36165/02
WyrokETPCz2008-12-16ECLI:CE:ECHR:2008:1216JUD003616502
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy anulowanie tytułu własności nieruchomości fundacji, nabytej 40 lat wcześniej, na podstawie późniejszej interpretacji przepisów dotyczących deklaracji z 1936 roku, stanowi naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał przypomniał swoje wcześniejsze orzecznictwo, w szczególności wyrok w sprawie Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, zgodnie z którym stosowanie jurysprudencji z 1974 roku do deklaracji z 1936 roku, traktujących je jako „akt założycielski” fundacji, było niezgodne z wymogiem przewidywalności prawa. W niniejszej sprawie, anulowanie tytułu własności skarżącej fundacji 40 lat po jego nabyciu, na podstawie tej samej jurysprudencji, stanowiło pozbawienie mienia. Trybunał uznał, że takie zastosowanie prawa, prowadzące do unieważnienia tytułu nabytego dziesiątki lat wcześniej, było nieuzasadnione i naruszyło prawo skarżącej do poszanowania mienia.Stan faktyczny
Skarżąca, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı, turecka fundacja szpitalna założona w 1832 roku, nabyła nieruchomość w Stambule w drodze darowizny w 1962 roku. W 1998 roku Skarb Państwa wszczął postępowanie o unieważnienie tytułu własności fundacji, argumentując, że nieruchomość nie została wymieniona w deklaracji z 1936 roku, która była traktowana jako „akt założycielski” fundacji. Sądy krajowe (Sąd Cywilny Pierwszej Instancji i Sąd Kasacyjny) unieważniły tytuł własności w 2001 roku, co doprowadziło do ponownego zarejestrowania nieruchomości na nazwisko pierwotnego darczyńcy, a następnie jej sprzedaży na aukcji w 2005 roku.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 1 Protokołu nr 1. 3. Stwierdził, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg na podstawie art. 14 w związku z art. 1 Protokołu nr 1 oraz art. 6 Konwencji. 4. Zasądził na rzecz skarżącej 275 000 EUR tytułem szkody majątkowej. 5. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
YEDİKULE SURP PIRGİÇ ERMENİ HASTANESİ VAKFI - TÜRKİYE
(Başvuru no: 36165/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Aralık 2008
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı
şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (36165/02) no’lu davanın nedeni Yedikule Surp
Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı ‘nın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Temmuz 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması
Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından D. Bakar ve S. Davuthan tarafından temsil
edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı 1832 yılında Osmanlı İmparatorluğu
döneminde padişah fermanı ile kurulmuş bir Türk vakfıdır. Sözkonusu Vakıfın statüsü, Lozan
Antlaşması’nın, dini azınlıklara kamu hizmeti sağlayan eski vakıfların korunmasına ilişkin
hükümlerine uygundur. Mart 1962 tarihinde, başvuran, bağış yoluyla, üzerinde bir gayrimenkulün bulunduğu
10/132 arsapaylı 276 m2 lik taşınmazın mülkiyetini edinmiştir. Bu Beyoğlu’nda (İstanbul,
Kocatepe Mahallesi, Reşat Paşa Sokak, Pafta:49, Ada: 523, Parsel: 17 sayılı) zemin katta
bulunan (yüzölçümü belirtilmeyen) bir dairedir. Sözkonusu mülk başvuran adına tapu siciline
kaydedilmiştir. Kasım 1998 tarihinde, Hazine, başvuranın tapusunun iptal edilmesi ve tapunun ilk sahibi
adına yeniden tescil edilmesi talebiyle Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır.
Hazine, sözkonusu taşınmazın, başvuran tarafından 1936 yılında verilen beyannamede
belirtilmediğini ve 2762 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi uyarınca sözkonusu beyannamenin
vakfın statüsünü belirleyen “vakıf senedi” olarak kabul edildiğini savunmuştur. Hazine
başvuranın statüsünün başvurana sözkonusu taşınmazları edinme hakkı tanımadığını
belirtmektedir.
Mahkeme önünde, başvuran, tüzel kişilerin taşınmaz mal edinmeleri hakkına ilişkin 1912
sayılı Yasa’nın hükümlerine uygun olarak sözkonusu taşınmazı edindiğini ileri sürmüştür.
Başvuran, İstanbul Valiliği’nin başvuranı tüzel kişi olarak kabul ettiğine ve sözkonusu
taşınmazları edinme hakkı tanıdığına dikkat çekmiş, kazanılmış hakkının sorgulanmasına
itiraz etmiştir. Başvuran, Hazine tarafından 1936 beyannamelerine atfedilen statüye karşı
çıkmış ve özellikle sözkonusu beyannamelerin devlet tarafından istenmesnin tek nedeninin
vakıfların mal varlığı ve gelirlerini tespit etmek olduğunu ileri sürmüştür. Son olarak,
başvuran, gayrımülk edinme hakkına sahip olduğunu gösteren vakıf senedini sunmuştur. Mayıs 2001 tarihli bir kararla, Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranların 1905 tarihli
statülerine dayanarak, sözkonusu vakfın yoksul ve hastalara yardım etmek amacıyla
kurulduğunu ve hastane vakfı olarak nitelendirilmesi gerektiğini tespit etmiştir. Mahkeme,
özellikle, sözkonusu taşınmazın 1936 yılında başvuran tarafından sunulan beyannamede
belirtilmediği gerekçesi ile başvuranın tapusunu iptal etmiş ve sözkonusu taşınmazın ilk
sahibi adına yeniden tescil edilmesine karar vermiştir.
Kasım 2001 tarihli bir kararla, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Şubat 2002 tarihinde, Yargıtay, karar düzeltme talebini reddetmiştir.
Böylece, başvuranın tapusu tapu kaydından silinmiş ve sözkonusu taşınmaz bağışta bulunan
müteveffa Virkinya Basreisyan adına tescil edilmiştir. Mart 2003 tarihinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü, başvuranın 2002 yılında kabul edilen
yasal düzenlemelere dayanarak yaptığı bir başvuruyu reddetmiştir. Başvuran, sözkonusu
kararın ve ilgili yönetmeliklerin bazı fıkralarının iptali istemi ile Danıştay’a başvuruda
bulunmuştur. Buna karşın, 25 Ekim 2005 tarihli layihasında başvuran, Vakıflar Genel
Meclisi’nin taleplerini büyük ölçüde karşılamasından dolayı davasından feragat etmiştir.
Başvuranın davasından feragat etmesine dayanarak, 25 Ekim 2005 tarihinde, Danıştay,
davanın kapanmasına karar vermiştir.
Bu süre zarfında, Virkinya Basreisyan’ın mirasçıları, Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde
izale-i şüyu davası açmışlardır. Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi, 21 Temmuz 2005
tarihinde, açık artırma usulü ile sözkonusu daireyi satmıştır. 22 Ocak 2007 tarihinde,
sözkonusu taşınmaz, H.D. Erseven’e 771.000 YTL’ye [yaklaşık 426.000 Euro’ya] satılmıştır.
HUKUK
I. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümete göre, Danıştay’daki iptal davasından feragat etmesiyle, ileri sürülen AİHS
ihlalinden dolayı başvuranın mağdur sıfatı ortadan kalkmıştır. Aynı gerekçeden ötürü,
Hükümet, AİHS’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi başvuranın iç hukuk yollarını
tüketmediğini de savunmaktadır.
Başvuran, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün gayrımülk
edinmesine ve tasarrufunda olan taşınmazları da tescil etmesine izin vermesi nedeniyle iptal
davasından feragat ettiğini dile getirmektedir. Başvuran, sözkonusu başvurunun konusunun,
yargı kararıyla bağışta bulunan kişinin mirasçılarına devredilen bir taşınmaza ilişkin olan bu
davayı kapsamadığını sözlerine eklemektedir. Ayrıca başvuran, 4771 ve 4778 sayılı yasalarla
yapılan düzenlemelerin, üçüncü şahıslara geçen taşınmazların iadesine ilişkin olarak yeni bir
başvuru yolu sunan hükümler içermediğini belirtmektedir.
Başvuranın mağdur sıfatına ilişkin olarak, AİHM, ilke olarak, başvuran lehindeki karar ya da
tedbirin sadece ulusal makamlar alenen ya da esastan AİHS’nin ihlalini kabul edip telafi ettiği
sürece “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz;
örneğin, Amuur-Fransa, 25 Haziran 1996 tarihli karar; Dalban-Romanya, başvuru no:
28114/95; Bordovski-Rusya, başvuru no: 49461/99, 8 Şubat 2005). AİHM, iç hukuk yollarının
tüketilmesi hususunu genellikle kendisine başvuru yapıldığı tarihi dikkate alarak
değerlendirdiğini hatırlatır. Bununla birlikte, bu kural her davaya özgü özel koşullarla haklı
gösterilebilecek istisnalar taşımaktadır (Baumann-Fransa, başvuru no: 33592/96, 22 Mayıs
2001; Brusco-İtalya, başvuru no: 69789/01).
Mevcut davada, AİHM, işbu dava ile Hükümet’in yukarıda aktardığı dava arasında doğrudan
hiçbir bağ görememektedir. AİHM, 2002 ve 2003 yıllarında kabul edilen yasal
düzenlemelerin başvurana taşınmazının iadesi ya da böyle bir iade yapılmadığı takdirde
tazminat talebinde bulunma imkanı tanımadığını belirtmektedir. Sonuç olarak, özellikle
yönetmeliklerdeki bazı fıkraların iptal edilmesi amacı taşıyan idari uyuşmazlık hakkındaki
başvurusundan başvuranın feragat etmesinin başvuranın mağdur sıfatına etkisi olmamıştır.
Ayrıca, hiçbir şey, başvuranın, AİHM’ye başvuruda bulunmadan önce iç hukuktaki farklı
başvuru yollarını gerektiği gibi kullanmadığını düşünmeye sevk etmemektedir.
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
II. 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuran, Vakıflarla ilgili düzenlemenin ve ulusal mahkemelerin yorumunun 1 No’lu Ek
Protokol’ün 1. maddesi bağlamında mallara saygı hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.
Başvuranın mülkiyeti kazanmasından kırk yıl sonra tapu kaydının tapu sicilinden
silinmesinin, ilgili kişiyi halihazırdaki malından yoksun bırakmaya sebebiyet verdiği ve 1
No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca mülkiyetten
“yoksun bırakma” olarak değerlendirileceği hususunda bir şüphesi yoktur (Fener Rum Erkek
Lisesi Vakfı).
AİHM, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı kararında, dini azınlıklara ait vakıflar tarafından 1936
yılında verilen beyannamelerin, bu vakıfların “vakıf senedi” yerine geçtiğine ilişkin 1974
tarihli içtihadın uygulanmasının “öngörülebilirlik” gereği ile bağdaşmadığı kanaatinde
olduğunu belirttiğini hatırlatır. AİHM sonuç itibariyle, ediniminden on altı ve yirmi iki yıl
geçtikten sonra kabul edilen bir içtihadın uygulanması nedeniyle taşınmazların tapu
senetlerinin iptal edilmesinin meşruiyet ilkesi ile bağdaşmadığı ve başvuranın mülkiyet
hakkına yönelik bir ihlal oluşturduğu neticesine varmıştır. No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin olarak ise, AİHM, ediniminden kırk yıl sonra
başvuranın tapusunun iptaline yol açan aynı içtihadın uygulanması sözkonusu olduğundan
işbu davada da benzer bir sonuca ulaşmaktadır.
Sonuç olarak, işbu davayı incelemesinin ardından AİHM, bu davada farklı bir sonuca ulaşmak
için Hükümetin ikna edici hiçbir delil ve tespit sunmadığı kanısına varmaktadır. Bu durumda
AİHM 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği kanaatindedir.
III. 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİ İLE BİRLİKTE AİHS’NİN 14.
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Aynı olaylar temelinde, başvuran, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ile birlikte AİHS’nin
14. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran ayrıca, Yargıtay tarafından kabul edilen 1974 içtihadının esasen hukuksal güvence
ilkesi ile bağdaşmadığı kanaatindedir. Bu bağlamda başvuran, AİHS’nin 6. maddesine atıfta
bulunmaktadır.
No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi kapsamında yürüttüğü muhakemeyi göz önünde
bulunduran AİHM, sözkonusu şikayetleri ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir
(Bkz, mutatis, mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı).
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maruz kaldığı zararlar için, 22 Ocak 2007 tarihinde dairenin satıldığı fiyata tekabül
eden 426.000 Euro değerinde tazminat talebinde bulunmaktadır. Başvuran, üçüncü bir şahısa
satılmasından dolayı dava konusu dairenin kendine iadesinin ve kendisi adına tescil
edilmesinin mümkün olmadığı kanaatindedir.
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır. Ayrıca Hükümet, taşınmazın mezkur
değerine itiraz etmekte ve İstanbul Valiliği nezdinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde
görevli üç memurdan oluşan bir komisyonun 31 Mayıs 2007 tarihli kıymet takdirini
sunmaktadır. Sözkonusu komisyon, taşınmaz için 176.630 YTL [yaklaşık 98.000 Euro]
kıymet takdirinde bulunmuştur. Sözkonusu kıymet takdiri gayrımenkulün vergi değeri ile son
yıllardaki satış fiyatları karşılaştırılarak belirlenmiştir.
AİHM, başvuranın tapusunun iptal edilmesi nedeniyle, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin
ihlal edildiği sonucuna ulaştığını hatırlatmaktadır. Mevcut davaya benzer dava koşullarında,
AİHM, öncelikle, tapuların başvuran adına yeniden tescil edilmesine hükmetmiştir. Ancak
mevcut davada, başvuran adına tescil edilme imkanı bulunmadığından, AİHM, AİHS’nin 41.
maddesi uyarınca, sözkonusu taşınmazın güncel değerine tekabül eden bir miktarın başvurana
ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
Sözkonusu miktarın belirlenmesinde, AİHM, tarafların takdirleri arasında açıkça büyük bir
fark olduğunu gözlemlemektedir. Başvuran için sözkonusu taşınmazın güncel değeri, 426.000
Euro’ya tekabül ederken, Ocak 2007 tarihli satış değerini göz önüne alan Hükümet ise
sözkonusu miktarın aşırı olduğuna hükmetmekte ve İstanbul Valiliği nezdinde bir komisyon
tarafından değerlendirilen kıymet takdirine atıfta bulunmaktadır.
AİHM’ye göre, sözkonusu fark, İstanbul Valiliği’ne bağlı oluşturulan komisyonun vergi
beyannameleri ile aynı mahalledeki satış fiyatlarını karşılaştırarak yaptığı hesaplama yöntemi
ile İstanbul’da 2007 yılının başından itibaren gayrimenkul piyasasındaki yüksek artıştan
kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, bölgedeki gayrimenkul piyasasına ilişkin sahip olduğu
bilgileri ve taraflarca sunulan unsurları göz önüne alan AİHM, taşınmazın güncel değerini
275.000 Euro olarak değerlendirmekte ve sözkonusu miktarın maddi tazminat olarak
başvurana ödenmesine hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, avukatlık ücreti olarak 8.000 Euro talep etmektedir. Ancak başvuran iddialarına
ilişkin olarak hiçbir belge sunmamaktadır.
Hükümet, talebin belgelendirilmediğini belirterek sözkonusu miktara itiraz etmektedir.
AİHM, içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir.
Mevcut davada yukarıda sözü edilen kriterleri ve başvuranın iddialarını belgelendirmemesini
göz önüne alarak AİHM, yargılama masraf ve giderlerine ilişkin talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ve AİHS’nin 6. maddesi ile birlikte AİHS’nin 14.
maddesi kapsamında yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
4. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, her türlü vergiden
muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 275.000 Euro (iki yüz yetmiş
beş bin Euro) maddi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 16 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
6
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło