36217/97

WyrokETPCz2005-01-18ECLI:CE:ECHR:2005:0118JUD003621797

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy brak skutecznego i terminowego śledztwa w sprawie śmierci krewnych skarżących, rzekomo spowodowanych przez siły bezpieczeństwa, naruszył proceduralny aspekt prawa do życia (art. 2 Konwencji) oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał podkreślił pozytywny obowiązek państwa do przeprowadzenia skutecznego śledztwa w przypadku użycia siły skutkującego śmiercią. Stwierdził, że śledztwo krajowe w sprawie śmierci krewnych skarżących było rażąco wadliwe: pierwsza inspekcja miejsca zdarzenia odbyła się siedem lat po wydarzeniach, badania pośmiertne były niewystarczające (brak pełnych autopsji, testów balistycznych, szczegółowych opisów ran), a postępowanie nie wykazało żadnego postępu przez ponad dekadę. Te niedociągnięcia uniemożliwiły ustalenie okoliczności śmierci i zidentyfikowanie sprawców, co naruszyło proceduralny aspekt art. 2. Ponieważ skarżący mieli "roszczenie dające się obronić" w kontekście art. 2, a krajowe śledztwo okazało się nieskuteczne, Trybunał uznał również naruszenie art. 13 Konwencji, ponieważ nie zapewniono im skutecznego środka odwoławczego.
Stan faktyczny
Sześciu skarżących, obywateli tureckich, pochodzących z Lice w Diyarbakır, złożyło skargę dotyczącą wydarzeń z maja 1994 roku. Twierdzili, że w nocy z 12 na 13 maja 1994 roku, po usłyszeniu strzałów, żołnierze weszli do ich wioski Yolçatı, zebrali mieszkańców, przesłuchali ich w sprawie działalności PKK, a następnie zaczęli palić domy. Kilku męskich krewnych skarżących zostało zabranych przez żołnierzy, a ich ciała, wraz z ciałami innych osób, znaleziono kilka dni później w pobliżu wioski. Rząd turecki zaprzeczył udziałowi sił bezpieczeństwa w zabójstwach i zniszczeniu mienia, wskazując na starcia zbrojne w regionie. Krajowe śledztwa w sprawie śmierci zostały wszczęte, ale nie doprowadziły do zidentyfikowania sprawców, a inspekcje miejsca zdarzenia przeprowadzono z wieloletnim opóźnieniem.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Oddalił wstępny zarzut Rządu. 2. Stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do zarzutów, że krewni pierwszego, drugiego, czwartego i szóstego skarżącego zostali zabici pod odpowiedzialnością przedstawicieli państwa. 3. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji z powodu nieprzeprowadzenia przez władze państwowe odpowiedniego i skutecznego śledztwa w sprawie okoliczności śmierci krewnych pierwszego, drugiego, czwartego i szóstego skarżącego. 4. Stwierdził brak naruszenia art. 3 i 8 Konwencji w odniesieniu do śmierci krewnych pierwszego, drugiego, czwartego i szóstego skarżącego. 5. Stwierdził brak naruszenia art. 5 § 1 Konwencji. 6. Stwierdził, że nie ma potrzeby badania skargi skarżących na podstawie art. 6 § 1 Konwencji. 7. Stwierdził brak naruszenia art. 3 i 8 Konwencji oraz art. 1 Protokołu nr 1 w odniesieniu do zarzutów zniszczenia mienia skarżących. 8. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w odniesieniu do skarg pierwszego, drugiego, czwartego i szóstego skarżącego dotyczących śmierci ich krewnych. 9. Stwierdził brak naruszenia art. 13 Konwencji w odniesieniu do skarg skarżących dotyczących zniszczenia ich mienia. 10. Stwierdził brak naruszenia art. 14 Konwencji. 11. Stwierdził brak naruszenia art. 18 Konwencji. 12. Zasądził, aby państwo pozwane, w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, zapłaciło: a) każdemu z pierwszego, drugiego, czwartego i szóstego skarżącego po 15 000 EUR (piętnaście tysięcy euro) tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, plus wszelkie podatki, które mogą być naliczone, przeliczone na walutę krajową po kursie obowiązującym w dniu płatności i wpłacone na ich konta bankowe w Turcji; b) pierwszemu, drugiemu, czwartemu i szóstemu skarżącemu łącznie 10 000 EUR (dziesięć tysięcy euro) tytułem kosztów i wydatków, plus wszelkie podatki, które mogą być naliczone, przeliczone na funty szterlingi po kursie obowiązującym w dniu płatności i wpłacone na konto bankowe ich przedstawicieli w Wielkiej Brytanii. 13. Orzekł, że od upływu wspomnianego trzymiesięcznego okresu do dnia zapłaty, odsetki za zwłokę będą naliczane według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe. 14. Oddalił pozostałe roszczenia skarżących o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   MENTEŞE VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 36217/97)   KARAR   (Özet Çeviri)   STRAZBURG   Ocak 2005   Bu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlar uyarınca kesinlik kazanacaktır.   Editör tarafından revizyona tabi tutulması mümkündür.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)   eski 25. maddesi uyarınca, Abdullah Menteşe, Zühra Bozkuş, Hatun Demirhan, Mustafa   Demirhan, Ayşe Harman ve Süleyman Maço adlarında altı Türk vatandaşı (“başvuranlar”)   tarafından Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) Türkiye Cumhuriyeti aleyhine   yapılan 12 Kasım 1994 tarihli başvurudan (no. 36217/97) kaynaklanmaktadır.   Mart 2004 tarihli kararıyla AİHM, Hükümet’in, başvuranların şikayetleri hakkında   yürütülen cezai soruşturmaya ilişkin olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğini vurgulayan ön   itirazını da davanın esaslarına ekleyerek başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.   OLAYLAR   I. DAVA ŞARTLARI   Lice doğumlu olan başvuranlar, şu an Diyarbakır’da yaşamaktadır.   Dava olaylarına ilişkin olarak taraflar arasında ihtilaf bulunmaktadır.   A. Başvuranların iddiaları   Başvuranlar, 12 Mayıs 1994 gecesiyle 13 Mayıs 1994 gününün erken saatlerinde, Diyarbakır   İlinin Lice İlçesine bağlı Yolçatı köyünün dışından gelen silah sesleri duymuştur. Sabah   olduğunda askerler köye gelerek tüm köylülere köy camiinde toplanmalarını söylemiştir.   Başvuranlar daha sonra şu olayların olduğunu iddia etmektedir:   1. Abdullah Menteşe’nin ifadesi   Başvuran 12 Mayıs 1994 tarihinde ailesiyle beraber evindedir. Gece köyün dışından gelen   silah sesleri duymuştur. 13 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde oğlu Kamil Menteşe sürüyü   köyün dışına çıkarmak için evden ayrılmıştır. Askerler köye girince tüm köylülere köy   camiinin yanında toplanmalarını emretmiştir. Onları bölgedeki PKK faaliyetlerine ilişkin   sorguya çekmişlerdir. Bundan sonra askerler köydeki evleri yakmaya başlamıştır. O sırada   başvuranın oğlu köye dönmüş ve üç diğer köylü ile beraber askerler tarafından götürülmüştür.   Geri kalan köylüler ile başvurana köyden ayrılmaları söylenmiştir. Köye geri geldiklerinde   köylerinin yakılmış olduğunu görmüşlerdir. Ertesi gün başvuran Lice Cumhuriyet Savcısına   ve askeri makamlara giderek oğlunun nerede olduğunu sormuştur. Ancak sorularına bir yanıt   alamamıştır. Olaydan beş gün sonra, 17 Mayıs 1994’te, Kamil Menteşe, Sabri Akdoğan,   Abdulvahap Maço ve Yusuf Bozkuş da dahil yirmi altı kişinin cesedi köyün yakınlarında   bulunmuştur.   2. Zühra Bozkuş’un ifadesi   Başvuran ve ailesi Yolçatı köyünün Beğendik mezrasında yaşamaktadır. Başvuran 12 Mayıs   günü ailesiyle beraber evindedir. Yaklaşık gece saat 11 civarında evlerinin yakınında   silah sesleri duymuşlardır. Sesler sabah saat 5’e kadar devam etmiştir. 13 Mayıs sabahı   başvuranın kayınbiraderi Yusuf Bozkuş hayvanları Yolçatı köyüne doğru götürmüştür. Aynı   zamanda başvuran ile çocukları mezrayı terk etmeye çalışmıştır. Başvuran uzaktan evinin   yanmaya başladığını görmüştür. 13 Mayıs akşamı başvuran ve çocukları ormanda kalmış ve   Mayıs’ta, sabahın erken saatlerinde Lice’ye doğru yola çıkmışlardır.   Başvuran, 15 Mayıs 1994’te komşularından kayınbiraderi Yusuf Bozkuş’un, diğer altı   köylüyle beraber Yolçatı köyünün yakınında güvenlik kuvvetleri tarafından tutuklandığını   duymuştur. Daha sonra Yusuf’un cesedinin bulunduğunu ve kardeşi Hasan Bozkuş tarafından   teşhis edildiğini öğrenmiştir. Başvuran bir ay sonra köye dönmüş ve evinin yanmış olduğunu   görmüştür.   3.Hatun Demirhan’ın ifadesi   Başvuran ve çocukları 12 Mayıs 1994 gecesi köydedir. Gece boyunca silah sesleri   duymuşlardır. 13 Mayıs’ta, sabah saat 6’da askerler köye gelerek köylülere camiinin etrafında   toplanmalarını söylemişlerdir. Daha sonra komutan askerlere evleri yakmaya başlamalarını   emretmiştir. Diğerleriyle beraber başvuranın evi de yakılmıştır. Başvuran Sabri Akdoğan,   Abdulvahap Maço, Reşit Demirhan ve Kamil Menteşe’nin bir asker tarafından götürüldüğüne   şahit olmuştur. Bir süre sonra başvuran sözkonusu kişilerin gittiği yönden silah sesleri   duymuş ve daha sonra birkaç askerin o yönden köye döndüğünü görmüştür.   4. Mustafa Demirhan’ın ifadesi   Başvuran 12 Mayıs 1994 gecesi Yolçatı köyündedir. 13 Mayıs gününün erken saatlerinde,   yaklaşık sabah 6 sularında, köy araçlar, panzerler ve bir helikopter ile gelen askerler   tarafından sarılmıştır. Köylüler, cami etrafında toplanmaları emrini almış ve PKK   etkinliklerine ilişkin sorguya çekilmiştir. Daha sonra askerler evleri yakmaya başlamıştır.   Yaşları 60’ın altında olan erkeklere askerlerle beraber köyden çıkmaları söylenmiştir. Bu   emrin ardından başvuranın 48 yaşındaki oğlu Reşit Demirhan ile Sabri Akdoğan ve   Abdulvahap Maço askerler tarafından götürülmüştür. Başvuran olaydan iki gün sonra köye   geri dönebilmiştir. Başvuranın oğlunun cesedi, daha sonra Sabri Akdoğan, Hasan Bayram,   Mehmet İlkkaya, Yusuf Bozkuş, Fahri Bayram, Ramazan Bayram, Ekrem Bayram,   Abdulvahap Maço ve Kamil Menteşe’nin cesetleri ile beraber köyün yakınlarında   bulunmuştur.   5. Ayşe Harman’ın ifadesi   Başvuran, Yolçatı köyünde yaşamaktadır. Silah sesleri 13 Mayıs 1994 günü sabah 5 sularında   kesilince başvuran köyden kaçmıştır. Kaçarken bir helikopterin köye indiğini görmüştür.   Köyden duman çıktığına tanık olmuştur. İki hafta sonra köye döndüğünde evinin yanmış   olduğunu görmüştür.   6. Süleyman Maço’nun ifadesi   Başvuran ve ailesi Yolçatı köyünün bir mezrasında yaşamaktadır. 12 Mayıs 1994 gecesi silah   sesleri duymuşlardır. Silah sesleri kesilince başvuran ve ailesi Lice’ye gitmeye çalışmıştır.   Ancak askerler tarafından durdurulmuşlar ve başvuranın oğlu olan Abdulvahap Maço askerler   tarafından götürülmüştür. 15 Mayıs 1994 günü bazı köylüler, başvurana oğlu Abdulvahap   Maço’nun diğer dört köylü, Reşit, Hasan, Yusuf ve Sabri ile birlikte ölü bulunduğunu   bildirmiştir. Başvuran daha sonra Lice Cumhuriyet Savcısına ve Meclis liderine giderek olayı   bildirmiştir. Ancak ikisi de ellerinden bir şey gelmeyeceğini belirtmiştir.   B. Hükümet’in iddiaları   Hükümet başvuranları iddialarını reddetmiştir. AİHM’ye 13 ve 14 Mayıs 1994 tarihlerinde,   yine Lice İlçesine bağlı Dibek köyü yakınlarında bir silahlı çatışma yaşandığını bildirmiştir.   Hükümet’e göre bu olay sırasında dört asker öldürülmüştür.   Hükümet, Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun   ölümlerine ilişkin soruşturmaları kapsayan dava dosyalarının tamamını iddialarına kanıt   olarak sunmuştur.   Mayıs 1994’te Reşit Demirhan, Sabri Akdoğan ve Hasan Bayram’ın cesetleri Yolçatı   köyünün yakınlarında bulunmuştur. Bir doktor ile Lice Cumhuriyet Savcısı tarafından   üzerlerinde post mortem muayene yapılmıştır. Ceset üzerinde kurşun yaralarından başka bir   ize rastlanmamıştır. Ölüm nedeni beynin kurşun ile parçalanması olarak belirlendiğinden,   ceset üzerinde klasik bir otopsi yapılmasına gerek görülmemiştir.   Mayıs 1994’te köylüler Yolçatı köyü yakınlarında Abdulvahap Maço’nun cesedini   bulmuştur. Doktor, Lice Cumhuriyet Savcısı ile birlikte bir post mortem muayene yapmıştır.   Raporda, rigor motrisin gerçekleştiği ve cesette morarmalar görüldüğü belirtilmiştir. Doktor,   ceset üzerinde kurşun yaralarından başka bir ize rastlanmamıştır. Ölüm nedeni kurşun ile   beynin parçalanması olarak belirlendiğinden, Abdulvahap Maço’nun cesedi üzerinde klasik   bir otopsi yapılmasına gerek görülmemiştir.   Mayıs 1994’te Yusuf Bozkuş ile Kamil Menteşe’nin cesetleri de köylüler tarafından   Yolçatı köyünün çevresindeki dağların yakınında bulunmuştur. Doktor, Lice Cumhuriyet   Savcısı’nın nezaretinde post mortem muayene yapmıştır.   Yusuf Bozkuş’un cesedine ilişkin raporda doktor, kurşun yaralarından başka bir ize   rastlamamıştır.   Kamil Menteşe’nin cesedine ilişkin raporda rigor motrisin gerçekleştiği ve cesette   morarmalar görüldüğü belirtilmiştir. Doktor, aynı zamanda, çeşitli kurşun yaralarının yanı sıra   aşağıdakileri de saptamıştır:   – femur bölgesinde keskin bir cisim tarafından açılmış, 10 cm boyutlarında lateral bir   yara;   – sağ pazuda keskin bir cisim tarafından açılmış, 8 x 3 cm boyutlarında bir yara;   – sağ kolda keskin bir cisim tarafından açılmış iki ayrı yara;   – otopsideki bir haftalık gecikme yüzünden tespit edilmesi mümkün olmayan sebeplerle   kayıp sağ kulak   Doktor, hem Yusuf Bozkuş’un hem de Kamil Menteşe’nin kurşun yaralanmaları nedeniyle   öldüğünü saptadığından cesetler üzerinde klasik bir otopsi yapmaya gerek görmemiştir.   Hükümet, bu cinayetleri işleyen kişinin bulunması için soruşturmalar açıldığını öne sürmüştür.   Bu konuya ilişkin olarak, Lice Cumhuriyet Savcısı tarafından Jandarma Komutanına yazılan   ve komutandan Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun   ölümlerine ilişkin bir soruşturma yürütülmesini isteyen birçok yazının kopyası AİHM’ye   sunulmuştur. Jandarma Komutanı da Cumhuriyet Savcısına, cinayeti işleyenlerin yerini ya da   kimliklerini saptamanın mümkün olmadığını bildiren düzenli raporlar göndermiştir.   Aralık 1998 tarihinde Lice Cumhuriyet Savcısı, Kamil Menteşe ve Yusuf Bozkuş   cinayetlerine ilişkin olarak iki köylü, Mehmet Baltan ve Ahmet Baltan’ın ifadelerini almıştır.   Mehmet Baltan, verdiği ifadede, Yusuf Bozkuş ve Kamil Menteşe’yi tanımadığını ama   Yolçatı köyünden birilerinin Mayıs 1994’te kaçırılıp öldürüldüğünü duyduğunu anlatmıştır.   Yusuf Bozkuş ile Kamil Menteşe cinayetleri hakkında sorguya çekildiğinde ikinci tanık olan   Ahmet Baltan, Kamil ve Yusuf’u tanıdığını söylemiştir. Bu iki köylünün ölü olarak   bulunduğunu da bilmektedir. Ancak onları kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin bir bilgisi   yoktur.   Ocak 2000’de Lice Cumhuriyet Savcısı Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve   Abdulvahap Maço cinayetlerini işleyen şahısların kimliğini belirlemenin mümkün olmadığına   karar vermiştir. Bu nedenle cinayetleri işleyenler için yasal zaman aşımı olan yirmi yıl   boyunca geçerli olacak sürekli bir arama izni çıkartmıştır.   Daha sonra, 16 Eylül 2001, 23 Mart 2002, 4 Eylül 2002, 10 Eylül 2002, 20 Aralık 2002 ve 4   Mart 2003 tarihlerinde Lice Jandarma Komutanlığı’na bağlı jandarma subayları Yolçatı   köyüne giderek olay yerinde incelemelerde bulunmuştur. Verdikleri raporlarda olaylar   hakkında yeni bir kanıt bulunamadığını ve faillerin kimliklerinin tespit edilemediğini   belirtmişlerdir.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK   İlgili iç hukukla ilişkili olarak AİHM, Ergi/Türkiye (28 Temmuz 1998 tarihli karar, Karar ve   Hüküm Raporları, 1998-IV, §§ 46-52) ve Menteş ve Diğerleri/Türkiye (28 Kasım 1997 tarihli   karar, Raporlar 1997-VIII, §§ 36-50) davalarına atıfta bulunmaktadır.   HUKUK   I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI   Hükümet, başvuranların tüm iç hukuk yollarını tüketmiş sayılamayacaklarını, zira cezai   soruşturmaların halen Lice Cumhuriyet Savcısı önünde beklemekte olduğunu öne sürmüştür.   Üstelik, başvuranların iç hukuk uyarınca kendilerine sunulan tüm yollardan   faydalanmadıklarını da iddia etmiştir.   Başvuranlar, iç hukuk yollarını tüketmelerinin gerekli olmadığını, çünkü bunların yeterli ve   etkili olmadıklarını belirtmiştir. Soruşturmanın süresi dikkate alındığında, şikayetlerinin   çözüme kavuşması olasılığının pek fazla olmadığını ileri sürmüştür.   AİHM, 23 Mart 2004 tarihli kararında sözkonusu cezai soruşturmanın AİHS uyarınca etkili   olup olmadığı sorunu ile başvuranların şikayetlerin konusu arasında sıkı bir bağ olduğunu ve   dolayısıyla bunun da esasa eklenmesi gerektiğini vurguladığını hatırlatır. Bu yaklaşım hala   geçerlidir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranlar akrabalarının Mayıs 1994’te güvenlik   kuvvetleri tarafından öldürüldüğünü ve bu durumun AİHS’nin 2. maddesini ihlal ettiğini öne   sürmüştür. Üstelik, yetkili makamların, akrabalarının ölümünü çevreleyen olayları   soruşturmadaki başarısızlıklarından da şikayetçi olmuşlardır.   Hükümet, başvuranların iddialarının asılsız olduğunu belirtmiştir.   AİHS’nin 2. maddesi şöyledir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir   suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten   öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi   sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;   b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin   kaçmasını önlemek için;   c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”   A. AİHM’ye getirilen iddialar   1.Başvuranlar   Başvuranların dördü, yani Abdullah Menteşe, Zühra Bozkuş, Mustafa Demirhan ve Süleyman   Maço, akrabalarının 13 Mayıs 1994 tarihinde Yolçatı köyünde düzenlenen bir operasyon   sonrasında güvenlik kuvvetleri tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmektedir. Bununla   ilişkili olarak, operasyondan sonra altmış yaşın altındaki tüm erkeklerin bir asker tarafından   köyden uzaklaştırıldığını ve daha sonra yirmi altısının köyün yakınlarında ölü olarak   bulunduğunu belirtmişlerdir. Cinayetlerin doğrudan tanığı olmasa da birinci, ikinci, dördüncü   ve altıncı başvuranlar, bu kişiler canlı olarak en son görüldüklerinde güvenlik kuvvetlerinin   denetimi altında oldukları için ölümlerinden yetkili makamların sorumlu tutulması gerektiğini   ileri sürmektedir. Üstelik, başvuranlardan biri, Hatun Demirhan, askerlerin erkekleri   götürdüğü yönden gelen silah sesleri duyduğunu söylemiştir. Başvuranlar, bu olaylara   dayanarak akrabalarının ölümünün Devletin sorumluluğunda olduğunu öne sürmektedir.   Dört başvuran, yetkili makamların akrabalarının öldürülmesine ilişkin etkili ve yeterli bir   soruşturma yürütmede başarısız olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda, kendilerinden ya   da olaya karıştığı iddia edilen güvenlik kuvvetlerinden ifade alınmamış olmasına dikkat   çekmektedirler. Yerel soruşturma on yıldan uzun süredir hiçbir gelişme olmadan beklediği   için, Devlet’in, akrabalarının ölümüne ilişkin yeterli bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü   ihlal ettiğine karar verilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.   2.Hükümet   Hükümet tüm bu iddialara karşı çıkarak güvenlik kuvvetlerinin bu insanların öldürülmesine   karıştığı ithamlarını reddetmektedir. Başvuranların anlattıkları olayları ispat edemediğini ve   iddialarını destekleyen hiçbir kanıt getiremediğini belirtmektedir. Dolayısıyla başvuranlar   iddialarını şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlamayı başaramamıştır.   Yerel soruşturmaya ilişkin olarak, Hükümet AİHS uyarınca getirilen yükümlülüğün sonuç   değil, araç sağlama yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır. Başvuranların öldürülmesinden   hemen sonra Cumhuriyet Savcısı tarafından bir yerel soruşturmanın başlatıldığını ve bu   soruşturmanın halen devam etmekte olduğunu iddia etmektedir. Dava makamlardan   kaynaklanan bir nedenle kesintiye uğramamıştır. Başvuranların akrabalarının   öldürülmesinden sorumlu kişileri bulmak için 31 Ocak 2000’de Lice Cumhuriyet Başsavcılığı   tarafından sürekli bir arama emri çıkartılmıştır. Jandarmalar 2001 ile 2003 yılları arasında   olay yerinde altı incelemede bulunmuştur. Dolayısıyla, Hükümet, yetkili makamlar tarafından   yürütülen soruşturmanın AİHS’nin getirdiği şartlara uygun olduğunu ileri sürmektedir.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun   öldürülmesine dair.   2. madde ile getirilen korumanın önemi ışığında, AİHM yaşama hakkının ihlal edilmesi   suçlamalarını büyük bir dikkatle incelemeli ve yalnızca Devlet temsilcilerinin davranışlarını   değil, tüm şartları göz önüne almalıdır (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Orhan/Türkiye, sayı   25656/94, § 326, 18 Haziran 2002).   AİHM Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun ölümlerine   yol açan olayların ihtilaflı biçimlerde anlatıldığına dikkat çeker. Başvuranlar, akrabalarının   güvenlik kuvvetleri tarafından öldürüldüğünü öne sürerken Hükümet bu iddiaları   reddetmektedir.   Kanıtları değerlendirirken AİHM, “herhangi bir şüpheye yer bırakmayan” kanıt standardından   yararlanmaktadır. Bu kanıt, yeterince güçlü, açık ve uyumlu akıl yürütmelerin ya da olaylara   ilişkin benzer tahminlerin bir araya gelmesiyle elde edilebilir (bkz. İrlanda/İngiltere, 18 Ocak   tarihli karar, seri A sayı 25, s. 65, § 161, Avşar/Türkiye, sayı 25657/94, § 282, AİHM   2001-VII, ve Ülkü Ekinci/Türkiye, sayı 27602/95, §§ 141-42, 16 Temmuz 2002).   Buna göre, AİHM taraflarca sunulan mevcut kanıtlara dayanarak karar vermek zorundadır   (bkz. en son hüküm, Çaçan/Türkiye, sayı 33646/96, § 61, 26 Ekim 2004). Bu nedenle, AİHM   ortaya çıkan sorunları, sözkonusu davada sunulan belgesel kanıtların, özellikle de Hükümet   tarafından dava hakkında yürütülen soruşturmalara ilişkin iletilen belgelerin ve tarafların   yazılı görüşlerinin ışığında inceleyecektir.   AİHM, Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun ölümlerini   çevreleyen olayların açık olmadığına dikkat çeker. Bir taraftan, yerel soruşturmadaki   kusurların, olayların tam olarak hangi şartlar altında meydana geldiğine ilişkin değerlendirme   yapılmasını engellediğine dikkat çekilmiştir (bkz. aşağıdaki 53-56. paragraflar). Dolayısıyla,   neler olduğunun saptanmasında büyük katkısı olacak maddi kanıtların hiçbiri yerel   soruşturma sırasında toplanamamıştır. Üstelik, başvuranların olaylara ilişkin ifadeleri tanıklar   veya diğer maddi kanıtlar tarafından ikna edici bir şekilde desteklenmemekte, olayların tam   olarak nasıl gerçekleştiğini belirlemek için yeterince kesin bilgi içermemektedir.   Dolayısıyla AİHM, elindeki verilere dayanarak dört ölümü çevreleyen olayları tam olarak   saptayamamaktadır. Bu dört kişinin gerçekte ölüm şekli, spekülasyonlara ve tahminlere   dayanan bir konu olarak kalmıştır. Bu nedenle, AİHM, Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit   Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun, başvuranların iddia ettiği gibi, kasten ya da dikkatsizlik   sonucu güvenlik kuvvetleri tarafından öldürüldüğüne hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde   karar vermek için yeterli olgusal ve kanıtsal temel bulunmadığı kanısındadır.   Bu nedenle, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.   2.Soruşturmanın yetersiz olduğu iddialarına dair   AİHM, içtihatlarına göre, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca getirilen yaşamı koruma   yükümlülüğünün, Devlet’in 1. maddede ortaya konulan “kendi yetki alanları içinde bulunan   herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımaya” ilişkin   görevi ile birlikte ele alındığında, bireylerin güç kullanımı sonucunda ölmeleri halinde bir tür   etkili resmi soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini hatırlatır. (bkz., mutatis mutandis,   McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Seri A sayı 324, s. 49, § 161 ve   Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-I, s. 329, § 105). Bu   soruşturmaların ana amacı, yaşamı koruyan ulusal yasaların etkin bir şekilde uygulanmasını   ve Devlet’in temsilcilerini ya da kurumlarını ilgilendiren durumlarda, kendi sorumlulukları   altında meydana gelen ölümler nedeniyle bunlardan hesap sorulabilmesini sağlamaktır. Farklı   durumlarda farklı tür soruşturmalar bu amaçlara ulaşılmasını sağlayabilir. Ancak, hangi tür   soruşturma kullanılırsa kullanılsın, yetkili makamın olayın dikkatine sunulmasından sonra   kendi kendisine harekete geçmesi şarttır. Resmi bir şikayette bulunmayı ya da soruşturma   işlemlerine başlanması için sorumluluk almayı en yakın akrabanın inisiyatifine bırakamaz   (örneğin bkz. mutatis mutandis, İlhan/Türkiye [BD], sayı 22277/93, § 63, AİHM 2000-VII).   Ayrıca soruşturma, bu tür davalarda kullanılan kuvvetin, sözkonusu şartlar altında meşru olup   olmadığını belirleyebilme (örneğin bkz. yukarıda anılan Kaya, s. 324, § 87) ve sorumluları   saptayıp cezalandırabilme (Oğur/Türkiye [BD], sayı 21594/93, § 88, AİHM 1999-III)   anlamında da etkili olmalıdır. Bu sonuca değil, araca yönelik bir yükümlülüktür. Yetkili   makamlar olayla ilgili kanıtları elde etmek için gereken makul önlemleri almalıdır; bu   kanıtlara, inter alia, tanık ifadeleri, adli tıp kanıtları ve gerektiğinde yaralanmaların tam ve   kesin bir kaydı ile ölüm nedenini de kapsayan klinik bulguların objektif analizini içeren bir   otopsi de dahildir (otopsilere ilişkin olarak, örneğin bkz., Salman/Türkiye [BD], sayı 21986/93,   § 106, AİHM 2000-VII; tanıklara ilişkin olarak, örneğin, Tanrıkulu/Türkiye [BD], sayı   23763/94, § 109, AİHM 1999-IV; adli tıp kanıtlarına ilişkin olarak örneğin, Gül/Türkiye, sayı   22676/93, § 89, 14 Aralık 2000). Soruşturmadaki ölüm nedeninin ya da sorumlu kişinin   belirlenebilmesini engelleyen bir kusur, bu standardı karşılayamama riskinin ortaya çıkmasına   neden olacaktır.   Aynı zamanda, bu bağlamdan, bir ivedilik ve makul takip şartının bulunması gerektiği de   anlaşılmaktadır (bkz. Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, raporlar 1998-VI, ss. 2349-40,   §§ 102-4, Çakıcı/Türkiye [BD], sayı 23657/94, §§ 80-7 ve 106, AİHM 1999-IV, yukarıda   anılan Tanrıkulu, § 109 ve Mahmut Kaya/Türkiye, sayı 22535/93, §§ 106-7, AİHM 2000-III).   Belirli şartlar altında bir soruşturmanın ilerlemesini engelleyen bazı engeller ya da zorluklar   olabileceği kabul edilmelidir. Ancak, genel olarak, ölümcül kuvvet kullanımı söz konusu   olduğunda yetkili makamların ivedilikle harekete geçmesi, halkın hukukun üstünlüğüne   duyduğu güvenin korunması ve yasadışı davranışlara iştirak edildiği ya da hoşgörü   gösterildiği görüntüsünün engellenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. (genel olarak,   bkz. McKerr/İngiltere, sayı 28883/95, §§ 108-15, AİHM 2001-III, ve yukarıda anılan Avşar,   §§ 390-95).   Sözkonusu davanın koşullarına döndüğünde AİHM, Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit   Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun ölümlerine ilişkin farklı yerel soruşturmalar açıldığına   dikkat çekmektedir. Ancak bu soruşturmaların yürütülmesinde çarpıcı eksikler vardır.   Bu bağlamda, AİHM, suç mahallindeki ilk incelemenin 2001 yılında, olaydan neredeyse yedi   yıl sonra yapıldığına dikkat çeker (bkz. yukarıdaki 31. paragraf). Bu nedenle olay yerinden,   olanların saptanmasında büyük faydası olabilecek maddi kanıtların toplanması mümkün   olmamıştır. Üstelik Lice Sağlık Ocağı’ndaki doktor da cesetler üzerinde ölüm nedenini   belirlemek için dış muayeneler yapmakla yetinmiştir. Vücutlardaki kurşun giriş ve çıkış   deliklerinin verilmesine rağmen, doktor, raporlarında ölümlerin tahmini zamanını saptamamış   ve kurbanlar ile ateş eden kişi ya da kişiler arasındaki yaklaşık mesafeyi belirtmemiştir. Son   olarak, doktor Kamil Menteşe’nin vücudundaki farklı türdeki yaralar için bir açıklama   getirmemiştir (bkz. yukarıdaki 27. paragraf). Üstelik, dava dosyasından cesetlerden çıkartılan   kurşunların balistik incelemeye gönderilmediği anlaşılmaktadır. Böyle bir incelemenin olayda   kullanılan silah ya da silahların tipini belirlemede yararlı olacağı açıktır.   AİHM, ayrıca, halihazırda on yıldan uzun bir süredir beklemekte olan soruşturmaların somut   sonuçlar verecek gibi görünmediğine de dikkat çekmektedir. Hükümet, davanın halen   Cumhuriyet Savcısı önünde beklediğini iddia etse de bir ilerleme kaydedildiğini gösteren bir   belge sunamamıştır.   Davanın yukarıda anlatılan geçmişi göz önüne alındığında, AİHM, yerel makamların Kamil   Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun ölümlerine ilişkin hızlı ve   yeterli bir soruşturma yürütmediği kanısına varmıştır. İlgili makamların bu konudaki temel   sorumluluklarını ihmal ettiğine karar vermiştir. Daha önceki kararlarda da belirtildiği gibi   (örneğin bkz. yukarıda anılan Kaya, § 91, yukarıda anılan Yaşa, § 104 ve yukarıda anılan Ergi,   § 85), 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusundaki güvenlik meseleleri bağlamında can   kaybının trajik ve sık karşılaşılan bir durum olduğu ve bunun kanıt arama sürecini   aksatabileceği gerçeğini de dikkate almıştır. Yine de, anılan bu şartlar, yetkili makamların 2.   madde tarafından kendilerine verilen etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünü göz ardı   etmesi için bir gerekçe olamaz.   Bu şartlar altında, AİHM, başvuranların kullanabileceği ceza hukuku yollarının, yürütülmekte   olan soruşturmaların gidişi üzerinde önemli bir etkisi olacağına ikna olmamıştır. Bu nedenle   başvuranların, ilgili ceza hukuku yollarını tüketme gereksinimine uyduğu kabul edilmelidir.   Dolayısıyla AİHM, Hükümet’in itirazının iç hukuk yollarının tüketilmemesine dayanan   kısmını (bkz. yukarıdaki 33-35. paragraflar) reddederek birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı   başvuranlar için AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.   III. ÖLÜMLERE İLİŞKİN OLARAK AİHS’NİN 3 VE 8. MADDELERİNİN İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİALARI   Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranlar akrabalarının öldürülmesine ilişkin olarak   AİHS’nin 3 ve 8. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Kamil Menteşe, Yusuf   Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun ölümlerine ilişkin olayların ve belirsiz   şartların sonucunda duygusal azap yaşadıklarını öne sürmüşlerdir. Sözkonusu hükümler   şöyledir:   Madde 3   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”   Madde 8   “1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.   “2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,   ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya   ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan   ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”   Hükümet iddiaları reddetmiştir.   AİHM, yukarıdaki (bkz. yukarıdaki 47-49. paragraflar), başvuranların akrabalarının ölümüne   ilişkin olarak   herhangi bir Devlet temsilcisinin, doğrudan ya da dolaylı biçimde   suçlanmasının mümkün olmadığı kararını hatırlatır. Bu nedenle, başvuranların iddia ettiği gibi   bu hükümlerin ihlal edildiği kararına varmayı gerektirecek olgusal bir temel bulunmamaktadır.   Dolayısıyla, AİHM, başvuranların akrabalarının öldürülmesine ilişkin olarak AİHS’nin 3. ve   8. maddelerinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.   IV. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar evlerini ve köylerini terk etme zorunda bırakılmalarının özgürlük ve kişisel   güvenlik haklarını ihlal ettiğini öne sürmüşlerdir. AİHS’nin atıfta bulunulan 5 § 1 maddesi şu   şekildedir:   “Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen   yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.”   AİHM, AİHS’nin 5 § 1 maddesindeki temel hedefin, özgürlüklerin Devlet tarafından keyfi bir   şekilde kısıtlanmasını engellemek olduğunu hatırlatır.   Sözkonusu davada, başvuranlar hiçbir zaman tutuklanmamış veya alıkonulmamış ya da   özgürlükleri başka bir şekilde kısıtlanmamıştır. Başvuranların, evlerini kaybetmeleri   sonucunda düştükleri güvensiz kişisel şartlar AİHS’nin 5 § 1 maddesinde öngörülen kişisel   güvenlik kavramına uymamaktadır ( bkz. Kıbrıs/Türkiye [BD], sayı 25781/94, § 228, AİHM   IV; yukarıda anılan Çaçan, §§ 69-70).   Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine karar   vermiştir.   V. KÖYÜN YAKILMASINA İLİŞKİN OLARAK, AİHS’NİN 3 VE 8. MADDELERİ İLE 1   No.’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI   Başvuranlar, köylerinden zorla çıkarılmalarına ilişkin olarak AİHS’nin 3. maddesinin ihlal   edildiğini öne sürmüşlerdir. Aile evlerini yakan güvenlik kuvvetlerinin davranışları nedeniyle   psikolojik olarak zarar görmüşlerdir. AİHS’nin 8. maddesi uyarınca, mallarının yok   edilmesinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, 1 No.’lu Protokolün 1. maddesi uyarınca,   evlerinin yok edilmesinin ve köyden zorla çıkartılmalarının mallarından rahatça faydalanma   haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. AİHS’nin 3 ve 8. maddeleri yukarıdaki 59. paragrafta   verilmiştir; 1 No.’lu Protokolün 1. maddesinin ilgili kısımları ise şöyledir:   “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.   Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası   hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.   Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek…   için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”   Hükümet, başvuranların iddialarının asılsız olduğunu iddia etmiştir.   AİHM, olayların nasıl meydana geldiğine ilişkin bir ihtilaf bulunduğuna dikkat çeker. Bu   bağlamda, tarafların sunduğu kanıtlara dayanarak karar vermesi gerektiği görüşündedir (bkz.   Pardo/Fransa, 20 Eylül 1993 tarihli karar, Seri A sayı 261-B, s. 31, § 28).   AİHM, Hükümet’in, başvuranların evinin yok edilmesiyle bir ilişkisi olmadığını iddia ettiğine   dikkat çeker. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranların köyünde 13 Mayıs 1994’te ya da bu   tarihin yakınlarında hiçbir askeri operasyon düzenlenmediğini belirtmiştir. AİHM’nin   kanaatince, başvuranlar tarafından sunulan belgeler, olayların kendi anlattıkları şekilde   gerçekleştiğini kanıtlamak için yeterli prima facie kanıt içermemektedir. AİHM’ye, olay   sırasında Yolçatı köyünde bulunan diğer köylülerden alınan ifadeler sunulmamıştır. Üstelik,   işlemlerin hiçbir aşamasında başvuranların yerel makamlara mallarının yok edildiği   iddialarına ilişkin bir şikayette bulunmadığı anlaşılmaktadır.   AİHM, olayın üzerinden on yıldan uzun bir süre geçmesinin ardından, anlatılan olaylara   ilişkin olarak özellikle başvuranların evlerinin nasıl ve kim tarafından yıkıldığına ilişkin   tutarsızlıkları çözüme kavuşturacak bir konumda olmadığı kanısındadır. İddia edildiği gibi   güvenlik kuvvetlerinin başvuranın evine ve mülküne zarar verdiğine gerekli derecede kanıt   oluşturacak yeterli, tutarlı ve güvenilir delil bulunmamaktadır.   Sonuç olarak, başvuranların evlerine ve mallarına gelen zarardan Devlet’in sorumlu olduğuna   yönelik şikayetler kanıtlanamamıştır ve yukarıdaki hükümlerin ihlal edildiğine karar verilmesi   mümkün değildir.   VI. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, ayrıca, Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap   Maço’nun ölümlerinin veya evlerinden zorla çıkartılıp aile evleri ve mallarının yakılmasının   etkili bir şekilde soruşturulmadığından şikayetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, AİHS’nin 6 § 1   maddesine aykırı olarak bir mahkemeye çıkma haklarının ellerinden alındığını öne   sürmüşlerdir. Sözkonusu maddenin ilgili kısımları şu şekildedir:   “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar,… konusunda karar verecek… bir   mahkeme tarafından davasının…hakkaniyete uygun… olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   AİHM, başvuranların AİHS’nin 6 § 1 maddesi uyarınca yaptığı şikayetlerin temelinde, yerel   makamların, adı geçen ölümlere ve mala zarar verilmesine ilişkin etkin bir cezai soruşturma   açmamasının yattığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, AİHM’nin kanısınca, başvuranların 6.   maddenin ihlaline yönelik şikayetlerini, AİHS’nin 13. maddesi uyarınca Sözleşmeci   Devletlerin altında bulunduğu AİHS ihlallerine ilişkin etkili bir hukuk yolu sağlama   yükümlülüğü ile bağlantılı olarak incelemek daha uygun olacaktır (diğerlerinin yanı sıra bkz.   yukarıda anılan Kaya, s. 329, § 105 ve Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Raporlar   1996-VI, s. 2286, § 93).   Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermeyi   gerekli görmemektedir.   VII. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, AİHS uyarınca bulundukları şikayetlere yönelik etkili bir hukuk yolu olmadığını   iddia etmişlerdir. Yerel makamlar, şikayetlerini ciddi bir incelemeye tabi tutmadığı için,   mahkemeye başvurma hakkından yararlanamadıklarını öne sürmüşlerdir.   Hükümet, yerel soruşturmalarda bir kusur olmadığını savunmuştur.   AİHM içtihatları, yerel iç hukuk tarafından bir şekilde korunması gereken AİHS hak ve   özgürlüklerinin esasının uygulanabilmesini sağlayacak ulusal seviyede bir hukuk yolunun   mevcudiyetinin AİHS’nin 13. maddesi ile güvence altına alındığını belirtir. Dolayısıyla 13.   maddenin etkisi AİHS uyarınca getirilen “savunulabilir iddia” esası ile ilgilenecek ve uygun   tazmin sunacak bir iç hukuk yolu oluşturulmasını gerektirmektir; ancak Sözleşmeci   Devletlerin, bu hüküm uyarınca AİHS yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerine ilişkin bir   miktar takdir hakkı bulunmaktadır. 13. maddenin getirdiği yükümlülüğün kapsamı,   başvuranın AİHS uyarınca yaptığı şikayetin doğasına bağlı olarak değişebilir. Yine de 13.   maddenin öngördüğü hukuk yolu kanunen olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı, özellikle   de kullanımı ilgili Devletin yetkili makamlarının hareketleri ya da ihmalleri yüzünde adil   olmayan bir şekilde engellenmemelidir (bkz. yukarıda anılan Aksoy, s. 228, § 95;   Aydın/Türkiye, 25 Ekim 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-VI, ss. 1895-96, § 103; yukarıda   anılan Kaya, ss. 329-30, § 106, Dulaş/Türkiye, sayı 25801/94, § 65, 30 Ocak 2001; ve   Yöyler/Türkiye, sayı 26973/95, § 87, 24 Temmuz 2003).   Hayatın korunması hakkının taşıdığı önem göz önüne alındığında, 13. madde, gerektiğinde   tazminat ödenmesinin yanı sıra, yaşama hakkının ihlalinden sorumlu kişilerin saptanıp   cezalandırılmasına yol açabilecek ve şikayetçinin soruşturma sürecine etkin bir şekilde   erişebilmesini sağlayan yolları da kapsayan kapsamlı ve etkili bir soruşturmayı de gerekli   kılmaktadır (bkz. yukarıda anılan Kaya, ss. 330-31, § 107).   AİHM, başvuranların, yerel soruşturmalarının etkisizliğinin iki farklı yönü nedeniyle şikayetçi   olduklarına dikkat çeker: birincisi akrabalarının öldürülmesine, ikicisi de mallarının yakıldığı   iddialarına yöneliktir. Dolayısıyla 13. maddeyle ilişkili şikayetleri iki kısımda incelemek   uygun olacaktır.   A. Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun   öldürülmelerine ilişkin   Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranlar şikayetleriyle ilişkili olarak etkili bir hukuk   yollarının olmadığından şikayetçi olmuştur. Bu bağlamda, uygun bir soruşturmanın   yapılmaması nedeniyle akrabalarının öldürülmesine dair şikayetlerini etkili bir hukuk yoluna   götürme hakkından mahrum edildiklerini öne sürmüşlerdir.   Hükümet, yetkili makamlar tarafından yürütülen soruşturmalarda bir kusur bulunmadığını   iddia etmiştir.   Sözkonusu davada sunulan kanıtlar ışığında AİHM, Devlet temsilcilerinin, başvuranın   kardeşinin öldürülmesinde rol oynadıklarının, ya da başka bir şekilde bundan sorumlu   olduklarının şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlandığına karar vermemiştir (bkz.   yukarıdaki 47-49. paragraflar). Ancak bu durum, daha önceki davalarda da olduğu gibi, 2.   maddeye ilişkin şikayetin, 13. madde açısından “savunulabilir” bir iddia teşkil etmesini   engellememektedir (bkz. Boyle ve Rice/İngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli karar, Seri A sayı 131,   s. 23, § 52; yukarıda anılan Kaya, ss. 330-31, § 107; ve yukarıda anılan Yaşar, s. 2442, § 113).   Bu bağlamda, AİHM’ye göre; birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların akrabalarının   kanunsuz bir adam öldürmenin kurbanı oldukları ve dolayısıyla bu başvuranların AİHS’nin 2.   maddesinin ihlal edildiğine yönelik “savunulabilir bir iddiada” bulunabilecekleri tartışma   konusu değildir.   Dolayısıyla yetkili makamların, başvuranların akrabalarının hangi şartlar altında   öldürüldüğüne yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktaydı. Ancak 13.   maddenin 2. madde ile getirilen soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniş kapsamlı   şartlarını (bkz. yukarıda anılan Kaya, ss. 330-31, § 107) karşılayabilecek bir soruşturma   yapılmamıştır (bkz. yukarıdaki 53-58. paragraflar). Bu nedenle, AİHM birinci, ikinci,   dördüncü ve altıncı başvuranların akrabalarının ölümüne ilişkin etkili bir hukuk yolundan,   dolayısıyla da tazminat talebi gibi diğer hukuk yollarından mahrum bırakıldıklarına karar   vermiştir.   B. Başvuranların mülklerinin yok edilmesine ilişkin   AİHM, sözkonusu davada sunulan kanıtlara dayanarak, başvuranların evlerinin ve mülklerinin   iddia edildiği gibi güvenlik kuvvetleri tarafından yok edildiğinin, şüpheye yer bırakmayacak   şekilde kanıtlanamadığına karar verdiğini hatırlatır (bkz. yukarıdaki 68-73. paragraflar).   AİHM içtihatlarına göre, 13. madde yalnızca bir kişinin bir AİHS hakkının ihlali nedeniyle   mağdur olduğuna dair “savunulabilir bir iddiası” olması halinde geçerlidir (bkz. yukarıda   anılan Boyle ve Rice, § 52; ve Matyar/Türkiye, sayı 23423/94, § 154, 21 Şubat 2002).   Başvuranların olgusal iddialarının kanıtlanamadığı göz önüne alındığında, AİHS’nin 13.   maddesi bu davada uygulanamaz ve bir ihlal kararı verilemez.   VIII. AİHS’NİN 2, 3, 6, 8 VE 13. MADDELERİ VE 1 No.’LU PROTOKOLÜN 1.   MADDESİ İLE BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE AİHS’NİN 14. MADDESİNİN   İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, Kürt kökenli olduklarından ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve bu durumun   AİHS’nin 2, 3, 6, 8 ve 13. maddeleri ve 1 No.’lu Protokolün 1. maddesi ile birlikte   değerlendirildiğinde AİHS’nin 14. maddesini ihlal ettiğini öne sürmüştür. 14. madde şöyledir:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya   diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi   başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”   AİHM, kendisine sunulan kanıtlar ışığında başvuranların iddiasını incelemiş ancak asılsız   olduğuna karar vermiştir. Dolayısıyla AİHS’nin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.   IX. AİHS’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, şikayetçi oldukları müdahale veya kısıtlamaların AİHS’ye uymayan nedenlerle   uygulandığını iddia etmiştir. AİHS’nin aşağıda yer alan 18. maddesine atıfta bulunmuşlardır:   “Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak   öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”   AİHM, bu iddiayı da kendisine sunulan kanıtların ışığında incelemiş ve asılsız bulmuştur.   Dolayısıyla bu hükmün ihlal edilmediğine karar verilmiştir.   X. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Maddi Tazminat   Maddi tazminat başlığı altında birinci, dördüncü ve altıncı başvuranlar ölen akrabalarının   çocuklarının okul masrafları için tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda, Kamil Menteşe’nin   dört, Mustafa Demirhan’ın beş ve Süleyman Maço’nun bir çocuğu olduğunu belirtmişlerdir.   Dolayısıyla ilk başvuran 6.316 Euro (EUR) karşılık gelen 12.000.000.000 Türk Lirası (TRL),   dördüncü başvuran 30.000.000.000 TRL (15.822 EUR karşılığı) ve altıncı başvuran   6.000.000.000 TRL (3.164 EUR karşılığı) tazminat talep etmiştir.   Hükümet başvuranların iddialarını reddetmiştir.   AİHM, AİHS’yi ihlal ettiğine karar verilen konu –etkili bir soruşturmanın yokluğu– ile bu   başvuranlar tarafından talep edilen maddi tazminat arasında bir sebep-sonuç ilişkisi   görememiştir. İçtihatlarında yer alan ilkeler uyarınca bu başlık altındaki talepleri tamamen   reddeder. (bkz. Buldan/Türkiye, sayı 28298/95, 113, 20 Nisan 2004; ve Önen/Türkiye, sayı   22876/93, § 115, 14 Mayıs 2002).   B. Manevi tazminat   Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların her biri, akrabalarının ölümü sebebiyle   çektikleri psikolojik sıkıntı nedeniyle toplam 60.000 EUR manevi tazminat talep etmiştir.   Hükümet, bu talebin aşırı olduğunu öne sürmüştür.   AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiği kararıyla ilişkili olarak AİHM yetkili   makamların Kamil Menteşe, Yusuf Bozkuş, Reşit Demirhan ve Abdulvahap Maço’nun   ölümlerini etkili bir şekilde soruşturamamasının birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı   başvuranlar için önemli bir sıkıntı ve üzüntü kaynağı oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Bu   nedenle AİHM, tarafsız bir değerlendirme neticesinde, manevi tazminat olarak birinci, ikinci,   dördüncü ve altıncı başvuranların her birine, her türlü vergiden muaf olmak üzere 15.000’er   EUR manevi tazminat ödenmesine ve bu meblağın ödeme günündeki kur üzerinden Türk   Lirasına çevrilerek sözkonusu başvuranların Türkiye’deki banka hesaplarına yatırılmasına   karar vermiştir.   C. Mahkeme masrafları   100. Başvuranlar davalarını AİHS kurumları huzuruna getirebilmek için yaptıkları masraflar   için 18.019,81 EUR’a eşdeğer, toplam 12.604 İngiliz Sterlini talep etmiştir.   101. Hükümet bu meblağın aşırı ve temelsiz olduğunu öne sürmüştür.   102. Tarafsız bir değerlendirme neticesinde ve sunulan iddiaların ayrıntılarını da göz önüne   alarak, mahkeme masraflarına ilişkin olarak AİHM, birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı   başvuranların tamamına her türlü katma değer vergisinden muaf olmak üzere toplam 10.000   EUR tazminat ödenmesine; bu meblağın adil tazmin taleplerinde belirtildiği şekilde İngiliz   Sterlinine çevrilerek başvuranların temsilcilerinin İngiltere’deki banka hesabına yatırılmasına   karar vermiştir.   D. Gecikme faizi   103. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç   puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesine karar vermiştir.   YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,   1. Hükümet’in ön itirazının reddine;   2. Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların, akrabalarının ilgili Devletin   temsilcilerinin sorumluluğu altında öldürüldüğü iddialarına ilişkin olarak, AİHS’nin 2.   maddesinin ihlal edilmediğine;   3. İlgili Devletin yetkili makamlarının birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranın   akrabalarının öldüğü şartlara ilişkin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütememesi nedeniyle   AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   4. Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların akrabalarının ölümüne ilişkin olarak,   AİHS’nin 3 ve 8. maddelerinin ihlal edilmediğine;   5. AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine;   6. Başvuranların AİHS’nin 6 § 1 maddesi uyarınca yaptığı şikayetlerin incelenmesine gerek   bulunmadığına;   7. Başvuranların mülklerinin yok edildiği iddialarına ilişkin olarak, AİHS’nin 3 ve 8.   maddeleri ile 1 No.’lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;   8. Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların akrabalarının ölümüne dair şikayetlerine   ilişkin olarak, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   9. Başvuranların mülklerinin yok edildiğine dair şikayetlerine ilişkin olarak, AİHS’nin 13.   maddesinin ihlal edilmediğine;   AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;   11.AİHS’nin 18. maddesinin ihlal edilmediğine;   a) Sorumlu Devletin, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içerisinde,   i) birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranların her birine, Türkiye’deki banka   hesaplarına ödeme günündeki kur üzerinden ulusal para birimine dönüştürülerek   yatırmak üzere miktara yansıtılabilecek vergilerle birlikte 15.000’er EUR (onbeşbin   Euro) manevi tazminat;   ii) birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı başvuranlara, adil tazmin taleplerinde belirtildiği   şekilde başvuranların temsilcilerinin İngiltere’deki banka hesaplarına ödeme   günündeki kur üzerinden İngiliz Sterlinine dönüştürülerek yatırmak üzere mahkeme   masrafları için toplam 10.000 Euro (onbin Euro) ödemesine,   b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek   oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   4. Başvuranın diğer adil tazmin taleplerinin reddine   KARAR VERMİŞTİR.   Karar İngilizce çıkmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 § 2 ve 3. bentleri uyarınca 18 Ocak   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   J. –P. COSTA   Bölüm Sekreteri   Başkan

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło