir zenginleşme aracı olmadığı, ya da haksız eylemi özendirici
hale getirmesi şeklindeki klasik görüşler terkedilmiştir (...)” AİHM ancak bu uslamlama ile
Yargıtay içtihatları arasındaki belirgin çelişkiye işaret edebilir.
AİHM diğer yandan, başvuranın toplumdaki yerinin, özellikle eğitim seviyesi ile
üniversite profesörü olarak statüsünün ilgili kişinin aleyhine işleyen etkenler olarak belirdiğini
tespit etmektedir: “Davalının sosyal durumu itibariyle üst düzeyde bulunması nedeniyle
topluma örnek davranışlarının kendisinden beklenmesi gerekir. Aksine davalının olayımızda,
toplum huzurunda davacının kişilik haklarına ağır şekilde ihlalde bulunduğu görülmektedir”.
Bunun ardından hukuk mahkemesi hakimi, başvuranın milletvekili dokunulmazlığından
yararlanamamış olması halinde hakkında uygulanacak olan ceza yasasından bahsetmektedir:
“Ceza Kanunumuzda Cumhurbaşkanına hakaret başlığını taşıyan bölüm hakaret suçunun en
ağır hükmünü ihtiva etmektedir. Davalının, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı
dokunulmazlığının kaldırılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırlık evrakı fezlekeye
bağlanarak TBMM başkanlığına gönderilmiştir. Fakat TBMM tarafından başvuran hakkında
herhangi bir hukuki işlem başlatılmamıştır. Eğer bu suçu herhangi bir Türk vatandaşı işlemiş
olsaydı, CMUK ilgili hükümleri gereğince Suçüstü Hükümlerine göre yargılanıp TCK’nın
ilgili maddesi gereğince tutuklanarak, tecil ve para cezasına çevrilmeksizin [hapis cezasına]
mahkum olması gerekirdi. Davalı bu eylemi ile dokunulmazlığından yararlanarak bu işlemle
karşılaşmamıştır. Bu durum kendisini eyleminden dolayı haklı duruma getirmez.”
AİHM, hukuki cezanın keyfi bir biçimde değerlendirilmiş olduğu görüntüsünü veren
bir diğer kaygı verici unsuru daha inceleyecektir: sözkonusu değerlendirme, davacının
şahsiyetine yönelik zararın dikkate alınmasıyla değil, Cumhurbaşkanı’nın statüsünün aşırı
ölçüde korunması yoluyla yapılmıştır: “Siyasetçiler arasında sert sözlerin söylenmesi bir
derece makul ve siyasetin gereği kabul edilirse de, Devlet Başkanlığı makamında bulunan
kişinin bu makama gelmekle politikacılık sıfatından arınıp, Devlet Adamlığı sıfatını
kazandığından bu kişiye karşı suç teşkil edecek davranışları makul görmek mümkün
değildir(...)Davacı, Devletimizin içte ve dış ülkelerde temsilcisidir. Onun kişiliğine karşı
sarfolunan ağır sözler, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının manevi şahsiyetini
zedelediği gibi temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kanı, teri, şehitleri ve gazileri ile
kurulmuş, kurucusu ulu Atatürk tarafından Türk milletine emanet edilmiştir. Herkesin emanet
edilen Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevidir. Bu durum karşısında, davalının
ağır hakaretinin vahameti açık ve seçik görülmektedir, içeride ve dışarıda Türkiye’yi
parçalamak isteyenler varken, Cumhurbaşkanlığı makamının zaafa uğratılması bu güçlere
cesaret verir.”
AİHM daha önce de, suç alanında özel bir yasa ile artırılan korumanın ilkesel olarak
AİHS’nin ruhuna aykırı olduğunu ifade etmiştir. AİHM, Colombani ve diğerleri–Fransa
kararında (no: 51279/99, §§ 66-69, CEDH 2002-V) devlet adamalarına ve yabancı
diplomatlara karşı işlenen suçlara ilişkin yürürlükten kaldırılan 29 Temmuz 1881 tarihli
Fransız yasasını incelemiş ve güdülen amaçla orantılı olarak karaçalma ve hakaretin yasayla
suç sayılmasının, herkes için olduğu gibi devlet başkanları için de, şeref ve haysiyetlerine
yönelik bir saldırı ya da hakaret dolu sözlerin cezalandırılmasını sağlamaları açısından yeterli
olduğunu hatırlatmıştır (Bkz., adıgeçen Colombani kararı, 67. paragraf). AİHM ancak, ilgili
yasa hakkındaki görüşünü, daha doğrusu hakimin kişisel kanaatini açığa vuracak şekilde
yasayı yorumladığı ve bu yasayla öngörülen “tarafların durumu” kriterinin bir ayrıcalığı
belirtmek için desteğe dönüştürüldüğü keyfi takdir konusundaki düşüncesini yineleyebilir.
Son olarak AİHM, hakimin, Cumhurbaşkanı’nın maruz kaldığı manevi zarar
konusundaki son derece katı anlayışına (“Burada, hiçbir şekilde telafi edilemeyecek olan
eksilen kişilik değerleri söz konusudur”) ve kuşkusuz aynı kavramsal mantığı izleyen tazmine
ilişkin takdirine (“İşte bu nedenle hiç olmazsa, manevi tazminatın miktarını yüksek tutarak
faili caydırma ve mağduru tatmin amacına ilişkin görüş, batı hukuk sisteminde
yürürlüktedir”) dikkat çeker. Ulusal mevzuat ve içtihatlardaki orantılılık ilkesine aykırı olarak
hakimin cezalandırıcı düşünme biçimi, tazminatı hukuki bir cezaya dönüştürmüştür.
AİHM yukarıda anlatılanları gözönünde aldığında, mahkumiyet verilmesiyle gözetilen
amacın ne Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan ve elbette AİHS’nin 10§2 maddesine
göre meşru olan amaçla aynı olduğuna, ne de yasanın bu şekilde uygulanmasının zorunlu bir
toplumsal ihtiyaca cevap verdiğine ikna olmuştur. Esasen, yukarıda da belirtildiği üzere
hakimin gerekçesinin uygunluğuna bağlı sorunsal, “orantılılık” ölçütünün incelenmesini
gerektirmektedir.
Tazminata ilişkin tüm kararların haysiyete yönelik saldırı ile makul bir orantılılık
ilişkisi kurması gerektiği düşünüldüğünde, AİHM içtihatlarına göre bir hukuk davasında
başvurana yüklenen tazminat tutarı, AİHS’nin 10. maddesine yönelik bir müdahale teşkil
edebilir (Bkz., örneğin adıgeçen Tolstoy Miloslavsky kararı, s. 71, § 35).
Hükümete göre ilk derece mahkemesi tarafından 29 Şubat 1996 tarihinde başvurana
verilen tazminat cezası 57.819 Euro’ya denk düşmektedir ve bu tutar izlenen meşru amaç ile
orantılıdır.
Başvuran ise olayın meydana geldiği 15 Nisan 1995 tarihindeki Resmi Gazete’de
yayımlanan döviz kurlarını baz alarak, sözkonusu tutarı 87.353 Euro olarak hesap etmiştir.
Başvuran tazminat tutarının mal varlığıyla orantılı bir biçimde tespit edildiğini hatırlatarak,
hakimin açıkça, sahip olduğu ekonomik olanakları ortadan kaldırarak kendisini
cezalandırmaya yönelik davrandığını düşünmektedir. Başvurana göre, hukuk mahkemesi
hakimi, cezalandırıcı bir mantıkla hareket etmiş ve cezai bir mahkumiyet verilemeyeceği için
fahiş tutarda bir tazminat cezası belirleyerek, hukuki yaptırımı “etkin” kılmak için elinden
gelen tüm gayreti göstermiştir.
AİHM, ilgili ulusal yasalarda bu tür tazminatlar için tavan veya taban tutarlar tespit
edilmediğini, fakat verilecek tutarın hesaplanmasını düzenleyen üç kriter öngörüldüğünü not
eder: tarafların statüleri, görevleri ve ekonomik durumları. AİHM mevcut davada sözkonusu
hükmün gerekçesinden, hukuk mahkemesinin, bu üç kriter dışında, başvuranın
dokunulmazlıktan yararlanması sayesinde hakkında cezai kovuşturma açılamayacağı
olasılığını dikkate almakla yetindiğini tespit etmektedir. Oysa bir hukuk mahkemesinin, ceza
mahkemelerini ikame etmek gibi bir işlevi olamaz.
Ayrıca ne ilk derece mahkemesinin ne de Yargıtay’ın, Medeni Kanun’un 4.
maddesinde yer alan ve tazminat tutarlarının belirlenmesinde orantılılık ilkesini öngören genel
hükümlere başvuramamaları şaşırtıcıdır. AİHM bu kadar büyük miktardaki bir tazminatın
özellikle eleştiriye açık olması gerektiği kanaatindedir. AİHM ayrıca başvuranın, sözkonusu
tazminatın, Türkiye’de şeref ve haysiyete saldırı konusunda verilmiş en yüksek tutarda olduğu
şeklindeki sözlerinin de dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir (Bkz., mutadis mutandis,
Tolstoy Miloslavsky, adı geçen karar, ss. 75-76, § 49). Bu itibarla AİHM, başvuranın
söylediklerine karşı Hükümet tarafından uygun delil üretilmediğini kaydeder.
Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında AİHM, başvuranın tazminat cezası ödemeye
mahkum edilmesinin “kanunla öngörüldüğü” ve AİHS’nin 10§2 maddesi uyarınca “meşru bir
amaç” güttüğü kanaatine varmıştır. Bununla birlikte mevcut davada yasanın uygulanış biçimi
şüphelidir. Sonuç olarak, verilen tazminat cezasının miktarı, bu tür davalarda genellikle
verilen tutarlarla ve sözkonusu konuşmanın ağırlığıyla karşılaştırıldığında, ulusal yasalarla
gözetilen amaç ile makul bir orantılılık ilişkisi kesin olarak bulunmadığı için, bu kadar büyük
bir miktarda tazminat cezası verilmesinin “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu kabul
edilemez.
Dolayısıyla AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 6§1 MADDESİ VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1.
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
İki ayrı konuda daha şikayette bulunan başvuran, adil bir yargılamadan
yararlanmadığını, zira hakimin taraflı ve silahların eşitliği ilkesine aykırı davrandığını iddia
etmekte ve bu itibarla AİHS’nin 6§1 maddesine gönderme yapmaktadır.
Diğer yandan başvuran, malvarlığının yarısına denk düşen bir tazminat ödemek
zorunda bırakılmasının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğini düşünmektedir.
AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varan AİHM, AİHS’nin 6§1 veya No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığı kanaatine
varmış ve sözkonusu şikayetlerin ayrı bir incelemeyi gerektirmediğine karar vermiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.
A. Tazminat
1. Maddi tazminat
Başvuran, tüketici fiyatları endeksi aracılığıyla ve sözkonusu tutarı Ekim 2002
tarihinde geçerli olan Euro değerine çevirerek, ödemesini yaptığı toplam miktarı şu an için
125.655 Euro olarak hesap etmektedir. Bu miktara, şayet para Türkiye’deki bir bankaya
yatırılmış olsaydı işlenecek olan toplam 62.827 Euro tutarında faiz eklenince, başvuran maddi
tazminatın 188.482 Euro’ya kadar yükseldiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, başvuranın maddi tazminat adı altında talep ettiği miktarın aşırı olduğu
kanaatindedir. Hükümet, AİHM’nin bir ihlal tespit etmesi halinde bu tespitin yeterli
olduğunun gözönünde bulundurulmasını talep etmektedir.
2. Manevi tazminat
Başvuran ayrıca, Sn. Demirel’in rakibi olmanın kendisini Başbakan Yardımcısı veya
Bakan gibi itibarlı mevkilere getirilmekten yoksun bıraktığını ileri sürerek, AİHM’den
kendisine10.000.000 Euro tutarında manevi tazminat ödenmesine karar vermesini talep
etmektedir. Bu iddia konusunda başvuran, olayların meydana geldiği dönemde Başbakan olan
Mesut Yılmaz’ın bu yöndeki beyanından yararlanmaktadır.
Hükümet ise başvuranın bu iddialarının tamamen spekülasyona dayandığını ileri
sürmektedir.
3. AİHM’nin Takdiri
AİHM, mevcut davada ihlal tespitinin her şeyden önce, başvuranın ödemesi gereken
tazminat tutarının orantılılıktan yoksun olmasına dayandığını hatırlatır. Bununla birlikte
AİHM, sözkonusu davada hesap edilecek tazminat tutarının belirlenmesi amacıyla ulusal
mahkemelerin yerini alamayacağı kanaatindedir. AİHM başvuran tarafından ödenen tutarın,
gecikme faizleri ile birlikte yaklaşık 60.000 Euro olduğunu not eder.
AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana maddi ve manevi tazminat için toplam
35.000 (otuzbeş bin)Euro verilmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran 28 Ocak 1997 tarihinde, avukatıyla bir sözleşme yaptıklarını ve buna göre
sözleşmenin imzalandığı anda 300.000.000 TL (yaklaşık 2116 Euro) tutarında bir ön ödeme
yaptığını belirtmektedir. Sözkonusu sözleşmenin ek şartlarına göre, başvuranın AİHM’deki
davayı kazanması halinde, avukatına 8.700 Amerikan Doları (6672,9 Euro) tutarında ödeme
yapması gerekmektedir.
Hükümet ise bu talebi aşırı bulmakta ve belgelendirilmediğini ileri sürmektedir. Bu
açıdan Hükümete göre avukat, müvekkili ile sözleşme yapmakla yetinmeyip, üzerinde vergi
numarası bulunan faturanın aslını da başvurana vermek zorundadır.
6672,9 Euro konusunda ise AİHM, quota litis anlaşmasının sözkonusu olduğunu
belirtir. Sözkonusu anlaşma yalnızca avukatı ve müvekkili arasında yükümlülükler doğurur ve
AİHM’yi bağlayamaz. AİHM sadece iddia edilen masrafların gerçekliğine göre değil, aynı
zamanda bunların makul olup olmadığını da dikkate alarak ödenecek masraf ve harcamaların
düzeyini tespit etmek zorundadır (Bkz., mutadis mutandis, Iatridis-Yunanistan (dostane
çözüm) [GC], no: 31107/96, § 55, CEDH 2000-XI).
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca Pakdemirli’ye hakkaniyete uygun olarak
masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük
faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE ,
1. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
2. AİHS’nin 6§1 maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine dayanan
şikayetlerin ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığına,
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı
Hükümetin başvurana,
i. manevi tazminat için 35.000 (otuzbeş bin) Euro ödemesine,
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro ödemesine;
iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,
Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan
fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 22 Şubat 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło