37410/97

WyrokETPCz2007-05-10ECLI:CE:ECHR:2007:0510JUD003741097

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy śledztwo w sprawie śmierci matki skarżącego, Pakize Uzun, rzekomo spowodowanej pociskiem moździerzowym wystrzelonym przez siły bezpieczeństwa, było skuteczne i zgodne z art. 2 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że początkowe śledztwo prowadzone przez żandarmerię było nieskuteczne i pozbawione niezależności, ponieważ osoby prowadzące dochodzenie należały do tej samej jednostki, która była podejrzana o udział w zdarzeniu. Kluczowe dowody, takie jak fragmenty pocisku, zostały ukryte lub niewłaściwie zabezpieczone, a władze sądowe nie zostały niezwłocznie poinformowane. Ta niezdolność do przeprowadzenia skutecznego śledztwa uniemożliwiła zidentyfikowanie osób odpowiedzialnych za śmierć, co stanowi proceduralne naruszenie art. 2 Konwencji.
Stan faktyczny
Matka skarżącego, Pakize Uzun, zginęła 16 września 1994 roku w wyniku eksplozji pocisku moździerzowego, który uderzył w ich dom w Hasköy w Turcji, w regionie objętym stanem wyjątkowym. Ojciec skarżącego był świadkiem zdarzenia. Początkowe śledztwo prowadzone przez lokalną żandarmerię zostało uznane za nieskuteczne, z zarzutami ukrywania dowodów i opóźnionego powiadamiania władz sądowych. Dwóch funkcjonariuszy żandarmerii zostało później skazanych za nadużycie władzy w związku z prowadzeniem śledztwa, ale nie zidentyfikowano sprawców śmierci.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza dopuszczalność skargi w zakresie art. 2 Konwencji. 2. Stwierdza proceduralne naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do zmarłej Pakize Uzun. 3. Uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego badania pozostałych skarg. 4. Zasądza na rzecz skarżącego, do zapłaty w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, następujące kwoty, przeliczone na liry tureckie według kursu wymiany obowiązującego w dniu płatności: a) 20 000 EUR (dwadzieścia tysięcy euro) tytułem szkody majątkowej i niemajątkowej, z czego 5 000 EUR (pięć tysięcy euro) dla skarżącego, a pozostałe 15 000 EUR (piętnaście tysięcy euro) dla jego ojca Hasana Uzun i innych uprawnionych. b) 5 000 EUR (pięć tysięcy euro) tytułem kosztów i wydatków. c) Kwoty te są wolne od wszelkich podatków. 5. Od daty upływu wspomnianego trzymiesięcznego terminu do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane od powyższych kwot według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe. 6. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   KAMĐL UZUN - TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no:37410/97)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Mayıs 2007   Đşbu karar AĐHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37410/97) başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke   vatandaşı olan Kamil Uzun’un (başvuran) 15 Mart 1995 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları   Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne   (Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, AĐHM önünde Londra Barosu avukatlarından Lucy Claridge, Mark Muller, Tim   Otty, Paul Troop ve Kerim Yıldız tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOŞULLARI   doğumlu olan başvuran hal i hazırda Frankfurt’ta (Almanya) ikamet etmektedir.   Olayların meydana geldiği dönemde başvuranın anne-babası Bingöl’e bağlı Yaylıdere Đlçesi   şehir merkezine 5 km. mesafede bulunan Hasköy Mahallesi’nde yaşamaktaydılar. Sözkonusu   dönemde adıgeçen il olağanüstü hal bölgesine dahildi. Yine aynı dönemde güvenlik güçleri ile   PKK mensupları arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktaydı.   Eylül 1994 tarihinde gece saat 24 sularında A.E.’nin Hasköy’de bulunan evine bir havan   mermisi isabet etmiştir. Çatıdan giren mermi duvara çarparak infilak etmiştir. Başvuranın   anne-babasının yaşadığı eve sıçrayan şarapnel parçaları Pakize Uzun’un başına ve boynuna   isabet etmiştir. Karısının yüzünü kanlar içinde gören Hasan Uzun hemen balkona koşarak   olaydan yara almadan kurtulan komşusu A.E.’yi yardıma çağırmıştır.   Pakize Uzun aldığı yaralar sonucu yarım saat içinde hayatını kaybetmiştir.   Eylül 1994 tarihinde yaşanan gelişmeler şu şekildedir:   A.E., Hasan Uzun, aynı köyde yaşayan T.K. ve T.D. Yayladere ve Hasköy muhtarlarıyla   birlikte Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’na (‘komutanlık’) gitmişlerdir. Adıgeçenler   Pakize Uzun’un ölümünden ve mülklerinin zarar görmesinden şikayetçi olmuşlar ve   sorumluların tespit edilerek zararlarının tazmin edilmesini talep etmişlerdir.   Başvuranın ifadesine göre, jandarma komutanlığı çıkışında Hasköy’e doğru çevrilmiş 70 mm.   Çapında bir havan topu farkeden babası ‘Biliyorum karımı bununla öldürdünüz’ diye   bağırmıştır. Bunun üzerine komutan ‘Boşver (arkadaşım) bir hataydı oldu. Kimse kasten   karını nişan almadı. Her gün onlarca asker ölüyor vatan için. Đhtiyar bir kadın ölmüş çok mu?’   diye cevap vermiştir.   Köylüler köye döndükten sonra Đlçe Jandarma Komutanının izniyle ölüyü defnetmişlerdir.   Başvurana göre Đlçe Jandarma Komutanı ‘Bir hata oldu ama bunu büyütmeyin, yoksa canınıza   okurum, biz biliyoruz, hepiniz teröriste yataklık yapıyorsunuz, bu vatanın evlatları her gün   ölüyor, ona göre aklınızı başınıza alın’ şeklinde sözlerle babasını tehdit etmiştir.   Đlçe jandarma’ya bağlı bir jandarma ekibi, soruşturma yapmak maksadıyla cenaze defnedildiği   esnada Hasköy’e gelmiştir. Sökonusu ekip olay yerinin bir krokisini çıkararak A.E. ve Hasan   Uzun’a ait velerde hasar tespiti yapmışlardır. Bu hususta düzenlenen tutanakta şarapnel   parçalarının yol açtığı etkilerden söz edilmiş ancak toplanan mermi parçaları hakkında   herhangi bir bilgi verilmemiştir.   Bu arada Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapan Fındık soyadlı bir subay ‘Kaynağı   bilinmeyen bir patlama konusunda araştırmalar başlatılmıştır’ şeklinde bir yazı geçmiştir.   Fındık ayrıca Yayladere Đlçesi’nde konuşlu komando ve topçu garnizonlarına birer yazı   yazarak, bu birliklerden 16 Eylül gecesi havan atışı yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi   istemiştir. Fındık son olarak, Kiğı Savcılığı’na gönderilmek üzere bir mesaj hazırlamış ve bu   mesajda savcıdan, medfun Pakize Uzun’un cesedine otopsi yapılması yönünde bir talebi olup   olmadığını sormuştur. Ancak daha sonradan mu mesajların hiç gönderilmediği ortaya   çıkmıştır. Sözkonusu iki garnizonun komutanları yazdıkları cevabi yazıda, kendi   garnizonlarından 21 ve 24 saatleri arasında hiçbir havan topu atışı yapılmadığını beyan   etmişlerdir.   Başvuran 20 Aralık 1994 tarihinde Đnsan Hakları derneği Đstanbul Şubesi’ne başvurmuştur.   Başvuran yaptığı başvuruda annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu askerlerden şikayetçi   olmuştur. Adıgeçen dernek bu iddiaları TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na iletmiş,   Komisyon ise bu şikayetleri Bingöl Cumhuriyet Savcılığı’na bildirmiştir. Ancak Bingöl   Savcılığı 18 ocak 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik kararı vererek Yayladere’de adli   teşkilat bulunmadığından dosyayı Kiğı Cumhuriyet Savcılığı’na havale etmiştir.   Kiğı Cumhuriyet Savcılığı konuyla ilgili soruşturma başlatmıştır. Savcı, Yayladere Đlçe   Jandarma Komutanlığı yetkililerinden öncelikle, aylar önce meydana gelen bu olay hakkında   kendisine bilgi verilmemesinin gerekçelerini sormuştur.   Bunun üzerine adıgeçen jandarma komutanlığında görevli olan bir başka subay Dilbaz Bingöl   Đl Jandarma Komutanlığı’na izahat vermek durumunda kalmıştır. Adıgeçen Pakize Uzun’un   ölümü ve defni ile ilgili olarak 17 Eylül 1994 tarihinde Kiğı Savcılığı’na bilgi verildiğini   savunmuştur. Ayrıca, kendi komutanlıklarınca yürütülen soruşturma sonucunda bölgedeki   birlikler tarafından hiç bir havan atışı yapılmadığının anlaşıldığını beyan etmiştir. Adıgeçen   ayrıca, Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda iki adet havan topu mevcut olduğunu ancak   bunlardan bir tanesinin ateşleme mekanizmasının uzun süredir arızalı olduğunu, diğerinin ise   Ağustos 1994 tarihinde yapılan bir atıştan sonra seviye ayarının kırıldığını ve bunun tamiri   için resmi talepte bulunduklarını ifade etmiştir. Adıgeçen özetle, iddia edilenin aksine   jandarma birliklerinin sözkonusu ölümden sorumlu tutulamayacağını, ölümün ‘bilinmeyen   tipte’ bir patlayıcı kullanılması sonucu meydana geldiğini ileri sürmüştür.   Subay Dilbaz 24 Şubat 1995 tarihinde Kiğı Savcılığı’nın sorularına cevap vermiştir. Dilbaz   savcıya, Fındık tarafından kendisine olayla ilgili bilgi verilmesi maksadıyla gönderilen   mesajdan söz etmiştir. Savcı ise hiç bir zaman böyle bir mesaj almadığını belirtmiştir.   Eylül 1994 tarihli olaydan hiçbir adli makamın haberdar edilmediği 29 Nisan 1995   tarihinde ortaya çıkmıştır.   Kiğı Savcısı 22 Mayıs 1995 tarihinde A.E.’nin ifadesine başvurmuştur.   Ağustos 1995 tarihinde Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı bir başka   soruşturucu grubu olay yerini incelemek maksadıyla Hasköy’e gitmiştir. Elde edilen sonuçlar   dosyada yer almamaktadır.   Kiğı Savcılığı 27 Ekim 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik kararı vererek, dosyayı   Yayladere’de adli teşkilat kurulmuş olması sebebiyle Yayladere Cumhuriyet Savcılığı’na   sevketmiştir.   Savcı dosyayı 1995/6 sayısıyla kayda geçirmiştir. Savcı 17 Ocak ila 22 Mayıs 1995   tarihlerinde Kiğı Savcılığı ile askeri makamlar arasında yapılan yazışmalarda ciddi ihmallere   rastlamıştır. Savcı, subay Fındık’ın gerçekten de adıgeçen savcılığa gönderilmek üzere bir   takım mesajlar hazırlamış olabileceğini ama bunları göndermeyi ihmal ettiğini tespit etmiştir.   Savcı 21 Aralık 1995 tarihinde olay yeri tespit tutanağında imzası bulunanlardan Astsubay   K.Ç.’yi dinlemiştir. K.Ç., Yayladere Đlçe Jandarma Komutanı’nın çürüme riskini ve Kiğı   Savcısının olay yerine gelemeyeceğini bildirmesini göz önünde bulundurarak cenazenin   defnedilmesine izin verdiğini belirtmiştir. K.Ç. ayrıca patlayıcının özellikleriyle ilgili   bilgilerin Alaçatı Merkez Đlçe Jandarma Komutanı F.G. tarafından verilebileceğini   belirtmiştir.   25. Savcı 15 Şubat 1996 tarihli bir yazıyla olay günü kendi mahallerinden havan topu atışı   yapılıp yapılmadığı hususunda ilçe jandarma komutanlığından derhal bilgi verilmesinin   istemiştir. Đlçe Jandarma Komutanlığı tarafından verilen bilgide olay günü kendi   mahallerinden bir havan topu atışı yapılmadığı ifade edilmiştir.   26. Savcı 26 Şubat 1996 tarihinde Yayladere muhtarı H.A.’nın ifadesine başvurmuştur.   Muhtar, olayın ertesi günü kendisinin de Đlçe Jandarma Komutanlığı’na gittiğini ve ilçe   jandarma komutanı F.G.’nin orada olduğunu beyan etmiştir. Muhtar F.G.’yi olayın adli bir   olay olduğu ve savcının bu olaydan haberdar edilmesi gerektiği hususlarında uyardığını   belirtmiştir. F.G., Kiğı Savcısının olaydan haberdar edildiğini ancak olay yerine gelebilmesi   için için bir helikopter olmaması nedeniyle gelmesinin mümkün olmadığını ve mevtanın   defnedilmesi emrinin Olağanüstü Hal Bölge Valisi tarafından verildiğini ifade etmiştir. H.A.   isabet alan evlerde dağınık halde şarapnel parçaları bulunduğunu farkederek A.E. ve Hasan   Uzun’u bu delilleri muhafaza etmeleri gerektiği hususunda uyarmıştır. Muhtar ayrıca, köye   teröristlerin indiği bilgisini alan jandarmaların Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’ndan   havan topu atışı yaptıkları duyumunu aldığını beyan etmiştir.   27. Köylülerden T.D. 8 Mayıs 1996 tarihinde savcı tarafından sorgulanmıştır. Adıgeçen   soruşturma yapmak maksadıyla köye gelen jandarmaların top mermisi parçalarını aldıklarını   duyduğunu beyan etmiştir. Adıgeçen yıkıntılar arasında, ucunda küçük bir pervane olan boru   şeklinde bir metal parçası gördüğünü beyan etmiştir.   Daha sonra A.E. Yayladere Ağır ceza mahkemesi önünde verdiği ifadede ölüme sebebiyet   veren top mermisinin üzerinde M.K.E. (Türkiye Makine ve Kimya Endüstrisi) damgasını   gördüğünü beyan etmiştir.   Haziran 1996 tarihinde Pakize Uzun’un cesedi mezarından çıkarılarak Yayladere   Dispanseri’nde görevli bir doktor tarafından savcının huzurunda otopsi yapılmıştır. Kafatası   incelemesinde oksipital düzeyde 0.5 x 5 cm. çapında sert bir nesnenin yol açtığı şoka bağlı   olarak meydana gelen bir travma sonucunda solunumun durduğu ve ölümün gerçekleştiği   tespit edilmiştir.   Savcı ertesi gün olay yerine gitmiş ve hasar tespiti yapmıştır. A.E., muhafaza ettiği herbiri 5   gr. ağırlığında beş küçük şarapnel parçasını savcıya teslim etmiştir.   Savcı, 8 kasım 1996 tarihinde Astsubay K.Ç. ve Đlçe Jandarma Komutanı F.G.’yi Türk Ceza   Kanununun 240. maddesi temelinde görevi kötüye kullanmak suçuyla itham etmiştir. Savcı,   F.G.’nin görevi olduğu halde ihtilaflı olaydan savcılığı haberdar etmediğini, mağdurlar   tarafından yapılan resmi şikayetleri kendisine iletmediğini, cesedin bir otopsi yapılmadan   hızla defnedilmesine izin verdiğini ve jandarmalar tarafından kendi bilgisi dahilinde toplanan   mermi parçalarını ortadan kaldırdığını belirtmiştir. K.Ç.’nin ise 17 Eylül 1994 tarihli olay yeri   tespit tutanağında toplanan delilleri belirtmeyerek bu delilleri gizlediğini belirtmiştir.   K.Ç. ve F.G. Yayladere Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkedilmişlerdir. Mahkeme 7 temmuz   tarihinde sanıkların görevi kötüye kullandıklarını sabit görerek mahkumiyetlerine karar   vermiştir.Müteakiben esas hakimleri verilen cezada indirime gitderek hükmedilen cezaları   önce para cezasına çevirmiş sonra da cezaların ertelenmesine karar vermiştir. 13 Eylül 1999   tarihinde bu hüküm temyiz yolu kapalı olmak üzere kesinleşmiştir.   Savcılık 5 Mayıs 2000 tarihinde, zamanaşımı süresi sonuna kadar faillerin bulunması için 16   Eylül 2009 tarihine kadar geçerli olan bir daimi arama kararı vermiştir.   Başvuran 25 Temmuz 2000 tarihinde ilk kez Hasköy’e gitmiştir. Muhtar başvurana, Kiğı   Savcısı’nın askerler lehinde ifade vermesi için kendisini iki kez makamına çağırdığını   anlatmıştır. Ayrıca savcı kendisine bu olayı unutmasını tavsiye etmiştir.   Pakize Uzun’un ölümü konusundaki soruşturmalar 16 Eylül 2009 tarihine kadar   sürdürülecektir. Ancak şu güne kadar elle tutulur herhangi bir netice elde edilememiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. ĐHTĐLAFIN KONUSU   Başvuran AĐHM önünde AĐHS’nin 2. maddesinin birden fazla bakımdan ihlal edildiğinden   yakınmaktadır. Pakize Uzun’a ilişkin olarak başvuran, aslen, askeri yetkilileri adıgeçeni   kasten öldürmekle suçlamaktadır. Đkincil olarak ise başvuran, dava nın 2 § 2 maddesi   bakımından incelenmesi gerekse dahi başvurulan öldürücü gücün gerekli ve orantılı olmadığı   kanaatindedir.   Başvuran, askeri operasyonlara yönelik olarak içhukukta etkili bir adli denetim mekanizması   bulunmaması ve bu türden operasyonlara katılan güvenlik güçlerine uygun eğitim   verilmemesi nedeniyle anne-babasına ilişkin olarak yaşamın korunması hakkının   çiğnendiğinden şikayetçi olmaktadır.   Bu bağlamda ilgili, annesinin ölümünü çevreleyen koşullar hakkında gereği gibi bir ceza   soruşturması yapılmamış olması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal   edildiğinden yakınmaktadır. Başvurana göre bu durum, mevcut davada uğranılan zararların   ulusal mahkemeler önünde tazmin imkanından yoksun bırakılmaları nedeniyle AĐHS’nin 6 §   maddesinin de ihlaline yol açmıştır.   Başvurana göre anne-babasına uygulanan şiddet AĐHS’nin 8. maddesi hilafına aile   hayatlarının ve evlerinin yıkımıyla sonuçlanmıştır.   Bu hususta başvuran olaydan sonra Hasköy’de uygulanan giriş çıkış yasağının, ailesiyle   görüşme ve annesinin cenazesine katılmasının mümkün olamaması nedeniyle aile yaşamına   saygı hakkına bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.   No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuran ihtilaflı havan topu atışı   sebebiyle maruz kalınan maddi hasarın ailesinin mülkiyet dokunulmazlığı hakkına ilişkin   olarak bir ihlal teşkil ettiğini savunmaktadır.   Yukarıdaki şikayetlerine ek olarak başvuran, ulusal makamların, anne-babasının da aralarında   bulunduğu mağdurların etnik kökenleri nedeniyle mevcut davada olayları karşısındaki pasif   ve ayrımcı tutumlarından şikayetçi olmaktadır.   Hükümet bu savlara itiraz etmektedir.   Yukarıda dile getirilen şikayetlerin ve ilgili olayların tümünü göz önünde bulunduran AĐHM,   AĐHS’nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayetlere öncelik vermek gerektiği kanaatine   varmaktadır.   II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   A. Kabuledilebilirliğe dair   Hükümet, içhukuk yollarının bir çok bakımdan tüketilmediği itirazında bulunmaktadır.   Hükümet öncelikle, başvuranın, ihtilaflı ölümle ilgili halen devam etmekte olan ceza   soruşturmalarının tamamlanmasından önce başvuruda bulunduğuna dikkat çekmektedir.   Hükümet ayrıca, başvuranın ya da başvuranın babasının sözkonusu olayla ilgili olarak   savcılığa resmi başvuruda bulunmadığına dikkat çekmektedir. Son olarak Hükümet başvuranı   medeni (Borçlar Kanunun 41, 46, ve 47. maddeleri) ve idari (Anayasanın 125. maddesi ve   sayılı kanunun 13. maddesi) tazmin yollarını kullanmamakla suçlamaktadır.   Başvuran, AĐHS’nin 35. maddesinin gereklerine uygun hareket etmek için elinden geleni   yaptığını belirtmektedir.   AĐHM, Türkiye aleyhinde açılan bazı davalarda şikayette bulunmanın yetersizliğine (Sabri   Oğraş ve diğerleri, ve Kamer Demir ve diğerleri – Türkiye, no:41335/98, § 23, 19 Ekim   2006) ve ve bir başvurunun zamanından önce yapılmasına ilişkin olarak (bkz., sözgelimi, Ay –   Türkiye, no:30951/96, 2 Eylül 2003, ve Yılmaz – Türkiye, no: 46732/99, 1 Nisan 2003) benzer   itirazları reddettiğini anımsatmaktadır.   Mevcut davada AĐHM, daha önceki kararlarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir   gerekçe tespit edememiştir. Bu nedenle Hükümet’in tüm itirazlarını reddetmektedir. Herhangi   bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edemeyen AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesi yönünden   yapılan şikayetleri kabuledilebilir ilan eder.   B. Esasa dair   1. Tarafların argümanları   Hükümet, Pakize Uzun’un ölümüne yol açan patlamadan güvenlik güçlerinin sorumlu   tutulamayacağını, konuyla ilgili olarak re’sen yürütülen soruşturmada bu yönde bir delil elde   edilemediğini belirtmektedir. Ayrıca sözkonusu soruşturma hiçbir eleştiriye yer   bırakmamaktadır. Yetkili makamlar bu konuda gereken özeni göstererek ivedilikle hareket   etmişlerdir. Soruşturmalar çerçevesinde, gerekli tüm incelemeler yapılmış, başvuranın   babasının da aralarında bulunduğu tanıkların ifadeleri alınmış ve cesedin otopsisi yapılmıştır.   Daha da önemlisi, davanın soruşturulmasından sorumlu askerler gibi bölgedeki diğer   jandarma komutanları da sorgulanmışlardır. Böylelikle iki jandarma görevlisi tespit edilmiş ve   görevlerini kötüye kullanmak suçundan mahkum olmuşlardır. Sorumlular tespit edilememişse   de savcılıklar askeri görevlilerin sorumluluğu bulunduğunu ortaya koyacak hiç bir delili   gözden kaçırmamışlardır.   Başvuran, annesini öldürenin Devlete dolayısıyla silahlı kuvvetlere ait bir fabrikanın   markasını taşıyan havan topu mermisi parçası olması ve bu olayı çevreleyen kesin koşulların   ancak Türk Devleti taraından bilinebileceği gerekçesiyle ihtilaflı ölüme yol açan olayların   kaynağı hakkında ikna edici bir izahat verme görevinin yine Türk Devletine düştüğü   kanaatindedir.   Bu hususta başvuran, askeri güçlerin sorumluluğunu ortaya koyan tanıklıklara atıfta   bulunarak, dikkatleri özellikle olay yerinde inceleme yapmak için gelen jandarmaların üçüncü   şahısların (sözgelimi PKK) muhtemel sorumluluğuna ilişkin hiç bir araştırma yapmadıkları   olgusuna çekmektedir. Mevcut davada tek bir havan mermisi atılmıştır. Halbuki 16 Eylül   tarihinde güvenlik güçleri ile PKK militanları arasında hiç bir çatışma yaşanmamıştır.   Yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak ise başvuran bir çok eksiklik tespit etmektedir.   Başvuran, olay yerinden toplanan delillerin kaybolması, derhal otopsi yapılmasına engel   olunması, savcının olaydan haberdar edildiğine ilişkin yalan söylenmesi ve olayın meydana   geldiği dönemde Yayladere’de adli teşkilatın olmaması gibi hususlara özellikle dikkat   çekmektedir.   2. AĐHM’nin takdiri   Başvuranın annesinin 16 Eylül 1994 tarihi gece yarısı atılan top mermisinin patlaması sonucu   dağılan parçaların yol açtığı yaralar nedeniyle yaşamını yitirdiği konusunda hiç bir ihtilaf   yoktur. Buna karşın taraflar bu olayın sorumluluğu üzerinde ihtilafa düşmektedirler. Mevcut   davada, dava konusu edilen askeri makamlar gibi Hükümet de Pakize Uzun’un ölümüne yol   açan havan topu mermisinin atılmasında askeri makamların sorumluluğu bulunduğu iddiasını   tümden reddetmektedir. Başvuran ise, Hükümet’in savını ikna edici biçimde kanıtlayamadığı   çıkarımında ısrar etmektedir.   Đhtilaflı ölüm, Devletin şiddet eylemlerine son vermek için olağanüstü tedbirler almak   zorunda kaldığı bir dönemde Türkiye’nin Güneydoğusu’nda meydana gelmiştir. Elbette bu   tedbirler bazı bölgelerin denetlenmesini, yakından gözetlenmesini, en hassas bölgelere keşif   devriyeleri ve topçu birliklerinin sevkedilmesini gerekli kılmaktaydı.   Bu olaylar bağlamında AĐHM, nasıl olup da gecenin sessizliğinde Yayladere’ye 5 km.   mesafeden atılan bir top mermisinin yerel askeri birliklerin gözünden kaçabildiğini yahut   bölgedeki durumun hassasiyetine rağmen Yayladere Jandarma Đlçe Jandarma   Komutanlığı’nda bulunan iki havan topunun bu kadar uzun bir süre boyunca hizmet dışı   kalabildiğini anlamakta güçlük çekmektedir.   Mevcut unsurların incelendiğinde, ihtilaflı top atışının kaynağı ve bağlamı meşru şüpheler   uyandırmaktadır. Ancak 2. maddede istenen kanıt düzeyine, bir karineler demetiyle ya da   çürütülemez karinelerle ulaşılabileceği doğruysa da (Yaşa, adıgeçen, § 96) bu türden şüpheler   Pakize Uzun’un kasti bir top atışının ya da yerel jandarmanın sorumlu tutulabileceği bir   kusurun kurbanı olduğu yönünde bir karinenin varlığını ortaya koymaz.   Bu nedenle AĐHM, konuyla ilgili kaygılarına rağmen, dosya unsurlarının, başvuranın   annesinin, her türlü şüphenin ötesinde silahlı kuvvetler mensupları tarafından öldürüldüğü   sonucuna varmasına müsade etmediği kanaatindedir.   Bununla birlikte inceleme burada bitmeyecektir. AĐHM, bu hususta olayları nihai olarak tespit   etmeninin imkansızlığının olayı soruşturmakla görevli makamların etkili bir şekilde harekete   geçmemelerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmalıdır.   Sonuç olarak AĐHS’nin 2. maddesinde öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü,   şüpheli koşullarda insan ölümü olduğu durmlarda, Devlet görevlilerinin suçlanan eylemde   sorumluluğu bulunmasa dahi, etkili ve uygun bir soruşturma yapılmasını gerektirir ve kapsar   (ibidem, §§ 98 ve 100).   Mevcut davada, A.E. ve Hasan Uzun’un şikayeti üzerine ölüm olayının ertesi günü Yayladere   Jandarma Đlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı askerler tarafından soruşturma başlatılmıştır.   Ancak soruşturmayı yapan askeri görevlilerin, TBMM Đnsan Hakları Komisyonu aracılığıyla   başvuranın şikayeti Kiğı Savcılığı’na iletilene kadar adli makamları bilgilendrmedikleri dosya   unsurlarından açıkça anlaşılmaktadır.   Oysa bir soruşturma ancak soruşturmayı yapmakla görevli kişiler olaylara karışanlardan   bağımsız olduğu takdirde etkili bir soruşturma olarak nitelenebilir. Bu durum yalnızca hiç bir   hiyerarşik ve kurumsal bağın olmamasını gerektirmekle kalmaz; aynı zamanda pratik   bağımsızlığı da gerektirir (Kamer Demir ve diğerleri – Türkiye, no:41335/98, § 44, 19 Ekim   2006).   Ancak mevcut davada, soruşturmanın başlangıç evresinde olaydan sorumlu oldukları iddia   edilenlerle soruşturmayı yapanlar arasında tam bir özdeşlik mevcuttur. Zira hepsi de   Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevliydiler.   Kiğı Savcılığı’na 27 Ocak 1995 tarihinde intikal edene değin dört ay boyunca devam eden bu   durum yukarıda ifade edilen bağımsızlık gereğine cevap vermemektedir. Bazı subayların   savcının olay günü olay yerine gelemeyeceği yönündeki şüpheli beyanlarını göz önünde   bulunduran AĐHM, savcının soruşturmaya dahil edilmemesinin yalnızca askeri makamlarla   adli makamlar arasında yaşanan koordinasyon eksikliğine bağlanamayacağı kanaatine   varmıştır.   Netice itibarıyla, soruşturmayı yapmakla görevli jandarmaların tutumları sonucunda hazırlık   soruşturması ve sonuçları kamu denetiminden ve adli denetimden uzak tutulmuş ve gerçek   sorumluların tespit edilerek hesap vermelerine engel olunmuştur .   Sonuç olarak Yayladere Savcısının da tespit ettiği üzere sözkonusu tarihe kadar yürütülen   soruşturmalar ciddi kusurlar ihtiva etmekteydi. AĐHM bunların hepsini birer birer   değerlendirme durumunda değildir. 17 Eylül 1994 tarihinde olay yerine intikal eden askeri   personelin olay yerinde toplanan mermi parçalarını gizlemiş olduğunu tespit etmek kafidir.   Zira durum böyle olmamış olsaydı Subay Dilbaz‘ın ‘bilinmeyen tipte’ bir patlayıcı cisimin   ölüme yol açtığını yazıyla bildirmesi mümkün olamazdı.   Toplanan bu parçaların, fiziksel ve karakteristik özellikleri bakımından balistik incelemeye   tabi tutulmaları gerekirdi. Zira bu parçalar ölüme yol açan top atışının kaynağının tespit   edilmesi açısından ikna edici bir delil teşkil etmekteydi. Kuşkusuz Yayladere Savcısının,   kaybolan bu parçaları köylülerin kendisine 12 Haziran 1996 tarihinde teslim ettiği şarapnel   parçalarıyla telafi etmesi mümkün olamazdı.   Mevcut dava koşullarında AĐHM, savcının, jandarma tarafından kendisine verilen muhtelif   bilgileri kabul ettiği için ya da mevcut havan topları üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmadığı   için suçlanamayacağını düşünmektedir. Kuşkusuz daha sonra gerçekleştirilen otopsi işlemi   gibi tedbirler de soruşturmanın ilerleyişi açsından ikna edici sonuçlara ulaşılmasını   sağlayamazdı. Zira yerel jandarma yetkililerinin kendi aralarında kanaat birliği içinde   oldukları gözlenmekteydi .   Mevcut davada, jandarmalar K.Ç. ve F.G. hakkında görevi kötüye kullanmak suçundan bir   mahkumiyet kararı verildiği ve bu cezanın ertelendiği doğrudur. Ancak Pakize Uzun’un   ölümünden sorumlu olanlar kişiler halen tespit edilememiştir.   Eldeki bilgilere göre, ihmal nedeniyle dahi olsa, güvenlik güçlerinin ihtilaflı ölüme ilişkin   sorumluluğu, 27 Ocak 1995 tarihinden bu yana yürütülen soruşturmalar çerçevesinde pratik   olarak ihtimal dışı bırakılmıştır.   Netice itibariyle, bölgede, suçun cezasız kaldığı ve emniyetin bulunmadığı duygusunun hakim   olduğu bir dönemde Hükümet, bu duyguları pekiştirmek pahasına olayın üzerinden on iki yıl   geçmiş olmasına karşın soruşturmanın ilerleyişi ile ilgili herhangi somut bir bilgi ya da elle   tutulur bir sonuç sunamamış ve inandırıcı bir gelişme kaydedememiştir (bkz., Yaşa, adıgeçen,   § 104, ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, § 91).   Bu itibarla Pakize Uzun’a ilişkin olarak AĐHS’nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.   Bu sonuç AĐHM’yi, aynı hükme ilişkin olarak başka yönlerden yapılan şikayetleri   incelemekten muaf tutar.   III. AĐHS’NĐN 6, 8, 13 VE 14. MADDELERĐNĐN VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1.   MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   AĐHS’nin 2. maddesi bakımından yaptığı ihlal tespitine istinaden AĐHM, mevcut başvuruda   gündeme getirilen esas soruyu incelediği kanaatindedir.   Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını göz önünde bulunduran AĐHM,   AĐHS’nin 6, 8, 13 ve 14. maddeleriyle 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi yönünden yapılan   şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran maddi ve manevi tazminat konusunu AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır.   Başvuran, anne-babasının evlerinin kısmen yıkılması sonucu uğranılan zararın 200.000.000   TL (yaklaşık 106.000 Euro) tutarında olduğunu belirtmektedir. Manevi tazminat ile ilgili   olarak ise başvuran, annesinin ölümünün kendisinde ve ailesinde yol açtığı derin acıyı dile   getirmektedir. Başvuran bu nedenle kendisinin sedef hastalığına yakalandığını ve kızkardeşi   N.G.’nin ise annesinin kaybının verdiği acıya dayanamayarak öldüğünü ifade etmektedir.   Hükümet, manevi tazminat başlığı altında bir tazminata hükmedilecekse, başvuranın   iddialarını gereği gibi temellendirmemiş olması sebebiyle bu tazminatın sembolik olması   gerektiğini savunmaktadır. Maddi tazminata ilişkin olarak ise Hükümet bu yönde bir belge   sunulmadığına dikkat çekmektedir. Genel olarak ise Hükümet adil tazmin sıfatı altında   hükmedilecek tazminatların sebepsiz bir zenginleşme kaynağı teşkil etmemesi gerektiğini   savunmaktadır.   AĐHM, başvuranın başvurusunu kendisi, ölen annesi ve babası Hasan Uzun adına yaptığını   anımsatmaktadır. Bu bağlamda başvuran, yalnızca ölene ilişkin olarak bir ihlal tespitinde   bulunulmuş olsa dahi, 2. maddenin usulü yönünden ihlaline yol açan koşullar nedeniyle   manevi tazminat talebinde bulunabilir (bkz., bu hususta, Kılınç ve diğerleri – Türkiye,   no:40145/98, § 63, 7 Haziran 2005).   Tüm unsurları ve benzer davalarda hükmettiği tazminat tutarlarını göz önünde bulunduran   AĐHM, hakkaniyete uygun olarak tüm zararları için başvurana toplamda 20.000 Euro   ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Başvuran bu meblağın 5.000 Euro’luk kısmını   kendisine kalan 15.000 Euro’yu ise babası Hasan Uzun’un da aralarında bulunduğu hak   sahiplerine ayıracaktır.     B. Masraf ve harcamalar   Başvuran davasının hazırlanması ve sunumu için içhukuk düzeyinde AĐHS organları önünde   yaptığı masraf ve harcamalar için 30.000 Euro talep etmektedir. Başvuran masraf ve   harcamalara ilişkin taleplerinin ikinci bölümünde ise 11.252,69 Đngiliz Sterlini talep   etmektedir. Başvuran bu talebini şöyle ayrıntılandırmaktadır:   - Kurdish Human Rights Project’e ödenmesi gereken danışmanlık ücretleri : K.   Yıldız, 1.837,50 Đngiliz Sterlini (12 saat 15 dk. çalışma ücreti) ; P. Leach, 450   Đngiliz Sterlini (3 saat çalışma ücreti) ; A. Stock, 574,99 Đngiliz Sterlini (3   saat 50 dk. çalışma ücreti) ; L. Claridge, 1.612, 50 Đngiliz Sterlini (10 saat 45   dk. çalışma ücreti) ve M. Gündoğdu, 612,50 Đngiliz Sterlini (12 saat 15 dk.   çalışma ücreti) ;   - - sayfa çeviri ücreti, 1.780 Đngiliz Sterlini ;   sekreterlik masrafları: iletişim bedeli, 1.230 Đngiliz Sterlini, posta masrafları,   345 Đngiliz Sterlini, fotokopi masrafı, 235 ingiliz Sterlini   Başvuran, bu meblağlara ilişkin olarak bi r ödeme makbuzu sunabilecek durumda olmadığını   ve danışmanlarının masraf ve harcamalar başlığı altında ödenecek tutarların Đngiltere’de   bulunan banka hesaplarına yatırılmasını talep ettiklerini beyan etmektedir.   Hükümet, ödenmesi istenen bu masraf tutarlarının suni olarak şişirildiği itirazında   bulunmaktadır. Hükümet, basit bir çalışma saati özetinin avukatların bu çalışmaları yaptığını   kanıtlayamayacağı kanaatindedir. Hükümet, ödeme belgesi, fatura ya da makbuzun   bulunmaması durumunda AĐHM’nin bu ölçüsüz talebi kabul etmemesi gerektiğini   değerlendirmektedir.   AĐHM’nin içtihadına göre bir başvurana masraf ve harcamalarının geri ödemesi ancak,   gerçekliği, zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece yapılmaktadır   (Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).   Mevcut davada başvuranın sunduğu ayrıntıları göz önünde bulunduran AĐHM, Kurdish   Human Rights Project danışmanları tarafından çıkarılan masrafların gerektiği gibi sergilendiği   konusunda ikna olmamıştır. Zira bu hususta herhangi bir belge sunulmamıştır. Buna karşın   benzer davalarda hükmettiği tutarları ve kendi önünde yapılan çalışmaları göz önünde   bulunduran AĐHM, her türlü vergiden muaf tutulmak üzere başvurana 5.000 Euro ödenmesine   hükmetmektedir.   C. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.     BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Başvuranın AĐHS’nin 2. maddesi yönünden yaptığı şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;   2. Ölen Pakize Uzun’a ilişkin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;   3. Geriye kalan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;   4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından   başvurana:   i. maddi ve manevi tazminat olarak toplam 20.000 Euro (yirmi bin) ödenmesine,   başvuranın bu meblağın 5.000 Euro’luk ( beş bin) kısmını kendisine, geriye kalan   15.000 Euro’yu (on beş bin) ise babası Hasan Uzun’un da aralarında bulunduğu hak   sahiplerine ayırmasına;   ii. masraf ve harcamalar için 5.000 Euro (beş bin) ödenmesine;   ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.   maddesine uygun olarak 10 Mayıs 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   12

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło