37021/97
WyrokETPCz2003-02-06ECLI:CE:ECHR:2003:0206JUD003702197
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy 21-dniowe pozbawienie wolności bez niezwłocznego postawienia przed sędzią naruszyło prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego z art. 5 ust. 1, 3 i 4 Konwencji? Czy zarzuty tortur i gwałtu oraz złych warunków detencji naruszyły art. 3 Konwencji? Czy brak skutecznego środka odwoławczego naruszył art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 5 ust. 1, 3 i 4 Konwencji, ponieważ skarżąca była pozbawiona wolności przez 21 dni, co przekroczyło zarówno maksymalny 15-dniowy okres przewidziany przez prawo krajowe dla tego typu spraw w regionach objętych stanem wyjątkowym, jak i wymóg „niezwłocznego” postawienia przed sędzią, nawet w kontekście spraw o terroryzm, gdzie standard ten wynosi około czterech dni i sześciu godzin. Skarżąca nie została postawiona przed sędzią w rozsądnym terminie. W odniesieniu do art. 3, Trybunał nie znalazł naruszenia, ponieważ skarżąca nie przedstawiła wystarczających dowodów na poparcie swoich zarzutów tortur i gwałtu, a badania lekarskie nie wykazały śladów przemocy. Jej skargi były niespójne i zgłoszone z opóźnieniem. Warunki detencji również nie osiągnęły progu naruszenia art. 3. W konsekwencji, brak naruszenia art. 13 został stwierdzony, ponieważ podstawowa skarga z art. 3 nie była wiarygodna.Stan faktyczny
Zeynep Avcı, obywatelka Turcji urodzona w 1975 roku, została zatrzymana w listopadzie 1996 roku przez policję antyterrorystyczną w Izmirze pod zarzutem przynależności do PKK. Była przetrzymywana przez 21 dni, najpierw w Izmirze, a następnie w Stambule, bez postawienia przed sędzią w rozsądnym terminie. Podczas procesu krajowego zarzuciła, że była torturowana i zgwałcona w areszcie, ale jej skargi zostały odrzucone przez prokuraturę i sąd krajowy z powodu braku dowodów medycznych i niespójności w zeznaniach.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 5 ust. 1, 3 i 4 Konwencji. Stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji oraz brak konieczności odrębnego badania skargi dotyczącej warunków detencji w kontekście art. 3. Stwierdził również brak naruszenia art. 13 Konwencji. Zasądził skarżącej 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 838 EUR pomocy prawnej.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
Zeynep AVCI - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 37021/97)
NİHAİ KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Şubat 2003
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2003. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (37021/97) başvuru no'lu
davanın nedeni Zeynep Avcı'nın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 5
Haziran 1997 tarihinde Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını
güvence altına alan eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu
avukatlarından Sn. E. Keskin tarafından temsil edilmekledir
OLAYLAR doğumlu olan başvuranın herhangi bir işi bulunmamakladır, başvurunun
yapıldığı sırada başvuran Kocaeli Cezaevinde tutuklu bulunmaktadır.
Başvuranın ifadelerine göre 25 Kasım 1996'da saat 00.30 sularında geçici
olarak kaldığı Fahriye Erkal'ın evinde İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele
Şubesine bağlı polisler tarafından tutuklanmış ve sorgulanmak üzere götürülmüştür. Kasım 1996 tarihinde hazırlanan tutanakta PKK'ya karşı düzenlenen
operasyonlar çerçevesinde başvuranın 27 Kasım 1996'da tutuklandığı ve adı geçenin
bu belgeyi imzaladığı belirtilmiştir. Kasım 1996'da adli bir tabip tarafından muayene edilen başvuranın
vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanılmadığı kaydedilmiştir.
İzmir Adli Tıp Kurumunda 3 Aralık 1996'da saat 11.35'te yeniden hazırlanan
rapor 28 Kasım 1996 tarihinde alınan sonuçları doğrulamıştır. Başvuran aynı gün
sorgulanmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğüne sevk edilmiştir. Aralık 1996 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünün talebi üzerine
Cumhuriyet Savcısı başvuranın gözaltı süresini 18 Aralık 1996'ya dek uzatmıştır.
Başvuran her kırk sekiz saatte bir sağlık kontrolünden geçirilmiştir. Adli tabibin 10
Aralık 1996 saat 15.30'da gerçekleştirmiş olduğu muayene daha önce düzenlenen
rapor sonuçlarını doğrulamıştır. Aralık 1996 tarihinde başvuran, DGM Cumhuriyet Savcısı tarafından
sorgulanmış ve kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddetmiş, baskı altında ve
okumadan birkaç kağıt imzaladığını ifade etmiştir. Buna müteakiben, Devlet Güvenlik
Mahkemesi Hakimi başvuranın tutukluluğuna karar vermiştir. Başvuran, Hakim
önünde Savcılıkta verdiği ifadelerini tekrarlamıştır. Ocak 1997 tarihli iddianame ile İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı başvuran
hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi uyarınca kamu davası açmıştır.
İstanbul DGM önünde başlayan yargılama sırasında, 28 Nisan 1997 tarihli
duruşmada, başvuran suçsuz olduğunu dile getirmiş ve İzmir Emniyet Müdürlüğü
polisleri tarafından kendisine işkence yapıldığını ve tecavüz edildiğini ifade etmiştir.
Başvuran, ayrıca tıbbi muayene sırasında polislerden .korktuğu için bu şikayetini dile
getiremediğini vurgulamıştır. Mayıs 1997 tarihinde başvuran İzmir Cumhuriyet Savcılığı'na bir dilekçe ile
müracaat ederek gözaltından sorumlu polis memurları hakkında şikayetçi olmuştur.
Şikayetine dayanarak olarak R. Korlak isimli bir sanığın şahitliğini göstermiştir.
Başvuran söz konusu polis memurlarının TCK’nın 416. maddesi gereğince tecavüz
suçundan kovuşturulmalarını talep etmiştir. Aynı gün başvuran avukatı başvuranın
İstanbul Tıp Fakültesi Travmatoloji Servisinde muayene edilmesini talep etmiştir Ağustos 1997 tarihinde Cumhuriyet Savcısı başvuranın şikayeti ile ilgili olarak
takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, başvuranın şikayetinin, R.Kortak ‘ın şahitliği,
şikayetçinin anlatımını doğrulayan bir doktor raporunun olmayışı dolayısıyla ve diğer
yandan şikayetin olayların vuku bulduğu tarihten altı ay sonra yapılmış olması
nedeniyle, söz konusu Ağustos 1997 tarihinde başvuran İzmir Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde
takipsizlik kararına itirazda bulunmuştur. Eylül 1997 tarihinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, Savcı tarafından ileri
sürülen kanıtlara ve dosyanın içeriğine istinaden başvuranın itirazını reddetmiştir.
HUKUKA DAİR
1. AİHS’NİN 5 §§ 1,3 VE 4.MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran 25 Kasım’dan 18 Aralık 1996’ya dek olan süre zarfında özğürlüğünün
kısıtlandığını belirterek AİHS’nin 6.maddesinin 1,3 ve 4.paragraflarının ihlal
edildiğini ileri sürmektedir.Başvuran gözaltı süresinin yasal sınırlamaların
dışında olduğundan ve yetkili bir hakim karşısına çıkarılmadığından şikayetçi
olmaktadır.
Hükümet başvuranın gözaltına alınmasının iç hukuka uygun olarak
gerçekleştirildiğini, ilgilinin iddia ettiği gibi 25 Kasım 1996’da değil 27 Kasım
1996’da gözaltına alındığını, İzmir Emniyet Müdürlüğü Şubesinde altı gün
boyunca tutuklu kaldığını ardından İstanbul’a nakledildiğini ve burada
Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine TCK’nın 128.maddesi uyarınca gözaltı
süresinin 18 Aralık 1996’ya dek uzatıldığını savunmaktadır.
AİHM tarafların gözaltı süresine ilişkin vermiş olduğu beyanların farklı olduğunu
not etmektedir. Dava dosyasında olayın bu yönüne ilişkin eksiklik bilgiler
karşısında AİHM, bunları açığa çıkarma yükümlülüğünün bulunmadığını
belirterek başvuranın 27 Kasım 1996’da gözaltına alındığını varsayarak bu
sürenin 18 Aralık 1996’da sona erdiğini yani toplam yirmibir gün sürdüğünü
kaydetmektedir.
AİHM, 5. maddenin bir tutuklamanın <<yasal yollardan>> uygunluğunu
gözeterek keyfi uygulamalar karşısında bireyin haklarını koruduğunu
hatırlatmaktadır. (Bkz. Wassink-Hollanda kararı 27 Eylul 1990, seri: A no: 185,
s.11, § 24 ).AİHS’nin 5.maddesi temel bir insan hakkını, yani bireyi
Devletin(kişi)özgürlüğüne keyfi müdahelelerine karşı korumayı, garanti altına
alır.Yürütmenin müdahelelerinin yargısal denetimini ,keyfiliği en aza indirmeye
ve hukuk devletini gerçekleştirmeye yönelik 5.maddenin 3.fıkrasında yer alan
garantinin asli bir özelliğidir ki bu <<demokratik bir toplumun>>temel
ilkelerinden biridir.(Bkz.Sakık ve diğerleri-Türkiye kararı,26 Kasım 1997,1997-
VII,s.2623-2624, § 44).
AİHM,sonuç olarak Sözleşmenin 5 § 4 maddesinin yakalama ve tutukluluk
nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkesin bu kısıtlamanın yasaya
uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi veya aksi halinde
serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahip olmasını
öngördüğünü ifade etmektedir. (Bkz. Van der Leer-Hollanda kararları, 21 Şubat
1990, seri: A no: 170, s.14, § 35, ve Musial-Polonya kararı no: 24557/94, §
43,AlHM1999-lI).
Bu çerçevede başvuran 27 Kasım 1996'da İzmir'de tutuklanmış ardından 3
Aralık 1996'da İstanbul'a nakledilmiş, 5 Aralık 1996'da Cumhuriyet Savcısının talebi
üzerine gözaltı süresi 18 Aralık 1996'ya dek sürmüş ve başvuran tutuklu olarak hakim
karşısına çıkmıştır.
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
yetki alanına giren ve kolektif olarak işlenen suçlarda bir şüphelinin olağanüstü hal
bölgesinde tutuklandığını ve on beş gün gözaltında tutulduğunu kaydetmektedir.
Sözkonusu olay İzmir'de meydana gelmiştir, yasaların başvuranı maksimum on beş
gün gözaltında tutulmasını öngördüğü kuvvetle ihtimaldir, oysa başvuran yirmi bir gün
boyunca gözaltında tutulmuş ve AİHS'nin 5 § l c) maddesi uyarınca yetkili bir hakim
karşısına çıkarılmamıştır.
Bu nedenle gözaltı süreci yasaların öngördüğü şekilde gerçekleşmemiştir.
Öyle olsa bile AİHM, başvuranın yasadışı örgüt PKK'ya üye olma suçuyla itham
edildiğini ve Hükümetin bu yönde makul bir kanıtının bulunmadığını dile getirerek
Mahkemenin davayı bu çerçevede incelemeyi uygun görmemiştir. Bununla birlikte
AİHM, geçmişte pek çok defa dile getirdiği gibi terörizme karşı kolektif suç oranını
azaltma amacını dahi taşısa AİHS'nin 5 § 3 maddesi uyarınca yasal göz altı süresinin
dört gün altı saat olarak belirlendiğini hatırlatmaktadır.(Bkz.diğerleri arasında Brogan-
İngiltere kararı 29 Kasım 1988, seri: A no: 145,s.33 §62).
AİHM, yirmi bir günlük gözaltı süresinin çabukluk esasına ve mahkemenin bu
yöndeki içtihatlarına uygun olmadığı kanaatindedir.
Bu nedenle başvuranın kişisel özgürlüğüne karşı alınan bu önlemlerle AİHS'nin
5. maddesinin 1,3 ve 4. paragrafları ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran İzmir'de altı gün polis nezaretinde bulunması nedeniyle AİHS'nin 3.
maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında bulunduğu yirmi bir günlük
süreçte işkenceye ve tecavüze maruz kaldığını, bu olayların izlerinin uzun süre
devam ettiğini ve hazırlanan tıbbi raporların polis gözetiminde yapıldığını ileri sürerek Kasım 1999 tarihli rapora göndermede bulunmaktadır.
Başvuran, Hükümetin yürütülen soruşturma çerçevesinde tutuklular M. Budak'ın
ve Çalhan'ın ifadelerine olayın ardından üç yıl sonra 1999'da başvurduğunun altını
çizmiş diğer yandan Dr. Uzun'un ifadesinde adı geçenin düşük yaptığına ilişkin hiçbir
ibarede bulunmadığını eklemektedir.
Başvuran ayrıca gözaltı süresinin aşırı olduğundan ve göz altı koşullarından
şikayetçi olmakta ve AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Hükümet ilk olarak başvuranın ifadesinin tutarsız ve çelişkili olduğunu dile
getirmekte, başvuranın tecavüz suçlamasıyla ilgili şikayetini soruşturmayı yürüten
yetkililerin bilgisine çok geç ilettiğini ayrıca başvuranın gözaltına alınmasının
ardından pek çok kez sağlık kontrolünden geçtiğini, sözkonusu şikayetiyle ilgili hiçbir
muayene talebinde bulunmadığını savunmaktadır. Hükümet sonuç olarak AİHM
nezdinde ortaya konulan bu iddiaların «makul şüpheciliğin ötesinde» ve gerçeklikten
uzak olduğunun altını çizerek bu yönde 28 Kasım 3,10 ve 18 Aralık 1996 tarihli
başvuranın vücudunda hiçbir şiddet izine rastlanmadığını belirten sağlık raporlarını
referans kaynağı olarak göstermektedir. Kortak'ın ifadesi ile ilgili olarak ise Hükümet
adı geçenin başvuran ile aynı suçlamalarla yargılandığını belirterek ifadelerinin somut
deliller olarak nitelendirilemeyeceğini eklemektedir.
Hükümet, göz altı koşullarının Sözleşmenin 3. maddesinde yer alan unsurlar ile
bağdaşmayan nitelikte olmadığını savunmakta, bu yönde Komisyonun iki kararına
göndermede bulunmaktadır (7572 / 76, 7586 / 76 ve 7587 / 76, 8 Temmuz 1978
tarihli kararlar, 14, s.64, ve 8317 / 78 no'lu ve 15 Mayıs 1980 tarihli karar, 20, s.44).
Ayrıca göz altında bulunan kişiler özel koşullar mevcut değil ise avukatları ile
görüşebilirler, Hükümet buna ilişkin gözaltında bulunan şüphelilerin avukatları ile
yapmış oldukları görüşmelere atıfta bulunmuştur.
AİHM, ortaya konulan olayları mahkeme içtihatları ışığında değerlendireceğini
kaydetmektedir.(Bkz. diğerleri arasında Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim
1998, 1998-VIII, s. 3288, § 93, Selmouni-Fransa no: 25803/94, § 95, AİHM 1999-V,
Raninen-Finlandiya, 16 Aralık 1997, 1997-V111, s. 2821-2822, § 55, V.-İngiltere no:
24888/94, § 71, AİHM 1999-IX, Chahal-İngiltere, 15 Kasım 1996, 1996-V, s. 1855, §
79, Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, seri A no:269, s.17-18, § 30 ve Labita-İtalya no:
26772/95, § 120 AİHM 1999-IV).
AİHM, ilk olarak başvuranın iddia ettiği tecavüz olayıyla ilgili iddialarını
destekleyecek hiçbir delili mahkemeye sunmadığını hatırlatmaktadır. Söz konusu
tıbbi raporlarda başvuranın iddia ettiği gibi şiddete maruz kaldığını gösterir hiçbir ize
rastlanmadığını, ayrıca dava dosyasında başvuranın Cumhuriyet Savcısı tarafından
dinlenildiği 18 Aralık 1996'da ne de Sorgu hakimi karşısında bu koşullan hiçbir
şekilde dile getirmediğini ifade etmektedir.Üstelik 5 Ağustos 1997 tarihli meni
muhakeme kararında Savcılık mezkur tıbbi raporlara geniş bir yer ayırmış, fakat
başvuran Ağır ceza mahkemesinde yapmış olduğu itirazda bu şikayetlerini
yinelememiştir.
AİHM, başvuranın tutumunun anlattıkları ile örtüşmediği sonucuna varmıştır.
Ayrıca AİHM, başvuranın gözaltında bulunduğu koşullan dikkate alarak maruz
kaldığı olaya ilişkin kanıtların elde edilmesinin güçlüğünü kabul etmekte, fakat adı
geçenin çeşitli vesilelerle pek çok defa tıbbi muayeneden geçtiğini belirtmektedir.
Üstelik Mahkeme başvuranın tutuklu bulunduğu sırada üç psikiyatrdan oluşan heyetin
hazırlamış oldukları raporlarında sözkonusu olaya dair hiçbir ize rastlamadıkları ifade
ettiklerini, başvurandan 3 Temmuz 2001 tarihli kabul edilebilirlik başvurusunda talep
edilen bilgilere hiçbir açıklama getirmediğini eklemektedir.
AİHM, başvuranın maruz kaldığını öne sürdüğü olayı destekleyecek hiçbir
unsurun olmadığına itibar etmektedir.
Bu durumda AİHS'nin 3. maddesinin ihlaline rastlanmamaktadır.
Başvuranın göz altı koşullarına ilişkin olarak AİHM, tutuklu koşullarının kimi kez
aşağılayıcı ve insanlık dışı olabileceğini belirtmekledir. (Dougoz-Yunanistan kararı
no:40907/98, § 46, Ali İM 2001-II), (Bkz. aynı zamanda Yunanistan kararındaki
Komisyonun 5 Kasım 1969 tarihli raporları, bşv. no'laır.3321/67, 3322/67, 3323/67 ve
3344/67). Tutuklu koşullarını değerlendirmek için başvuranın savlarının yanı sıra
birikimsel diğer etmenleri de dikkate almak gerekir. (Bkz. sözü edilen Dougoz karan,
§ 46).
AİHM, dava dosyasında başvuranın gözaltı koşullarından yetkililer tarafından
bilgilendirildiğine dair hiçbir bilgileye rastlanmamıştır. Mahkeme başvuranın
gözaltında bulunduğu İzmir Emniyet Müdürlüğünde 27 Kasım 3 Aralık 1996 tarihleri
arasında üç kez muayene edildiğini, ardından 3 Aralık'ta İstanbul'a nakledildiğini
burada PKK bünyesindeki faaliyetleri nedeniyle on beş gün gözaltında tutulduğunu
not etmekledir.
Bu koşullarda AİHM başvuranın gözaltı koşullarının AİHS'nin 3. maddesinin
uygulanmasını gerektirecek sınırda olmadığı görüşündedir.
Yukarıda belirtilen açıklamalar ışığında AİHM, AİHS'nin 5 §§ 1,3 ve 4.
maddelerinin başvuranın AİHS'nin 3. maddesince yapmış olduğu başvurudan ayrı
olarak değerlendirilmesi için hiçbir özel durumun oluşmadığı sonucuna varmaktadır.
III. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran maruz kaldığı tecavüz olayıyla ilgili hiçbir etkili başvuru yolu
bulunmadığını savunarak AİHS'nin 13. maddesine atıfla bulunmakladır.
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.
AİHM, AİHS'nin 13. maddesinin iç hukukta etkili başvuru hakkını güvence altına
aldığını hatırlatmakladır. Bu başvuru yolunun hukukla olduğu kadar teoride de «etkili»
olması gerekmektedir. Bu madde Sözleşme uyarınca savunma makamının
şikayetlerine yönelik uygulanamaz. (Bkz. Böyle ve Rice-İngiltere kararı 27 Nisan
1988, seri A no: 131, s.23, § 52).
AİHM, dava dosyasında yer alan unsurların başvuranın gözaltında bulunduğu
sırada tecavüze maruz kaldığı sonucunu ortaya koymadığına itibar etmekledir. Bu
durum 3. madde uyarınca bir şikayetin yapılmasını gerekli kılmamakladır.(Bkz. sözü
edilen Böyle ve Rice kararı). AİHM, esasa ilişkin söz konusu şikayetle ilgili etkili bir
soruşturma yapılması zorunluluğunun bulunmadığı sonucuna varmıştır.
AlHM, yetkililerin söz konusu olayda pasif kaldığına dair bir ibareye
rastlanmadığını belirterek savunmacı Hükümetin AİHS'nin 13. maddesi uyarınca
yürüttüğü cezai soruşturmanın etkili olarak nitelendirilebileceğini kaydetmekledir.
Bu nedenle AİHS'nin 13. maddesince bir ihlalin olmadığı sonucuna varmıştır.
IV. AİHSA'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN
AİHS'nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat ve avukatlık masraflarına ilişkin 5.000.000.000 TL.,
manevi tazminat olarak ise 20.000.000.000 TL. talep etmektedir.
AİHM, başvuranın avukatlık ücreti ve masraflarına dair bu taleplerini masrafa ve
harcamalar başlığı altında değerlendireceğini kaydetmektedir.
Manevi tazminatla ilgili olarak AİHM, başvuranın adli makamlar karşısına
çıkarılmaksızın yirmi bir gün göz altına alındığını ve yerel mahkemelerin başvurana
hiçbir surette manevi tazmin imkanı tanımadığım belirterek adı geçene manevi
tazminat olarak 10.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran, AHIM önünde temsil edilmesi sırasındaki masraf ve harcamalar
başlığı altında 1.500.000.000 TL. avukatlık ücreti, 1.000.000.000 TL. çeviri
masrafları, 2.500.000.000 TL. haberleşme ve iletişim harcamaları, 1.000.000.000 TL.
yolluk harcamaları olmak üzere toplam 4.000.000.000 TL. talep etmektedir.
Bu unsurlar ışığında AİHM başvurana, eşit ve hakkaniyete uygun olarak masraf
ve harcamalara ilişkin 3.000 Euro ve Avrupa Konseyinin adli yardım başlığı altında
öngördüğü 838 Euro'nün (5. 500 Fransız Frangı) tahsis edilmesini kararlaştırmıştır.
C. Temerrüt Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basil
faize dayalı olarak %3 'lük bir faiz oram uygulanacağını belirtmektedir.
BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS'nin 5 §§ l, 3 ve 4. maddesinin ihlal edildiğim;
2. AİHS'nin 3. maddesine yönelik bir ihlalin olmadığına;
3. Başvuranın göz altı koşullarına ilişkin AİHS'nin 3. maddesi çerçevesinde
yapmış olduğu şikayetin ayrı olarak incelenmesini gerekli olmadığına:
4. AİHS'nin 13. maddesi uyarınca bir ihlalin bulunmadığına;
5. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesine uygun olarak kararın kesinleştiği tarihten
itibaren üç ay içinde. Savunmacı Hükümetin başvurana :
i. Manevi tazminat olarak 10.000 (on bin ) Euro ;
ü. Avrupa Konseyi tarafından verilen 838 (sekiz yüz oluz sekiz) Euro'luk adli
yardım miktarı düşülmek ve doğrudan veya dolaylı her türlü vergiden muaf olmak
üzere, masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euıo ödemesine;
b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar geçecek
süre için Avrupa Merkez Bankasının belirlemiş olduğu yıllık % 3'lük faizin
ödenmesine;
6. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddelerine uygun olarak 6 Şubat 2003 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło