36533/04

WyrokETPCz2008-10-14ECLI:CE:ECHR:2008:1014JUD003653304

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nadmiernie formalistyczne zastosowanie przepisów proceduralnych przez sądy krajowe, skutkujące odrzuceniem pozwu o odszkodowanie z powodu błędu proceduralnego po przekazaniu sprawy przez sąd cywilny do sądu administracyjnego, naruszyło prawo skarżących do dostępu do sądu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć interpretacja prawa krajowego należy do sądów krajowych, to jej skutki muszą być zgodne z Konwencją. Prawo dostępu do sądu nie jest absolutne i może podlegać ograniczeniom, ale te ograniczenia muszą służyć uzasadnionemu celowi i być proporcjonalne, nie naruszając istoty prawa. W niniejszej sprawie sądy krajowe, stosując art. 9 tureckiej ustawy o postępowaniu administracyjnym w sposób nadmiernie rygorystyczny, dopuściły się nadmiernego formalizmu. Odrzucenie pozwu po ponad dwudziestu miesiącach postępowania, mimo że skarżący złożyli poprawiony wniosek zgodnie z wymogami sądu administracyjnego, pozbawiło ich możliwości merytorycznego rozpatrzenia sprawy, co stanowiło naruszenie prawa do dostępu do sądu.
Stan faktyczny
Skarżący, członkowie rodziny ofiar wypadku drogowego, wnieśli pozew o odszkodowanie przeciwko gminie Elazığ, którą raport biegłego uznał za częściowo odpowiedzialną za wypadek. Sąd cywilny, do którego pierwotnie wniesiono sprawę, uznał się za niewłaściwy rzeczowo i przekazał sprawę do sądu administracyjnego. Po przekazaniu i złożeniu przez skarżących poprawionego wniosku, sąd administracyjny, a następnie Rada Stanu, odrzuciły pozew z powodu błędu proceduralnego, twierdząc, że sprawa powinna była zostać wniesiona bezpośrednio do sądu administracyjnego, a nie przekazana przez sąd cywilny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł, że skarga jest dopuszczalna, stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji, uznał, że nie ma potrzeby odrębnego badania art. 13 Konwencji, oraz zasądził skarżącym łącznie 3 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie zostały oddalone.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   MESUTOĞLU- TÜRKİYE   (Başvuru no: 36533/04)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ekim 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı   şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (36533/04) no’lu davanın nedeni Hanım   Mesutoğlu, Dilek Mesutoğlu, Yusuf Mesutoğlu ve Emrah Mesutoğlu’nun (başvuranlar)   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 10 Eylül 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış   oldukları başvurudur.   Başvuranlar, Elazığ Barosu avukatlarından S. Ersöz tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuranlar, sırasıyla, 1955, 1986, 1984 ve 1988 doğumlu olup Elazığ’da ikamet   etmektedirler.   Ekim 1999 tarihinde, Mustafa Mesutoğlu (Hanım Mesutoğlu’nun eşi ve Yusuf, Dilek ve   Emrah Mesutoğlu’nun babaları) ve Yunus Mesutoğlu (Hanım Mesutoğlu’un oğlu ve Yusuf,   Dilek ve Emrah Mesutoğlu’nun kardeşleri) trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdir.   Mart 2000 tarihinde, kazaya sebebiyet veren araç sürücüsü hakkında açılan ceza davası   çerçevesinde, Adli Tıp Kurumu, tarafların kusur oranını saptayan bir bilirkişi raporu   düzenlemiştir.   Sözkonusu rapora göre, yolun bakımından sorumlu idare olarak Elazığ Belediyesi, 3/8   oranında kusurlu bulunmuştur.   Haziran 2000 tarihinde, bilirkişi raporuna dayanarak, başvuranlar, Elazığ Asliye Hukuk   Mahkemesi’nde Belediye hakkında tazminat davası açmışlardır.   Kasım 2000 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, ratione materiae bakımından görevsizlik   kararı vermiş ve dava dosyasının, başvuranların kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün   içinde dava açmaları halinde yetkili idare mahkemesine devrine hükmetmiştir.   Tanınan sürede başvuranların gerekli başvuruyu yapmaları üzerine 21 Aralık 2000 tarihinde   dava dosyası Malatya İdare Mahkemesi’ne gönderilmiştir.   Mart 2001 tarihinde başvuranlara tebliğ edilen 11 Ocak 2001 tarihli bir ara karar ile İdare   Mahkemesi, kararın tebliğini müteakip otuz gün içerisinde başvuranların dilekçelerini İdari   Yargılama Usulü Kanununun hükümlerine uygun olarak tamamlamalarını istemiştir.   Nisan 2001 tarihinde, başvuranlar usulüne uygun olarak tamamlanan yeni dilekçelerini   sunmuşlar ve İdare Mahkemesi de başvuranların dava açma dilekçelerinin davalı tarafa tebliğ   edilmesi ve bu süreçte tarafların layihalarını birbirlerine bildirilmesi gibi usule ilişkin işlemler   gerçekleştirmiştir.   Aralık 2002 tarihinde, İdare Mahkemesi, usul hatası olduğu gerekçesi ile başvuranların   davasının reddine ve dosyanın Asliye Hukuk Mahkemesine iadesine karar vermiştir. İdare   mahkemesi gerekçesinde, bir ihtilafın idare mahkemesinin yetki alanına girdiği, ancak,   davanın asliye hukuk mahkemesinde açıldığı durumlarda, İdari Yargılama Usul Kanunu’nun   asliye hukuk mahkemesinin idare mahkemesi lehine görevsizlik kararı vermesini   öngörmediğini, başvuranların, İdari Yargılama Usulü Kanunun 3. maddesine uygun olarak,   doğrudan İdare Mahkemesinde dava açmış olmaları gerektiğini belirtmiştir   Haziran 2003 tarihinde, Danıştay, ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve 18 Haziran   tarihinde karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Adil yargılanma haklarını ileri sürerek, başvuranlar, ulusal mahkemelerin, İdari Yargılama   Usulü Kanunu hükümlerini aşırı şekilci bir şekilde yorumladıklarını ve mahkemeye erişim   haklarını ihlal ettiklerini iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuranlar, AİHS’nin 6/1 maddesine   atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   AİHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunarak başvuranlar, hakkaniyetten yoksun olduğuna kanaat   getirdikleri yargılamadan şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, yasa ile öngörülen süre ve   usullerde yeni bir dilekçe sunmalarına rağmen davalarının usul hatası bulunduğu gerekçesi ile   reddedildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin bu şekilde hareket   ederek, kendilerini davalarının esasının incelenmesi imkanından haksız yere mahrum   ettiklerini, dolayısıyla mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini de ileri sürmektedir.   Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.   AİHM, iç mevzuatı yorumlamanın birinci derecede ulusal makamlara özellikle de   mahkemelere ve yüksek yargı organlarına düştüğünü hatırlatmaktadır. AİHM’nin görevi,   sözkonusu yorumun etkilerinin AİHS ile bağdaşıp bağdaşmadığı tespitinde bulunmaktan   ibarettir. Bu durum özellikle usule ilişkin kuralların mahkemeler tarafından yorumlanması   sözkonusu olduğunda geçerlidir. Bir başvuruda bulunmak için yerine getirilmesi gereken   formaliteler ve riayet edilmesi gereken sürelerle ilgili düzenleme, adaletin tecellisinin ve   bilhassa hukuki güvenliğe saygının temin edilmesini amaçlamaktadır (Bkz, Walchli-Fransa,   başvuru no: 35787/03, 26 Temmuz 2007).   AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmayıp, özellikle bir başvurunun   kabuledilebilirliğine ilişkin koşullarla ilgili olarak zımnen kabul edilmiş bazı sınırlamalara   tabi olabildiğini, zira erişim hakkının doğası gereği devlet tarafından bir düzenlemeyi   gerektirdiğini ve Sözleşmeci Devletlerin bu konuda belirli bir takdir payına sahip olduklarını   hatırlatmaktadır (Bkz, Garcia Manibardo – İspanya, başvuru no: 38695/97; Zvolsky ve   Zvolska – Çek Cumhuriyeti, başvuru no: 46129/99, 12 Kasım 2002). Bununla birlikte,   getirilen kısıtlamalar, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini   engellememelidir. Ayrıca mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamalar, ancak   meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul   bir orantı olması halinde 6/1 maddesi ile bağdaşabilir (Nedzela-Fransa, başvuru no: 73965/01,   Temmuz 2006; Guérin – Fransa, 29 Temmuz 1998 tarihli karar).   Bu ilkelerden, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte,   mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel   getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının   ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınmaları gerektiği sonucuna   ulaşılmaktadır (Walchli).   Mevcut davada, AİHM, ilk olarak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinin Türk   İdare Hukukunda bir davanın kabuledilebilirliğine ilişkin koşullardan birini düzenlediğini   belirtmektedir. İkinci olarak ise AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanununun, hukuk   mahkemesinin ratione materiae bakımından yetkisi bulunmadığının tespit edilmesinin   ardından dava dosyasının sözkonusu mahkeme tarafından idare mahkemesine gönderilmesi   aracılığı ile idare mahkemesinde dava açılmasını öngörmediğine hükmederek İdare   Mahkemesinin esas bakımından inceleme yapmaksızın başvuranların davasını reddettiğini   gözlemlemektedir. AİHM, son olarak, İdare Mahkemesi’nin, davanın unsurları göz önüne   aldığında olması gerektiği gibi, sözkonusu sonuca yargılamanın başında değil de ikinci dava   dilekçesinin verilmesinden ve özellikle tarafların layihalarını birbirlerine bildirmeleri gibi   usulü muamelelerin ardından yirmi aydan fazla bir sürenin sonunda ulaştığını tespit   etmektedir. Önce İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun diğer tüm gereklerine uygun olan   başvuranların başvurusunu kabuledilebilir bulan İdare Mahkemesi, daha sonra başvuranların,   esasa ilişkin karar beklentisi içinde oldukları safhada başvuruyu usul hatası olduğu gerekçesi   ile reddetmiştir.   Ayrıca AİHM, öncelikle, davanın idare mahkemesi tarafından görülmesine karar verenin   Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, esasa ilişkin olarak ihtilaflı   yargılamanın sonucunun ne olacağı konusunda yorumda bulunmaksızın, davanın istisnai   koşullarına bakıldığında, başvuranların dava dosyasının görevsizlik kararı veren Asliye   Hukuk Mahkemesi tarafından İdare Mahkemesine gönderilmesi ile İdari Yargılama Usulü   Kanunu’nun 9. maddesi ile öngörülen ayrıntı ve usullere sıkı sıkıya bağlı kalarak   başvuranların İdare Mahkemesine başvurması arasında alınacak sonuç açısından hiçbir fark   bulunmadığına kanaat getirmektedir. Hangi yöntem aracılığı ile olursa olsun, mevcut davada   ulaşılmak istenen amaç davanın ratione materiae bakımından yetkili bir mahkemede   görülmesiydi. Mevcut davada 9. maddenin kati surette uygulanması gerektiği farz edilse dahi   AİHM, ihtilaflı yargılamanın hemen başında ve İdare Mahkemesi’nin ara kararının hemen   ardından, başvuranların, tam anlamıyla İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun hükümlerine   uygun olarak yeni bir başvuruda bulunduğunu not etmektedir.   AİHM’ye göre, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 4. maddesi ile birlikte 9. maddesinin ratio   legis’i (yani kanunun koyuluş nedeni) idare mahkemelerine erişimi kolaylaştırmaktı. Oysa   mevcut davada, başvuranları, esas bakımından dilekçelerinin incelenmesinden yoksun bırakan   usuli muameleye ilişkin bir gerekliliğin yorumu söz konusudur ki bu durum mahkemeler ve   yüksek yargı organları tarafından sağlanan etkin koruma hakkına yönelik bir ihlal oluşturacak   niteliktedir (Miragall Escolano ve diğerleri-İspanya, başvuru numaraları: 38366/97,   38688/97, 40777/98, 40843/98, 41015/98, 41400/98, 41466/98, 41484/98, 41487/98 ve   41509/98).   Yukarıda söylenenler ışığında, AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nu 9. maddesinin çok   katı bir şekilde uygulayan Türk idare mahkemelerinin aşırı şekilci davrandığı ve başvuranları   mahkemeye erişim haklarından ve AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca adil yargılanma   haklarından yoksun bıraktığı kanaatindedir.   Sonuç olarak, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Aynı olaylar temelinde, başvuranlar, AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında yaptıkları şikayetleri   sunmak için iç hukukta etkili bir başvuru yolunun bulunmayışından şikayetçilerdir.   Başvuranlar, AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.   Hükümet, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.   AİHM, sözkonusu şikayetin yukarıda incelenen şikayetle bağlantılı ve dolayısıyla   kabuledilebilir olduğunu belirtmiştir.   AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında ulaştığı tespiti göz önüne alarak AİHM, mevcut davada   sözkonusu hüküm ihlal edilmiş olsa dahi ayrıca inceleme yapılmasına gerek olmadığı   kanaatindedir (mutatis, mutandis, Bakan-Türkiye, başvuru no: 50939/99, 12 Haziran 2007;   Mehmet Hüsni Tunç-Türkiye, başvuru no: 20400/03, 21 Şubat 2008).   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranlar, aile üyelerinin vefatı ile gelir kaybına uğradıklarını ifade ederek maruz kaldıkları   maddi zarar için 181.512,80 YTL [yani yaklaşık 92.500 Euro] ve davalarının esas bakımından   inceleme imkanı tanınmaması nedeniyle 15.000 Euro manevi zarar talebinde   bulunmaktadırlar.   Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmemiş olsaydı dava konusu yargılamanın yol   açabileceği sonuç hakkında yorum yapma gereği duymamaktadır (Bkz, örneğin,   Mantovanelli-Fransa, 18 Mart 1997); böylece başvuranların maddi zarara ilişkin iddialarının   reddedilmesi uygun olacaktır. Buna karşın AİHM, başvuranların adil yargılanma hakkından   yoksun bırakılmalarının, sadece AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği tespiti ile telafi   edilemeyecek bir manevi zarara neden olduğu kanaatindedir. AİHM, hakkaniyete uygun   olarak AİHS’nin 41. maddesi uyarınca başvuranlara ortaklaşa olarak 3.000 Euro verilmesinin   uygun olacağı kanaatindedir (Bkz; Walchli; Arma-Fransa, başvuru no: 23241/04, 8 Mart   2007).   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, çeviri masrafı yaptıklarını dile getirmiş ancak miktar belirtmemişlerdir.   Başvuranlar taleplerini destekleyecek hiçbir belge de sunmamışlardır.   Hükümet, mesnetten yoksun olduğu gerekçesi ile sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.   AİHM yerleşik içtihadına göre, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca yargılama masraf ve   giderlerinin geri ödemesi, gerçekliğinin, gerekliliğinin ve makul oranda olduğunun ortaya   konulmasını öngörmektedir (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), başvuru no: 31107/96).   AİHM, başvuranların yargılama masraf ve giderleri kapsamındaki iddialarını gerekli   belgelerle desteklemediklerini gözlemlemektedir. Sözkonusu talebin reddedilmesi uygun   olacaktır.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç   puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 13. maddesinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;   4. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, her türlü vergiden   muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvuranlara 3.000 Euro (üç bin Euro)   manevi tazminat ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 14 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   6

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło