3921/02;35003/02;17261/03
WyrokETPCz2007-01-23ECLI:CE:ECHR:2007:0123JUD000392102
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy sześciodniowe zatrzymanie skarżących bez kontroli sądowej, brak skutecznego środka odwoławczego w celu zakwestionowania legalności zatrzymania oraz brak możliwości uzyskania odszkodowania za bezprawne pozbawienie wolności naruszyły prawa skarżących wynikające z art. 5 ust. 3, 4 i 5 Konwencji? Czy skarżący byli poddani złemu traktowaniu w rozumieniu art. 3 Konwencji i czy państwo przeprowadziło skuteczne dochodzenie w tej sprawie zgodnie z art. 13?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sześciodniowe zatrzymanie skarżących bez kontroli sądowej, nawet w kontekście zarzutów o charakterze terrorystycznym, przekroczyło „rozsądny termin” wymagany przez art. 5 ust. 3 Konwencji, powołując się na precedens Brogan i inni. Stwierdził również, że w czasie zdarzeń nie istniał skuteczny środek prawny pozwalający na zakwestionowanie legalności zatrzymania przed sądem, co naruszyło art. 5 ust. 4. Dodatkowo, ponieważ krajowe prawo do odszkodowania (ustawa nr 466) dotyczyło jedynie bezprawnego pozbawienia wolności, a zatrzymanie skarżących było zgodne z prawem krajowym, nie mieli oni możliwości uzyskania odszkodowania, co stanowiło naruszenie art. 5 ust. 5.Stan faktyczny
Skarżący, Fahriye Çetinkaya i Akın Çağlayan, zostali zatrzymani 29 lipca 2001 r. pod zarzutem udziału w nielegalnej demonstracji i wspierania PKK. Byli przetrzymywani przez sześć dni w areszcie policyjnym, zanim zostali doprowadzeni przed prokuratora i sędziego. Skarżący twierdzili, że byli źle traktowani podczas zatrzymania i aresztu, a drugi skarżący doznał obrażeń w trakcie zatrzymania, które, jak twierdził, policja nie zapobiegła. Wszczęto krajowe postępowania karne przeciwko skarżącym, które zakończyły się ich uniewinnieniem z powodu braku dowodów, oraz dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania policjantów, które zostały umorzone.Rozstrzygnięcie
Trybunał uznał skargi dotyczące art. 3 i 13 za niedopuszczalne. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3, art. 5 ust. 4 i art. 5 ust. 5 Konwencji. Zasądził na rzecz każdego skarżącego 1000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz łącznie 1500 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Odrzucił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE
(Başvurular 3921/02, 35003/02 ve 17261/03)
KARAR
STRAZBURG Ocak 2007
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
USUL
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi
uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Fahriye Çetinkaya ve Akın Çağlayan
(“başvuranlar”) adlı iki Türk vatandaşı tarafından, sırasıyla 23 Ekim 2001, 13 Temmuz 2002
ve 6 Mayıs 2003 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan üç başvurudan
(3921/02, 35003/02, 17261/03) kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuranlar sırasıyla 1978 ve 1980 doğumlu olup İstanbul’da yaşamaktadır.
A. Başvuranların yakalanma ve gözaltına alınmalarına ilişkin olaylar Temmuz 2001 tarihinde başvuranlar, Ümraniye’de yapılan yasadışı bir eyleme
katıldıkları şüphesiyle yakalanmış ve Ümraniye Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüşlerdir.
Olay günü polis memurları tarafından düzenlenen ve başvuranlar tarafından imzalanan
tutuklama raporlarına göre 15 kişilik bir grup yan sokaklara çöp tenekeleri ile engel kurarak
ana caddeyi trafiğe kapatmış ve bir protesto gösterisi başlatmışlardır. Grup, meşaleler
taşımakta ve PKK1 lehine sloganlar atmaktaydı. Polislerin yaklaştığını fark edince grup
kaçmaya başlamıştır. Polis tarafından protestoculardan biri olduğu tespit edilen birinci
başvuran olay yerinde yakalanmıştır. İkinci başvuran ise bir kovalamanın ardından
yakalanmıştır. Polis, şahsı linç edilmekten korumuştur. Tutuklama raporunda ikinci
başvuranın dudağından yaralandığı da belirtilmiştir.
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde bir doktor tarafından yapılan muayenesini takiben Temmuz 2001 tarihli tıbbi rapor ikinci başvuranın üst dudağında tahriş ve göğsünün sağ
tarafında 5-15 cm’lik hiperemi bulunduğunu belirtmiştir. Kalp-göğüs cerrahisi ve kulak-
burun-boğaz uzmanlarına gösterilmesinin gerekli olduğu kaydedilmiştir.
Daha sonra başvuranlar İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi’ne
teslim edilmiştir. 31 Temmuz 2001 tarihinde Terörle Mücadele Dairesi’nin talebi üzerine
İstanbul DGM Savcısı başvuranların gözaltı süresini 2 Ağustos 2001 tarihine kadar uzatmıştır. Ağustos 2001 tarihinde savcı başvuranların gözaltı süresini üç gün daha uzatmıştır. ve 4 Ağustos 2001 tarihlerinde Adli Tıp Kurumu’nda yapılan muayenelerinde
başvuranların vücudunda darp izine rastlanmamıştır.
Başvuranlar 4 Ağustos 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmış ve
haklarındaki tüm suçlamaları reddetmişlerdir. Ne yazılı olduğunu okumadıkları polis
ifadelerini imzalamaya zorlandıklarını savunmuşlardır. Sonrasında başvuranlar İstanbul
DGM’deki bir yargıç karşısına çıkarılmıştır. Birinci başvuran, vücudunda iz bulunmamasına
rağmen, polis nezaretinde işkenceye uğradığını öne sürmüştür. İkinci başvuran polis
memurlarının kendisini dövdüğünü, saçlarını çektiğini ve aşağıladığını belirtmiştir. Ne var ki Kürdistan İşçi Partisi
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI ve 4 Ağustos 2001 tarihli muayene raporu sonuçlarını teyit etmiştir. Mahkeme tutukluluk
halinin devamı talimatını vermiştir. Ağustos 2001 tarihinde Adli Tıp Kurumu’ndan başka bir doktor ikinci başvuranla
ilgili raporunda, 29 Temmuz 2001 tarihli rapor ışığında, ancak başvuranın göğüs ve kulak-
burun-boğaz uzmanları tarafından muayenesinin ardından nihai bir rapor hazırlayabileceğini
belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı başvuranın tıbbi kontrol için bir hastaneye nakledilmesi
talimatını vermiş, Sağlamcılar Devlet Hastanesi kulak-burun-boğaz kliniğinin 8 Ağustos 2001
tarihli raporunda başvuranın sağlık durumunun iyi olduğu kaydedilmiştir.
B. Başvuranlar hakkında yapılan cezai işlemler Ağustos 2001 tarihinde İstanbul DGM Savcısı başvuranları, TCK’nın 169. maddesi
uyarınca PKK’ya yardım ve yataklık etmekle suçlayan bir iddianame sunmuştur.
İstanbul DGM’deki ilk duruşma 1 Kasım 2001 tarihinde yapılmıştır. Mahkeme
görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Ümraniye Asliye Ceza Mahkemesi’ne
sevketmiştir. Ayrıca başvuranların adreslerinin sabit olması nedeniyle tutuksuz yargılanmaları
talimatını vermiştir. Şubat 2004 tarihinde Ümraniye Asliye Ceza Mahkemesi başvuranları delil
yetersizliğinden serbest bırakmıştır.
C. Polis memurları hakkında yapılan soruşturma Ağustos 2001 tarihinde başvuranların avukatı iki ayrı dilekçe ile Fatih Savcılığı’na
başvurarak başvuranların yakalanma ve polis nezareti sırasında tabi tutuldukları kötü
muameleden şikâyetçi olmuştur. Birinci başvuranın polis nezaretinde dövüldüğünü,
küfredildiğini ve tecavüzle tehdit edildiğini öne sürmüştür. İkinci başvuranla ilgili dilekçede
ise avukat, başvuran halk tarafından linç edilmek istenirken polisin özellikle pasif kaldığını
savunmuştur. Ayrıca başvuranın gözlerinin bağlandığı, hakarete uğradığı ve dövüldüğü
yönünde şikâyette bulunmuştur. Başvuranın testisleri sıkılmış ve boğulma korkusu yaratmak
için burun ve ağzı örtülmüştür. Emniyet Müdürlüğü’nün katlarını temizlemeye zorlanmıştır.
Ek olarak avukat, her iki başvuranın doktorların kendilerini tam olarak muayene
etmemesinden ve polis memurları muayenede hazır bulunduğu için yaralarını
söyleyememekten şikâyetçi olduğunu kaydetmiştir.
Fatih Cumhuriyet Savcısı başvuranlara kötü muamele ettikleri iddia edilen dört polis
memuru hakkında soruşturma başlatmıştır. 5 Mart 2002 tarihinde Savcı, ikinci başvuranın 29
Temmuz 2001 tarihli tıbbi raporunda belirtilen yaralanmasına polis tarafından kurtarılıp
yakalanmasından önce onu linç etmeye çalışan insanların neden olduğuna hükmederek
takipsizlik kararı vermiştir. Ayrıca başvuranın iddialarını destekleyen delil bulunmadığını
tespit etmiştir. İkinci başvuran 25 Mart 2002 tarihinde takipsizlik kararına itiraz etmiştir. 6
Mayıs 2002 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddetmiştir. Ağustos 2002 tarihinde Cumhuriyet Savcısı delil yetersizliği sebebiyle ilk başvurana
kötü muamele ettiği iddia edilen polis memurları hakkında takipsizlik kararı vermiştir.
Başvuran 3 Eylül 2002 tarihinde karara itiraz etmiştir. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi itirazı Aralık 2002 tarihinde reddetmiştir.
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
HUKUK
Başvuranlar, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olarak, gözaltı sırasında çeşitli kötü
muamelelere maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir. İkinci başvuran aynı zamanda yakalanması
sırasındaki kötü muameleden şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 13. maddesine atıfla kötü
muamele iddialarıyla ilgili etkili soruşturma yapılmadığını savunmuşlardır. Ayrıca AİHS’nin §§ 3, 4 ve 5. maddelerine atfen gözaltı sürelerinin uzunluğu ve gözaltına alınmalarının
kanuna uygunluğuna itiraz edememeleri ve bu bağlamda ulusal mahkemelerden tazminat
talep edememelerinden şikâyetçi olmuşlardır.
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
A. AİHS’nin 3. maddesi
Başvuranlar, AİHS’nin aşağıda verilen 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye tabi
tutulduklarını savunmuştur.
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
Her ikisi de iddialarını destekleyen herhangi bir tıbbi rapor sunmaksızın; birinci
başvuran İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi’ndeki gözaltı sırasında
dövüldüğünü ve tecavüzle tehdit edildiğini savunmuş, ikinci başvuran ise gözlerinin
bağlanmış, dövülmüş, saçları çekilmiş, hakarete uğramış, testisleri sıkılmış ve boğulma
korkusu yaratmak için ağız ve burnunun kapatılmış olmasından şikâyetçi olmuştur. Emniyet
Müdürlüğü’nün katlarını temizlemeye zorlanmış olmaktan şikâyetçi olmuştur. Ek olarak
ikinci başvuran yakalanması sırasında hakkındaki suçlamaları duyan üçüncü şahısların
kendisini linç etme girişiminde bulunduğunu iddia etmiştir. Tutuklama raporu ve 29 Temmuz tarihli sağlık raporu son iddiayı teyit etmiş, dudağında kanama ve göğsünde bir miktar
hiperemi oluştuğunu tespit etmiştir. Ancak başvuran ayrıca polisin kendisini linç girişiminden
koruyamadığını iddia etmiştir.
Hükümet, birinci başvurana ilişkin tüm sağlık raporlarının vücudunda darp izi
bulunmadığını belirttiğini savunmuştur. Bununla birlikte ikinci başvurana ilişkin 29 Temmuz tarihli rapor üst dudağında tahriş ve göğsünde hiperemi olduğunu belirtse de Hükümet
bunun, muamelenin AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmesi seviyesine ulaştığını göstermek
için yeterli delil olmadığını savunmuştur.
Mahkeme, 3. maddenin demokratik toplumların en temel değerlerini güvence altına
aldığını hatırlatarak sözkonusu maddenin ihlali iddiasında delilleri değerlendirirken “makul
şüphenin ötesinde” kanıt standardını benimsemiş olduğunu anımsar (Avşar – Türkiye,
25657/94). Ancak bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun neticeler veya
reddedilmemiş benzer maddi karinelerin birarada yer almasından kaynaklanabilir (İrlanda –
İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25).
Mahkeme, görevinin yan niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında
kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede dikkatli
olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr – İngiltere, 28883/95). Bununla birlikte
somut davada olduğu gibi iddiaların AİHS’nin 3. maddesine dayandığı durumlarda Mahkeme
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
özellikle ayrıntılı bir inceleme yapmalıdır (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan
sonra Ribitsch – Avusturya, A Serisi, no. 336 ve Avşar, yukarıda anılan).
Mahkeme, somut davada yakalandıkları ve polis nezaretinde tutuldukları sürede
başvuranların 3. maddenin yasakladığı muamelelere uğramış olup olmadığı hakkında şüpheye
neden olan bir takım ögelerin bulunduğunu kaydeder.
Mahkeme, ilk olarak başvuranların ulusal mercilere arzettikleri kötü muamele
iddialarının tutarsız olduğunu belirtir. Başvuranların Cumhuriyet Savcısı ve Hakim huzurunda
verdikleri ifadeler 22 Ağustos 2001 tarihli dilekçelerinde belirtilen ve avukatları tarafından
tanzim edilen iddialarından farklıydı. Mahkeme dilekçelerin başvuranların önceki ifadelerinde
adli makamların dikkatine sunulmayan birçok ilave şikayeti dile getirdiğini gözlemler.
İkinci olarak; ikinci başvuranla ilgili 29 Temmuz 2001 tarihli rapor haricinde hiçbir
tıbbi muayene başvuranların vücudunda kötü muamele izleri bulunduğunu göstermemiştir.
Mahkeme, sözkonusu raporlarda detayların bulunmayışından haberdardır. Yine de dava
dosyasında bu rapor bulgularını tartışmaya açabilecek veya başvuranların iddialarını
destekleyecek delil bulunmadığını kaydeder (Sevgin ve İnce – Türkiye, no. 46262/99).
Üçüncü olarak Mahkeme, 29 Temmuz 2001 tarihli tıbbi raporun ikinci başvuranın üst
dudağında tahriş ve göğsünde hiperemi olduğunu belirttiğini gözlemler. Bu yaralanmalara
başvuranın yakalanması sırasında onu linç etmeye çalışan üçüncü şahısların neden olduğu
konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. O halde somut davadaki soru, polisin
ikinci başvuranı üçüncü şahısların saldırılarından Devlet’in AİHS’nin 3. maddesinde belirtilen
pozitif yükümlülüklerinin ihlaline neden olacak derecede koruyamamış olup olmadığıdır.
Mahkeme, üçüncü şahıslar tarafından saldırıya uğradığında başvuranın iddia ettiği gibi polis
pasif kalsaydı başvuranın fiziki durumunun nasıl olacağı üzerine tahmin yürütmek arzusunda
değildir. Ancak dava dosyasında olayları başvuranca aktarıldığı şekliyle doğrulayan delil
bulunmadığını belirtir.
Sonuç olarak elindeki deliller Mahkemeyi makul şüphelerin ötesinde başvuranların kötü
muameleye maruz bırakıldığı ve polisin ikinci başvuranı linç edilme tehlikesinden
koruyamadığı sonucuna götürmemektedir.
Mahkeme, sözkonusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve AİHS’nin 35 §§ ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini kaydeder.
B. AİHS’nin 13. maddesi
Başvuranlar kötü muamele iddialarına ilişkin iç hukukta etkili çareler bulunmamasından
şikâyetçi olmuştur.
Hükümet başvuranların görüşünü reddetmiştir.
Mahkeme AİHS’nin 13. maddesinin şikâyet ne kadar esasa ait olmasa da bireylerin
sahip olabileceği Sözleşme mağduriyetleri için iç hukuk yolu bulunmasını gerektirdiği
şeklinde kesin olarak yorumlanamayacağını hatırlatır. Mağduriyet Sözleşme şartlarına göre
savunulabilir olmalıdır (bkz. özellikle Boyle ve Rice – İngiltere, A Serisi no. 131). Yukarıdaki
tespitler ışığında Mahkeme başvuranların 3. maddedeki haklarına ilişkin ihlale dair, 13.
madde bağlamında çare gerektirecek savunulabilir bir iddiaları bulunmadığı kanaatindedir.
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça dayanaktan
yoksundur ve 35 § 4 maddesi uyarınca reddi gerekir.
C. Başvuranların şikâyetlerinin kalan kısmı
Mahkeme başvuranların şikâyetlerinin kalan kısmının AİHS’nin 35 § 3. maddesinin
anlamı bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca bunlar başka
hiçbir gerekçeye dayanarak kabuledilmez değildir. O halde kabuledilebilir olarak ilan
edilmelidir.
II. ESASLAR
Başvuranlar AİHS’nin 5 §§ 3, 4 ve 5. maddelerine atıfla gözaltında kaldıkları sürenin
haddinden fazla uzun olması ve tutuksuz yargılanma taleplerinin mahkemece ciddi olarak
dikkate alınmamasından şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca gözaltı süresince çalışmalarına engel
olunduğunu ve sonuç olarak mali zarara uğradıklarını savunmuşlardır. AİHS’nin 5.
maddesinin ilgili kısmı aşağıdadır:
“3. Bu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan
herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır;
kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük
kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi
halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru
olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.”
A. AİHS’nin 5 § 3. maddesi
Hükümet başvuranın gözaltı süresinin olay anında yürürlükte olan ulusal kanunlara
uygun olduğunu savunmuştur.
Mahkeme, halihazırda birkaç olayda terör suçlarının soruşturulmasının yetkilileri
şüphesiz özel problemlerle karşı karşıya getirdiğini kabul etmiştir (bkz. Brogan vd. –
İngiltere, A Serisi no. 300-A). Ne var ki bu, bir terör suçu bulunduğunu değerlendirdiklerinde
yetkililerin ulusal mahkemelerin etkili denetiminden ve dolayısıyla AİHS’nin denetim
kurumlarından bağımsız olarak şüphelileri yakalama ve gözaltında tutmakta 5. maddeye göre
kayıtsız şartsız yetkiye sahip olduğu anlamına gelmemektedir (bkz. diğerleri yanında Murray,
yukarıda anılan).
Mahkeme başvuranların polis nezaretinde kaldıkları sürenin altı gün olduğunu dikkate
alır. Brogan ve Diğerleri davasında adli denetimden uzak dört gün altı saatlik polis
nezaretinin aslında bir bütün olarak toplumu terörden korumayı amaçlamasına rağmen
AİHS’nin 5 § 3. maddesinde belirtilen katı sınırlamaları aşmış olduğunu hatırlatır (Brogan ve
Diğerleri, yukarıda anılan).
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
Başvuranların suçlandığı eylemlerin terörist bir tehditle bağlantılı olduğu
düşünüldüğünde bile Mahkeme, adli müdahale olmaksızın onları altı gün alıkoymanın
zorunlu olduğunu kabul edemez.
Bu nedenle AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.
B. AİHS’nin 5 § 4. maddesi
Hükümet, olay zamanında yürürlükte olan 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri
Kanununun 16. maddesinin; bu mahkemelerin görev alanına giren suçlarda yakalanan veya
tutuklanan şahsın en geç kırk sekiz saat içinde hakim önüne çıkarılması gerektiğini,
olağanüstü hal bölgelerinde toplu olarak işlenen suçlarda bu sürenin on beş gün olduğunu
belirttiğini savunmuştur. Başvuranların gözaltında bulundurulmalarının hukuka uygunluğuna
itiraz etmek için etkili bir hukuk yoluna sahip olduklarını ifade etmişlerdir. Ancak sözkonusu
hukuk yolunun yasal dayanağını belirtmemişlerdir.
Mahkeme, Sakık ve Diğerleri – Türkiye (Raporlar 1997-VII) kararında olay zamanında
başvuranların gözaltında bulundurulmalarının hukuka uygunluğuna Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde itiraz edebilecekleri etkili bir hukuk yolu bulunduğu konusunda ikna
olmamış olduğunu anımsar. Somut davada sözkonusu karardan sapmak için sebep
görmemektedir (bkz. Dalkılıç – Türkiye, no. 25756/94). Başvuranların hakim önüne
çıkarılmadan önceki altı günlük gözaltı süresine gelince; olay zamanında ilgili iç hukuka göre
yasal olmakla birlikte 5 § 4 maddesindeki “kısa bir süre içinde” kavramına ters düşmektedir
(bkz. Sakık ve Diğerleri, yukarıda anılan).
Sonuç olarak Mahkeme AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiği tespit etmiştir.
C. AİHS’nin 5 § 5. maddesi
Hükümet Anayasa’nın 19. maddesine göre özgürlüğü kısıtlanmış şahsın dava hakkında
ivedilikle karar verecek ve derhal salıverilme talimatı verecek adli makamlar nezdinde
kovuşturma başlatma hakkına sahip olduğunu ileri sürmüştür. Hukuka aykırı alıkoyma
durumunda 466 sayılı Kanun uyarınca hukuka aykırı olarak yakalanan veya gözaltına alınan
şahısların taleplerini birinci derece mahkemesinin nihai kararını takip eden üç ay içinde
sunmaları halinde tazminat kazanabileceklerini savunmuşlardır.
Mahkeme 466 sayılı Kanun bağlamında tazminat davasının ancak özgürlüğün kanunsuz
olarak kısıtlanması sonucunda uğranan zararlar için açılabileceğini belirtir. Başvuranın polis
nezaretinde tutulmasının iç hukuka uygun olduğunu gözlemler. Bu nedenle başvuranların 466
sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat almaya hakları bulunmuyordu (bkz. Sakık ve
Diğerleri, yukarıda anılan).
Bu nedenle Mahkeme AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
A. Tazminat
Başvuranlar kişi başı 10,000 Euro manevi tazminat talep etmişlerdir. Ayrıca maddi
tazminat olarak kişi başı 2,000 Euro talep etmişlerdir.
Hükümet başvuranların taleplerine itiraz etmiştir.
Mahkeme tespit edilen ihlal ve talep edilen maddi tazminat arasında herhangi bir
nedensel bağ kurmamaktadır; bu nedenle sözkonusu talebi reddeder. Ancak başvuranların
uygulamanın kanuna uygunluğuna itiraz etme fırsatı bulamadan altı gün alıkonulmalarından
doğan, sıkıntı gibi, sadece ihlalin tespitiyle yeterince tazmin edilemeyecek manevi zararlara
uğramış olduğunu kabul eder. İçtihadını göz önünde bulundurarak ve eşitlik temelinde bir
değerlendirme ile Mahkeme her bir başvurana 1,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar
vermiştir.
B. Mahkeme masrafları
Başvuranlar ayrıca yerel makamlar ve AİHM’deki masraflar için toplam 6,000 Euro
talep etmiştir.
Hükümet başvuranların bu başlık altındaki taleplerinin temelsiz olduğunu savunmuştur.
AİHM’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için
yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.
Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM,
başvuranlara ortak olarak toplam 1,500 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar
vermiştir.
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranların polis nezaretinde bulunduruldukları süreyle ilgili ve gözaltına alınmalarının
hukuka uygunluğuna itiraz edip 5. maddenin ihlal edildiği iddiasıyla tazminat elde
edilmesi için yol bulunmayışına ilişkin şikâyetlerinin kabuledilebilir, başvurunun kalan
kısmının ise kabuledilmez olduğuna;
2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;
5. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk
Lirası’na çevrilerek:
ÇETİNKAYA VE ÇAĞLAYAN – TÜRKİYE KARARI
(i) her bir başvuran için 1,000 Euro (bin Euro) manevi tazminat,
(ii) mahkeme masrafları için ortak olarak 1,500 Euro (bin beş yüz Euro),
(iii) bu miktarlar üzerine uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 23 Ocak tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
S. DOLLÉ
J.-P. COSTA
Zabıt Kâtibi
Başkan
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 16.07.2026. · Źródło