37451/97

WyrokETPCz2005-10-11ECLI:CE:ECHR:2005:1011JUD003745197

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy pozbawienie skarżących własności nieruchomości bez wypłaty odszkodowania, w sytuacji gdy działali w dobrej wierze i posiadali wszelkie pozwolenia, stanowi naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że interwencja w prawo własności skarżących, polegająca na unieważnieniu aktu własności i rozbiórce hotelu, stanowiła pozbawienie mienia. Chociaż pozbawienie to miało podstawę prawną i służyło uzasadnionemu celowi publicznemu (ochrona brzegu morskiego jako domeny publicznej), to brak jakiegokolwiek odszkodowania dla skarżących, którzy działali w dobrej wierze i ponieśli znaczne koszty, naruszył zasadę sprawiedliwej równowagi. Trybunał podkreślił, że pozbawienie własności bez rozsądnego odszkodowania stanowi nadmierne obciążenie.
Stan faktyczny
Skarżący, obywatele tureccy, odziedziczyli nieruchomość położoną na brzegu morza, która była zarejestrowana na ich poprzedników prawnych od 1958 roku. Płacili podatki i uzyskali pozwolenia na budowę hotelu. Po rozpoczęciu budowy, Skarb Państwa wszczął postępowanie o unieważnienie aktu własności, twierdząc, że grunt jest częścią domeny publicznej (brzeg morski). Sądy krajowe unieważniły akt własności i nakazały rozbiórkę hotelu, a następnie oddaliły powództwo skarżących o odszkodowanie, uznając, że pierwotna rejestracja była niezgodna z prawem.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji. Stwierdza, że kwestia zastosowania art. 41 Konwencji nie jest gotowa do rozstrzygnięcia, zastrzega sobie prawo do rozstrzygnięcia w tej kwestii, zaprasza Rząd i skarżących do przedstawienia pisemnych uwag w ciągu sześciu miesięcy oraz zastrzega sobie dalsze postępowanie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   N.A. VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:37451/97)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   EKİM 2005   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 37451/97 başvuru no’lu davanın nedeni,   Türk vatandaşı N.A., N.A., A.A., J.Ö. ve H.H.’nin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne (AİHM) 30 Mayıs 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından A.V. Şahin tarafından temsil   edilmektedirler.   OLAYLAR   Başvuranlar, N.A., N.A., A.A., J.Ö. ve H.H. sırasıyla, 1926, 1956, 1954, 1949 ve 1950   doğumlu olup Antalya’da ikamet etmektedirler.   Tapu Kadastro’nun 1956 ve 1958 tarihleri arasında yaptığı çalışmalar sonucunda,   Alanya’ya bağlı Çikcilli Köyü Karasaz denilen yerde -84 no’lu parsel- deniz kenarında   bulunan gayrimenkul, tapu sicile R.A. adına kaydedilmiştir.   R.A.’nın ölümünün ardından bu gayrimenkul başvuranlara miras kalınca, başvuranlar   gayrimenkule ait veraset ve intikal vergisini ödemişlerdir.   Başvuranlar, 25 Haziran 1986 tarihinde, sözkonusu gayrimenkul üzerinde otel inşa   etmek için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan turizm yatırım sertifikası almışlardır.   Temmuz 1986 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı, başvuranlara yine otel inşaatı   için, yatırıma teşvik sertifikası vermiştir. Bu sertifikanın “X” maddesi başvuranların yatırımı   gerçekleştirdikleri andan itibaren turizm işletme sertifikası almalarının gerektiğini   belirtmektedir.   A. Başvuranlar Aleyhinde Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi Önünde Gayrimenkulün   Tapu Sicil Kaydının İptali İçin Başlatılan Usul İşlemleri   Ekim 1986 tarihinde, başvuranlar otel inşaatına başladıktan sonra, Hazine   Müsteşarlığı Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi önünde gayrimenkulün tapu sicilinden tapu   senedinin iptali ve otelin yıkılması davası açmıştır.   Ekim 1986 tarihli bilirkişi raporunda, 84 no’lu parselin deniz kıyısı olduğunu ve   kazanım aracı olamayacağı belirtilmiştir.   Ekim 1986 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi otel inşaat çalışmalarının   durdurulması hakkında seri muhakeme usulüne karar vermiştir.   Mart 1987 tarihli bilirkişi raporunda, 84 no’lu parselin deniz kıyısı olduğu ve bir   şahsa ait olamayacağı belirtilmiştir.   Haziran 1987 tarihli kararla, Mahkeme, gayrimenkulün tapu sicil kaydını iptal   etmiş ve inşa edilen otelin yıkılmasına karar vermiştir.   Aralık 1987 tarihinde, Mahkeme, 31 Ekim 1987 tarihli seri muhakeme kararına karşı   başvuranların yaptığı başvuruyu reddetmiştir.   Yargıtay, 12 Şubat 1988 tarihli kararla, 16 Haziran 1987 tarihli kararı bozmuş ve   davayı ilk derece mahkemesine geri göndermiştir.   Mahkeme, 17 Şubat 1989 tarihli kararla, Yargıtay kararını reddederek daha önce   verdiği kararı yinelemiştir.   Yargıtay Genel Kurulu 18 Ekim 1989 tarihli kararla, kanunu doğru yorumlayıp   uyguladıklarından dolayı esasa bakan hakimlerin verdiği kararı onamıştır.   Belirtilmeyen bir tarihte verilen bir kararla, Mahkeme daha önce verdiği kararı   benimsemiştir.   Yargıtay 1 Mart 1990 tarihli kararla, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onamıştır.   Yargıtay, 27 Eylül 1990 tarihli kararla kararın düzeltilmesi başvurusunu reddetmiştir.   B. Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi’nde Tazminat İçin Başlatılan Usul İşlemleri   Başvuranlar, 27 Eylül 1991 tarihinde, mülkiyet haklarını kaybetmelerinden ve inşaat   halinde olan otelin yıkılmasından dolayı tazminat elde etmek için Alanya Asliye Hukuk   Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuşlardır.   Mahkeme 1 Nisan 1994 tarihli kararla, ihtilaflı gayrimenkulün tapu sicil kaydının   iptalinden doğan zarardan Devlet’in sorumlu olmadığı gerekçesiyle, başvuranların talebini   reddetmiştir. Bu gerekçelerde Mahkeme, kadastroya yapılan kayıtlara dayanarak   başvuranların sözkonusu arsa üzerinde yatırım yaptıklarını ve Hazine Müsteşarlığı’nın yaptığı   iptal talebi davası sonucunda, zarara uğradıklarını ileri sürdüklerini belirtmiştir. Mahkeme,   başvuranların ve mirasçılarının arsanın kumsalda olduğunu ve devletin kendilerini yanılttığını   ve bu davada kusursuz sorumluluk prensibini uyguladıklarını tespit etme durumunda   olduklarını ileri sürerek kararını gerekçelendirmiştir. Mahkeme, tapu sicilden kaynaklanan   herhangi bir zararın bulunmadığı, en baştan kaydın yasal olmadığı ve sonuç olarak   başvuranların uğranılan zararın üstünde bir tazminat istemek için Devlet’e karşı gelme   durumunda olamayacağı sonucuna varmıştır.   Yargıtay 28 Kasım 1995 tarihli kararla ilk derece mahkemesinin verdiği kararı   onamıştır.   Aralık 1996 tarihli kararla, Yargıtay kararın düzeltilmesi kararını reddetmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, inşaat halinde olan otelin yıkılmasından ve mallarını tapu sicil kaydının   silinmesinden dolayı uğradıkları zararın tazminini elde edemediklerini ileri sürmektedirler.   Başvuranlar Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesini öne sürmektedirler.   A. Tarafların Argümanları   1. Başvuranlar   Başvuranlar, 25 Ocak 1958 tarihinde devletin yetkili birimi tarafından düzenlenen ve   sözkonusu malın başvuranların usullarının adına kayıtlı olduğuna yer veren tapu sicil kaydının   bir kopyasını mahkemeye sunmuşlardır. Başvuranlar, yetkili makamlar kendilerine verilen   süre zarfında kayıtlara itiraz etmediğinden dolayı kaydın kurallara uygun olduğunu ileri   sürmektedirler. Bu bakımdan başvuranlar, Hükümet’in usulları adına olan kayda itiraz etme   olanağı olduğu halde, bu mala ait bütün veraset ve intikal vergilerini ödemeye devam   ettiklerini vurgulamaktadırlar. Başvuranlar, ayrıca arsa üzerinde otel inşa etmek amacıyla   özellikle Alanya Belediyesi tarafından 17 Haziran 1986 tarihinde verilen inşaat izni gibi yerel   ve ulusal düzeyde gerekli bütün izinleri ve yardımları aldıklarını eklemektedirler. Yetkili   mahkemeler önünde dava açmış olsalar da, tapu senetlerinin iptali ve yapılan çalışmaların   yıkılması nedeniyle uğradıkları zararın tazminini elde edemediklerinden şikayetçi   olmaktadırlar. Başvuranlar mallarından mahrum bırakılmış ve uğradıkları kayıp için adil   tazmin elde edemeden otel inşaat şantiyesi yıkılmıştır.   2. Hükümet   Hükümet, davanın Devlet tarafından bir malın kamulaştırılması veya el konulmasıyla   ilgili olmadığını açıklamaktadır. Başvuranların da kabul ettiği gibi deniz kenarında yer alan ve   Ocak 1958 tarihinde yanlışlıkla başvuranların usullarının adına tapu siciline kaydedilen bir   arsanın sahibinin kim olabileceğini öğrenmek sözkonusudur. Hükümet, böyle bir hatadan   devlet sorumlu tutulamayacağından dolayı, başvuranların usullarının mülkiyet hakkını   kanıtlayabilecek herhangi bir açıklama görmemektedir. 26.645 m2 yüzölçümüne sahip olan   mal, 6 Temmuz 1984 tarihinde başvuranlara miras kalmıştır. İhtilaflı adli usul işlemleri, yerel   bir gazetenin sahilde otel inşa edilmesini eleştiren bir makaleyi yayınladıktan sonra   başlamıştır.   Arsanın fotoğraflarını, bilirkişi raporlarını ve yürürlükte olan kanunların uygun   hükümlerini gözönüne alan ulusal mahkemeler, dava konusu malın sahilde olduğu ve sahilin   şahıslara ait olamayacağı sonucuna varmışlardır. Başvuranlara ait tapu senedi idare yararına   iptal edilmiş ve otel yıkılmıştır. Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi otel yıkımından dolayı   başvuranların yaptığı tazminat başvurusunu reddetmiştir.   Hükümet, ulusal makamların genel menfaate ve Savunmacı Devlet’in takdir marjına   uygun olarak malların kullanımına ilişkin yönetmeliği değerlendirmek için yetkili oldukları   görüşündedir. Sözkonusu iptal davasını, herkese açık kamusal alan olan sahilden yararlanma   olanağının olmadığını ortaya koyacak Alanya’da oturan bütün vatandaşlar tarafından da   açılabilirdi.   Sırasıyla Turizm ve Kültür Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı tarafından verilen   turizm yatırım sertifikası ve yatırım teşvik sertifikası konusunda ise, Hükümet bu   sertifikaların davacıların , aksi sabit oluncaya kadar muteber olan kişisel beyanları üzerine   verildiğini açıklamaktadır. İlgili makamlar benzeri beyanların doğruluğunu re’sen   denetlememektedir.   B. AİHM’nin Değerlendirmesi   AİHM, içtihadına göre özü itibariyle mülkiyet hakkını güvence altına alan Ek 1 No’lu   Protokol’ün 1. maddesinin üç farklı kural içerdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle 21 Şubat   tarihli James ve diğerleri-Birleşik Krallıklar kararı, A serisi no: 98-B, s. 29-30, § 37).   Birinci paragrafın birinci bendinde açıklanan ve genel bir niteliği olan birinci kural, mülkiyet   hakkına riayet edilmesi ilkesini belirtmektedir. Aynı bendin ikinci cümlesinde yer alan ikinci   kural mülkiyet hakkının kısıtlanmasını amaçlamakta ve bu kısıtlamayı bazı koşullara   bağlamaktadır. İkinci bentte yer alan üçüncüsü ise, Sözleşmeci Devletlere diğerlerinin   yanısıra genel menfaate uygun olarak malların kullanımını düzenleme yetkisini tanımaktadır.   Mülkiyet hakkına ihlallerin özel örneklerini oluşturan ikinci ve üçüncü kurallar, birincisi   tarafından yer verilen ilke ışığında değerlendirilmelidir (Bkz. Bruncrona-Finlandiya, no:   41673/98, § 65-69, 16 Kasım 2004 ve Broniowski-Polonya, no: 31443/96, § 134, 22 Haziran   2004).   AİHM, ikinci “kural” bağlamında mallardan yoksun bırakılıp bırakılmadığını tespit   etmek için açık bir şekilde el konma veya kamulaştırma olup olmadığını incelemekle birlikte,   görünürün ötesindekine bakmak ve ihtilaflı durumun gerçeklerini analiz etmek gerektiğini   hatırlatmaktadır. AİHS “somut ve etkin” hakların korunmasını amaçlarken, sözüedilen   durumun maddi kamulaştırmaya denk olup olmadığını araştırmak gerekir (Bkz. Brumarescu-   Romanya, no: 28342/95, § 76, 1999-VII, 23 Eylül 1982 tarihli Sporrong ve Lönnroth-İsveç   kararı, A serisi no: 52, s. 24-28, § 63 ve 69-74 ve 22 Mayıs 1998 tarihli Vasilescu-Romanya,   1998-III, s. 1075-1076, 1 39-41).   Buna karşın, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendindeki ikinci paragraf   gereğince, mülkiyetten “yoksun bırakılma” olarak değerlendirilen başvuranların mallarına   saygı hakkına müdahale olmuştur.   AİHM, sözkonusu malın edinimindeki başvuranların iyi niyetinin bunun aksi yönde   olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, devlet lehine malın iptal tarihine kadar, başvuranlar   miras yoluyla malın sahibiydiler ve mala ait veraset ve intikal vergilerini ödemişlerdir.   Başvuranlar sakin bir şekilde mallarından faydalanmış ve yasal malik olarak ve bu amaçla   inşaat ruhsatı aldıktan sonra otel inşaatına başlamışlardır.   Daha sonra AİHM, adli kararla başvuranların mallarından yoksun bırakıldıklarını   tespit etmektedir. AİHM, burada hiçbir keyfiyetin bulunmadığını belirtmektedir. Ulusal   mahkemelerin ileri sürdüğü gerekçeler gözönünde bulundurulduğunda, “kamu yararı   nedeniyle” başvuranların mülkiyet haklarından mahrum bırakılmaları aksi yönde değildir.   AİHM, ihtilaflı arsanın deniz kenarında olduğuna ve herkese açık kamusal alan olan sahilde   bulunduğuna tarafların itiraz etmediğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, bu nokta Alanya Asliye   Hukuk Mahkemesi tarafından vurgulanmıştır. Bu mülkiyetten yoksun bırakılma yasal amaç   gütmektedir.   İhtilaflı tedbirin istenilen adil dengeyi koruyup korumadığını ve başvuranlara orantılı   olmayan bir yükümlülük getirip getirmediğini tespit etmek amacıyla, ulusal mevzuatın   öngördüğü kamulaştırma biçimlerini gözönünde bulundurmak gerekir. Bu bakımdan, AİHM,   malın değeriyle ilintili olarak makul bir miktarı ödemeden mülkiyet hakkından mahrum   bırakılmanın aşırı bir ihlal olacağını ve hiçbir kamulaştırmanın bulunmayışının ne Ek 1 No’lu   Protokol’ün 1. maddesi alanında ne de özel koşullarda haklı gösterilemeyeceğini daha önce   söylemişti (Bkz. Nastou-Yunanistan (no:2), no: 16163/02, § 33, 15 Temmuz 2005, Jahn ve   diğerleri-Almanya, no: 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, § 111, 2005-..., ve 9 Aralık 1994   tarihli Manastır Azizleri-Yunanistan kararı, A serisi no: 301-A, s. 35, § 71). Bu davada   başvuranlar, ne mallarının Hazine Müsteşarlığı’na nakli nedeniyle ne de ulusal mahkemeler   önünde bu yönde dava açmalarına rağmen otellerinin yıkılması nedeniyle hiçbir tazminat elde   edememişlerdir. AİHM, Hükümet’in hiçbir tazminatın bulunmayışını haklı gösterecek özel bir   durumu ileri sürmediğini not etmektedir.   AİHM, sonuç olarak, başvuranlara tazminat ödenmediği durumda, mülkiyetin   korunması ve kamu yararı gereklilikleri arasında kurulması gereken adil dengeyi başvuranlar   aleyhinde bozduğuna kanaat getirmektedir.   Dolayısıyla Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   Başvuranlar uğradıkları maddi zarar için arsanın değerine denk düşen 15.987.000.000   TL ve 1986-1990 yılları için arsa vergisini ödemek adına 5.388.000 TL istemiştir. Bu   bakımdan başvuranlar, Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi’ne sunulan bilirkişi raporuna   dayanmaktadırlar. Başvuranlar, malın yatırım değerinin 1.484.000.000 TL olduğunu ileri   sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca vergi adı altında 4.048.000.000.000 TL ve faiz adı altında   2.260.000.000.000 TL istemektedirler.   Başvuranlar manevi tazminat adı altında 10.000.000 Amerikan Doları (Dolar)   istemektedirler.   Hükümet başvuranların zararının tazmin edilmesi konusunda, AİHM’ye, sözkonusu   malın şahıslara satılamayacağından dolayı ticari değeri olmadığı sürece iddia edilen kayıpları   gözönüne alındığında yapılan spekülatif talebin reddedilmesini önermektedir.   Başvuranlar, masraf ve harcamalar için 10.000 Dolar talep etmektedir. Başvuranlar   avukatları arasındaki adli yardım sözleşmesinin bir kopyasını vermişler ve kararı AİHM’nin   takdirine bırakmışlardır.   Hükümet, adli yardım sözleşmesinin başvuranları ve avukatlarını bağladığını ve   ilgililerin açıkladığı gibi masrafların kanıtı olmayacağını savunmaktadır. Hükümet AİHM’ye   Strazburg mahkemeleri önündeki davaların asgari ve azami ücret tarifesini öngören İstanbul   Barosu’nun fiyat listesi sistemini uygulamayı önermektedir.   AİHM, dava koşullarında, 41. maddenin uygulanması durumunun ortaya çıkmadığına,   öyle ki Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olabilecek uzlaşmayı gözönünde   bulundurarak bu hakkı saklı tutmak gerektiğine kanaat getirmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   2. AİHS’nin 41. maddesinin uygulanması durumunun ortaya çıkmadığına;   buna uygun olarak,   a) bu hakkı saklı tutmaya;   b) Hükümet ve başvuranları, işbu kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ay içinde   kendisine yazılı olarak bu konu hakkında görüşlerini bildirmeye ve özellikle   varabilecekleri her türlü uzlaşmadan haberdar edilmesine davet etmeye;   c) Daha sonra olabilecek yargılamayı saklı tutmaya ve ihtiyaç olduğu takdirde   yargılamanın olup olmayacağını belirleme görevini Daire başkanına vermeye;   Karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77§§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 11 Ekim 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło