36487/02
WyrokETPCz2007-02-06ECLI:CE:ECHR:2007:0206JUD003648702
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie oparte na zeznaniach świadków, których skarżąca nie mogła przesłuchać, oraz na odwołanym oświadczeniu policyjnym, a także brak doręczenia opinii prokuratora generalnego, naruszyły prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 i 3 lit. d Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że prawo do rzetelnego procesu, gwarantowane przez art. 6 ust. 1 i 3 lit. d Konwencji, zostało naruszone, ponieważ krajowe sądy oparły wyrok skazujący skarżącej wyłącznie na protokole zatrzymania, zeznaniach osób przesłuchanych w innej sprawie (które później odwołały swoje zeznania) oraz na oświadczeniu skarżącej złożonym na policji, które ona sama odwołała, twierdząc, że podpisała je bez czytania. Skarżąca nie miała możliwości przesłuchania świadków oskarżenia ani w fazie śledztwa, ani podczas rozprawy. Trybunał podkreślił, że wyrok skazujący oparty wyłącznie lub w decydującym stopniu na zeznaniach osoby, której oskarżony nie mógł przesłuchać, stanowi nieproporcjonalne ograniczenie praw obrony. Dodatkowo, brak doręczenia skarżącej opinii prokuratora generalnego Sądu Kasacyjnego również naruszył zasadę równości broni i prawo do rzetelnego procesu.Stan faktyczny
Skarżąca, Güler Menteş, została aresztowana w lipcu 2000 r. podczas protestu przeciwko więzieniom typu F i oskarżona o przynależność do PKK. Jej oświadczenie złożone na policji, które odwołała, oraz zeznania osób trzecich, które również zostały odwołane, stanowiły podstawę jej skazania przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakır na karę 3 lat i 9 miesięcy pozbawienia wolności za pomoc i podżeganie do terroryzmu. Sąd Kasacyjny utrzymał wyrok w mocy, a skarżącej nie doręczono opinii prokuratora generalnego. Później, na mocy nowej ustawy, jej wyrok został zmniejszony do 10 miesięcy.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznaje pozostałą część skargi za dopuszczalną.
2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 i 3 lit. d Konwencji.
3. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową poniesioną przez skarżącą.
4. Nakazuje, aby Rząd pozwany zapłacił skarżącej kwotę 1 500 euro (tysiąc pięćset euro) tytułem kosztów i wydatków, przeliczoną na liry tureckie według kursu wymiany obowiązującego w dniu płatności, wolną od wszelkich podatków, w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku.
5. Stwierdza, że od upływu wspomnianego trzymiesięcznego terminu do momentu zapłaty, odsetki proste będą naliczane według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe.
6. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
MENTEŞ- TÜRKĐYE DAVASI
(Başvuru no:36487/02)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Şubat 2007
Đşbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı
şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 36487/02 başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke
vatandaşı olan Güler Menteş’in (başvuran) 23 Temmuz 2002 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM)
yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AĐHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Mesut ve Meral Beştaş
tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVA KOŞULLARI
Başvuran 1972 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Temmuz 2000 tarihinde F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla düzenlenen bir
basın açıklaması sırasında HADEP Đlçe Kadın Kolları Başkanı olan başvuran, yakalanmış ve
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına alınmıştır.
Aynı gün yakalama tutanağı düzenlenmiş ve başvuranın kimlik kontrolü sırasında
polis kayıtlarında PKK üyesi olarak aranan kişiler arasından yer aldığının tespit edildiği ifade
edilmiştir. Temmuz 2000 tarihinde ifade tutanağı hazırlanmış ve başvuran PKK’nın
düşüncelerini benimsediğini kabul etmiştir. Başka bir davada sorgulanan sanıklar tarafından
aleyhinde yapılan suçlamalarla ilgili olarak başvuran kendisine isnat edilen suçlamaları ve
yasadışı eylemlere katıldığı iddialarını reddetmiştir.
Başvuran aynı gün Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet
Başsavcılığı’na sevk edilmiştir. Başvuran burada kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş,
gözaltında verdiği ve okumaya fırsat bulamadan imzaladığını iddia ettiği ifadesini inkar
etmiştir. Başvuran bir basın açıklaması okuduğunu fakat slogan atmadığını belirtmiştir.
Yine aynı gün başvuran, Diyarbakır DGM Yedek Hakimliğine sevk edilmiştir.
Başvuran burada kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş, gözaltında verdiği ve okumaya
fırsat bulamadan imzaladığını iddia ettiği ifadesini inkar etmiştir. Bu görüşme sırasında
üçüncü kişiler tarafından verilen suçlayıcı ifadeler ve yakalama tutanağı başvurana
okunmuştur. Đlgili, sözkonusu ifadeleri reddetmiş ve yakalama tutanağı ile ilgili olarak
HADEP merkezi tarafından verilen karar üzerine iki kişi ile birlikte F Tipi cezaevlerini
protesto etmek amacıyla hazırlanan basın açıklamasını okumak üzere PTT binası önüne
gittiğini belirtmiştir. Diyarbakır DGM Yedek Hakimi, başvuranın tutuklu olarak
yargılanmasına karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 27 Temmuz 2000 tarihinde müvekkili hakkında verilen tutuklu
yargılama kararına karşı itiraz etmiş ve müvekkilinin gözaltında bulunduğu sırada kötü
muameleye maruz kalarak bir takım belgeleri imzalamak zorunda bırakıldığını iddia etmiştir.
Bu duruşma sırasında mahkemede üçüncü kişiler tarafından verilen suçlayıcı ifadeler
okunmuş ve bunların gerçekliği başvuran tarafından reddedilmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 16 Ağustos 2000 tarihinde başvuranı PKK’ya yardım ve yataklık
etmekle itham etmiş ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ile Türk Ceza
Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı
başvuranı, PKK lideri aleyhinde verilen ölüm cezasına karşı yasadışı bir eylem düzenlemek
ve bu eyleme katılmakla, F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla düzenlenen eylemlere
katılmakla ve Abdullah Öcalan’la ilgili olarak bir basın açıklaması yapmakla suçlamıştır. Ağustos 2000 tarihinde başvuranın evinde arama yapılmış ve arama sonucunda suç
unsuru teşkil edecek herhangi bir unsura rastlanmamıştır.
DGM 17 Ekim 2000 tarihinde başvuranın savunmasını dinlemiştir. Başvuran
savunmasında, isnat edilen suçlamaları, okuma fırsatı bulamadan imzaladığını iddia ettiği
ifadesinin içeriğini reddetmiştir. Başvuranın avukatı başvuranı suçlayan ifadelerde bulunan
kişilerin ifadelerini değiştirdiklerini belirtmiş ve bununla ilgili olarak belgeler sunmuştur.
Duruşma sonucunda DGM, başvuranın şartlı olarak tahliye edilmesine karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 26 Haziran 2001 tarihinde savunma layıhasını sunmuştur.
Avukatı, müvekkilinin gözaltında bulunduğu sırada verdiği ifadesinin aleyhte bir kanıt unsuru
olarak kullanılamayacağını zira müvekkilinin ifadesini okumaya fırsat bulamadan imzalamak
zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Aynı şekilde müvekkilini suçlayan kişilerin ifadelerinin de
aleyhte kanıt unsuru olarak kullanılamayacağını zira bu ifadeleri de okumaya fırsat
bulamadan imzalamak zorunda kaldıklarını ileri süren bu kişilerin de ifadelerini
reddettiklerini belirtmektedir.
Aynı gün DGM, başvuranı PKK’ya yardım ve yataklık yapmakla suçlu bulmuş ve sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ve TCK’nın 169. maddesi uyarınca
başvuranı üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkum etmiştir. DGM kararını verirken yakalama
tutanağına ve başka bir dava çerçevesinde ifade veren sanıkların beyanlarına dayanmıştır.
Bununla ilgili olarak DGM, başvuranın Abdullah Öcalan’a destek vermek amacıyla
düzenlenen eyleme katıldığının ve bir örgüt lehine basın açıklaması yaptığının tespit
edildiğine kanaat getirmiştir.
Bunun üzerine başvuran temyiz talebinde bulunmuştur. Başvuran lahıyasında üçüncü
kişiler tarafından verilen ifadelerin aleyhinde delil olarak kullanılmasına itiraz etmiş ve bu
kişilerin yargılandıkları mahkeme önünde ifadelerinden vazgeçtiklerini vurgulamıştır.
Başvuranın avukatı ayrıca bu ifadeleri destekleyecek ek kanıt bulunmadığını ileri sürmüştür.
Yargıtay, başvurana tebliğ edilmeyen Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesi
ışığında 5 Mart 2002 tarihinde başvuranın temyiz talebini reddetmiş ve ilk derece mahkemesi
kararını onamıştır.
Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesini düzenleyen 4963 sayılı Kanun’un kabul
edilmesiyle başvuran, Diyarbakır DGM’ye başvuruda bulunmuştur. Başvuran sözkonusu
yasal değişiklikle isnat edilen suçun yürürlükten kalktığını belirtmiştir. Ekim 2003 tarihinde başvuranın talebini dikkate alan DGM, bir karar alarak
başvuranın cezasının on ay hapis cezasına düşürülmesine ve bu süreden gözaltında bulunduğu
ve tutuklu olarak yargılandığı sürenin düşürülmesine ve 416.766.000 T.L. (yaklaşık 239 Euro)
para cezasına mahkum edilmesine karar vermiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Başvuran, DGM önünde görülen davasının delillerin toplanma şekli ve lehte tanıkların
ifadesinin alınmamış olması sebebiyle hakkaniyete uygun olarak görülmediğini ileri
sürmektedir. Başvuran ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin kendisine
tebliğ edilmediğini iddia etmektedir.
Başvuran bununla ilgili olarak AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet, AĐHS’nin 6 § 3 d) maddesine ilişkin olarak dile getirilen şikayetle ilgili
olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmekte ve başvuranın bu şikayetini ulusal
mahkemeler önünde dile getirmediğini ifade etmektedir. Bununla ilgili olarak Hükümet, ilgili
kişinin hiçbir şekilde lehte tanıkların sorgulanması ya da dinlenmesi yönünde bir talepte
bulunmadığını belirtmektedir.
Başvuran bu iddiaya itiraz etmekte ve tanıkların dinlenmesini talep ettiğini fakat bu
talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedildiğini ileri sürmektedir.
AĐHM başvuran tarafından dile getirildiği üzere tanık ifadelerinin alınmamış olması
hususunun, AĐHS’nin tanık ifadelerinin lehte kanıt olarak kullanılmasına ilişkin olan 6.
maddesi ile yakından ilgili bir sorunu ortaya çıkardığını tespit etmektedir. Bu bakımdan,
AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafında ifade edilen gerekliliklerin, 1. paragrafta genel olarak
güvence altına alınan adil yargılanma hakkının farklı bir yönünü teşkil ettiğini
hatırlatmaktadır. Bu nedenle AĐHM, başvuran tarafından dile getirilen şikayetin, bu iki metin
birlikte ele alınarak değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmektedir (bkz., özellikle,
Foucher-Fransa, 18 Mart 1997 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).
Dosyada yer alan unsurla dikkate alındığında AĐHM, başvuranın aleyhinde başlatılan
yargılama süresince düzenli olarak üçüncü kişilerin ifadelerinin aleyhte kanıt olarak
kullanılması hususuna itiraz ettiğini tespit etmektedir. Oysa ki bununla ilgili olarak dile
getirilen şikayetlerin, mevcut dava koşullarında, tanık ifadelerinin alınmaması ile ilgili olarak
dile getirilen şikayetler ile ayrı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle AĐHM,
Hükümet tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik olarak dile getirilen itirazın
kabuledilmesinin mümkün olmadığı kanaatindedir.
AĐHM başvurunun geri kalan kısmının AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça
dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AĐHM ayrıca başvuruda başka hiçbir
kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilmediğinden başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesinin
uygun olacağı kanaatinedir.
1. Delillerin toplanması ve tanıkların dinlenmesi
Hükümet, başvuranın yargılama süresince avukatı aracılığıyla savunmasını sunma
imkanına sahip olduğunun altını çizmektedir. Bu şekilde başvurana savunmasını sunmak için
gerekli zaman ve kolaylık sağlanmış ve başvuran vicahi yargılamadan yararlanmıştır. Ayrıca
dosyada yer alan hiçbir unsur başvuranın kötü muamele iddialarını desteklememektedir ve
gözaltında verdiği ifadesi, mahkum edilmesinde tek kanıt unsuru teşkil etmemektedir. Ulusal
mahkemeler, PKK üyelerinin ifadeleri ışığında ve dava konusu olaylarla ilgili olarak
yürütülen soruşturmaları dikkate alarak kararlarını vermiştir.
Başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının yalnızca, daha sonradan verdikleri
ifadeleri reddeden şahısların ifadelerine dayandığını iddia etmektedir.
AĐHM, her ne kadar AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin adil yargılanma hakkını güvence
altına alsa da, bu maddenin mevcut haliyle, iç hukukla ilgili olan delillerin toplanması,
özellikle de bu delillerin kabuledilebilirlikleri ve ispat güçleri ile ilgili soruları
düzenlemediğini hatırlatmaktadır (bkz., Schenk-Đsviçre, 12 Temmuz 1988 tarihli karar).
Ayrıca AĐHM’ye verilen görev, tanık ifadelerinin delil olarak kabul edilip edilmediği
hususunda görüş bildirmesinden ziyade bir bütün olarak ele alındığında sözkonusu
yargılamanın, delil unsurlarının sunulma şekli de dahil olmak üzere, hakkaniyete uygun
olarak görülüp görülmediği hususunda görüş bildirmesidir (bkz., diğerleri arasında, Van
Mechelen ve diğerleri-Hollanda, 23 Nisan 1997 tarihli karar).
Bu bakımdan delil unsurları normal koşullarda halka açık olarak görülen duruşma
sırasında, vicahi yargılama yapılması amacıyla başvurana sunulmalıdır fakat hazırlık
soruşturması ve soruşturma safhasında elde edilen ifadelerin kullanılması, savunma hakkına
saygının korunması kaydıyla, 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerine aykırılık teşkil etmemektedir.
Genel olarak 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerinde, iddia tanıklarını itiraz etmesi ve ifade
sırasında ya da sonrasında bu kişiyi sorguya çektirmesi için yeterli ve uygun fırsatın tanınması
gerektiği belirtilmektedir (Bkz., özellikle, Saidi-Fransa, 20 Eylül1993 tarihli karar). Bir
mahkumiyet kararı, yalnızca ya da kesin bir şekilde, sanığın ne soruşturma sırasında ne de
duruşma sırasında sorguya çektirebildiği bir kişinin ifadelerine dayandığı hallerde savunma
haklarının, 6. maddede ifade edilen güvencelerle uygun düşmeyecek bir şekilde sınırlandığı
sonucu ortaya çıkmaktadır.
Mevcut davada AĐHM, başvuranın bütün yargılama süresince kendisini itham eden
sanıkların ifade tutanaklarına erişme hakkında sahip olduğunu tespit etmektedir. Böylece
başvuranın, birçok kez dava konusu ifadelerin gerçek olmadığını beyan etme ve bunların
kullanılması hususuna itiraz etme fırsatı olmuştur. Başvuran bu ifadelerin aleyhinde
kullanılması hususuna hem ilk derece mahkemesi önünde hem de Yargıtay önünde itiraz
etmiştir. Başvuran gözaltında verdiği ifadesi ile ilgili olarak da aynı şekilde hareket etmiştir.
Bu durumda AĐHM, istinabe yoluyla alınan ifadelerle ilgili olarak, “başvurana, bu
ifadelere itiraz etme imkanı tanınmasının, bir duruşmanın ya da doğrudan ifade alınmasının
yerine geçmesinin mümkün olmadığını daha önce açıklamıştır (bkz. Hulki Güneş-Türkiye, no:
28490/95; bakınız aynı zamanda Sadak ve diğerleri-Türkiye, no: 29900/96, 29901/96,
29902/96 ve 29903/96). Bu durum, başvuranın ne soruşturma safhasında ne de duruşmalar
sırasında iddia tanıklarını sorguya çekme ya da çektirme imkanı bulamadığı ve dava konusu
tanıklıkların, mahkumiyet kararının temeli olarak değerlendirildiğinde daha da önem
kazanmaktadır.
Bu durumda başvuranın suçlu olup olmadığının tespit edilmesi hususunda dava
konusu ifadelerin karar verme aşamasında ne kadar etkili olduğu konusunda spekülasyon
yapmadan AĐHM, DGM’nin başvuranın suçlu olduğu yönündeki kararının yalnızca yakalama
tutanağına, ifadesi alınan kişilerin beyanlarına ve başvuranın gözaltında bulunduğu sırada
hazırlanan ifadesine dayandığını tespit etmektedir. Bu nedenle isnat edilen suçun önemi ve
verilen cezaya rağmen, dosyada yer alan unsurlardan hareketle, ulusal mahkemelerin bu
türden ifadelerin davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi hususuna ne gibi etkileri
olacağı ile ilgili olarak inceleme yapmadıklarını tespit etmek gerekmektedir (karşılaştırın,
mutatis mutandis, Khan-Birleşik Krallık, no: 35394/97).
Bu nedenlerle ve dava koşulları dikkate alındığında AĐHM, başvuranın hakkaniyete
uygun olarak yargılanmaması sebebiyle savunma haklarının bir takım sınırlamalara tabi
tutulduğuna kanaat getirmektedir. Bu nedenle AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3 d) maddesi ihlal
edilmiştir.
2. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin başvurana tebliğ edilmemesi
Başvuranın, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin kendisine tebliğ
edilmediği şikayetiyle ilgili olarak AĐHM, 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen bir kararla
Büyük Daire’nin bu konu ile ilgili olarak bir değerlendirme yapma imkanına sahip olduğunu
ve AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği yönünde bir karar aldığını hatırlatmaktadır (Bkz.
Göç-Türkiye, no: 36590/97; aynı zamanda Abdullah Aydın-Türkiye (no:2), no: 63739/00, 10
Kasım 2005). AĐHM, bu karardan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir neden
görmemektedir.
AĐHM sonuç olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran manevi tazminat olarak 20.000 Türk Lirası [yaklaşık 10.816 Euro] talep
etmektedir. Maddi tazminatın belirlenmesi hususunun AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AĐHM, talep edilen maddi zararlar tespit edilen ihlal arasında bir nedensellik bağı
görememekte ve bu nedenle sözkonusu talebi reddetmektedir. Bununla birlikte mevcut dava
koşullarında ihlal tespitinin manevi zararın tazmin edilmesi için yeterli olacağı kanaatindedir.
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinde öngörülen gerekliliklere uymayan bir mahkeme
tarafından bir mahkumiyet kararı verildiğinde, ilgilinin talebi üzerine yeni bir dava açılması
ya da esasa ilişkin yeniden yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından
en uygun yolu teşkil edeceğine kanaat getirmektedir (Bkz. Öcalan-Türkiye, no: 46221/99).
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 8.850 Türk Lirası [yaklaşık
4.786 Euro] talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak avukat ücret belgesini
sunmaktadır.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AĐHM’nin içtihadı uyarınca, bir başvurana ancak gerçekten yapılan, gerçekliği ve
gerekliliği kanıtlanmış ve makul miktardaki masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir.
AĐHM mevcut davada ve elindeki mevcut unsurlar doğrultusunda, AĐHM önünde görülen
dava için hakkaniyete uygun olarak başvurana 1.500 ödenmesinin uygun olacağı
kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3 d) maddesinin ihlal edildiğine;
3. Đhlal kararının kendisinin, başvuranın uğradığı manevi zararın tazmini için başlı
başına yeterli olduğuna;
4. a) AĐHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve her
türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana masraf ve
harcamalar için 1.500 Euro (bin beş yüz euro) ödenmesine:
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa
Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit
oranda basit faizin uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin olarak dile getirilen taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM iç tüzüğünün 77 § 2. ve 3.
maddelerine uygun olarak 6 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
7
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło