39324/98

WyrokETPCz2003-01-28ECLI:CE:ECHR:2003:0128JUD003932498

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długotrwałe tymczasowe aresztowanie, brak niezawisłości i bezstronności sądu oraz przewlekłość postępowania karnego naruszyły prawa skarżącej wynikające z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długość aresztu tymczasowego (ponad 7 lat) była nieuzasadniona, ponieważ sądy krajowe nie przedstawiły wystarczających i skutecznych powodów jego przedłużania, często opierając się jedynie na "stanie dowodów i charakterze przestępstwa" bez oceny ryzyka ucieczki czy zniszczenia dowodów. W kwestii art. 6 ust. 1, ETPCz potwierdził swoje wcześniejsze orzecznictwo (Incal, Çıraklar), stwierdzając, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa, orzekającego w sprawie cywila, budzi uzasadnione wątpliwości co do niezawisłości i bezstronności sądu. Ponadto, Trybunał uznał postępowanie karne za przewlekłe (ponad 7 lat), przypisując opóźnienia władzom krajowym, w tym długotrwałemu procesowi ustalania tożsamości skarżącej i nieskutecznym próbom przesłuchania świadka.
Stan faktyczny
Skarżąca, Halise Demirel, obywatelka Turcji, została aresztowana 28 września 1991 roku w trakcie operacji przeciwko PKK, posiadając fałszywy dowód tożsamości, dokumenty PKK, granat i pistolet. Została oskarżona o przynależność do organizacji terrorystycznej i osadzona w areszcie tymczasowym. Jej sprawa była rozpatrywana przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakır, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy. Postępowanie trwało ponad siedem lat, a areszt tymczasowy skarżącej trwał do momentu jej skazania 21 października 1998 roku na 22 lata i 6 miesięcy pozbawienia wolności.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezawisłości i bezstronności sądu. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu przewlekłości postępowania karnego. Uznaje, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych skarg na podstawie art. 6 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącej 6 000 EUR tytułem szkody majątkowej i niemajątkowej oraz 3 200 EUR tytułem kosztów i wydatków, powiększone o odsetki. Oddala pozostałe roszczenia skarżącej dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   Halise DEMİREL-TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 39324/98)   NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Haklan   Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının   tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı   Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan   amaçlarla alıntılanabilir.   Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Halise Demirel’in (“Başvuran”), 20 Kasım 1997   tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşmenin "AİHS" eski 25.   maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na "AİHK", AİHS’nin   in 5§3 ve 6§1 maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvurudur (Başvuru no:   39324/98).   doğumlu olan Başvuran, Halise Demirel, Türk vatandaşı olup Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi “AİHM” önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Sn. Mesut ve Meral Bektaş   tarafından temsil edilmektedir. Başvuran, şu an Batman Cezaevi’nde bulunmaktadır.   OLAYLAR   A. Başvuranın yakalanması ve gözaltına alınması   Başvuranın imzaladığı ve polis tarafından 28 Eylül 1991 tarihinde düzenlenen yakalama   tutanağına göre PKK aleyhinde yürütülen bir operasyon sırasında Başvuran, Halise Ayyıldız   adına düzenlenmiş sahte bir kimlik, PKK’ya ait belge, el bombası ve bir tabancayla   yakalanmış ve 17 kişiyle birlikte gözaltına alınmıştır.   Ekim 1991 tarihinde, Van Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin talebi üzerine   Van Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini 8 gün uzatmıştır.   Başvuran adı geçen şube tarafından 6 Ekim 1991 tarihinde sorgulanmış ve daha sonra   Diyarbakır’a nakil edilmiştir.   B. Tutuklama   Ekim 1991 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine Başvuran   Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (kısaca “Mahkeme”) tarafından   tutuklanmıştır.   Kasım 1991 tarihli iddianamesiyle Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, TCK’nin 168/1 maddesi   çerçevesinde silahlı çete oluşturmaktan Başvuran ve diğer 17 sanık aleyhinde dava açmıştır.   Ocak 1994 tarihli bir karar ile Mahkeme, Başvuran ile birlikte dört kişi hakkında   toplanacak delillerin yargılamayı uzatacağından dolayı, dava dosyasının diğer 17 kişiye ait   dava dosyasından ayrılmasına karar vermiştir.   Nisan 1994 tarihli duruşmada, mezkur Mahkeme “kanıtların durumu ve suçun niteliği   bakımından” Başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.   Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme, Başvuranın kimliğini saplamak amacıyla nüfus   cüzdan örneğini talep etmiştir. Ayrıca, Başvuran ile birlikte tutuklanan ve yargılanan diğer   şahısların dava dosyasının Yargıtay’da sonuçlanmasını beklemeye karar vermiştir.   Aynı gün Mahkeme, Cizre Asliye Ceza Mahkemesi’nden istinabe yoluyla görgü tanığı   Abdulhakim Güven (“A.G.”)’in ifadesinin alınmasını ve 18 Haziran 1994 tarihli duruşmaya   kadar gönderilmesini talep etmiştir.   Ekim 1994 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanı, A.G.’in Diyarbakır Jandarma   Komutanlığında görevli olduğunu Cizre Cumhuriyet Savcılığına bildirmiştir.   Ekim 1994 tarihli bir yazı ile Cizre Asliye Ceza Mahkemesi bu bilgiyi Mahkeme’ye   aktarmıştır.   Ekim 1994 tarihinde Mahkeme, A.G.’in 14 Aralık 1994 tarihli duruşmada hazır   bulundurulması için Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na celp göndermiştir.   Kasım 1994 tarihinde, söz konusu celbe karşı Diyarbakır Jandarma Komutanlığı A.G.’nin   görevli olmadığını, Cizre’de bulunduğunu ve açık adresinin bilinmediğini belirtmiştir.   Ocak 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, Mahkeme’ye A.G.’nin bir itirafçı   olarak PKK tarafından tespit edilmemesi için sık sık adres değiştirdiğini ve ona ait olan tüm   resmi yazıları bildirdiğini belirtmiştir.   Şubat 1995 tarihli yazı ile Mahkeme, A.G.’nin 22 Mart 1995 tarihli duruşmada hazır   bulundurulması için aleyhinde celpname düzenlendiğini Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na   bildirmiştir. Ayrıca, Başvuranın soyadının Ayyıldız değil Demirel olarak tespit edildiğini   belirtmiştir.   Şubat 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, Mahkeme’ye A.G.’nın   bölüğünde mevcut olmadığını bildirmiştir.   Mart 1995 tarihinde Mahkeme, Diyarbakır Jandarma Komutanlığına yazarak 3 Mayıs 1995   tarihli duruşmaya ilişkin Başvuran hakkında celp müzekkeresi çıkarıldığını vurgulamıştır.   Mart 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, A.G.’nin birliğinde mevcut   olmadığını ve Jandarma Asayiş Komutanlığına bağlı Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele   Tim Komutanlığı’na yazılması gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir.   Nisan 1995 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi Müdürlüğü A.G.’in 9 Kasım 1993 tarihinde   Diyarbakır Merkez Kapalı Cezaevine nakil edildiğini mezkur savcılığa bildirmiştir.   Mayıs, 7 Haziran ve 10 Temmuz 1995 tarihli yazışmalarda Mahkeme, A.G.’in aleyhinde 7   Haziran 1995 tarihli duruşma için celpname çıkarıldığını Jandarma Asayiş Komutanlığı’na   bildirmiştir.   ve 18 Temmuz 1995 tarihlerinde, Jandarma Asayiş Komutanlığı, A.G.’nin şubesinde   görevli olmadığını belirtmiştir.   Eylül 1995 tarihli yazısında Mahkeme DGM, Cizre DGM ve Cizre Jandarma   Komutanlığından A.G.’nin adresinin tespit edilmesini ve 8 Kasım 1995 tarihli duruşmadan   haberdar edilmesini talep etmiştir.   Kasım 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı görgü tanığının Diyarbakır Jandarma   Komutanlığında görevli olduğunu DGM’ye bildirmiştir.   Aralık 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, görgü tanığının Diyarbakır Asayiş   Komutanlığında çalıştığını yinelemiştir.   Ocak 1996 tarihli yazışmasında Mahkeme, A.G’in 28 Şubat 1996 tarihli duruşmaya   çağırılması yönünde Savcılığa müzekkere yazmıştır.   Ocak 1996 tarihinde, Jandarma Asayiş Komutanlığı, A.G.’nin kendi bünyesinde   çalışmadığını Mahkeme’ye bildirmiştir.   Mart 1996 tarihinde Mahkeme’nin talebi üzerine Diyarbakır Jandarma Komutanlığı,   A.G.’nin ne kendi bünyesinde ne de Jandarma Asayiş Komutanlığında çalışmadığını   bildirmiştir.   Mayıs 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, görgü tanığı A.G.’nın bulunamamasının   yargılamanın uzamasına neden olacağından dolayı, dinlenmesine gerek olmadığına karar   vermiştir.   Haziran 1996 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi, müvekkilinin PKK örgütüne yeni   militanlar bulmaktan ve yasadışı yayın dağıtmaktan itham edildiğini belirtmiştir.   Eylül 1997 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi müvekkili aleyhinde hiçbir kanıtın   bulunmadığını ve 6 yıldır süren yargılamanın AİHS’ne uygun olmadığını iddia etmiştir.   Eylül 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, suç ortakları tarafından 5 Haziran 1996 tarihinde   yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay’ın nihai kararının beklenmesine karar vermiştir.   Mahkeme, kanıtların durumu ve suçların niteliği gözönüne alındığında başvuranların   tutululuk hallerinin (8 Nisan, 1 Haziran, 18 Temmuz, 26 Ekim ve 14 Aralık 1994, 1 Şubat, 7   Haziran, 7 Temmuz, 13 Eylül ve 8 Aralık 1995, 17 Ocak, 28 Şubat, 3 Nisan ,5 Ağustos, 25   Eylül, 23 Ekim ve 11 Aralık 1996, 19 Şubat , 26 Mart, 14 Mayıs, 2 Temmuz, 10 ve 22 Eylül   1997) tarihli duruşmalarda devamına karar vermiştir.   Mahkeme, 26 Ekim ve 14 Aralık 1994, 22 Mart, 3 Mayıs ve 6 Aralık 1995 ve 15 Mayıs 1996   tarihli duruşmalarda ise her hangi bir gerekçe beyan etmemiştir.   Eylül 1997 tarihli tedbir kararına istinaden mahkeme, başvuranın tahliye talebini gerekçe   göstermeksizin reddetmiştir.   Haziran ve 24 Aralık 1997, 25 Şubat, 1 Nisan, 6 Mayıs ve 3 Haziran 1998 tarihli   duruşmalarda Mahkeme, Yargıtay’ın kararının beklenmesine ve Başvuranın tutukluluk halinin   devamına karar vermiştir.   Temmuz 1998 tarihinde, mahkeme, dava dosyasının Yargıtay tarafından ilk dereceli   mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir.   Mahkeme 13 Haziran, 9 Eylül ve 14 Ekim 1998 tarihli duruşmalarda, Başvuranın tutukluluk   halinin devamına karar vermiştir.   Ekim l998 tarihinde, TCK’nın 168/2. maddesi ve 3713 Sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca,   iki sivil ve bir asker hakimden oluşan Mahkeme, Başvuranı, PKK mensubu olmaktan 22 yıl 6   ay ağır hapis cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme gerekçesinde, Başvuranın gözaltı sırasında   vermiş olduğu ifadesinde itham edildiği suçları kabul ettiğini, savcılık makamında ise 1990   yılında PKK’ya katıldığını ve bir arama sırasında üzerinde bir silah ve el bombasıyla   yakalandığını kabul ettiğini ve hakim karşısında ise PKK’ya üye olduğunu ancak hiçbir   eyleme katılmadığını, Jiyan ve Gurbat kod adlarını kullandığını ve Van’a yeni üye bulmak   için geldiğini belirmiştir.   Mayıs 1999 tarihinde tebliğ edilen 12 Mayıs 1999 tarihli karar ile Yargıtay, ilk derece   mahkemesinin kararını onamıştır.   HUKUKA DAİR   I.   AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   AİHS’nin 5§3 maddesine atıfta bulunan Başvuran, tutukluluk halinin uzunluluğundan   şikayetçidir.   Başvuran, Mahkeme’nin sadece itham edildiği suçun niteliğine dayanarak tutukluluk halinin   devamına karar verdiğini ve söz konusu gerekçenin AİHS’nin 5§3 maddesine aykırı olduğunu   belirtmiştir. Ayrıca Başvuran, Mahkeme’nin tutukluluk gerekçesini açıklarken firar etme   olasılığı, ikametgahının olmayışı, kanıtların yok edilmesi vb. gibi değerlendirmelerde   bulunmadan, kanıtların durumu ve suçun niteliğine dayandığını iddia etmektedir. Başvuran,   kimliğinin 1 Şubat 1995 tarihinde tespit edildiğini ve tüm kanıtların toplanmasına rağmen   tutululuk halinin devam edilmesine dair karar verildiğini ileri sürmektedir.   Konuyla ilgili AİHM’nin içtihatlarına atıfta bulunan Hükümet, Başvuranın tutukluluk   süresinin makul olduğu hakkında firar etme olasılığına, ikametgahın olmayışına, kanıtların   yok edilmesine, Başvuranın da katıldığı terörist faaliyetlere ve yakalanan kişi sayısına,   cezanın ve ihtam edildiği suçun niteliğine vurgu yapmıştır. Ayrıca, Hükümet, 1 Şubat 1995   tarihinde, başvuranın sahte bir kimlik yakalanmasıyla DGM’nin kimlik tespitinde zorlandığını   belirtmektedir.   AİHM öncelikle, Başvuranın tutukluluk halinin 28 Eylül 1991 tarihinde başladığını ve   Mahkeme tarafından mahkum edildiği tarih olan 21 Ekim 1998’de sonra erdiğini belirlemiştir.   AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesi tarafından öngörülen nihai kararın son aşamasında, itham   edilen suçun mahkumiyet gerekçesinin açıklanması ile tutukluk halinin sona erdiğini   hatırlatmaktadır (Bkz, 27 Haziran 1968 tarihli Wemhoff-Almanya kararı, §9 ve Labita- İtalya   kararı, no: 26772/95, § 147) Başvuranın tutukluk halinin AİHS’nin 5§3 maddesine göre 21   Ekim 1998 tarihinde sona erdiği anlaşılmaktadır. Bu halde, değerlendirmeye anılacak olan   zaman dilimi 7 yıl 23 gündür.   AİHM içtihatlarına göre, tutukluluk halinin makul süresi soyut bir değerlendirmeyle   ölçülmemektedir. Bir sanığın tutukluluk halinin makul süresi her davanın kendi gerekçesine   göre değerlendirilmelidir (Bkz, 26 Ocak 1993 tarihli W-İsviçre kararı, § 30). AİHM öncelikle,   bir tutuklama durumunda adli makamların tutukluk süresinin öngörülen makul süreyi   geçirmemekle sorumlu olduklarını belirtmektedir. Söz konusu kararların gerekçelerine ve   ilgilinin başvurularında belirttiği olaylara dayanarak AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal   edilip edilmediğini tespit etmek zorundadır (Bkz, 28 Ekim 1998 tarihli Assenov ve diğerleri-   Bulgaristan kararı, §154).   Buna karşın, mevcut dosyanın unsurlarına göre Mahkeme, Başvuranın tutukluk halinin   devamına karar verirken çoğu kez aynı gerekçeleri (“kanıtların durumu ve isnad edilen suçun   niteliği göz önüne alındığında...”) kullanmış ve her zaman aynı gerekçeyi belirtmemek için   bazen de gerekçe göstermemiştir. Yakalanan kişinin suç işlediğinden şüphelenilmesine yol   açacak nedenlerden söz etmek, tutukluk kurallarının olmazsa olmaz koşuludur. Ayrıca, söz   konusu koşul da bir müddet sonra geçerliliğini de yitirmektedir. Bu durumda, AİHM’nin, adli   makamlar tarafından gösterilen diğer gerekçelerin, özgürlüğün sınırlanmasını meşru kılıp   kılmadığını tespit etmesi gerekmektedir. Eğer bu gerekçeler “yeterli” ve “etkili” ise o zaman   AİHM, yetkili makamların yargılama sırasında “özel bir titizlik” gösterip göstermediğini   araştırmak zorundadır (Bkz, 26 Temmuz 2001 tarihli Ilıjkov-Bulgaristan kararı, § 77 ve   yukarıda anılan Labita kararı, §§ 152 ve 153).   AİHM, firar etme olasılığına, ikametgahın olmayışına, kanıtların yok edilmesine, Başvuranın   da katıldığı gibi terörist faaliyetlere ve yakalanan kişi sayısına ilişkin Hükümet tarafından ileri   sürülen iddialara katılmamaktadır. Ayrıca, buna benzer iddialar cezanın ağırlığı gerekçe   gösterilerek açıklanamaz. Başka bir deyişle, bu iddiaların mevcudiyetini teyit eden veya kaçma   ihtimalinin yargılanmak üzere tutuklu tutulmayı haklı çıkarmayacak derecede düşük olduğunu   ortaya koyan başka ilgili etkenlere göre değerlendirilmelidir. AİHM, Hükümet’in ileri sürmüş   olduğu benzeri sakıncaların adli makamlar tarafından değerlendirmeye alınmadığını   belirtmektedir (Bkz, 26 Haziran 1991 tarihli Letellier-Fransa kararı, § 43, 27 Ağustos 1992   tarihli Tomasi-Fransa kararı, § 98, 8 Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargin-Türkiye kararı, §   ve 8 Haziran 1995 tarihli Mansur-Türkiye kararı, § 55).   Bu bağlamda AİHM, tutukluluk gerekçelerine dayanarak yetkili makamların 7 yıl süren bir   tutukluluktan sonra hangi risklerle karşı karşıya kalındığını açıklamak zorunda olduğunu   vurgulamaktadır (Bkz, 31 Temmuz 2001 tarihli Zannouti-Fransa kararı, § 44 ve 45 ve   yukarıda zikredilen W-İsviçre kararı, § 33).   AİHM, ön soruşturmanın 6 Ekim 1991 tarihinde sona erdiğini, 10 Ocak 1992 tarihinden 1   Şubat 1995 tarihinde kadar -özellikle uzun bir süre- Mahkeme’nin Başvuranın kimliğini tespit   etmek amacıyla nüfus cüzdan örneğini istediğini ve Başvuranın dava dosyasını diğer   sanıklarınkinden ayırdığını belirtmektedir.   Sonuçta AİHM, söz konusu zaman diliminde Başvuranın tutuklu kalmasının AİHS’nin 5§3   maddesinin ihlaline neden olduğunu belirtmektedir.   Buna istinaden, mezkur madde ihlal edilmiştir.   II.   AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   A. Mahkeme’nin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin   AİHS’nın 6§1 maddesine atıfta bulunan Başvuran, Mahkeme’nin (Diyarbakır 1 No’lu Devlet   Güvenlik Mahkemesi’nin) bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığını iddia etmiştir.   Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye kararına dayanan Başvuran, adil bir mahkeme tarafından   yargılanmadığını, DGM’lerin statüsünde yapılan son değişikliklerden muaf tutulduğunu ve   karar gerekçesini açıklayan üç hakimden birinin asker kökenli olduğunu ileri sürmüştür.   Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki   Kanun’un, Anayasa’nın 143. maddesine değişiklik getiren 18 Haziran 1999 tarihli Kanun ile   değiştirildiğini ve bu tarihten itibaren hiçbir askeri hakimin DGM bünyesinde görev   almadığını belirtmiştir.   AİHM, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-Türkiye ve yukarıda anılan Incal kararında, benzer   şikayetleri incelediğini belirtmiştir. DGM bünyelerinde görev alan askeri hakimlerin statüleri   ile ilgili diğer konuların tartışıldığını ve sözkonusu hakimlerin üstlerinden emir alan ordu   mensupları olduklarını ve atanmalarına ilişkin kararların birçoğunun idari makamlar ve ordu   tarafından alındığını belirtmiştir.   AİHM, Hükümet’in sunduğu bilgilere göre Türk yasalarında yapılan son değişikliklerin bir   biçimde AİHS’nin yükümlülüklerini yerine getirdiğini vurgulamakta ve görevinin sadece   konuyla ilgili koşulları değerlendirmek olduğunu; olay tarihinde meydana gelen   değişikliklerden dolayı Başvuranın davasının geçerli bir hukuki gerekçesinin bulunmadığına   dair karar alamayacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Sadak ve diğerleri-Türkiye Davası, no:   29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, §38).   AİHM’nin görevi Mahkeme’nin Başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edip etmediğini ve   Başvuranı yargılayan mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına dair meşru gerekçelerin   bulunup bulunmadığını tespit etmektir (Yukarıda bahse konu olan Incal kararı, §70 ve   Çıraklar kararı §38).   Bu açıdan AİHM, Başvuranın sivil olması münasebetiyle daha önce Incal ve Çıraklar   kararlarında olduğu gibi varmış olduğu sonuçtan farklı düşünmek için hiçbir gerekçenin   bulunmadığını kanısındadır. Mevcut davada Başvuran, Mahkeme’nin üyelerinden birinin ordu   mensubu olması sebebi ile dava ile hiçbir ilgisi olmayan konulardan haksız biçimde   etkilenebileceğinden meşru olarak endişe duymaktadır. Bu nedenle, Başvuranın Devlet   Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında şüphe duyması için meşru   sebebi oluşmuştur (Bkz, yukarıda anılan Incal kararı, §72).   Sonuçta, AİHM, Başvuranı yargılayan ve mahkum eden Mahkeme’nin AİHS’nin 6. maddesi   uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar vermiştir.   B. Mahkeme’nin yargılamasının adilliği hakkında   AİHS’nin 6§1 maddesine göndermede bulunan Başvuran, mahkumiyet gerekçesinin güvenlik   güçleri tarafından yasadışı olarak toplanan kanıtlara dayandırıldığından şikayetçidir.   Başvuran, hakim karşısında, gözaltı sırasında alınan ifadelere ve hakkında ileri sürülen   iddialara itirazda bulunduğunu belirtmektedir.   Hükümet, Başvuranın mahkumiyetinin diğer yakalanan kişilerin beyanlarına göre   gerekçelendirildiğini ifade etmektedir.   AİHM, yukarıda varmış olduğu sonuçlar ışığında Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına   ilişkin şikayetlere daha önce cevap verdiği kanısındadır ve 6. maddesine ilişkin diğer   şikayetleri incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir (Bkz, yukarıda anılan Sadak ve   diğerleri kararı (N: 1), § 69).   C. Yargılamanın süresi   AİHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunan Başvuran makul bir sürede yargılanmadığından   şikayetçidir.   Başvuran, hakkında yürütülen cezai yargılamasının uzunluluğundan şikayetçi olduğunu ve   yargılananın sadece bir kişi olması nedeniyle akıbetinin bir an önce belirlenmesini isteyen bir   kişi olarak özellikle süre konusunda endişelendiğini belirtmektedir. Yargılamanın 7 yıl 7 ay   ve 14 gün gibi bir sürede sonuçlandığını ve bu sürede hal ve tutumlarından dolayı her hangi   bir ithamda bulunulmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Aksine, cezai yargılamayı yürüten   Mahkeme’nin davranışı ve ihmalkarlığını bu olaya sebebiyet vermiştir.   Ayrıca, Başvuran 19 Ocak 1994 tarihinde dava dosyasının diğer sanıkların dosyalarından   ayrıldığını, ancak 4 ay 20 gün sonra 1 Haziran 1994 tarihinde ise Mahkeme’ce davasının   görülmeye başlandığını hatırlatmıştır.   Başvuran, 26 Ekim 1994 tarihinde nüfus cüzdan örneğinin Mahkemeye sunulmasına rağmen   dava dosyasına eklenmediğini ve bu tarihten itibaren yargılama sürecinde herhangi bir   gelişme olmadığını ve karar gerekçesinin açıklanmasında Mahkeme’nin ihmalinden dolayı   yargılama süresinin uzadığını iddia etmiştir.   Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme Yargıtay’dan dava dosyasını talep etmiş ancak   söz konusu makam dosyanın bir nüshasını 3 Mayıs 1995 tarihinde, başka bir deyişle 11 ay   sonra göndermiştir. 5 Haziran 1996 tarihli duruşma sırasında Mahkeme, Yargıtay’dan asıl   dava dosyasını tekrar talep etmiştir. Dava dosyası ancak 13 Temmuz 1998 tarihinde, yani 25   ay sonra teslim edilmiştir. Bu çerçevede Başvuran, Mahkeme’nin ihmalkar davranmasının   yargılamanın uzamasına neden olduğunu belirtmektedir. Başvurana göre, nüfus cüzdan örneği   gibi bazı evrakları talep edilmesi veya A.G. adlı tanığın celp edilmesi sırasında bazı   zorlukların ortaya çıkması, Devletin diğer kurumların kendisiyle işbirliği yapmaktan kaçtığını   göstermektedir.   Sonuçta Başvuran, yargılamanın uzun sürmesinin davanın karmaşıklığından   kaynaklanmadığını, Devlet kurumlarının tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.   AİHM, prosedürün Başvuranın 28 Eylül 1991 tarihinde yakalanması ile başladığını ve   Yargıtay’ın 12 Mayıs 1999 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamasıyla sona   erdiğini hatırlatmıştır. Buna istinaden, yargılama 7 yıl 7 ay ve 14 gün sürmüştür.   AİHM, makul sürenin niteliğini, içtihatlar tarafından belirlenen kriterlere göre özellikle   davanın karmaşıklığı, Başvuranın ve yetkili makamların tutumları (Bkz, diğer kararlar   arasında, 23 Nisan 1998 tarihli Doustaly-Fransa kararı, § 39, 22 Nisan 1998 tarihli Richard-   Fransa kararı, §57, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94, §67 ve Papachelas-   Yunanistan kararı, n: 31423/96, §35) veya bir bütün olarak incelenen dava koşullarının   belirlediğini hatırlatmaktadır (Bkz, mutatis mutandiz, 7 Kasım 2000 tarihli Piccolo-İtalya   kararı, §10).   Mevcut davadaki olaylar ışığında, AİHM, Başvuranın PKK mensubu olduğu gerekçesiyle   diğer dört sanıkla birlikte yargılandığı göz önüne alındığında söz konusu davanın belirli bir   karmaşıklığa sahip olduğunu unutmamak gerektiğini belirtmektedir.   Adli makamların tutumları konusunda, AİHM, ilk olarak yalnızca devlete yüklenebilen   gecikmelerin “makul sürenin” ihlal edildiğine dair neden gösterilebileceğini hatırlatmaktadır   (Bkz, bununla birlikte, 21 Mart 2000 tarihli Gergouil-Fransa kararına, no: 40111/98,§98 ve   yukarıda zikredilen Papachelas kararına, §40). Konuyla ilgili olarak AİHM, Başvuranın 28   Eylül 1991 tarihinde yakalandığını, 9 Ekim 1991 tarihinde tutuklandığını, 5 Kasım 1991   tarihinde hakkında dava açıldığını ve 8 Nisan 1994 tarihinde ise Mahkeme tarafından   dinlendiğini kaydetmiştir. Bu çerçevede, AİHM Başvuranın nüfus bilgilerinin tespit   edilmesine ilişkin görevin ilk soruşturmayı yürüten yetkili makamlara ait olduğunu   belirmektedir.   Ayrıca, AİHM, 19 Ocak 1994 tarihli bir ara karar ile Mahkeme’nin Başvuranın dava   dosyasını diğer sanıkların dosyasından ayrılmasına karar verdiğini ve Başvuranın kimlik   bilgilerinin 1 Şubat 1995 tarihinde tespit edildiğini belirtmektedir.   AİHM, Mahkeme’nin Başvuranın dava dosyasının ayrı incelenmesine karar vermesini   müteakip Başvuranın kimliğinin tespit edilmesi amacıyla 1 Haziran 1994 tarihinden itibaren   işlemleri başlattığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin yetkili makamlardan   sadece Başvuranın nüfus cüzdan örneğini talep etmesinin 8 ay sürdüğünü ve bu gecikmeden   yetkili makamların sorumlu olduğunu belirtmiştir.   AİHM, Mahkeme’nin 1 Haziran 1994 tarihli duruşmasında, A.G. adlı tanığın dinlenmesine   karar vermesi ile 15 Mayıs 1996 tarihinde bu tanığı dinlenmesini reddetmesi arasında 2 yıl   geçtiğinin hatırlatılması gerektiğini düşünmektedir. AİHM, Mahkeme’nin birçok kez farklı   makamlar ile yazışmasına rağmen bir türlü tanığı dinleyemediğini vurgulamaktadır. Bununla   birlikte, söz konusu gecikmenin de yetkili makamlarından kaynaklandığını ifade etmektedir.   AİHM, Hükümet tarafından mezkur süreler hakkında herhangi bir açıklama yapılmadığını   hatırlatmaktadır. Söz konusu makamların iş yoğunluğundan dolayı böyle bir gecikmeye neden   oldukları varsayılsa dahi; bu gibi bir iddia geçerli bir gerekçe sayılmamaktadır. Bu bağlamda,   AİHS’nin 6§1 maddesi, mahkemelerin “makul sürede yargılama” gibi, AİHS’nin   yükümlüklerini yerine getirmek amacıyla, sözleşmeci devletlerin kendi hukuk sistemlerini   tekrardan düzenlemelerini sağlamaktadır (Bkz, 23 Eylül 1998 tarihli Portington-Yunanistan   kararı, § 33).   Sonuçta, yetkili makamların tutumları göz önüne alındığında, AİHM, 7 yıl 7 ay ve 14 gün   süren bir yargılamanın makul sürede sona erdiğinin kabul edilemez olduğu kanısındadır.   Buna istinaden, AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.   Bu nedenlerle AİHM,   1. Başvuranın, makul bir sürede yargılanmadığına ve yargılama sırasında serbest   bırakılmadığına ilişkin AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;   2. Diyarbakır 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsız ve bağımsız bir mahkeme   olmaması sebebiyle AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Cezai yargılamanın uzunluğundan dolayı AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 6. maddesine ilişkin diğer şikayetlerin incelemesine gerek olmadığına;   5.   a) Bu kararın AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafına göre kesinleşmesini takip eden   üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere   aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından Başvurana ödenmesine,   i)   ii)   iii)   Maddi ve manevi tazminat olarak 6.000 (altı bin) Euro;   Masraf ve harcamaları için 3.200 ( üç bin iki yüz) Euro;   söz konusu miktarlara yüklenebilecek her türlü verginin ödenmesine,   b) Önceki paragrafta belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödemenin yapıldığı   tarihe kadar geçen süre için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının   kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;   oybirliği ile;   6. Başvuranın, hakkaniyete uygun bir tatmin için geriye kalan taleplerinin reddine; karar   vermiştir.   Karar, AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca, Fransızca olarak   yazılmış ve 28 Ocak 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło