37646/03

WyrokETPCz2009-10-06ECLI:CE:ECHR:2009:1006JUD003764603

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy odmowa rejestracji nieruchomości należących do fundacji mniejszości religijnej w księgach wieczystych na jej nazwisko, pomimo długotrwałego posiadania i użytkowania, stanowi naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że odmowa rejestracji nieruchomości na rzecz skarżącej fundacji, pomimo jej wieloletniego, nieprzerwanego posiadania i użytkowania, a także istnienia dowodów potwierdzających jej prawa (takich jak umowy najmu, opłacone podatki od nieruchomości i zeznania świadków), była nieprzewidywalna i niezgodna z zasadą legalności. Trybunał podkreślił, że sądy krajowe nie wzięły pod uwagę szczególnego charakteru niektórych nieruchomości (cmentarz, kościół, klasztor) ani faktu, że nowa ustawa (nr 4771) miała na celu ułatwienie rejestracji takich nieruchomości. W konsekwencji, państwo pozwane naruszyło prawo skarżącej do poszanowania mienia.
Stan faktyczny
Skarżąca, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı (grecka prawosławna fundacja kościelna z Bozcaady), twierdziła, że jest właścicielem wielu nieruchomości (cmentarza, gruntów, kościołów, klasztoru, magazynu) nabytych przez darowizny i dziedziczenie. Nieruchomości te nie były zarejestrowane w jej imieniu w księgach wieczystych. W latach 1991-1992, podczas prac katastralnych, rubryka właściciela pozostała pusta, ponieważ fundacja nie zadeklarowała swoich aktywów w wymaganym terminie. Fundacja wszczęła postępowania sądowe w celu rejestracji tych nieruchomości na swoje nazwisko.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł o połączeniu skarg, uznaniu ich za dopuszczalne i stwierdzeniu naruszenia art. 1 Protokołu nr 1. Uznał, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg z art. 6, 9, 13 i 14 Konwencji. Nakazał państwu pozwanemu rejestrację nieruchomości objętych skargami 37646/03, 37996/03 i 37999/03 (cmentarz, kościół, były klasztor) na rzecz skarżącego w księgach wieczystych w ciągu trzech miesięcy. W przypadku nieruchomości objętych skargami 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37998/03 i 38000/03, jeśli rejestracja nie nastąpi w ciągu trzech miesięcy, państwo pozwane ma zapłacić skarżącemu 173 000 EUR tytułem odszkodowania za szkodę majątkową. Ponadto zasądzono 5 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków oraz odsetki za zwłokę. Pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie zostały odrzucone.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   BOZCAADA KİMİSİS TEODOKU RUM ORTODOKS KİLİSESİ VAKFI - TÜRKİYE   (no:2) DAVASI   (Başvuru no:37646/03, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve   38000/03)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ekim 2009   İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37646/03, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37996/03,   37998/03, 37999/03 ve 38000/03) numaralı başvurunun nedeni Bozcaada Kimisis Teodoku   Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’nın (başvuran) 15 Ekim 2003 (37992/03, 37993/03, 37996/03,   37998/03, 37999/03, 38000/03) ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde (37646/03, 37665/03) Temel   İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin   (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurulardır.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından   A. Sakmar tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOŞULLARI   Başvuran, Türk yasalarına uygun olarak kurulmuş ve Çanakkale’de kain bir vakıftır. Vakfın iç   tüzüğü Lozan Antlaşması’nın dini azınlık vakıflarıyla ilgili hükümlerine uygundur.   Vakıf, bağış ve miras yoluyla çok sayıda taşınmaz mal edindiğini ileri sürmektedir. Bununla   birlikte, çok uzun zamandır malik olmasına rağmen söz konusu taşınmazlar tapu sicilinde   adına kaydedilmemiştir. Gerçekten de, 1991 ve 1992 yıllarında gerçekleştirilen kadastro   çalışmalarında, başvuran vakfın mal varlığını 2762 sayılı vakıflar yasasında öngörülen süre   içerisinde beyan etmediği için tapu kayıt defterlerinde mülk sahiplerinin adlarının yazıldığı   bölüm boş bırakılmıştır. Her ne kadar bilirkişi ve tanıklar ilgili vakfın gerçekten bu   taşınmazların sahibi olduğunu doğrulasa da, söz konusu mülklere ait kadastro tutanaklarında,   ihtilaflı gayrimenkullerle ilgili başvuran adına kayıtlı hiçbir tapu senedinin bulunmadığı   belirtilmiştir.   Başvuran, otuz günlük yasal süre içerisinde itiraz etmediği için, kadastro planları yayınlanmış   ve kesinlik kazanmıştır.   Vakıflar Genel Müdürlüğü, 27 Kasım 2000 tarihli yazısında başvurana yetkili mahkemelerde   dava açarak söz konusu gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesini tavsiye etmiştir.   Daha sonra başvuran, her bir gayrimenkulün ayrı ayrı tapu siciline kaydedilmesi talebiyle   Bozcaada Kadastro Mahkemesi önünde (« Mahkeme ») dava açmıştır.   A. Bozcaada Rum mezarlığı ile ilgili başvuru no 37646/03   Vakıf, Bozcaada Rum Mezarlığına uzun yıllardan beri sahip olduğunu ve kullandığını beyan   etmektedir. Sözkonusu alan 2 747,69 m² yüzölçümüne sahiptir.   Temmuz 2001 tarihinde başvuran, Bozcaada Kadastro Mahkemesine (« mahkeme »)   başvurarak sözkonusu arazinin tapu siciline kendi adına kaydedilmesini talep etmiştir.   Mahkeme, kendisine verilen yargılama görevi çerçevesinde bir tarım uzmanı raporu isteyerek,   yerel ve teknik bilirkişiler ile diğer tanıkları dinlemiştir. Mahkeme, kadastro planlarını ve söz   konusu mülklere ait kadastro ve vergi kayıtlarını toplamıştır.   Mahkeme, 8 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararda, başvuranın talebini haklı bulmuş ve Lozan   Antlaşmasının 42/3. maddesine paralel olarak dini cemaatlere ait mezarlıklara bir istisna   tanıyan 3998 sayılı mezarlıkların korunması hakkında kanununun 1. maddesi uyarınca söz   konusu mülkün başvuran adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir. Mahkeme ilk   önce, tüzel kişiliği olan vakfın gayrimenkul edinme kapasitesine haiz olduğunu tespit etmiştir.   Daha sonra mahkeme, yerel bilirkişilerin de doğruladığı gibi, sözkonusu arazinin vakıf   tarafından mezarlık olarak kullanıldığını ve bu mülkün M.Itarafından vakfa miras   bırakıldığını belirtmiştir. Öte yandan, inşaat uzmanı bilirkişi, eski mezarların inşasının 1870   ve 1884 yıllarına dayandığını ve Rumlara ait olduğunu, yine aynı yerde kemikleri bir araya   toplamaya yarayan taştan inşa edilmiş bir yapının bulunduğunu kaydetmiştir. Ayrıca, Vakıflar   Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen belgelere göre, vakıf, 1964 yılından itibaren söz   konusu mülkleri kendi mal varlığı içerisinde beyan etmiştir. Mahkeme, vakıfların aynı gerçek   kişiler gibi iktisabi zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinebileceğini bildirmiştir.   Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine Yargıtay, 18 Nisan 2002 tarihli kararlarıyla ilk derece   mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın, mal varlığı beyanını 2762 sayılı   yasada öngörüldüğü gibi yapmadığını ve gerçek kişilerin aksine vakıfların iktisabi   zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinemeyeceğini bildirmiştir. Diğer taraftan Yargıtay,   Kadastro Kanunu’nun 16/A maddesine atıfta bulunarak, mezarlıkların mülkiyetinin tapu   siciline belediyeler adına kaydedilmesi gerektiğini kaydetmiştir. Başvuranların karar düzeltme   talepleri 8 Temmuz 2002 tarihinde reddedilmiştir.   Mahkeme, 16 Eylül 2002 tarihinde itirazın geri çevrilmesine ve Yargıtay kararının   onanmasına hükmederek başvuranın talebini reddetmiş ve sözkonusu mülkün tapu sicilinde   Bozcaada belediyesi adına kaydedilmesine hükmetmiştir. Başvurana 30 Mayıs 2003 tarihinde   tebliğ edilen 12 Mayıs 2003 tarihli kararda, başvuranın karar düzeltme itirazı reddedilmiştir.   B. Başvuru no 37665/03   Vakıf, 9 664,12 m² (parsel no 177-8) yüzölçümüne sahip bir araziyi miras yoluyla edindiğini   savunmaktadır.   Temmuz 2001 tarihinde başvuran, Bozcaada Kadastro Mahkemesine (« mahkeme »)   başvurarak sözkonusu arazinin tapu siciline kendi adına kaydedilmesini talep etmiştir.   Mahkeme, kendisine verilen yargılama görevi çerçevesinde bir tarım uzmanı raporu isteyerek,   yerel ve teknik bilirkişiler ile diğer tanıkları dinlemiştir. Mahkeme, kadastro planlarını ve söz   konusu mülklere ait kadastro ve vergi kayıtlarını toplamıştır.   Mahkeme, 8 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararda, başvuranın talebini haklı bulmuş, 3402 sayı   ve 3 Temmuz 1987 tarihli kadastro yasasının 14. maddesi uyarınca söz konusu mülklerin   başvuran adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir. Mahkeme ilk önce, tüzel kişiliği   olan vakfın gayrimenkul edinme kapasitesine haiz olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra   mahkeme, yerel bilirkişilerin de doğruladığı gibi, iddia edilen mülkiyet hakkının somut   belgelere dayandığını ve ayrıca ilgili vakfın elinde söz konusu mülklere ait vergi ödeme   makbuzları bulunduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, arazilerle ilgili olarak sunulan belgelere   dayanarak, vakfın mülkiyet hakkını kullanarak arazileri üçüncü şahıslara kiraya verdiğini   tespit etmiştir. Ayrıca, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen belgelere göre, vakıf,   yılından itibaren söz konusu mülkleri kendi mal varlığı içerisinde beyan etmiştir. Aynı   şekilde, 1971 yılında Arazi Dağıtım Komisyonu tarafından düzenlenen tutanak yine söz   konusu zilyetliği kanıtlamaktadır. Mahkeme, vakıfların aynı gerçek kişiler gibi iktisabi   zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinebileceğini bildirmiştir.   Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine Yargıtay, 29 Nisan 2002 tarihli kararıyla ilk derece   mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın, mal varlığı beyanını 2762 sayılı   yasada öngörüldüğü gibi yapmadığını ve gerçek kişilerin aksine vakıfların iktisabi   zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinemeyeceğini bildirmiştir.   Ağustos 2002 tarihinde 2762 sayılı yasaya değişiklik getiren 4771 sayılı yasa yürürlüğe   girmiştir. Bu yeni yasa vakıflara, hangi şekilde olursa olsun, mülkiyetleri kendilerine ait   olduğu kanıtlanmış gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesini talep etme imkânı   vermiştir.   Kadastro Mahkemesi 16 Eylül 2002 tarihinde verdiği kararla, itirazın geri çevrilmesine ve   Yargıtay kararının onanmasına hükmederek, başvuranın taleplerini reddetmiş ve ihtilaflı   mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar vermiştir. Mahkeme,   karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk   edinmek için tapu senedinin olması gerektiği yönünde verdiği 8 Mayıs 2002 tarihli kararı   göstermiştir. Oysa, daha önceki 8 Mayıs 1974 tarihli kararında Yargıtay, azınlık vakıfları   tarafından 1936 yılında yapılan mal beyanlarının vakıf tüzüğüne eşdeğer vakıfname olarak   kabul edilmesi gerektiği yönünde karar vermiştir. Beyanlarında açık bir koşul olmaması   nedeniyle bu vakıflar söz konusu belgede belirtilen gayrimenkullerden başka taşınmaz mülk   edinemezler. Dolayısıyla, bu tür vakıflar gerçek sahibiymiş gibi mülkiyet hakkı   kullandıklarını öne süremezler. Başvuranın mal beyanını gerçekten bu konuyu düzenleyen   yasada öngörülen şekil ve süreye uygun olarak sunduğuna dair herhangi bir kanıt   bulunmadığından, mahkeme, vakfın söz konusu mülklerin sahibi olamayacağına   hükmetmiştir.   Şubat 2003 tarihinde aldığı kararla Yargıtay, başvuran tarafından yapılan itirazları   reddetmiş ve böylece ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, aynı şekilde, 12   Mayıs 2003 tarihli kararıyla, başvuranın karar düzeltme itirazını reddetmiştir.   C. Başvurular no 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03   Vakıf, bağış ve miras yoluyla çok sayıda taşınmaz mal edindiklerini ileri sürmektedir. 2001 ve   yıllarında başvuran, her bir gayrimenkulün ayrı ayrı tapu siciline kaydedilmesi talebiyle   Bozcaada Kadastro Mahkemesi önünde (« Mahkeme ») dava açmıştır.   1. Başvurular no 37992/03 (parsel no 238-3) ve no 37993/03 (parsel no 238 – 12)   Dosyadaki unsurlardan anlaşıldığına göre, 37992/03 nolu başvurunun (parsel no 238-3)   konusunu oluşturan taşınmaz, toplam 93,90 m² yüzölçümüne sahiptir. Sözkonusu taşınmaz   bugün harabe halindedir. Daha önce, başvuranın sunduğu kira kontratından da anlaşıldığı   gibi, başvuran sözkonusu taşınmazı üçüncü şahıslara kiraya vermiştir. Başvuran, bu mülke ait   emlak vergisini düzenli bir şekilde ödemiştir. Mahkeme önünde görülen dava çerçevesinde   dinlenen tanıklar ve yerel bilirkişiler, başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde   sahibi olduğunu doğrulamışlardır.   Dosyadaki unsurlardan anlaşıldığına göre, 37993/03 nolu başvurunun (parsel no 238–12)   konusunu oluşturan iki katlı taşınmaz ise toplam 20,80 m² yüzölçümüne sahiptir. Sözkonusu   taşınmaz pansiyon olarak kullanılıyordu. Başvuran, kiraya verdiği bu mülke ait emlak   vergisini düzenli bir şekilde ödemiştir. Başvuran tarafından sunulan kira sözleşmeleri bu   kiralama işlemlerini doğrulamaktadır. Mahkeme önünde görülen dava çerçevesinde dinlenen   tanıklar ve yerel bilirkişiler, başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi   olduğunu doğrulamışlardır.   Kadastro Mahkemesi 17 Haziran 2002 tarihinde verdiği kararla, iktisap yoluyla mülkün   tapusunu elde etme koşulları oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın kendi adına kayıt talebini   reddetmiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar   vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun iktisabi   zamanaşımı yoluyla mülk edinmek için tapu senedinin olması gerektiği yönünde verdiği 8   Mayıs 2002 tarihli kararı göstermiş ve azınlık vakıfları tarafından 1936 yılında yapılan mal   beyanlarında sözkonusu mülkü belirtmediği için bu mülklerin sahibi sayılamayacağı sonucuna   varmıştır. Diğer taraftan mahkeme, başvuranın sözkonusu mülkü kesintisiz bir şekilde elinde   bulundurduğu iddiasını destekleyen yeterli kanıt belgesi sunamadığını kaydetmiştir.   Aralık 2002 tarihli aldığı iki kararda Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararlarını   onamıştır. Benzer şekilde, başvuranın karar düzeltme talepleri 31 Mart 2003 tarihinde   reddedilmiştir. Bu son kararlar başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.   2. Başvurular no 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03   Başvuru no 37996/03, küçük kilise olarak kullanılan (parsel no 232-24) 43,52 m² yüzölçümüne   sahip bir taşınmazla ilgilidir. Mahkeme önünde görülen dava kapsamında dinlenen tanıklar,   başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu ve buranın küçük kilise   olarak kullanıldığını doğrulamışlardır. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın   emlak vergisini ödemiştir.   Başvuru no 37998/03’ün konusu ise, başka bir küçük kiliseyle (parsel no 259-20) bitişik olan   139,51 m² yüzölçümüne sahip bir arazidir. Mahkeme önünde görülen dava kapsamında   dinlenen tanıklar, başvuranın sözkonusu mülkün de kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu   doğrulamışlardır. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın emlak vergisini   ödemiştir.   Başvuru no 37999/03’ün konusuna gelince, eskiden manastır (parsel no 289-2) olarak   kullanılmış 181,72 m² yüzölçümüne sahip harabe halindeki bir taşınmazdır. Mahkeme önünde   görülen dava kapsamında dinlenen tarım uzmanı, bu taşınmazın arsa tabanının uzun yıllardır   ekilmediğini doğrulamıştır. Tanıklar ise taşınmazın harabe haline gelmeden önce küçük kilise   olarak kullanıldığını beyan etmişlerdir. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın   emlak vergisini ödemiştir.   Son olarak, başvuru no 38000/03, Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesinin rahipleri   tarafından depo olarak kullanılan 82,70 m² yüzölçümüne sahip bir taşınmazla ilgilidir (parsel   no 259-18). Mahkeme önünde görülen dava kapsamında dinlenen ve başvuranın sözkonusu   mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu doğrulayan tanıklara göre, sözkonusu taşınmaz   halen adı geçen kilise tarafından depo olarak kullanılmaktadır. Başvuran düzenli bir şekilde   sözkonusu taşınmazın emlak vergisini ödemiştir.   Kadastro Mahkemesi 30 Temmuz 2001 tarihinde verdiği dört kararda, iktisap yoluyla mülkün   tapusunu elde etme koşulları oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın kendi adına kayıt talebini   reddetmiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar   vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun verdiği 8   Mayıs 2002 tarihli karara atıfta bulunmuş ve azınlık vakıfları tarafından 1936 yılında yapılan   mal beyanlarında sözkonusu mülkü belirtilmediği için bu mülklerin sahibi sayılamayacağı   sonucuna varmıştır. Diğer taraftan mahkeme, başvuranın sözkonusu mülkü gerçekten   kesintisiz bir şekilde elinde bulundurduğu varsayılsa bile, vakıf olarak, bir taşınmazın iktisabi   zamanaşımı yoluyla tapu senedini elde edemeyeceğini kaydetmiştir.   ve 27 Aralık 2002 tarihlerinde aldığı dört kararda Yargıtay, ilk derece mahkemesinin   kararlarını onamıştır. Aynı şekilde başvuranın karar düzeltme talebi de 31 Mart 2003 tarihinde   reddedilmiştir. Bu son kararlar başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.   HUKUK   I. DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ   Dava dilekçelerinin olgu ve esas itibariyle benzer olmaları dolayısıyla AİHM, davaların   birleştirilmesine ve tek bir dava halinde incelenmesine karar vermiştir.   II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN   Hükümet, başvuranın 4771 ve 4778 sayılı yasaların benimsenmesinden sonra Danıştay’a   yaptığı iptal başvurusunun yargılanması henüz sonuçlanmadığından AİHS’nin 35. maddesinin   1. paragrafında öngörülen iç hukuk yollarının tamamen tüketilmesi ilkesinin yerine   getirilmediğini ileri sürmektedir.   Diğer taraftan Hükümet, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03   nolu başvuruların AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında yeralan altı aylık süre hükmüne   uyulmadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğunu savunmaktadır. Gerçekten de, Hükümet   ulusal mahkemelerin kesin kararlarını 31 Mart 2003 tarihinde verdiklerini ve ilk derece   mahkemesi kalemine 11 Nisan 2003 tarihinde intikal ettirildiğini   gözlemlemektedir.   Hükümet, bu nedenle başvuruların ancak 15 Ekim 2003 tarihinde yani ulusal mahkemelerin   verdiği kesin kararlardan altı aydan fazla bir süre sonra sunulduğunu kaydetmektedir.   Başvuran, hükümetin bu savına itiraz etmekte ve 4771 ve 4778 sayılı yasaların   benimsenmesinden sonra yapılan başvurunun, söz konusu gayrimenkullerin tapusunu almaya   değil, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün verdiği kararın iptal edilmesine yönelik olması   nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında bir itiraz yolu olmadığını ileri   sürmektedir.   Altı aylık süreye uyma konusunda başvuran, Yargıtay’ın 31 Mart 2003 tarihinde verdiği   kararın kendisine ancak 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edildiğini ileri sürmektedir.   Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik iddialarıyla ilgili olarak AİHM, daha   önce Türkiye aleyhine Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı (no 37639/03,   37655/03, 26736/04 ve 42670/04, prg. 33, 3 Mart 2009) davasında Hükümetin buna benzer   iddiasını ihtilaflı duruma doğrudan çözüm getirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle   reddettiğini hatırlatmaktadır. Mevcut davada, AİHM, vardığı bu sonuçtan farklı düşünmeyi   gerektirecek bir neden görememektedir. Bu itibarla, Hükümetin bu iddiasının reddedilmesi   uygun olacaktır.   AİHM, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03 nolu başvuruların   gecikmeli olarak sunulduğu iddiasıyla ilgili olarak, Hükümetin, Yargıtay kararlarının   başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edildiğine karşı çıkmadığını gözlemlemektedir. Bu   nedenle AİHM, 15 Ekim 2003 tarihinde sunulan bu başvuruların son kesin kararların verildiği   tarihlerden itibaren altı aylık süre dahilinde sunulduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla,   Hükümetin bu ikinci iddiasının da reddedilmesi uygun olacaktır.   Diğer taraftan AİHM, başvuruların AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça   dayanaktan yoksun olmadığını ve aynı zamanda bu şikâyetlerin başka bir kabuledilemezlik   gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, kabuledilebilir ilan edilmeleri uygun   olacaktır.   III. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   Başvuran, ulusal mahkemelerin taşınmazların kendi adına tapu siciline kaydedilmesini   reddetmek suretiyle, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyetin korunması   hakkını ihlâl ettiklerini ileri sürmektedir.   A. Tarafların savları   Başvuran, söz konusu mülklerin tapu siciline kaydedilmesi için gerekli tüm yasal şartları   yerine getirdiğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, ulusal mahkemeler bu mülklerin yirmi   yıldan fazla süredir aralıksız olarak vakfın zilyetliğinde bulunduğunu kabul ettiklerine göre,   Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi gereğince mülkiyet hakkını kendilerine vermeleri   gerekirdi. Mahkemeler, Yargıtayın 2762 sayılı yasayla ilgili 1974 yılında yaptığı yoruma   dayanarak başvuranın bu talebini reddetmişlerdir, oysa ki, o tarihten bu güne vakıfların mülk   edinme haklarına ilişkin yasalarda köklü değişiklikler yapılmıştır.   Hükümet, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında   « mülk » sahibi   olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, davacı olma sıfatıyla başvuranın, kanıt sunma   yükümlülüğünü yerine getiremediğini ve mülkiyet hakkını ispatlayamadığını iddia etmektedir.   Hükümetin kanaatine göre, başvuran tarafından sunulan kanıt belgeleri bir zilyetlik veya   mülkiyet hakkı oluşturmak için yeterli değildir. Hükümet, AİHM’nin içtihat ilkelerine atıfta   bulunarak, başvuranın şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu, dolayısyla ilgili   vakfın herhangi bir « dönen varlık» zilyetliğinden yararlanamayacağını ileri sürmektedir.   Hükümet ayrıca, itiraz davalarının kendi lehine sonuçlanacağı yönünde başvuranın « meşru   bir beklentisi » olamayacağını savunmaktadır.   Hükümetin kanaatine göre, başvuranın iddiaları yasaların öngördüğü koşulları yerine   getirmediği ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi de bir mülk edinme teminatı olmadığı için,   ilgili vakfın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir « mülk » sahibi olamayacağına   ve bu düzenleme çerçevesinde haklarının ihlâl edilmediğine hükmedilmesi gerekmektedir.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   AİHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi tarafından güvence altına alınan bir   ‘mülk’ün sahibi olup olmadığı hakkında tarafların farklı görüşler sunduğunu tespit   etmektedir. Dolayısıyla, AİHM’in başvuranın içerisinde bulunduğu hukuki durumun 1 Nolu   Ek Protokolün 1. maddesinin uygulama alanına girip girmediğini belirlemesi gerekmektedir.   AİHM, hiç kimsenin mevcut davada başvuranın ihtilaflı mülklerin tapu senetlerine sahip   olmadıklarına itiraz etmediğini, ancak Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi   Vakfı (kararın ilgili bölümü, prg. 1-42) kararından çıkan ilkeler ışığında kendisine incelenmek   üzere sunulan her davada, bütünüyle ele alınan şartların, başvurana 1 Nolu Ek Protokolün 1.   maddesi tarafından koruma altına alınan bir maddi menfaat sağlayıp sağlamadığını   belirlemesi gerektiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda AİHM, aşağıdaki hukuki unsur ve   olguları dikkate alacaktır.   1. Başvurular no 37646/03 ve no 37665/03   Bozcaada Rum Ortodoks Mezarlığı ile ilgili davayı (başvuru no 37646/03) ilk dereceden   inceleyen Kadastro Mahkemesi, zilyetlik yoluyla mülk edinme şartlarının oluştuğu sonucuna   varmış ve sözkonusu mülkün tapu siciline başvuran adına kaydedilmesine hükmetmiştir.   Mahkeme, bu hükmü verirken bir taraftan başvuranın malik sıfatının varlığını kabul etmiş ve   diğer taraftan dini azınlıklara ait mezarlıkların özel bir statüye sahip oldukları hükmünü   getiren 9 Haziran 1994 tarih ve 3998 sayılı mezarlıkların korunması hakkında kanunun 1.   maddesini uygulamıştır.   Başvuru no 37665/03’ün konusunu oluşturan arazi için de durum aynıdır. Kadastro   Mahkemesi, 8 Ekim 2001 tarihli kararında başvuranın malik sıfatının varlığını kabul etmiştir.   Bununla birlikte, Yargıtay, gerçek olguları – yani başvuranın malik sıfatını – sorgulamadan   hukuki unsurları farklı yorumlamak suretiyle ilk derece mahkemesinin kararlarını bozmuştur.   Yargıtay, başvuranın, tüzel kişi olarak, iktisabi zamanaşımı yoluyla bir mülkün sahibi   olamayacağını, zira 2762 sayılı kanunda öngörülen mal beyanını sunmadığını kaydetmiştir.   Daha sonra, Kadastro Mahkemesi 16 Eylül 2002 tarihinde verdiği kararlarda, Yargıtay ile   aynı muhakemeyi yaparak, adı geçen vakfın 2762 sayılı kanunda öngörülen mal beyanını   yapmadığı için - 8 Mayıs 2002 tarihli içtihatta öngörülen koşul- sözkonusu mülklerin sahibi   olamayacağına hükmetmiştir.   AİHM, daha önce Türkiye aleyhine Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı   davası ilgili bölümde buna benzer bir durumu karara bağladığını hatırlatmaktadır. AİHM’nin   kanaatine göre, söz konusu gayrimenkulleri Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi anlamında   yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak elinde bulundurmasına rağmen, ulusal   mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına kaydedilmesini reddedeceği,   başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi.   AİHM, bu içtihadından farklı düşünmeyi gerektirecek bir neden görememektedir. AİHM,   ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 Nolu Ek   Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.   Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.   2. Başvurular no 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03   Diğer taşınmaz mallarla ilgili olarak AİHM, daha önceki iki başvurunun aksine, Kadastro   Mahkemesi’nin iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk edinme koşullarının başvuran için oluşup   oluşmadığı sorusuna çözüm aramadığını, oysa ki başvuranın talebinin, tanıkların, yerel ve   teknik bilirkişilerin beyanları, kira sözleşmeleri, emlak vergisi makbuzları ve tarafların   sunduğu veya resen elde edilen ve aralarında sözkonusu mülke ait kadastro planları, vergi ve   kadastro kayıtları gibi belgelerin bulunduğu çok sayıda kanıta dayandığını gözlemlemektedir.   Öte yandan Hükümet, başvuranın mülklerin maliki olduğunu kanıtlayan bu belgelerin   tutarlılığına itiraz etmemiştir.   Kadastro Mahkemesi, Yargıtay’ın bu iki emsal kararında – yani 8 Mayıs 1974 ve 8 Mayıs   tarihli kararlarında– ortaya koyduğu içtihadına dayanarak, başvuranın, tüzel kişi olarak,   iktisabi zamanaşımı yoluyla bir mülkün sahibi olamayacağını, zira 2762 sayılı kanunda   öngörülen mal beyanını sunmadığını kaydetmiştir. Mahkeme böylece, 8 Mayıs 2002 tarihli   Yargıtay içtihadında öngörülen koşul nedeniyle sözkonusu mülklerin iyeliğinin malik sıfatıyla   icra edilemeyeceğine hükmetmiştir.   Ayrıca AİHM’in gözlemlerine göre, Yargıtay tarafından dile getirilen içtihatlar, 9 Ağustos   tarihinde yürürlüğe giren ve « dini azınlık vakıfları, iç tüzüğü olsun ya da olmasın,   taşınmaz varlık edinebilir veya sahip olabilirler (...) » şeklinde bir hüküm getiren 4771 sayılı   yasanın 4. maddesinde açıkça sorgulanmıştır. Özellikle bu düzenleme, vakıflara, hangi yolla   olursa olsun sahip oldukları kanıtlanmış taşınmazların tapu siciline kendi adlarına   kaydedilmesini talep etme imkânı sunmaktadır. Bununla birlikte, dava dosyasına   bakıldığında, başvuranın bu gelişmeden yararlanamadığı görülmektedir.   Yukarıdaki unsurlar ışığında ve iddia edilen iyeliğin somut belgelere dayanması ve ilgili   şahsın ayrıca kira sözleşmeleri ve mülklere ait emlak vergisi makbuzları gibi yalnızca   Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi değil aynı zamanda 4771 sayılı yasanın 4. maddesi   uyarınca sözkonusu mülklerin tapularını talep etmesini mümkün kılan unsurları sunması   dolayısıyla, AİHM, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı kararındaki ilgili   bölümün aksine, kadastro mahkemesinin ulusal yargılamanın hiçbir aşamasında zilyetlik   yoluyla mülk sahibi olma şartlarının oluştuğu sonucuna varmamasına rağmen, daha önceki   içtihadından farklı düşünmesini gerektirecek bir neden görememektedir.   Bu nedenle AİHM’in edindiği kanaate göre, söz konusu gayrimenkulleri Kadastro   Kanunu’nun 14. maddesi anlamında yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak elinde   bulundurmasına rağmen, ulusal mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına   kaydedilmesini reddedeceği, başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi. Dolayısıyla   AİHM, ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve 1 Nolu Ek   Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.   Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.   IV. İDDİA EDİLEN DİĞER MADDE İHLÂLLERİ HAKKINDA   Başvuran, AİHS’nin 9. maddesine atıfta bulunarak, ibadet hakkının çiğnendiğini ve ayrıca   AİHS’nin 6. maddesi kapsamında davasının ulusal mahkemeler tarafından adil olarak   dinlenmediğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, iç hukukta AİHS’nin 13. maddesi   anlamında etkili bir itiraz yolundan yararlanamadığını ileri sürmektedir. Son olarak başvuran,   Nolu Ek Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak AİHS’nin 14. maddesine atıfta   bulunarak, taleplerinin reddedilmesi suretiyle diğer vakıflara kıyasla bir ayrımcılığa maruz   bırakıldıklarını iddia etmektedir.   AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1.maddesiyle ilgili tespitler bakımından bu şikâyetlerin   kabuledilebilir olduğu, buna karşın diğer hükümlerin ihlâl edilip edilmediğinin incelenmesine   gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili   bölüm, prg. 62).   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran esas olarak mağduriyetinin telafi edilmesi için en uygun yöntemin ihtilaf konusu   taşınmazların tamamının Hükümet tarafından kendisine geri verilmesi olacağını   savunmaktadır. Başvuran özellikle, özellikleri göz önüne alındığında, manastır, kilise ve   mezarlık olarak kullanılan taşınmazların iadesinin tek çözüm yolu olduğunu iddia etmektedir.   Hükümet’in sözkonusu taşınmazları iade etmemesi durumunda, başvuran, 218.218,397 Euro   talep etmektedir. Bu meblağın 176.858,23 Euro’su adli bilirkişilerce sözkonusu taşınmazların   satış değeri için belirlenen rakam olup 41.360,167 Euro kullanım kaybından kaynaklanan   zarara karşılık gelmektedir. Başvuran, ayrıca 1 Euro manevi tazminat talep etmektedir.   Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.   AİHM, ihlali tespit eden bir karar uyarınca Savunmacı Devletin ihlali sona erdirmesi ve   ortaya çıkan sonuçları mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma geri döndürecek biçimde   telafi etmesi gerektiğini anımsatmaktadır (Bkz. Iatridis-Yunanistan kararı (adil tatmin) no:   31107/96). Yukarıda geçen görüşler göz önüne alındığında, AİHM, işbu kararda, tespit edilen   ihlalin niteliğinin, restitutio in integrum ilkesinden hareket etme imkanı sunduğu   kanaatindedir.   Bu bağlamda, AİHM, taşınmazların tapu sicilinde başvuran adına mümkün olan en kısa   zamanda tescil edilmesinin başvuranı Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği   önceki duruma eşdeğer bir konuma getireceğine itibar etmektedir.   Özellikle, 37646/03 (Bozcaada Rum Mezarlığı), 37996/03 (kilise) ve 37999/03 (eski   manastır) numaralı başvurulara konu olan taşınmazların istisnai özellikleri göz önüne   alındığında, AİHM, sözkonusu taşınmazların iadesinin ve başvuran adına yeniden tescil   edilmesinin, ihlalin telafisi için tek uygun yol olduğu kanaatindedir (bkz, mutatis, mutandis,   Vontas ve diğerleri-Yunanistan, başvuru no: 43588/06, 5 Şubat 2009).   AİHM, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37998/03 ve 38000/03 numaralı başvurulara konu   olan taşınmazların, mevcut kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde başvuran adına   tescilin yapılmaması durumunda Savunmacı Devlet’in başvuranın malına el konmasından   itibaren geçerli tazminat ve kullanım kaybına karşılık olarak taşınmazların güncel değerini   ödemesine hükmetmektedir. AİHM tazminat miktarını tespit ederken başvuran tarafından   sunulan adli bilirkişi incelemeleri sonuçlarının tespit edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM,   ilgili dönemdeki ve halihazırdaki döviz kurlarını dikkate almak suretiyle, sözkonusu tescilin   yapılmaması halinde Hükümetin başvurana uğradığı tüm zararın karşılığında 173.000 Euro   ödenmesi gerektiği kanaatindedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran ulusal mahkemeler ve AİHM nezdinde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri   için 49.435,79 Euro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda yirmi dörtten fazla taşınmazın   birçok yargılama konusunu teşkil etmesine ilişkin çok sayıda kanıtlayıcı belgeyi sunmaktadır.   Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.   AİHM bu başvurunun başvuranın açmış olduğu davaların tamamını kapsamadığını   gözlemlemektedir. AİHM, sonuç olarak başvurana, yargılama masraf ve giderleri için 5.000   Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE   1. Başvuruların birleştirilmesine;   2. Başvuruların kabuledilebilir olduğuna;   3. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 6., 9. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan şikayetler ile Ek 1 No’lu Protokol’ün   1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrıca   incelenmesine gerek olmadığına;   5. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde   Savunmacı Devlet tarafından ihtilaf konusu taşınmazların tamamının tapu sicilde başvuran   adına tescil edilmesine;   b) 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37998/03 ve 38000/03 numaralı başvurulara konu olan   taşınmazların Savunmacı Devlet tarafından başvuran adına tescili yapılmaması durumunda,   aynı üç aylık sürede, tüm zararlar için, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf   tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet   tarafından başvurana 173.000 (yüz yetmiş üç bin) Euro tazminat ödenmesine;   c) aynı üç aylık sürede, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme   tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından   başvurana 5.000 (beş bin) Euro yargılama masraf ve gideri ödenmesine;   d) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç     puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 06 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   11

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło