37829/05
WyrokETPCz2008-09-30ECLI:CE:ECHR:2008:0930JUD003782905
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy nieprzekazanie skarżącej opinii prokuratora Rady Stanu w postępowaniu administracyjnym naruszyło prawo do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji, w szczególności zasadę równości broni?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nieprzekazanie skarżącej opinii prokuratora Rady Stanu w postępowaniu administracyjnym naruszyło zasadę równości broni, która jest fundamentalnym elementem prawa do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał powołał się na swoje wcześniejsze orzecznictwo, w którym konsekwentnie stwierdzał, że strona musi mieć możliwość ustosunkowania się do wszystkich dokumentów i argumentów przedstawionych sądowi, w tym opinii prokuratora, aby zapewnić kontradyktoryjność postępowania. W pozostałym zakresie, Trybunał uznał, że skarżąca miała dostęp do sądu i możliwość przedstawienia swoich argumentów, a brak rozprawy ustnej nie stanowił naruszenia, ponieważ nie wnioskowała o nią, a postępowanie administracyjne w Turcji jest z natury pisemne.Stan faktyczny
Skarżąca, Melek Sima Yılmaz, urodzona w 1970 roku, była nauczycielką w Turcji. Została zwolniona z pracy przez Wysoką Radę Dyscyplinarną Ministerstwa Edukacji Narodowej 8 listopada 2000 r. za noszenie chusty w miejscu pracy, co było niezgodne z obowiązującymi przepisami dotyczącymi ubioru. Zaskarżyła tę decyzję do sądów administracyjnych, twierdząc, że naruszono jej prawo do obrony i zasadę równości broni. Ostatecznie, po wejściu w życie ustawy nr 5525 w 2006 r., która przewidywała amnestię dla urzędników państwowych, skarżąca została przywrócona do pracy 11 października 2006 r.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji wyłącznie w zakresie nieprzekazania opinii prokuratora Rady Stanu. 3. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową. 4. Zasądza na rzecz skarżącej 1.039 Euro tytułem kosztów i wydatków postępowania, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, wraz z odsetkami za zwłokę. 5. Oddala pozostałe żądania zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
MELEK SİMA YILMAZ - TÜRKİYE
(Başvuru no:37829/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Eylül 2008
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı
şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (37829/05) no’lu davanın nedeni Melek Sima
Yılmaz’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 12 Ekim 2005 tarihinde
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34.
maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından S. Arslan tarafından temsil edilmektedir. Nisan 2007 tarihinde, AİHM, başvuruyu kısmen kabuledilemez bulmuş ve Yüksek Disiplin
Kurulu’nun başvuranın savunma haklarına riayet etmemesi nedeniyle hakkaniyetten
yoksunluk, idare mahkemelerinde duruşma yapılmaması ve Danıştay Savcısı’nın görüşlerinin
tebliğ edilmemesi kapsamında yapılan şikayetin Hükümet’e tebliğ edilmesine karar vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1970 doğumludur ve Erzurum’da ikamet etmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Disiplin Kurulu’nun (bundan böyle « Yüksek Disiplin
Kurulu » olarak anılacaktır) soruşturma raporuna dayanarak aldığı 8 Kasım 2000 tarihli
kararında, öğretmenlik yapan başvuranı, kamu kuruluşlarında türban takmayı kesin olarak
yasaklayan yürürlükteki kılık-kıyafet yönetmeliğine (bundan böyle « kılık-kıyafet
yönetmeliği» olarak anılacaktır) uymadığı gerekçesiyle görevinden almıştır.
Başvuran, 9 Şubat 2001 tarihinde yukarıda açıklanan görevden alma kararına karşı
Erzurum İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma ve iptal davası açmıştır. Başvuran,
diğerlerinin yanısıra, bu yaptırımın yasal dayanağı olmadığını, ayrıca Yüksek Disiplin
Kurulu’nun devlet memurlarına ilişkin 657 sayılı Kanun’un 129/2 maddesinde düzenlenen
hakları hakkında kendisini bilgilendirmediği için silahların eşitliği ilkesinin ve çekişmelilik
ilkesinin çiğnendiğini iddia etmiştir.
İdare Mahkemesi, 28 Mart 2001 tarihinde, Yüksek Disiplin Kurulu’nun sözkonusu 129/2
maddede düzenlenen haklarını açık bir şekilde başvurana bildirmediği, sadece savunmasını
yazılı olarak vermesini istediği ve dolayısıyla başvuranın savunma hakkını kısıtladığı
gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı almıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın başvurusu üzerine Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 5 Nisan tarihli kararıyla, yukarıda bahsi geçen kararı bozmuştur. Mahkeme kararında,
yürürlükteki yasanın, Yüksek Disiplin Kurulu’na ilgili şahsı ihtilaflı kanun hükmünde yeralan
haklarla ilgili olarak bilgilendirme zorunluluğunu yüklemediğini ve kurulun yalnızca yazılı
savunmasını yasal süre içerisinde vermesini başvurandan istemekle yükümlü olduğunu
vurgulamıştır. Diğer taraftan, ilgili şahsın bu konuda özel olarak talepte bulunması
gerekmektedir. Bu davada, özellikle Yüksek Disiplin Kurulu’nun başvurana kendini
savunması için gerçekten bir şans tanıdığı ve yürürlükteki yasalara uygun olarak kendisine
karşı yürütülen suçlamaların tür ve nedeni hakkında bilgilendirdiği ortaya çıkmaktadır. Daha
sonra başvuran, sözkonusu 129/2 maddede yeralan haklardan yararlanmak için özel bir talepte
bulunmaksızın yazılı savunmasını vermiş ve mahkeme de tarafların sunduğu ve dosyada
yeralan tüm belge ve bilgileri inceleyerek kendisini görevden almaya karar vermiştir.
İdare Mahkemesi 19 Haziran 2001’de başvuranın, Yüksek Disiplin Kurulu’nun yukarıda
bahsi geçen 129/2 maddede belirtilen hakları açık bir şekilde kendisine bildirmediği
gerekçesiyle savunma hakkının kısıtlanmasına ilişkin iddiasını kabul ederek Disiplin Kurulu
tarafından alınan kararı iptal etmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın itirazı üzerine ve Danıştay başsavcısının başvurana iletilmeyen Eylül 2001 tarihli raporuna uygun alarak Danıştay, 19 Eylül 2001’te, idari yargılamalara
ilişkin 2577 sayılı kanun uyarınca yukarıda bahsigeçen kararla ilgili yürütmeyi durdurma
kararı almıştır.
Danıştay, esasen başsavcının başvurana iletilmeyen 5 Mart 2002 tarihli raporuna
dayanarak 15 Nisan 2002 tarihinde aldığı kararda, yönetimin birçok kez uyarmasına ve
yürürlükteki kılık-kıyafet yönetmeliğinin kesin olarak yasaklamasına rağmen, başvuranın
ısrarla ders saatlerinde türban takmasını gerekçe göstererek ve alınan önlemin yasalara aykırı
olmadığını vurgulayarak, yukarıda bahsi geçen 19 Haziran 2001 tarihli kararı iptal etmiştir.
Üstelik, 657 sayılı Kanun’un 129/2 maddesinde yeralan haklardan yararlanmak için
başvuranın özel olarak talepte bulunması gerektiğine, başvuranın bunu yapmadığına ve
dolayısıyla savunma hakkının kısıtlanmadığına hükmetmiştir. Davayı bidayet mahkemesine
geri göndermiştir. Ekim 2002 tarihli kararında idare mahkemesi, Danıştay’ın kararına uyarak başvuranın
iptal talebini reddetmiştir. Aralık 2004 tarihinde Danıştay, başvurana iletilmeyen 28 Ağustos 2003 tarihli başsavcı
raporuna da dayanarak idare mahkemesinin kararını onamıştır. Bu karar kendisine 26 Nisan tarihinde tebliğ edilmiştir.
Devlet görevlilerine uygulanan cezaların affını ve sicilden silinmesini öngören 5525 sayılı
Kanun’un Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilip, 4 Temmuz 2006 tarihinde
yürürlüğe girmesinden sonra, başvuran, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 21 Eylül 2006 tarihinde
aldığı kararla görevine geri dönmüştür. Dosyada bulunan belge ve bilgilere göre başvuran, 11
Ekim 2006 tarihinde öğretmenlik görevine geri dönmüştür. Halen Erzurum Hilalkent
Lisesinde öğretmenlik yapmaktadır.
HUKUK
I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, birçok kez söz konusu disiplin soruşturmasının ve idari davanın hakkaniyetten
yoksun olduğunu ileri sürmüştür. İlk önce, Yüksek Disiplin Kurulu önünde yapılan
soruşturmada savunma hakkına saygı gösterilmediğini iddia etmektedir.
İkinci olarak, idari mahkemelerde duruşma yapılmamasından şikâyetçi olmuştur. Son
olarak ise, Danıştay önündeki yargı safhasında, özellikle başsavcının temyiz başvurusunun
esası hakkında Danıştay’a sunduğu yazılı rapora cevap verme imkânı bulamadığından,
silahların eşitliği ilkesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir.
Başvuran AİHS’nin 6/1 maddesinin birçok açıdan ihlâl edildiğini savunmaktadır :
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, Pellegrin içtihadına atıfla ([GC], no 28541/95, CEDH 1999-VIII....), öncelikle
bu davada AİHS’nin 6. maddesinin uygulanamayacağını savunmaktadır. Başvuran, bu
iddiaya itiraz etmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak AİHM, Devlet ile memurları arasındaki anlaşmazlıklarda 6/1
maddenin uygulanabilirliği hakkındaki içtihatını gözden geçirdiğini anımsatmaktadır.
Özellikle, Finlandiya aleyhine Vilho Eskelinen ve diğerleri ([GC], no 63235/00, prg. 62,
CEDH 2007-...) davasında AİHM, savunma yapan devletin devlet görevlisi bir başvurana
karşı 6/1 maddenin uygulanamayacağını geçerli bir şekilde savunabilmesi için beraberce
incelenmesi gereken iki yeni kıstas getirmiştir: bir taraftan, devlet görevlisi olan başvuranın
ulusal hukuk çerçevesinde bir mahkemeye başvurma hakkından tamamen yoksun olması ;
diğer taraftan, 6. maddeyle teminat altına alınan hakların uygulanmama gerekçesinin devletin
çıkarlarına yönelik objektif amaçlara dayanması gerekmektedir. Oysa bu davada, başvuranın
ulusal hukuk çerçevesinde mahkemeye erişim hakkı olduğu ve anlaşmazlığı idari yargının
önüne götürebildiği tartışılamaz. Bu itibarla, birinci şart yerine getirilmediğinden AİHM,
ikinci şartın incelenmesine gerek duymamış ve 6. maddenin bu davada uygulanabileceği
sonucuna varmıştır.
Diğer taraftan Hükümet, hem başvuranın Danıştay kararını düzeltme başvurusunda
bulunmayarak iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini hem altı aylık süreye uymadığını
ileri sürmektedir. Bu konuyla ilgili olarak, dava dilekçesinin başvuranın avukatı tarafından 20
Ocak 2006 tarihinde imzalandığını ve AİHM’nin alındı damgasındaki tarihin ise 14 Şubat olduğunu belirtmektedir. Diğer taraftan Hükümet, dava dosyasında, 3 Nisan 2007
tarihinde alınan kısmi kararda belirtildiği gibi dava dilekçesinin 12 Ekim 2005 tarihinde
verildiğini gösteren herhangi bir belgenin bulunmadığını savunmaktadır. Oysa, ulusal yargı
organları tarafından verilen 24 Aralık 2004 tarihli nihai karar başvurana 26 Nisan 2005
tarihinde tebliğ edilmiştir. Bu nedenle AİHM’ye yapılan başvuru gecikmeli olarak yapılmıştır.
Başvuran tüm bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, Hükümet’in ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tamamen tüketilmediği iddiasını daha
önceki benzer davalarda incelediğini anımsatmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine Öz
davası (karar), no 68447/01, 23 Ekim 2007 ; mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Gök ve
diğerleri davası , no 71867/01, 71869/01, 73319/01 ve 74858/01, prg. 47-48, 27 Temmuz ; Türkiye aleyhine Satılmış ve diğerleri davası, no 74611/01, 26876/02 ve 27628/02,
prg. 50-52, 17 Temmuz 2007). AİHM daha önceki kararlarını değiştirmeye sevkedecek
herhangi bir gerekçe görmemekte ve dolayısıyla Hükümet’in itirazını reddetmektedir.
Altı aylık süreye uyulmadığı iddiasıyla ilgili olarak AİHM, süregelen uygulamalarına
atıfla, başvuranın AİHM’ye başvuruda bulunmak istediğini bildiren ve içinde şikayetine
ilişkin unsurların yer aldığı ilk dilekçesinin AİHM’ye ulaştığı tarihin başvuru tarihi olarak
kabul edildiğini anımsatmaktadır. (Birleşik Krallık aleyhine Chalkley davası (karar),
no 63831/00, 26 Eylül 2002). Dolayısıyla başvuran, AİHM’ne ilk müracaatını 12 Ekim 2005
tarihinde yapmış olup, Danıştay’ın 24 Aralık 2004 tarihli kararının tebliğ edildiği tarih olan
Nisan 2005 tarihinden itibaren başlayan altı aylık süreyi aşmamıştır. Buradan yola çıkarak
AİHM, Hükümet’in altı aylık süreye uyulmadığı yönündeki itirazını reddetmektedir.
AİHM, başvurunun kalan bölümlerinin, AİHS’nin 35/3 maddesi kapsamında mesnetsiz
olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi
tespit etmemiştir. Dolayısıyla, davanın kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Disiplin soruşturmasının hakkaniyetten yoksun olduğu iddiası hakkında
Başvuran, Yüksek Disiplin Kurulu’nun kendisini 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
129/2 maddesinde yeralan, yazılı veya sözlü olarak kendisi veya temsilcisi vasıtasıyla
savunma yapmak, şahit dinletmek, soruşturma raporunu incelemek gibi haklar konusunda
bilgilendirilmediği için bu tür hakları olduğundan haberi olmadığını, bu nedenle Yüksek
Disiplin Kurulu önünde kendisini savunma hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.
Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir. Öncelikle, Yüksek Disiplin Kurulu’nun idari bir
organ olduğunu ve AİHS’nin 6. maddesi bağlamında bir «mahkeme» gibi faaliyet
göstermediğini, ancak verdiği kararların idari mahkemelerin önüne götürülebileceğini
vurgulamaktadır. Bu davada başvuran, böylesine bir başvuru imkânından yararlanmış ve idari
yargı organları Yüksek Disiplin Kurulu’nun, yukarıda bahsi geçen 129/2 maddeyle teminat
altına alınan haklarla ilgili olarak, başvuranı bilgilendirme yükümlülüğü olmadığına ve bunu
başvuranın savunma sırasında bizzat talep etmesi gerektiğine hükmetmiştir.
AİHM, bu davada başvuranın derslere girerken olayın geçtiği dönemde yürürlükte olan
yönetmeliklere aykırı olarak türban takması dolayısıyla, hakkında Yüksek Disiplin Kurulu
önünde disiplin soruşturması yapıldığını tespit etmektedir. Bu soruşturma sırasında,
yürürlükteki iç tüzüğe uygun olarak başvurandan yazılı savunma istenmiş ve kendisi de
tanınan yasal süre içerisinde bunu vermiştir.
Bu konuyla ilgili olarak AİHM, başvuranın ihtilaflı yaptırımın iptali için bilahare dava
açtığı ulusal yargılama organlarının, konuyu sadece savunma hakkının çiğnenmesi açısından
değil davanın esasına ilişkin unsurlar açısından da belirtmektedir (karşılaştırınız, Belçika
aleyhine Albert ve Le Compte davası, 10 Şubat 1983 tarihli karar, seri A no 58, prg. 36).
Başka bir deyişle, AİHM, başvuranın Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen görevden
alınma kararına sonradan yasal yollarla itiraz etme imkânı bulduğunu ve yukarıda kendisinin
de belirttiği gibi savunma hakkının çiğnendiği iddiasını idari mahkemelerin önüne
götürebildiğini tespit etmektedir.
Diğer taraftan başvuran, esas itibariyle söz konusu yaptırımın iptali için idari yargı
organlarında açtığı davaların reddedilmesine itiraz etmektedir. Bu amaca ulaşmak için
elindeki yegâne aracın disiplin soruşturması sırasında savunma haklarının çiğnendiğini ileri
sürmek olduğunu belirtmektedir. Başvuranın düşüncesine göre, idari yargı organları bu
yaptırımı cezalandırmalı ve iptal talebini kabul etmeliydi. Bununla birlikte, başvuran idari
yargı organları önünde yapılan yargılamalarda, aynı haklarının çiğnendiğini ileri sürmemiştir..
Bu konuyla ilgili olarak AİHM, başvuranın şahitlerin dinlenmesi ya da ek soruşturma
yapılmasıyla ilgili herhangi bir talepte bulunmamış olmasını önemli bulmaktadır. Burada esas
itibariyle, dosyasıyla ilgili tüm belge ve bilgilerin ilgili şahsa sunulduğu ve disiplin
dosyasında yeralan tutanaklar da dahil olmak üzere karşı tarafın bütün argümanlarına itiraz
etme şansı bulabildiği yazılı usulle gerçekleştirilen bir dava sözkonusudur.
Son olarak, devlet görevlilerine verilen cezaların affını ve sicil kayıtlarının silinmesini
öngören 5525 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra, başvuran öğretmenlik görevine
geri dönmüş ve dolayısıyla ihtilaflı görevden alınma cezası ortadan kalkmıştır.
2. İdari yargılamaların hakkaniyetten yoksun olduğu iddiası hakkında
Başvuran, buna ilaveten idari yargılamalar sırasında hiçbir zaman duruşma yapılmadığı ve
Danıştay başsavcısının tebliğnamesinin kendisine bildirilmediği
gerekçesiyle idari
yargılamaların da hakkaniyetten yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet bu iddialara
itiraz etmektedir.
Birinci iddia olarak öne sürülen duruşma yapılmadığı iddiası üzerine Hükümet, Türk
hukukunda idari yargılamaların esasen yazılı yargılamalar olduğunu ve ancak tarafların talebi
üzerine duruşma yapıldığını bildirmektedir. Oysa, başvuran sözkonusu yargılama sırasında
hiçbir zaman böyle bir talepte bulunmamıştır. Başvuran buna itiraz etmekte ve bir avukat
tutacak parası olmadığından dolayı bu olanaktan haberdar olamadığını savunmaktadır.
AİHM, Hükümet’in de altını çizdiği gibi, Türk hukukunda idari yargılamaların esas
itibariyle yazılı yargılamalar olduğunu ve ayrıca başvuranın yürürlükteki iç hukuk
düzenlemeleri çerçevesinde ihtilaflı yargılamanın her aşamasında duruşma talep etme
imkânının olduğunu tespit etmektedir. Oysa ilgili şahsın böyle bir talepte bulunmadığı açıkça
görülmektedir.
Diğer taraftan AİHM, Türk hukukunun yürürlükteki düzenlemelerine uygun olarak idari
yargı organlarında görülen davalarda, avukat bulundurulmasının zorunlu olmadığını
anımsatmaktadır. Aynı zamanda, dosyada bulunan belge ve bilgilerden, başvuranın yargı
organlarından adli yardım alma talebinde bulunmadığı ve hiçbir zaman idari yargı organları
önünde bir avukat tarafından temsil edilmek istediğini bildirmediği anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte, Danıştay başsavcısının yazılı raporunun bildirilmediği hakkındaki
şikâyete ilişkin olarak AİHM, buna benzer bir şikâyeti daha önce incelediğini, Danıştay
başsavcısının görüşlerinin niteliği ve başvuranın buna yazılı olarak cevap verme imkanının
olmayışı nedenleriyle çekişmeli yargı hakkına saygı gösterilmediği için AİHS’nin 6.
maddesinin ihlâl edildiğine karar verildiğini anımsatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis,
Türkiye aleyhine Göç davası [GC], no 36590/97, prg. 58, CEDH 2002-V ; Meral, adı geçen,
prg. 32-39). AİHM bu davayı incelemiş ve Hükümet’in farklı bir sonuca varmasını
sağlayacak inandırıcı bir olgu ya da kanıt sunmadığı kanaatine varmıştır.
Dolayısıyla, şikâyetin yalnızca son bölümüyle ilgili olarak 6/1 madde ihlâl edilmiştir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, gecikme faizi işletilerek maruz kaldığı maddi zarar için 61.550 Euro ve manevi
zarar için 25.000 Euro talep etmektedirler.
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı
bulunmadığını kaydetmektedir ve talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, başvuranın belli
bir manevi zarara maruz kaldığı ve ihlal tespitinin manevi zararı telafi etmek için yeterli
olduğu kanaatindedir (Meral)
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, öncelikle AİHM önünde yapmış olduğu masraflar için avukatlık ücretine
tekabül eden 7.500 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, AİHM önündeki avukatı S.
Arslan’la 15 Eylül 2005 tarihinde imzalanan avukatlık sözleşmesinin bir nüshasını belge
olarak sunmaktadır. Başvuran, ayrıca, AİHM önünde yapılan diğer giderleri (telefon, yazışma,
fotokopi, yol masrafları) de talep etmektedir. İddiasını desteklemek için başvuran sadece
posta masrafına tekabül eden 74 YTL’lik [yaklaşık 39 Euro’luk] bir faturayı da belge olarak
sunmaktadır.
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM içtihadına göre, bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini
ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konduğu sürece elde edebilir
(Bkz, Iatridis-Yunanistan (adil tatmin); Svipsta-Letonya, başvuru no: 66820/01, mutatis,
mutandis, Nikolova-Bulgaristan, başvuru no: 31195/96). Mevcut davada, sahip olduğu
unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, AİHM önündeki
yargılama için başvurana 1.039 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Yalnızca Danıştay Savcısı’nın görüşünün tebliğ edilmemesi ile ilgili olarak AİHS’nin
6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için ihlal tespitinin kendisinin yeterli adil
tatmin oluşturduğuna;
4. a) AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten
itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Devlet
tarafından yargılama masraf ve giderleri için başvurana 1.039 Euro (bin otuz dokuz
Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve
3. paragraflarına uygun olarak 30 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło