38607/97
WyrokETPCz2005-09-20ECLI:CE:ECHR:2005:0920JUD003860797
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy zaginięcie Fikriego Özgena, rzekomo uprowadzonego przez funkcjonariuszy państwowych, oraz brak skutecznego śledztwa w tej sprawie, naruszyły prawo do życia (art. 2), zakaz tortur (art. 3), prawo do wolności i bezpieczeństwa (art. 5) oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13) Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że dowody przedstawione przez skarżących, choć sugerujące uprowadzenie, nie były wystarczające do stwierdzenia ponad wszelką wątpliwość, że Fikri Özgen został uprowadzony przez funkcjonariuszy państwowych, co skutkowało brakiem materialnego naruszenia art. 2, 3 i 5. Jednakże, Trybunał stwierdził proceduralne naruszenie art. 2, ponieważ władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego śledztwa w sprawie zaginięcia, nie przesłuchując świadków i nie weryfikując dokładnie wszystkich rejestrów zatrzymań. W konsekwencji, brak skutecznego śledztwa oznaczał również brak skutecznego środka odwoławczego dla skarżących, co stanowiło naruszenie art. 13 Konwencji.Stan faktyczny
Skarżącymi są Dilşah Özgen, Seniha Özgen i Nurcihan Altındağ, odpowiednio żona i córki Fikriego Özgena, który zaginął 27 lutego 1997 roku w Diyarbakır w Turcji. Twierdzą, że Fikri Özgen, w wieku 73 lat, został uprowadzony przez czterech cywilów, którzy sprawdzili jego tożsamość i zabrali go do białego samochodu. Skarżący zgłosili zaginięcie prokuraturze, podejrzewając udział funkcjonariuszy państwowych, ale Fikri Özgen nigdy nie został odnaleziony, a śledztwo krajowe nie przyniosło rezultatów.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł:
1. Brak naruszenia materialnego art. 2 Konwencji.
2. Naruszenie proceduralnego art. 2 Konwencji.
3. Brak naruszenia art. 3 i 5 Konwencji.
4. Naruszenie art. 13 Konwencji.
5. Zasądził łącznie 20 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 2 500 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków (po odliczeniu 625,04 EUR pomocy prawnej).
6. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÖZGEN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
( Başvuru no: 38607/97 )
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Eylül 2005
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (38607/97) başvuru no’lu davanın nedeni
bu ülke vatandaşları Dilsah Özgen, Seniha Özgen ve Nurcihan Altındağ’ın (başvuranlar)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 20 Ağustos 1997 tarihinde Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Avukat yardımından faydalanan başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
önünde, Diyarbakır Barosu avukatlarından Sezgin Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 1937 doğumlu olan Dilşah Özgen, 1956 doğumlu
olan Seniha Özgen, 1961 doğumlu olan Nurcihan Altındağ adındaki başvuranlar
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Diyarbakır’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, 27 Şubat 1997 tarihinden beri kayıp olan
Fikri Özgen’in eşi ve kızlarıdır.
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Başvuranlar tarafından aktarıldığı şekilde olaylar Şubat 1997 yılında, yetmiş üç yaşındaki Fikri Özgen, evinden birkaç yüz metre
uzakta, Aşiyan lokantası önünde bulunduğu sırada, sivil giyimli dört kişi, kimliğine bakmış ve
Fikri Özgen’i beyaz bir arabaya bindirmişlerdir. Araba 34 BHV 60 plakalı Renault marka bir
arabaydı. Şubat tarihinde, Dilşah Özgen, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gitmiştir.
Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na aracın plaka numarasını da belirterek,
eşinin kaçırıldığını bildirmiş, akıbeti hakkında bilgi istemiştir. 5 Mart 1997 tarihinde,
Cumhuriyet Başsavcısı, Fikri Özgen isminin gözaltı kayıtlarında geçmediğini ifade etmiştir. Mart 1997 tarihinde, başvuranlar, Fikri Özgen’in kaçırılmasından sorumlu olan ve
kimlikleri tespit edilemeyen dört kişi aleyhinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç
duyurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, Fikri Özgen’in kaçırılmasından devlet güçlerinin
sorumlu olduğunu iddia etmektedirler. Seniha Özgen, Cumhuriyet Savcısı’na, babasının bir
arabayla dört kişi tarafından götürülürken tesadüfen gördüğünü, birinin elinde silah, diğerinin
elinde ise telsiz olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, olay yerinde bulunan şahısların, sözkonusu
kişilerin polis olabileceğini söylediklerini belirtmiştir. Orada bulunan kalabalık yüzünden,
babasını kaçıran şahısları tanıyamayacağını açıklamıştır.
B. Hükümet tarafından aktarıldığı şekilde olaylar
Hükümet, Fikri Özgen’in hiçbir zaman gözaltında tutulmadığını ve kaybolmasının
devlet güçleri ile bir bağlantısının bulunmadığını belirtmektedir.
C. Fikri Özgen’in bulunması amacıyla Türk makamları tarafından alınan
önlemler Mart 1997 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bu yönde bir soruşturma
başlatmıştır. İlçe savcılıklarından, Jandarmadan ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden,
Fikri Özgen’in gözaltına alınıp alınmadığı hususunda bilgi istemiştir.
Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden 34
BHV 60 plakalı aracın kime ait olduğunun araştırılmasını istemiştir. Mart ve 28 Mayıs 1997 tarihli mektuplarla, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı,
Fikri Özgen’in hiçbir zaman gözaltına alınmadığı ve ne Fikri Özgen ne de kaçırılmasından
sorumlu olduğu iddia edilen dört kişi hakkında hiçbir bilgi bulunmadığı hususunda
Cumhuriyet Başsavcısı’na bilgi vermiştir. Mart 1997 tarihli bir mektupla, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Fikri Özgen’in
şubelerinde gözaltına alınmadığı ve 34 BHV 60 plakalı aracın beyaz renkte bir kamyona ait
olduğu, bu kamyonun markasının Ford olduğu hususunda Cumhuriyet Başsavcısı’na bilgi
vermiştir. Buna benzer (BMV, DHV gibi) diğer plaka numaralarının farklı renk ve modelde
araçlara ait olduğunu belirtmişlerdir. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, kaybolan şahsın
bulunması amacıyla, ulusal düzeyde bütün Müdürlükleri ve Bölge Jandarma Komutanlığı’nı
bilgilendirdiğini belirtmektedir. Nisan , 20 Mayıs, 10 Haziran 1997, 12 Haziran 1998, 12 Nisan ve 24 Haziran
tarihli notlarla, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, Fikri Özgen’in kaybolmasına ilişkin
soruşturmanın devam ettiğini bildirmiştir. Mayıs, 5 Ağustos 1997 ve 18 Şubat 1998 tarihlerinde, Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcısı, bir kez daha Jandarma Komutanlığı’ndan ve Diyarbakır Asayiş Müdürlüğü’nden
en kısa zamanda Fikri Özgen’in akıbeti hakkında bilgi almalarını ve kaçırılması hakkında
soruşturma yapmalarını istemiştir. Ağustos 1997 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği’nde verdiği ifadede, Fikri
Özgen’in büyük kızı Seniha Özgen, olayın meydana geldiği yerden yirmi metre kadar uzakta
bulunduğunu, babasının kaçırılmasına şahit olduğunu, silahlı ve telsizli sivil giyimli dört
kişinin babasından kimliğini istediklerini ve daha sonra babasını beyaz bir arabaya
bindirdiklerini ifade etmiştir. Araç 34 BHV 60 plakalı Renault marka bir arabaydı.
Aynı gün, Fikri Özgen’in eşi Dilşah Özgen, kaçırılma olayını görmediğini ve daha
fazla bilgi elde edemediğini ifade etmektedir. Eşinin kaçırılmasından sorumlu olan kişiler
hakkındaki şikayetini yinelemiştir. Haziran 1998 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Asayiş Şube
Müdürlüğü’nden Özgen ailesinden bir kişinin Başsavcılığa müracatının sağlanmasını
istemiştir. Haziran 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği, Özgen ailesinin Başsavcılıkta
belirtilen adresten taşındıklarını ve yeni adreslerini bırakmadıklarını belirtmiştir. 12 Ağustos tarihinde Kulp Karakolu da bu yönde bilgi vermiştir.
Yapılan araştırmalar neticesinde, güvenlik güçleri, ailenin yeni adresinin Bağlar’da
olduğunu tespit etmişlerdir.
Seniha Özgen, 5 Ekim 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği’nde verdiği ifadede,
silah ve telsiz taşıyan dört kişinin, babasının kimliğini kontrol ettiklerini ve arabaya
bindirdiklerini gördüğünü ifade etmiştir.
Başvuranlardan Fikri Özgen’in kızı Nurcihan Altındağ, aynı tarihte alınan ifadesinde,
babasını 34 BHV 60 plakalı beyaz bir Renault marka arabanın içinde, üç kişiyle beraber
gördüğünü ifade etmiştir. Bu kişileri tanıyamayacağını, silahları ya da telsizleri olup
olmadığını göremediğini ifade etmiştir. Kimlikleri bilinmeyen bu kişiler aleyhindeki
şikayetlerini yinelemiştir. Ekim 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği, 11 Ağustos 1997 ve 5 Ekim 1998
tarihlerinde, başvuranların Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ve Emniyet
Müdürlüğü’nde alınan ifadelerinin ekli olduğu bir dosya sunmuştur. Soruşturma halen
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görülmektedir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. AİHM’ye sunulan savlar
1. Başvuranlar
Başvuranlar, Fikri Özgen’in kamu görevlisi olan kişilerce kaçırıldıktan sonra ortadan
kaybolduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, Türkiye’nin Güneydoğu’sunda “kayıp
vakalarının” var olduğunu ve bunların 2. maddeyi ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Fikri
Özgen’in kaçırılmasıyla ilgili olarak etkili bir soruşturmanın yapılmadığını ileri
sürmektedirler. Başvuranlar, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptıkları şikayetin
sonuçsuz kaldığını ve Türkiye’nin bu bölgesinde güvenlik güçleri tarafından kamusal
özgürlüklere yönelik yapılan ihlalleri sorgulamada güçsüz olduğunu iddia etmektedirler.
2. Hükümet
Hükümet, dosyada yer alan bilgilerin hiçbirinin başvuranların babasının güvenlik
güçleri tarafından götürüldüğünü göstermediğini ortaya koymuştur. Ayrıca etkili bir ceza
soruşturmasının sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte yürütülen soruşturma, Fikri
Özgen’in kaçırılmasından sorumlu oldukları iddia edilen kişilerin bulunmasını sağlamamıştır.
B. AİHM’nin takdiri
1. Genel tespitler
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, Sözleşme’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve
sözkonusu maddenin, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik
toplumların temel değerlerinden birini ifade ettiğini hatırlatır. Kişileri koruma aracı olan
AİHS’nin amaç ve hedefi, aynı zamanda 2. maddeyi, etkili ve somut gereklilikler ortaya
çıkaracak şekilde yorumlamaya ve uygulamaya çağırmaktır ( Avşar-Türkiye, no: 25657/94, §
390, CEDH 2001-VII).
AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiği iddia edildiğinde, AİHM özellikle
derinlemesine bir incelemede bulunmalıdır: bunu yaparken de tarafların kendisine sunduğu
unsurların tümünü kendisine dayanak alır ya da gerektiğinde bunları re’sen temin eder
(H.L.R-Fransa, 29 Nisan 1997 tarihli karar, Hüküm ve kararların derlemesi 1997-III, s. 758, §
37).
AİHM delilleri değerlendirirken “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesinden
yararlanmaktadır .Fakat bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir
dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir (Bkz., Birleşik Krallık, 18 Ocak
1978, A serisi no 25, s. 65, §161). Delillerin değerlendirilmesi konusunda AİHM ikincil bir
role sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu yapmaya zorlamadığı sürece,
olguları ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenemez (Tahsin Acar-
Türkiye [GC], no: 26307/95, § 216, CEDH 2004-…).
2. Fikri Özgen’in kaybolmasına ve tutuklanmasına ilişkin
Başvuranların iddialarının doğruluğunu inceleyen AİHM, bunların başvuranların şahsi
beyanlarına dayandığını ve bu iddiaların başka hiçbir kanıt unsuruyla desteklenmediğini
gözlemlemektedir. İlk başvuran yaşandığı iddia edilen olaylara şahit olmamıştır. İkinci
başvuran, babasını arabaya bindiren yabancıları tesadüfen gördüğünü belirtmiştir. Bu kişilerin
polis olabileceğini söyleyen kişilerin kim oldukları hakkında, ne yerel makamlara ne
AİHM’ye bilgi vermiştir. Üçüncü başvuran ise, babasını bir arabada üç kişiyle beraber
gördüğünü iddia etmektedir. Aracın plaka numarasını kendisinin görüp görmediği sorusu net
değildir. Başvuranların verdiği plaka numarası bir kamyona ait olup, benzeri diğer plaka
numaraları ise farklı marka ve renkte araçlara aittir.
Diğer yandan, AİHM, başvuranların iddialarının bazı noktalarda tutarsız ve çelişkili
olduğunu gözlemlemektedir. İlk başvuran, silahlı ve telsizli sivil polislerin eşini
yakaladıklarını belirtmiştir. İkinci başvuran, babasını dört kişiyle birlikte arabaya binerken
gördüğünü, bu kişilerden birisinin elinde silah ve telsize benzer bir cihaz olduğunu iddia
etmiştir. Cumhuriyet Savcılığı’nda verdiği ifadede, bu kişilerin polis olabileceğini, olay
yerinde bulunan insanların tahmin ettiklerini belirtmiştir. Karakolda verdiği ifadede, bu dört
şahsın kendilerini polis olarak tanıttıklarına şahit olduğunu belirtmişti. Üçüncü başvuran,
babasını üç kişiyle birlikte bir arabanın içinde gördüğünü belirtmiştir.
Elindeki mevcut unsurlardan yola çıkarak AİHM, Fikri Özgen’in kamu görevlileri
tarafından kaçırıldığı iddiasının bir varsayımdan ibaret olduğunu ve yeterince inandırıcı
unsurlara dayanmadığını gözlemlemektedir. Bu koşullarda AİHM, her türlü makul şüphenin
de ötesinde Savunmacı Devletin, Fikri Özgen’in kaçırılması olayından sorumlu olduğu
sonucuna varılamayacağı görüşündedir.
Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.
3. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinde şart koşulan yaşam hakkının korunması
yükümlülüğünün, 1. madde ile Devletlere yüklenen “kendi yetki alanları içinde bulunan
herkese bu Sözleşme[de] .... tanımlanan hak ve özgürlükleri tanı[maları]” yükümlülüğü ile
birlikte, zora başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması halinde etkili bir soruşturma
yürütülmesini öngördüğünü ve bunu zorunlu kıldığını hatırlatır (Bkz., mutatis mutandis,
McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161
ve Kaya- Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105). Fail oldukları
iddia edilenler ister devlet görevlileri isterse üçüncü kişiler olsun, zor kullanımının bir kişinin
ölümüyle sonuçlandığı her durumda benzeri bir soruşturma yürütülmelidir. Bununla birlikte,
Devlet organları ya da devlet görevlilerin sözkonusu olayda yer aldıkları iddia edildiğinde,
soruşturmanın etkili olması için özel şartlar uygulanabilir ( Tahsin Acar, adıgeçen, § 220).
Benzer soruşturmaların temel amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukuk maddelerinin
etkili bir şekilde uygulanması ve devlet görevlilerin davranışları sözkonusu olduğunda, bu
kişilerin sorumlulukları altında meydana gelen ölümler konusunda açıklama yapmalarını
sağlamaktır (Mastromatteo-İtalya [GC], no: 37703/97, § 89, CEDH 2002-VIII). Bu amaçlara
ulaşmayı sağlayacak soruşturmanın şekli, şartlara göre çeşitlilik arz edebilir. Bununla birlikte,
uygulanan yöntem her ne olursa olsun, sorun kendilerine iletildiğinde, yetkililer re’sen
harekete geçmelidirler. Kişiye resmi olarak şikayette bulunma inisiyatifini ya da gerekli
araştırmaları yürütme sorumluluğunu bırakamazlar ( Bkz. mutatis mutandis, İlhan-Türkiye
[GC], no: 22277/93, § 63, CEDH 2000-VII, ve Finucane-Birleşik Krallık, no: 29178/95, § 67,
CEDH 2003-VIII).
Yürütülen soruşturma aynı zamanda sorumluların tespit edilip nihayetinde
cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur-Türkiye, [GC] no 21594/93, §
88, CEDH 1999-III). Burada sözkonusu olan sonuca değil, araçlarla ilişkin bir yükümlülüktür.
Yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık
olan tedbirleri almaları gerekmektedir (Tanrıkulu-Türkiye, [GC], no: 23763/94, § 109, CEDH
1999-VI ve Salman-Türkiye [GC], no 21986/93, § 106, CEDH 2000-VII). Sorumlu kişi ya da
kişilerin tespit edilmesine yönelik yapılan soruşturmanın kapasitesini etkileyebilecek her türlü
eksiklik, soruşturmanın etkili olmamasına neden olabilir ( Aktaş-Türkiye, no: 24351/94, § 300,
CEDH 2003-V).
İvedi ve özenli olma zorunluluğu bu bağlamda zımnen mevcuttur. Özel bir durumda
soruşturmanın ilerlemesini önleyen engel veya güçlüklerin olabileceğinin elbette kabul
edilmesi gerekmektedir. Fakat ölümle sonuçlanan zor kullanımı üzerine yürütülen bir
soruşturma sözkonusu olduğunda, yetkililerin ivedilikle cevap vermesi, halkın yasallık
ilkesine uyulduğuna dair duyduğu güvenin korunması ve yasadışı faaliyetlere karışıldığı ya da
göz yumulduğu yönündeki her türlü izlenimin önüne geçilmesi açısından genellikle temel
önem arz etmektedir (McKerr-Birleşik Krallık, no: 28883/95, § 114, CEDH 2001-III).
AİHM, mevcut davada, hiçbir şeyin Fikri Özgen’in öldürüldüğünü ispatlamadığını not
etmektedir. Bu nedenle, yukarıda ifade edilen yasal hükümlülükler, devlet görevlilerinin
şiddete başvurmaları sonucu kasıtlı olarak adam öldürme sözkonusu olduğunda geçerlidir.
AİHM, bu zorunlulukların aynı zamanda hayati tehlike teşkil ettiği düşünüldüğünde, bir
kişinin kaybolduğu vakalar için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Kaybolduğu düşünülen
bir insandan ne kadar uzun bir süre haber alınamazsa, ölmüş olabileceği gerçeği de o kadar
kuvvetlidir ( Tahsin Acar, adıgeçen, § 226).
Mevcut davada, dosyadan Cumhuriyet Başsavcısı’nın, kaybolma olayından haberdar
olduğu anda, bir soruşturma başlattığı sonucu çıkmaktadır. Mağdurun güvenlik güçleri
tarafından kaçırıldığına ilişkin iddiaları incelemek amacıyla, bölgedeki diğer Cumhuriyet
Savcılıklarından, Emniyet Müdürlüklerinden ve Jandarma Komutanlığı’ndan bilgi istemiştir.
Ayrıca başvuranlar tarafından verilen plakanın hangi araca ait olduğunun tespit edilmesini
istemiştir. Sık sık Jandarma Komutanlığı’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne Fikri Özgen’in akıbeti
hakkında araştırmalar yapmalarını hatırlatmıştır. Özgen ailesinin yeni adreslerini bırakmadan
taşınmalarından sonra bile taşındıkları yeri bulmuş ve soruşturmasına devam etmiştir.
İlk bakışta yürütülen soruşturma, AİHS’nin 2. maddesinde belirtilen zorunlulukları
yerine getirmiş gibi görünse de, AİHM, aşağıdaki sebeplerden dolayı, soruşturmanın
yürütülme şeklinin eksiksiz ve tatmin edici olduğunun düşünülemeyeceğini belirtmektedir.
Olaya bakan Cumhuriyet Başsavcısı, sözkonusu olaya tanık olmuş olabilecek kişileri
tespit etme ve dinleme gereği duymamıştır. Oysa ki, başvuranlar Cumhuriyet Savcılığı’nda,
meydana geldiği iddia edilen olayların sokakta, bir lokantanın önünde yaşandığını ve
şahitlerin ikinci başvurana, babasını kaçıran kişilerin büyük olasılıkla polis olduklarını
söylediklerini iddia etmişlerdir. Ayrıca, delil unsurları, soruşturma süresince bazı polis
ekiplerinin ya da jandarmanın, gözaltı kayıtlarına kaydetmeyi unutarak, Fikri Özgen’i
tutuklayıp tutuklamadıklarının kontrol edilip edilmediği yönünde bilgi vermemektedir.
AİHM, yetkili makamların Fikri Özgen’in kaybolmasına ilişkin yeterli ve etkili bir
soruşturma yürütmediklerine karar vermiştir. O halde AİHS’nin 2. maddesinin getirdiği yasal
hükümlülükler yerine getirilmemiştir.
Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 3. VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI
HAKKINDA
AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde, bir devlet görevlisinin ya da Devlet adına
hareket eden bir kişinin, başvuranların yakını olan Fikri Özgen’in, kaybolması ya da
tutuklanması olayına karıştığı sonucuna varılamadığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle AİHM,
başvuranların iddialarının dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
Son olarak, AİHS’nin 3. ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, şikayetlerini dile getirebilecekleri etkili bir başvurudan yoksun
olduklarını iddia etmektedirler. AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından gerekçe gösterilmeden
engellenmemelidir ( Kaya, adıgeçen, § 106).
Yaşam hakkının temel teşkil eden önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun
durumlarda tazminat ödenmesinin yanı sıra, sorumluların teşhis edilmesi ve
cezalandırılmasını sağlayacak derin ve etkili soruşturmalar ile şikayetçinin soruşturma
usullerine etkin bir biçimde erişebilmesini öngörmektedir (Kaya, adıgeçen, § 107).
AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, Fikri Özgen’in, güvenlik güçleri
tarafından kaçırıldığına dair her türlü makul şüphenin ötesinde bir delil bulunmadığı sonucuna
varmıştır. Bununla birlikte daha önceki davalarda da belirtildiği gibi bu durum, AİHS’nin 2.
maddesine dayanan şikayeti “savunabilir” olmaktan çıkarmamaktadır ( Kaya, adıgeçen, § 107,
ve Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme, 1998-VI, § 113). AİHM, hiçbir unsurun
Fikri Özgen’in kaçırıldığını doğrulamadığını ve bu nedenle başvuranların “savunulabilir bir
şikayet” sunduklarının kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.
Sonuç olarak, yetkili mercilerin, Fikri Özgen’in kaybolması hakkında etkin bir
soruşturma yürütmek zorunluluğu bulunmaktaydı. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı,
soruşturma yürütme yükümlülüğünü zorunlu kılan AİHS’nin 2. maddesinin ötesine geçen 13.
maddeye uygun olarak etkili bir ceza soruşturmasının yürütülmüş olduğundan emin
olunamamaktadır (Kaya, adıgeçen, § 107). AİHM, başvuranların yakınlarının kaybolması
olayıyla ilgili olarak etkili bir başvuru yolundan, özellikle de tazminat başvurusundan
mahrum bırakıldıklarına kanaat getirmektedir.
Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.
A. Tazminat
Başvuranlar, Fikri Özgen’in kaybolması ve bu olaydan sorumlu olan kişilerin
kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak bir başvuru yolunun
bulunmayışından dolayı. yaşadıkları manevi zararın tazmini için, kendi adlarına ve Fikri
Özgen’in oğlu Nevzat Sertaç Özgen adına 35.000 Sterlin (52.775.20 Euro) talep etmektedirler.
Hükümet, dayanaktan yoksun ve aşırı oldukları gerekçesiyle bu miktarlara karşı
çıkmaktadır.
AİHM, başvurunun Nevzat Sertaç Özgen adına yapılmadığını not etmektedir. Bu
nedenle onun adına yapılan manevi tazminat talebini reddetmektedir ( Tahsin Acar, adıgeçen,
§ 263).
Başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri manevi zararla ilgili olarak, AİHM,
yetkililerin AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinde ifade edilen yasal hükümlülükleri gözardı ederek,
Fikri Özgen’in kaybolması olayıyla ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmediklerini
hatırlatmaktadır. Hakkaniyete uygun olarak, başvuranlara toplu olarak 20.000 Euro (yirmi
bin) tutarında manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuranlar, hukuki işlemler, telefon görüşmeleri, tercüme ve posta masrafları için
3.500 Amerikan Doları (2.906.74) talep etmektedirler. Bununla ilgili kanıtları sunmaktadırlar.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM, başvuranların şikayetlerini kısmen ortaya koyabildiklerini belirtmekte ve
yalnızca gerçekten ve gerekli olduğu için yapılan harcamalar dışında, 41. madde gereğince
tazminat elde edemeyeceklerini hatırlatmaktadır. Hakkaniyete uygun olarak, AİHM, Avrupa
Konseyi tarafından sağlanan 4.100 Frank’lık (625,04 Euro) miktar düşülmek kaydıyla
başvuranlara toplu olarak 2.500 Euro (iki bin beş yüz) ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE
1. AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;
2. AİHS’nin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
Savunmacı Hükümetin toplu olarak başvuranlara,
i. manevi tazminat için 20.000 Euro (yirmi bin) ödemesine;
ii. masraf ve harcamalar için 2.500 (iki bin beş yüz) Euro’dan, Avrupa Konseyi
tarafından 4.100 Fransız Frangı (625,04 Euro) tutarındaki adli yardım düşürülerek kalan
kısmın ödemesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 20 Eylül 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło