39436/98

WyrokETPCz2007-06-26ECLI:CE:ECHR:2007:0626JUD003943698

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo tureckie jest odpowiedzialne za zaginięcie, tortury i zabójstwo Abdullaha Canana oraz czy przeprowadzone śledztwo było skuteczne, zgodnie z art. 2 i 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo tureckie nie obaliło domniemania odpowiedzialności za śmierć Abdullaha Canana, który zaginął po zatrzymaniu przez siły bezpieczeństwa i którego ciało znaleziono ze śladami tortur i ran postrzałowych. Trybunał podkreślił, że władze krajowe nie przedstawiły wiarygodnego wyjaśnienia okoliczności śmierci. Dodatkowo, Trybunał stwierdził, że śledztwo krajowe było nieskuteczne, charakteryzowało się opóźnieniami, brakami w zbieraniu dowodów i ignorowaniem kluczowych zeznań, co uniemożliwiło ustalenie i ukaranie odpowiedzialnych.
Stan faktyczny
Skarżący, Vehap Canan, jest synem Abdullaha Canana, biznesmena z Hakkari. W 1995 roku Abdullah Canan złożył skargę na wojskowego majora Mehmeta Emina Yurdakula po operacji wojskowej. W styczniu 1996 roku Abdullah Canan zaginął po rzekomym zatrzymaniu przez siły bezpieczeństwa pod dowództwem Yurdakula. Jego samochód znaleziono w wąwozie, a miesiąc później jego ciało z siedmioma ranami postrzałowymi i śladami tortur. Rodzina oskarżyła Yurdakula o zabójstwo.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza dopuszczalność skargi. Trybunał stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym. Trybunał stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Trybunał uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego badania naruszenia art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Trybunał uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego badania naruszenia art. 13 Konwencji. Trybunał uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego badania naruszenia art. 5 Konwencji. Trybunał zasądza na rzecz skarżącego 60 000 EUR tytułem szkody majątkowej, 20 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej oraz 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Trybunał odrzuca pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   ଘG Q GଘG   h AVRUPA   KONSEYĐ   ଘG   ଘ C O N S E IL   D E L ’E U R O PE   ^l.   £ AVRUPA   KONSEYİ   jl   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   CANAN-TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:39436/98)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   6 H a z i r a n 2 0 0 7   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   İşbu karar Sözleşme ’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (39436/98) başvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaşı Vehap Canan’ın (başvuran) 1 Aralık 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Komisyonu’na Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nİn (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca   yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde   Diyarbakır Barosu avukatlarından T. Elçi tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   1. DAVA KOŞULLARI   Başvuran, 1975 doğumlu olup Hakkari’de ikamet etmektedir. Başvuran, olayların   meydana geldiği sırada Hakkari-Yüksekova yöresinde kırk üç yaşında, bilinen bir iş adamı   olan Abdullah Canan’nın oğludur.   Ekim ve 23 Kasım 1995 tarihlerinde Dağ Komando Tabur Komutanlığı   birliklerince Yüksekova yöresine bağlı Ağaçlı ve Karlı köylerinde sırasıyla askeri operasyon   düzenlenmiştir. İlk operasyonun1ardından, üç kişi ortadan kaldırılmıştır.   7. Canan ailesinin şikayeti ile ilgili olarak   Dağ Komando Tabur Komutanlığı, 23 Kasım 1995 tarihinde Karlı köyünde ikinci   operasyonlarını düzenlemişlerdir. Abdullah Canan ile yedi akrabası Yüksekova Savcılığına,   bu operasyona ilişkin olarak suç duyurusunda bulunmuş ve operasyon sırasında evlerinin ve   eşyalarının kasıtlı olarak tahrip edildiğini iddia etmişlerdir. Bu eylemin sorumlusu olarak da   Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u göstermişlerdir.   Başvurana göre, birkaç gün sonra babası, Yüksekova Savcısı M.T. tarafından   çağrılmıştır. Yüksekova Savcısı, başvuranın babasına şunları söylemiştir:   “Binbaşı Yurdakul terfi beklemektedir, şikayetinizi geri çekerseniz iyi yaparsınız.” Savcı ardından   Mehmet Emin Yurdakul’a telefon etmiş ve Yurdakul’un şikayetçilere zarar vermeyeceğinden emin olduktan   sonra Dağ Komando Tabur Komutanlığında iki taraf arasında bir görüşme ayarlamıştır. Abdullah Canan’ııın da   aralarında bulunduğu Canan ailesinin üç ferdi Komutanlığa gitmişlerdir. Abdullah Canan, Binbaşı Yurdakul’a   şunları söylemiştir: “Yeriniz iyi sıcak, Devlet herkese bu kadar rahat ortam sağlasa ve hepimiz barış içinde   yaşasak ne kadar iyi olurdu.” Buna karşılık Binbaşı Abdullah Canan’a şu cevabı vermiştir. “Bugüne kadar sizin   yerinizde sıcaktı fakat davanızdan vazgeçmezseniz, yatağınız soğuk olacaktır.” Abdullah C anan’nm bunun bir   tehdit olup olmadığını sorması üzerine ise Binbaşı “sizin yorumunuza göre” cevabını vermiştir. Binbaşı, daha   sonra odasına giren askerlere Abdullah Canan’ı şu sözlerle tanıtmıştır. “Beyler, bakın işte Abdullah Canan,   sizden şikayetçi olanların başı”.     Aralık 1995 tarihli karar ile Yüksekova Savcılığı, ratione materiae - (kon   bakımından) yetkisi olmadığını bildirmiş ve soruşturma dosyasını Van Jandarma Komutanlığı   Askeri Savcılığı’na göndermiştir.   2. Abdullah Canan ’ın kaybolması ile ilgili olarak   Başvurana göre, 17 Ocak 1996 tarihinde, Yüksekova - Van karayolu üzerinde yapılan   kontrol sırasında, Mehmet Emin Yurdakul yönetimindeki araç, Dağ Komando Tabur   Komutanlığı’na bağlı askeri birlikler tarafından gözaltına alınmıştır.   1Bu olaylar, Yurtseven ve Diğerleri -Türkiye davasında karar konusunu oluşturmuştur ( dostane çözüm),   başvuru no: 31730/96, 18 Aralık 2003   SDJ 48 plaka sayılı beyaz renkli Toyota marka arabanın Abdullah Canan’a ait   olduğu dile getirilmiştir.   Askeri bir araçla götürülen başvuranın babası, Komutanlıkta gözaltında tutulmuştur.   Abdullah Canan’m oıtadan kaybolmasının ardından, başvuran ve yakınları Savcılık,   Emniyet Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı gibi birçok merciye* Abdullah   Canan’m Binbaşı Yurdakul tarafından alındığını bildiren ve akıbetinin araştırılmasını içeren   dilekçeler sunmuşlardır. Kopyalan dosyada bulunmayan bu dilekçelere hiçbir merciden yanıt   gelmemiştir.   Cumhuriyet Savcısı’nm ve bilirkişi sıfatıyla bir polisin imzasının bulunduğu 24 Ocak   tarihli tutanağa göre, bir ana yolun aşağısında 20-25 metre bir uçurumda beyaz renkli   Toyota marka plakasız bir araç bulunmuştur. Kapıları anahtarla kilitlenmiş araçta hiçbir kaza   izine rastlanılmamıştır. Bu durumda aracın oraya vinç ile indirilmiş olabileceği   düşünülmektedir.   Aynı gün hazırlanan bir başka tutanağa göre, on dört yaşındaki İ.B. Savcıya şunları   ifade etmiştir:   “ 17 Ocak Çarşamba günü, Hakkari istikametine doğru giden bir minibüsteydim. Saat ona doğru,   Keremağa köprüsü yakınlarında askerler kontrol yapm aktaydılar. Minibüsten indik. Minibüsümüzün arkasında   Abdullah Canan’ın arabası bulunmaktaydı. Arabanın içinde kimse yoktu. Arabası 34 SDC 48 plakalı beyaz bir   Toyota’dır. Abdullah Canan’ı iyi tanırım, zira kendisi babamın hem arkadaşı hem de m üşterisiydi...”   Kendisinden hiçbir haber alınamayan Abdullah Canan’m eşi ve oğlu, 12 Şubat 1996   tarihinde, Yüksekova Savcılığına, Abdullah Canan’m ortadan kaybolmasından sorumlu   tuttukları Mehmet Emin Yurdakul hakkında şikayette bulunmuşlar ve 1995 yılında Kasım   ayında köylerinde gerçekleşen askeri operasyonu gerekçe göstermişlerdir. 1996 yılının Ocak   ayının başında Binbaşı Yurdakul, hakkındaki şikayetin geri çekilmesini istemiş ve tehditte   bulunmuştur.   Şikayetini geri almayan Abdullah Canan, 17 Ocak 1996 tarihinde, karayolu üzerinde   yapılan askeri kontrol sırasında Mehmet Emin Yurdakul tarafından gözaltına alınıp   tutuklanmıştır. Başvuran, Binbaşı Yurdakul ile Abdullah Canan’ı tehdit ettiği ve gözaltına   aldığı sırada yanında bulunan görgü tanıklarının da dinlenmesini istemiştir. Başvuran,   babasının başma gelen olaylardan Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u sorumlu tutmuştur.   Şikayetleri “daha önceki şikayetlerimizde belirttiğimiz gibi” ibaresini taşımaktadır.   . 3.Abdullah Canan 'ın cesedinin bulunması ile ilgili olarak   Şubat 1996 tarihinde, Abdullah Canan’m cesedi ağzı kapatılmış ve elleri bağlı   olarak Esendere yolu üzerinde bulunmuştur.   Aynı gün yapılan otopsi tutanağına göre, alnında, başında, sağ kürek kemiğinde,   çenesinde, boğazında ve göğüslerinde olmak üzere yedi adet kurşun deliği tespit edilmiştir.   Yapılan otopsi sonucunda, atışların çok yakın atış özelliği gösterdiği tespit edilmiştir.   Parmaklarındaki ve bileklerindeki izler maktulün belli bir süre boyunca bileklerinden bağlı   kaldığım göstermektedir. Ceset, Abdullah Canan’m kardeşi tarafından teşhis edilmiştir. Ölüm   anı tam olarak belirlenememiş fakat cesedin bulunduğu andan itibaren en az on gün önce   ölmüş olabileceği düşünülmüştür. Ölüm sebebinin, ateşli silah yaralanmasma bağlı beyin   dokusu harabiyeti ve dolaşım yetmezliği olduğu belirlenmiştir.   Yine 21 Şubat 1996 tarihinde düzenlenen yer tespit tutanağına göre, ‘Colf marka   tabancadan çıkan ‘11.43’lük iki boş mermi kovanı cesedin yakınında bulunmuştur. Tabur   Komutanlığına ait bu marka tüm silahlar, Bölge Kriminal Laboratuarında incelenmiştir.   Laboratuarın hazırladığı rapora göre incelenen silahlar, daha önce hiçbir eylemde   kullanılmamıştır.     Şubat 1996 tarihinde, maktulün oğlu olan başvuran ve başvuranın annes   Yüksekova Savcılığına başvurarak Mehmet Emin Yurdakul hakkında cinayete azmettirdiği   gerekçesiyle şikayette bulunmuşlardır.   Başvurana göre, babası Abdullah Canan gözaltına alındıktan sonra, Dağ Komando   Tabur Komutanlığında günlerce sorgulanmış ve işkence uygulamalarına manız kalmıştır.   Başvurana göre bu eylem, kamuoyunda “Yüksekova Çetesi”2 olarak bilinen yasadışı bir   örgütün eylemidir. Maktule işkence uygulayanlar özellikle de Kahraman Bilgiç3, Abdullah   Canan’ın serbest bırakılması için ailesiyle görüşmeler gerçekleştirmiş ve 50.000 Alman Markı   tutarında fidye istemişlerdir.   4. Cezai yargılama sürecinin başlaması ile ilgili olarak   Günü belirtilmeyen bir tarihte, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde   Kahraman Bilgiç, Mehmet Emin Yurdakul ve Yüzbaşı Nihat Yiğiter hakkında dava açılmıştır.   Adı geçen bu kişiler, 27 Ekim 1995 tarihinde, gerçekleşen bir askeri operasyonun ardından   gözaltına alınan akabinde ortadan kaybolan Abdullah Canan ve diğer üç kişiyi taammüden   öldürme suçundan dolayı suçlanmıştır.   Bu üç sanık hakkında Diyarbakır ve Van Mahkemeleri önünde, adam kaçırma, fidye   alma, zorla mala el koyma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi suçlardan dolayı açılan   davalar henüz sonuçlanmamıştır.   - Kahraman Bilgiçlin soruşturma esnasında verdiği 25 Şubat 1997 tarihli beyanı   davamn açılmasına esas oluşturmuştur. Bilgiç, beyanında, Abdullah Canan’ın gözaltına   alındığını kendisinden yardım talebinde bulunan maktulun kardeşi M.C. ve Y.E. tarafından   Öğrendiğini ifade etmiştir. Bilgiç, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’dan Abdullah Canan’ın   “Yüksekova Çetesi” olarak tanınan grup: Bulundukları bölgenin adını alan, bağlı oldukları askerî güçten   bağımsız hareket eden ve bu askeri gücün amaçlarına aykırı amaçlar güden silahlı çete   Kahraman Bilgiç, terör Örgütü PK K ’mn eski üyesi itirafçı sanık olarak bilinmektedir. PKK ’ya karşı düzenlenen   operasyonlarda güvenlik güçlerine yer gösterici rehber olarak hizmet etmekteydi öte yandan Bilgiç uyuşturucu   kaçakçılığı gibi diğer suçlardan dolayı da suçlanmıştır.   Dağ Komando Tabur Komutanlığı nizamiyesinde bulunduğunu Öğrendi. Ardından Bilgiç,   Abdullah Canan’m yanma gitmiş ve yüzünün şiş olduğunu görmüştür. Mehmet Emin   Yurdakul’un talimatıyla, Yurdakul’un kendisi, Yüzbaşı Yiğiter ve bir manga asker maktulü   Esendere yolu üzerine götürmüşlerdir. Yüzbaşı Nihat Yiğiter, iki veya üç el ateş ederek A.   Canan’ı öldürmüştür.   Mehmet Emin Yurdakul, istinabe yoluyla Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde verdiği   Mart 1997 tarihli beyanında hakkındaki tüm suçlamaları reddetmiştir. Yurdakul, itirafçı   Bilgiç ile terör karşıtı operasyonlarda birkaç kez birlikte çalıştıklarını ve aralarında meydana   gelen bir anlaşmazlık sonucu Bilgiç’in yalan beyanlarda bulunduğunu ifade etmiştir.   Yurdakul’un, 1995 yılında gerçekleştirilen bir askeri operasyonun ardından uğradıkları zarar   nedeniyle bulundukları şikayete ilişkin Abdullah Canan ve diğer beş köylüyle yapılan   görüşmeye gelince, Yurdakul şunları iddia etmiştir “Altı adam nizamiyeye benimle görüşmeye   geldi. Olaylardan sonra birinin adının Abdullah Canan olduğunu öğrendim. Bana şikayetlerini çekmek   istediklerini söylediler. Askerlerle aralarının iyi olmasını temenni ettiklerini ifade etmişlerdir (...) Ben   de sözü edilen operasyona katılan askerleri çağırarak onları Abdullah Canan ve yanındakilerle   tanıştırdım. Öte yandan kendilerine, eğer işlenmiş bir suç varsa şikayette bulunmalarının yasal hakları   olduğunu ve soruşturmanın başlatılabileceğini hatırlattım. Zaten   o sırada soruşturma   sürmekteydi.(...)” Yurdakul, ayrıca iddia edilen gözaltı olayının gerçekleştiği saat olarak Savcılık   tarafından belirtilen saatte birliklerinin taburda bulunduğunu dile getirmiştir. Abdullah Canan’ııı   tutuklanması iddiasına ilişkin olarak, Yurdakul şunları söylemiştir. “Tugaydan bazı kişilerden,   Kahraman Bilgiç’in, gözaltında bulunduğu düşünülen Abdullah Canan’m serbest bırakılmasını   sağlayacağını söyleyerek para aldığını duydum. Ben bunu duyduğumda, sanırım Abdullah Canan’m   cesedi henüz bulunmamıştı.(...) Olay yerinde bulunan iki boş mermi kovanın balistik incelemesinin   yapıldığını, silah ve mermilerin güvenlik güçlerine ait olmadığının tespit edildiğini de duydum. Bana   aktarılan bu bilgiden daha fazla başka bir şey bilmiyorum”   Söz konusu davadaki olaylardan önce, başka olaylarla ilgili olarak sanık hakkında   soruşturma yürütülmekteydi.   Yüzbaşı Yiğiter ise, davanın her aşamasında kendisine yöneltilen suçlamaları   reddetmiş, kendisinin 31 Aralık 1995 tarihi ile 27 Ocak 1996 tarihi arasında, yani olayların   meydana geldiği dönemde (yol kontrolü) izinli olduğunu ve taburda gözaltında olan Abdullah   Canan’ı görmediğini ifade etmiştir. Kendisinin hiçbir zaman ‘Colt’ marka tabanca   kullanmadığının da altını çizmiştir.     Nisan 1997 tarihli bir karar ile Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), ration   materiae (konu bakımından) yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava dosyasını Hakkari Ağır   Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.   Maktulün erkek kardeşi, 12 Mayıs 1997 tarihli beyanında şunları dile getirmiştir:   “ 17 Ocak 1996 tarihinde, kardeşim sabah sekiz sıralarında Hakkari’ye gitmek üzere evden çıkmıştır   (...); saat dokuz buçuğa doğru, arabası Kerenıağa köprüsü yakınlarında yapılan kontrol sırasında durduruluyor;   askeri bir jipe bindirilerek üç kişi tarafından götürülüyor. M.Ö. gibi görgü tanıkları var fakat tanıklar   konuşmaktan korkmaktadırlar (...) Sonra bu konuda bana yardımcı olabilecek insanlardan bilgi edindim. İki gün   som a Hakkari’de Y.E. ile buluştum. Y.E., bana yardım edebilecek bir asker tanıdığını söyledi. Ertesi gün,   Kahraman Bilgiç ile Y .E.’nin evinde görüştük. (...) Bilgiç bana kardeşimin ellerinde olduğunu söyledi. Binbaşı   Yurdakul’un kardeşimi gözaltına aldığını ve kardeşimin bize geri verileceğini söyledi. Bu işin 50.000 DM ile   karşılığında çözümlenebileceğini de sözlerine ekledi. Bilgiç’le pazarlık ettik ve 20.000 Alman Markı olarak   anlaştık. (...) Ertesi gün istenen paranın 12.000 Alman Markı tutarındaki kısmını önceden Komutanlığın   girişinde Kahraman B ilgiç’e verilmek üzere Y .E.’ye verdim. Arabanın içinde bekledim. Beş dakika sonra Y.E.   geldi ve bana Bilgiç’in kardeşimin bir hafta sonra serbest kalacağını söyledi.”   Mayıs 1997 tarihinde, tanık Y.E., Savcıya verdiği beyanda maktulün erkek kardeşi   ve sanık Kahraman Bilgiç arasında paranın 12.000 Alman Markı tutarındaki kısmının Bilgiç’e   verilmesinde aracı olduğunu ifade etmiştir. Savcının, Y.E.’nin dile getirdiği .31 Mart tarihli   beyan ile bu beyanı arasındaki çelişkiyi sorması üzerine de Y.E. ilk ifadesini verdiği sırada   amcasının güvenlik güçlerinin elinde bulunduğunu bu nedenle de konuşmaktan çekindiğini   ifade etmiştir.   Mayıs 1997 tarihinde dinlenen görgü tanığı minibüs şoförü şunları dile getirmiştir:   “ 17 Ocak 1996, tarihinde Yeniköprü yakınlarında seyir halindeyken askerler, içinde yolcuların   bulunduğu minibüsümü durdurup arama yapmaya başladılar. Benden arka bagajı açmamı istediler. Arka bagajı   açarken arkamda Abdullah Canan’m Toyota marka beyaz aracını gördüm. M inibüsümün aranması bitince   hareket ettim, (...) Abdullah Canan bu bölgede çok tanınır. Beyaz bir Toyotasınm olduğunu biliyorum fakat   kendisiyle dostane ilişkimiz olmamıştır. (...) Kendisinin gözaltına alınıp alınmadığını bilmiyorum.”     Ocak 1996 tarihindeki yol kontrolü sırasında üst aramaları yapılan   tanıkları ise Abdullah Canan’ın gözaltına alındığından haberdar olmadıklarını dile getirdiler.   Haziran 1997 tarihli bir iddianame ile aralarında Abdullah Canan’ın da bulunduğu   dört kişiyi işkence uygulayarak kasten adam öldürme ve bir suçun delillerini yok etmek   gayesiyle adam öldürme suçlarından dolayı sanıklar hakkında Hakkari Ağır Mahkemesi   önünde dava açılmıştır, İddianamenin “ suçun işlendiği tarih” başlığı altında “ 17 Ocak 1996   ve 21 Şubat 1996 tarihleri arası; 27 Ekim 1995 ve sonrası” tarihleri kaydedilmiştir. Sanıkların   tutuklu yargılandıkları tarihler ise, “ Nihat Yiğiter için 4 Mart 1997, Mehmet Emin Yurdakul   için 13 Mart 1997 ve Kahraman Bilgiç için 10 Nisan 1997” olarak belirtilmiştir. Ayrıca, 7   Mayıs 1997, sanık Yiğiter‘in tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı tarih olarak   belirtilmiştir.   1997/121 no’lu dava dosyasında, başvuran Ağır Ceza Mahkemesi önünde müdahil   tarafı oluşturmuştur.   Ekim 1997 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamayı durdurmayı ve   dosyanın bir karar verilmek üzere İl İdare Kuruluna gönderilmesini kararlaştırmıştır. Ayrıca   Ağır Ceza Mahkemesi, üçüncü sanık Kahraman Bilgiç dosyasının ayrı karara bağlanmasına,   Bilgiç’in tutululuk halinin devamına, “delilerin durumunu” göz önüne alarak sanık Mehmet   Emin Yurdakul’un tahliye edilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu noktada   Yurdakul’un kesin olarak belirtilmemiş bir tarihte başka bir suçtan tutuklu bulunduğu sırada   mahkemece verilen bir tahliye kaıarı olmadığı halde tahliye edildiğini tespit etmiştir.   Mahkeme, yasalara aykırı bir biçimde tahliyenin gerçekleştirilmesinden sorumlu Diyarbakır   Askeri Ceza Evi yetkilileri hakkında adli kovuşturma kararı vermiştir. Sanık Nihat Yiğiter   hakkındaki tutuklama istemini Mahkeme reddetmiştir.   Aynı duruşmada, AÎHM’nin Devlet Memurları hakkında soruşturma yapılmasına   ilişkin yasa hükmüne uygunluğunu birçok kez belirtmesine rağmen, iki asker hakkındaki   yargılamanın durdurulmasına, başvuranın avukatı tarafından AİHS’nin 6. maddesini ihlal   ettiği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Avukat ayrıca, aynı suça ortaklık ettiği gerekçesiyle   suçlanan itirafçı sanık Kahraman Bilgiç’in dosyasının diğer iki dosyadan ayrı tutulmasını da   eleştirmiştir.   Bu dosyanın diğer dosyalardan ayrılmasına müteakip, tek suçlu olarak Kahraman   Bilgiç hakkında, (1997/ 191) no’lu yeni bir dosya ile soruşturma devam etmiştir.     Kasım 1997 tarihli duruşmada Kahraman Bilgiç beyanlarım Ağır Ceza Mahkeme   önünde yinelemiştir.   Nisan 1998 tarihinde, Abdullah Canan’m cesedi, “ölüm nedenini kesin olarak   belirlemek” için mezarından çıkarılmış ve cesede klasik otopsi yapılmıştır. 28 Ekim 1998   tarihli rapora göre, Adli Tıp Kurumu bilirkişi heyeti, cesedin üzerindeki yaraların her birinin   ölümcül nitelikte okluğunu tespit etmişler ve maktulün ölüm sebebini kurşun yaralanmasma   bağlı kafatası kırığına, omuriliğindeki kırıklara ve organların harabiyetine bağlamıştır.   Haziran 1998 tarihli karar ile Kaymakam A.T başkanlığındaki İlçe İdare Kumlu,   asker olan Mehmet Emin Yurdakul ve Nihat Yiğiter hakkında men5i muhakemelerine karar   vermiştir. Devlet memurları hakkında soruşturma yapılmasa ilişkin yasa hükmüne tabi   olmamasına ve başka bir suçtan dolayı tutuklu bulunmasına rağmen yeterli delil bulunmadığı   gerekçesiyle Kahraman Bilgiç de men’i muhakeme kararından yararlananlar arasındaydı.   Bu karara karşı, bir üst mahkeme olan Van Bölge İdare Mahkemesi’nde resen bir   başvuru yapılmıştır.   Kesin olarak belli olmayan bir tarihte, Albay K.O. Yüksekova Kaymakamlığına bir   ihbar mektubu ulaştırmıştır. Mektupta Albay K.O, Ağustos 1998 tarihinde Mersin’de T.B.’nin   evinde geçen bir tartışma sırasında, olayların yaşandığı dönemde Yüksekova Kaymakamlığı   yapan A.T.’nin, kendisine maktul Abdullah Canan ve diğer üç kişinin Alyuva mezrasında   (Ağaçlı, Ekim 1995 tarihindeki operasyon) gözaltına alınmasına ilişkin dosyanın İlçe İdare   Kurulu önünde kapatıldığını söylediğini anlatmaktadır. Albay K.O., Bilgiç’in beyanlarının   Albay E.A. ve Albay H.Ç. tarafından saklandığını ve Yüksekova Çetesi’nin, Yüksekova   Savcılığı Önüne boş bir dosya ile sevk edildiğini belirtmiştir. Albay K.O.’ya göre, Kahraman   Bilgiç’in beyanlarının asılları mülkiye' müfettişine verilmiştir. K.O., Abdullah Canan’ı Tabur   revirinde gördüğünü ve bu konuyla İlgi ifade vermeye hazır olduğunu belirtmiştir.   Kaymakam A.T. ile Albay K.O. arasında yaşanan Yüksekovalı T.B.’nin, Mersin’deki   yazlık evinde yaşanan tartışmanın içeriği hakkında 30 Eylül 1998 tarihinde Savcı tarafından   dinlenmiştir. K.O., A.T.’ye şunları söylemiştir:   “(davaya sebep olan koşullara istinaden) Olayların yaşandığı tarihte sen Kaymakam ben de   Binbaşıydım, Sen de benim kadar Abdullah Canan1m kim tarafından ve nasıl öldürüldüğünü biliyorsun.” Bunun   üzerine A.T şu cevabı vermiştir. “Beni ilgilendirmiyor. Toplanması gereken deliler var.” K.O. bu konudaki   rahatsızlığını dile getirmiş ve tüm gerçeği anlatmak için soruşturmayı beklediğini ifade   etmiştir.   Eylül 1998 tarihinde istinabe yoluyla, Albay K.O. Yüksekova Savcılığına ifadesini   sunmuştur.   K.O.’nun bu beyanı 1 Aralık 1998 tarihinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi Savcısına   ulaşmış, ardından işbu beyan, 27 Nisan 1999 tarihinde ise istinabe yoluyla alınan K.O.’nun   istiması Amasya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıştır.   Kasım 1998 tarihinde, Van İdare Mahkemesi, Yüksekova İl İdare Kurulu’nun   kararım bozmuştur ve Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’ne kovuşturmanın devamı için yetki   vermiştir. Böylece, 22 Aralık 1998 tarihli duruşmada, suça adı karışan iki asker yeniden dava   kapsamına alınmıştır(1997/191 no’lu dava).   Bu arada, başvuran ve ailesi tarafından Kaymakam A.T. ve Yüksekova İlçe İdare   Kuruhı’nun diğer üyeleri hakkında sahte evrak tanziminden dolayı açtıkları dava delil   yetersizliğinden dolayı düşmüştür.   Dava boyunca, sanıkların ve görgü tanıklarının büyük bir bölümünün istinabe yoluyla   dinlenmesinden dolayı başvuranın bu kişileri sorgulama olanağı olmamıştır.   Kasım 1999 tarihinde, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermiştir.   Karar aşamasına gelme sürecinde, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, üç kişinin ortadan   kaybolması ve Abdullah Canan’m öldürülmesine ilişkin çok sayıda tanığın ifadesine   başvurmuştur. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, Abdullah Canan’m ölümüne ilişkin 1 Kasım   tarihinde, Savcı tarafından alman ve olayın içeriğinin anlatılmadığı, duyuma dayalı   bilgiler üzerine kurulu olan Albay K.O.’nun da beyanlarına başvurmuştur.   K.O.’nun ifadelerine ilişkin olarak Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, olayların geçtiği   sırada Kaymakam olan A.T.’nin ve Albay H.Ç.’nin de tanık olarak ifadelerini almıştır.   Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca İ.B. ve Y.E.’nin de tanıklıklarına başvurmuş,   fakat olayla ilgili yorumda bulunmamıştır.   Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Ocak 1999 tarihinde yol araması sırasında yapılan   kontrolü yöneten asker B.Y.’nin de tanıklığına başvurmuştur.   Çoğunluğu asker olan yaklaşık kırk kişi, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’ne vermiş   oldukları beyanlarında olaylarla ilgili bilgilerinin olmadığını dile getirmişlerdir.   Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, mevcut yargılamadaki karar nihai halini aldığında,   diğer iki sanık hakkında yaptığı ihbarlar gerekçesiyle, hakaret ve iftira suçundan mahkeme   önüne çıkarılacağını belirtmiştir.   Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Emin Yurdakul hakkında, 27 Ekim 1995 ve   hemen sonrasında görevi kötüye kullanmak ve başkasının özgürlüğünü kısıtlamak suçlarından   dolayı ayrı bir soruşturma yürütülmesine de karar vermiştir.   Başvuran, özellikle dosyanın incelenmesindeki eksikliklere atıfta bulunarak, 12 Kasım   tarihli Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını temyiz etmiştir.   Nisan 2001 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin verdiği karan onamıştır.   Mayıs 2001 tarihinde ise Yüksekova Savcılığı, Mehmet Emin Yurdakul hakkında   görevi kötüye kullanmak ve başkasının hürriyetini tahdit suçuna ilişkin hazırlık evrakı ile   ilgili olarak, suç tarihinden bugüne kadar 5 yıldan daha fazla bir süre geçmiş olduğundan   zaman aşımı sebebi ile takipsizlik kararı vermiştir. Kararda suç tarihi, 21 Ekim 1995 - 21   Şubat 1996 tarihleri olarak belirtilmiştir. Diğer dört maktul arasından Abdullah Canan’m adı   yer almıştır. 24 Şubat 2005 tarihinde başvuranın ailesinin yapmış olduğu başvuruya müteakip,   Yüksekova Savcılığı verdiği kararı, bu karar hakkında bilgilendirilen başvurana tebliğ   etmemiştir.   Mayıs 2005 tarihinde, başvuranın kardeşi T.C., söz konusu karara şu nedenlerden   dolayı itiraz etmiştir: Ulusal Mahkemelerin, hürriyeti tahdit suçunu soruşturmak için gerekli   özeni göstermediği, bu konuya ilişkin ayrı bir soruşturma yürütülmesi için adam öldürmeyle   ilgili davanın kesinleşmesini beklediğini, başvuran taraf davaya müdahil olmasına rağmen   kendilerine davada yer verilmediği gerekçesiyle soruşturmanın eksik yapıldığını gerekçe   göstermiştir. Son olarak T.C. davaya neden olan olaylar üzerinde etkili bir soruşturma   yürütmeksizin, bilerek davanın zaman aşımına uğramasına müsaade edildiğini iddia etmiştir.     Mâit 2005 tarihli nihai karar ile Van Ağır Ceza Mahkemesi İkinci Dairesi 23 May   tarihli ihtilaflı karan onamıştır.   HUKUIC AÇISINDAN   I.   AİHS’NİN 2. VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   A.İhtilaf Konusu   Başvuran, babasına güvenlik güçleri tarafından öldürülmeden önce işkence   uygulandığını ve yargılama usullerine aykırı bir biçimde babasının öldürüldüğünü iddia   etmektedir. İkinci olarak ise, mevcut davadaki ceza siteminin uygulanmasındaki boşluklardan,   özellikle de babasının ortadan kaybolduğu andan itibaren etkili bir soruşturma   yürtitülmemesinden dolayı şikayetçi olmaktadır.   AÎHM, başvuran tarafından ileri sürülen şikayetlerin, hiç kimsenin kasti olarak   öldürülmemesi ve işkenceye maruz bırakılmaması gibi negatif yükümlükler ve etkili bir   soruşturmayı içeren AİHS’nin 2. ve 3, maddelerinin güvencesi altında bulunan ceza   sisteminin etkili olarak uygulanmasının bulunduğu pozitif yükümlülükleri kapsadığına kanaat   getirmektedir. AİHM, mevcut davadaki özel koşulları göz önüne alarak, başvuranın   şikayetlerinin esas ve usul bakımından incelenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.   B.Kabuledüebilirlik hakkında   Hükümet, etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olamadığını ileri süren başvuranın,   babasının öldürüldüğü tarih olan 21 Şubat 1996 tarihinden altı ay sonra başvuruda   bulunduğunu savunmaktadır. Hükümet, AÎHS’nin 35§1 maddesi uyarınca başvuranın bu   başlık altındaki şikayetlerinin altı ay kuralına riayet etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet   (73065/01) başvuru noTu Bulut ve Yavuz-Tiirkiye davasındaki kabuledilmezlik kararına atıfla   bulunmaktadır.   AÎHM, iç hukuk yolunun bulunmadığı durumlarda, altı ay süresinin başvuruda dava   konusu olayın meydana geldiği tarihten itibaren başladığım tekrarlamaktadır. Bununla   birlikte, başvuran bir başvuru yaptığında ve bu başvuruyu etkisiz kılan nedenlerden sonradan   haberdar olduğunda, altı ay süresi, haberdar olduğu ya da olması gerektiği andan itibaren   işlemeye başlar. (Bkz; mutatis mutandis Mahsun Tekin —Türkiye, 52899/99)   Bu durumda, başvuran iç hukukta mevcut olan başvuru yollarını tüketmiştir: başvuran   babasının ölümünden sorumlu olduğunu iddia ettiği kişiler hakkında şikayette bulunmuştur.   Savcılık tarafından, maktulun otopsisini, olay yerleri tespitini ve tanıkların dinlenmesini   içeren bir soruşturma yürütülmüş, ardından Ağır Ceza Mahkemesi önünde yargılamaya   başlanmıştır, İddia edilen sorumluların yargılanmaları, bu kişilerin beraat etmeleriyle sona   ermiştir. Başvuranın iddiasına göre, başvuru yollan etkisiz kalmıştır. Başvuranın bu iddiası,   öncelikle başvuranın soruşturma esnasında tespit ettiği eksikliklere sonra beraat ve   zamanaşımı kararlarına, böylece cinayetin sorumlularının kimliklerinin tespit edilmemesi ve   bu kişilerin cezalandırılmamasına dayanmaktadır. Bu bağlamda, başvuranın şikayetlerini dile   getirmek üzere başvurduğu başvuru yollarının etkisiz olduğunu davanın gelişimi ile birlikte   fark ettiği ve başvurusunu AİHS’nin 35§1 maddesinde belirtilen süre içerisinde yaptığını   kabul etmek gerekmektedir.   Bu gerekçelere istinaden, AİHM, Hükümet’in itirazını reddetmekte ve başvurunun   kabulledilebilirliğini bildirmektedir,   C. Esas Hakkında   a.esas bakım ından   UTarafların Argümanları   Başvuran, 1995 yılında yaşanan olaylardan itibaren Binbaşı Yurdakul tarafından tehdit   edilen babasının, 17 Ocak 1996 tarihinde gerçekleştirilen yol kontrolü sırasında, gözaltına   alınıp, Mehmet Emin Yurdakul emrindeki güvenlik güçleri mensuplan tarafından işkenceye   uğradığı ve öldürüldüğü 1. Dağ Komando Tabur Komutanlığı kışlasında tutuklu bulunduğu   kanısındadır.   Hükümet başvuranın iddiasına karşı çıkmaktadır. Bu bağlamda Hükümet, beyanları,   güvenlik güçlerine yönelik iddianamenin temelini oluşturan itirafçı Kahraman Bilgiçlin   şahsiyetinin şüpheli olduğu ve beyanlarının hiçbir somut delile dayanmadığı görüşündedir.   İddiasını desteklemek için, başvuran, Abdullah Canan’m öldürülme biçimi ile   AİHM’nin kararlarına konu olan diğer yargısız infaz vakalarıyla çok benzerlik gösterdiğini   savunmakta ve Tanış ve Diğerleri -Türkiye (65899/01), Süheyla Aydın- Türkiye (25660/94)   ve Aktaş- Türkiye (24351/94) davalarından söz etmektedir. PKK eylemlerine karşı alınan   önlemler çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Güney Doğu Bölgesinde meydana gelen çok   sayıdaki açıklanmamış ortadan kaybolmalar ve öldürülmeleri anımsatan başvuran, diğerleri   arasından, AİHM tarafından verilen Avşar- Türkiye davası (Avşar - Türkiye, no:25657/94)   kararındaki “Susurluk raporundan” da söz etmektedir.   Ayrıca başvuran, CHP üyesi üç milletvekilinin dava konusu olayların akabinde   Hakkari Bölgesine yapmış oldukları ziyaretten sonra hazırladıkları bir raporu belirtmektedir.   Başvuran, son olarak 17 Ocak 1996 tarihinde yapılan arama sırasında birçok tanığın   babasının gözaltına alındığını gördüğünü fakat Binbaşı Yurdakul’un tehdidi altındaki bu   insanların çoğunun tanıklık etmekten çekindiklerini ifade etmektedir.     2.AÎHM’nin Takdiri   a,Genel Prensipler   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi, AİHS’nin 3. maddesiyle birleşip AİHS’nin temel   maddeleri arasında yer almakta olduğunu ve Avrupa Konseyini oluşturan demokratik   toplumlarm temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini anımsatmaktadır. (Bkz; Çakıcı-   Türkiye, no: 23657/94 ve Finucane -Birleşik Krallık, no: 29178/95). Üstelik 2. ve 3. maddede   öngörülen korumanın önemini kabul ederek, AİHM, yaşam hakkı ve işkencenin   kaldırılmasına ilişkin şikayetleri daha dikkatli inceleyerek görüşünü oluşturmalıdır. (Bkz;   Ekinci-Tiirkiye, 25625/94 ve Tekdağ -Türkiye, no: 27699/95).   AİHS’nin 2. maddesinin öngördüğü korumanın önemini göz önünde bulunduran   AİHM, yalnızca Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda dava koşullarının   bütününü dikkate alarak ölüme çarptırılan vakıaları son derece dikkatli bir biçimde   incelemelidir. Gözaltına alman şahıslar hassas bir durumdadırlar ve yetkililer bu kişileri   korumakla yükümlüdürler. Sonuç olarak, bir kimsenin sağlıklı olarak gözaltına alınıp, yaralı   olarak serbest bırakıldığında, Devlet bu yaraların nasıl oluştuğunu açıklığa kavuşturmak   zorundadır.(Bkz: diğerleri arasından, Selmouni- Fransa, no: 25803/94J Gözaltmdaki kişi   öldüğü zaman yetkililerin söz konusu kişiye nasıl muamele edildiği hakkında açıklama yapma   sorumluluğu daha da ağırdır. (Bkz: Sahnan-Türkiye, no: 21986/93).   Kanıtlar değerlendirilirken, AİHM, “makul şüphenin ötesi” kriterindeki kanıtları   kullanmaktadır. (Bkz: mutatis mutandis, Îrlanda-Birleşik Krallık) Ancak bu nitelikteki   kanıtlar kuvvetli, açık ve birbiriyle çelişmeyen çıkarsamaların veya aksi ispat edilemeyecek   olayların birlikte var olması sonucunda söz konusu olabilir. (Bkz: Abdurrahman Orak-   Türkiye, no: 31889/96) Kanıtların değerlendirilmesi hususunda, AİHM ikincil bir rol   oynamaktadır ve bunun belirli bir davanın koşullan tarafından kaçınılmaz kılınmadığı   hallerde, birinci derecede yargılama rolünü üstlenme hususunda temkinli olması gerekir.   (Bkz: Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95).   b,M evcut D ava K oşullarına Bıı Prensiplerin U ygulanm ası   AİHM, gündeme gelen sorulan, özellikle Hükümet tarafından yürütülmüş adli   sonışturmalar çerçevesinde dosyaya eklenen belgeler ve tarafların görüşleri ışığında   inceleyecektir.   Bu dummda, AİHM, davaya konu olan olayların ilerleyişi sırasında üzerinde   durulması gereken başlıca beş tarih belirlemektedir:   —23 Kasınıl995 tarihinde, Abdullah Canan ve ailesinin ikamet ettiği Karlı köyünde Binbaşı   Yurdakul’a bağlı birlik tarafından askeri bir operasyon düzenlenmiştir; bu operasyon, Canan   ailesi tarafından ileri sürülen şikayetin konusunu oluşturmuştur.   — 17 Ocak 1996 tarihinde, Abdullah Canan bilinmeyen nedenlerle oıtadan kaybolmuştur   —24 Ocak 1996 tarihinde, Abdullah Canan’m arabası bir uçurumda bulunmuştur. Arabanın   oraya nasıl konulduğu ise aydınlığa kavuşmamıştır.     — 12 Şubat 1996 tarihinde, Abdullah Canan’ın yakınları Yüksekova Savcılığına Canan’ın   Oltadan kayboluşundan ve başına gelebileceklerinden bizzat Binbaşı Mehmet Emin   Yurdakul’u sorumlu tutmuşlardır.   •—21 Şubat günü, Abdullah Canan5uı cesedi bir yol kenarında bulunmuştur. Cesedin üzerinde   işkence izleri tespit edilmiştir.   AİHM, başvuranın sunduğu şekliyle ve doğrudan veya dolaylı olarak yapılan çok   sayıdaki tanıkların ifadelerine göre, Abdullah Canan’m kaybolmasından sonra ve cesedinin   bulunmasından önce, ailesinin ilk olarak Jandarma Tabur Komutanlığında tutuklu bulunan   Canan’ın serbest bırakılması için görüşmelerde bulunduğunu not etmektedir.   Abdullah Canan’m gözaltına alındığı iddia edilen yerlerde bulunan çok sayıdaki   tanığın hiçbir şey görmediğini ifade etmelerine ve askeri yetkililerin, gözaltına alma ve   tutuklama iddialarını kesin bir dille reddetmiş olmalarına rağmen, AİHM, tanıkların   bazılarının ifadeleri, babasının güvenlik güçleri mensupları tarafından gözaltına alınıp   tutuklandığını iddia eden başvuranın iddiasını desteklemektedir.   AİHM, Abdullah Canan’m arabasının bulunma ve Canan’ı son kez gören sivillerin   verdiği ifadelerin koşullarına ayrı bir önem vermiştir: Savcı tarafından da imzalanan bilirkişi   raporu, aracı 20-25 metrelik bir uçuruma koymak için vinç kullanıldığından söz etmektedir.   Söz konusu olayın bir kaza olmadığının ortaya çıkarıldığının tespitini yapan AİHM, kişilerin   bu türden bir eylemi gerçekleştirme nedenleri üzerinde düşünmenin gerekli olmadığı   kanaatindedir. Yine de AİHM, küçük bir bölge olan Yüksekova’da ve çevresinde kimin bir   aracı bu kadar derin bir yere koymak için donanımlı bir vince sahip olduğunun ve kimin bu   vinçten faydalanabileceğinin araştırılmasının zorunlu olduğunu kabul etmektedir.   AİHM, Kahraman Bilgiç’in tanıklığının, tanığın İnandırıcılıktan yoksun olduğu   gerekçesiyle Ulusal Mahkemeler tarafından dikkate alınmadığını saptamaktadır. Canan   ailesinin üyelerinin tanıklıklarını göz önüne katmaksızın, K.O., Y.E., İ.B., N.Ö.‘nün   başvuranın iddialarının anlaşılmasında özellikle belirleyici olan tanıklıklarının kanıt değeri,   Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “dedikodu yumağı” ve “duyuma dayalı bilgiler” olduğu   gerekçesiyle kabul edilmemiştir.   AİHM, görgü tanığı olmasına rağmen güvenlik güçleri mensubu olan Albay K.O.’nun   tanıklığının baştan savma bir biçimde gözden çıkarılmasına ise Özellikle şaşırmıştır. AİHM,   ayrıca beyanlarının doğruluğundan ciddi anlamda şüphe edilen Albay hakkında hakaret   suçundan kovuşturma yapılmamasına da şaşırmıştır. Aslında, Ulusal Mahkemeler bu beyanlar   hakkında hiçbir tahkikatta bulunmamıştır.   Albay K.O.’nun tanıklığı yalınızca Canan’m tabur komutanlığında bulunduğunu değil   aynı zamanda da yaralı ve başı bantlı bir halde olduğunu da belirtmektedir. Sözü edilen bu   tespitler, otopsi raporunda ortaya çıkan yara izlerini doğrulamaktadır.   Mahkeme, ayrıca gözlemlerinde, Hükümetin, bu önemli tanıklığı gerekçe   göstermeksizin göz ardı etmesine hiçbir açıklama getirmediğini ve Ulusal Mahkemelerin   argümanlarını olduğu gibi tekrarlamakla yetindiğini not etmektedir.   Söz konusu dava koşullarında, AİHM, ulusal mahkemeler önünde yürütülen   yargılamanın sınırlı kapsamda yürütüldüğünü ve güvenlik güçlerinin inkarlarını tartışmaya     götürmeden kabul eden yetkililerin tutumunun, dava konusu olan iddiaları değerlendirmeme   isteğini açıkça gösteren bir tutum olduğu kanaatindedir.   AİHM, yalnızca Ulusal Mahkemeler tarafından yürütülen yargılama sürecine   göndermede bulunan ve başvuranın ifadelerine ilişkin makul bir şüphe uyandırmaya   yetmeyen Hükümet tarafından getirilen izahattan ikna olmamıştır. (Bkz: Tanış ve diğerleri   karan).   Yetkili kişiler tarafından, Abdullah Canan’m öldürülmesiyle sonuçlanalı olayların   gelişimi ile ilgili hiçbir makul açıklama yapılmaması AÎHM’yi, Devletin ispat yükünü   üzerinden atamadığı ve Canan’ın ölümünden sonımlu olduğu sonucuna ulaştırmıştır. Bu   nedenle, AİHS’nin 2. ve 3. maddesinin ihlali söz konusudur.   b.usul bakımından   L Tarafların Argümanları   Hükümet, ihtilaflı ölümün akabinde, birçoğu tanıklıklardan oluşan tüm delillerin   toplandığını ve maktule otopsi yapıldığını savunmuştur. Hükümet ayrıca toplanan delillerin   bütünün, ulusal mahkemeler tarafından incelendiğini ve bu incelemenin, Canan’m ölümünden   sorumlu kişilerin kimliklerinin tespit edilmesini sağlamadığım belirtmektedir. Hükümet,   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında Devlet’e yüklenen   pozitif yükümlülüğün bir sonuç değil araç yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır.   Başvuran, Hükümet’in öne sürdüğü adli işlemlerin, işlenen suçların sorumlularının   kimliklerinin tespiti ve cezalandırılmasına yönelik olarak yürütülen soruşturmada bu hususta   yetkililerin hiç de gönüllü olmadığını ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda,   başvuran, başından beri sorumluların kimlikleri hakkında yetkilileri bilgilendirmesine   rağmen, babasının ortadan kaybolduğu andan itibaren yetkililerin gerekli özeni   göstermediklerini yinelemiştir. Başvuran, beraat ve zaman aşımı nedeniyle verilen   muhakemenin men’i kararlarına atıfla bulunarak, bölgede güvenlik güçleri mensuplarım   korumak için suçun cezasız kaldığı bir sistemin var olduğunu dile getirmiştir.   2.AÎHMtnin Takdiri   a,G enel P rensipler   AİHS’nin 1. maddesinin devlet için zorunlu kıldığı “yargısına tabi her kişiye AİHS’de   tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” olan genel görev ile beraber, AİHS’nin 2.   maddesinin yer verdiği yaşam hakkını koruma yükümlülüğü, sonuç itibariyle, bir kişi kuvvete   başvurmanın ardından yaşamını kaybettiğinde, etkili resmi bir soruşturma yapılmasını   gerektirir (sözü edilen Çakıcı karan).   Yürütülen soruşturmanın, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasını   sağlayabilmesi için etkin olması gerekmektedir. Yetkililerin, olaya ilişkin kanıtların   toplanabilmesi amacıyla, kendileri için ulaşılabilir olan tedbirleri almış olmaları gerekir.   (Tanrıkulu - Türkiye, başvuru no: 23763/94 ve sözü edilen Salman kaıarıj. Sorumlu kişi veya   kişilerin tespit edilme yetisine zarar verecek yöndeki her tiiıiü soruşturma hatası, bu   soruşturmanın etkisiz olmasıyla sonuçlanabilir (sözü edilen, Aktaş kararı).     Yetkililerin, olaya ilişkin aralarında görgü tanıklarının verdiği beyanlar, bilirkişi   raporları ve gerektiğinde, yaralanmaların tam ve kesin tanımını yapan bir otopsi ile beraber   özellikle ölüm nedenine ilişkin klinik saptamalar üzerinde objektif olarak yapılan analizin de   bulunduğu kanıtları toplayabilmek için mevcut bulunan tedbirleri almış olmaları   gerekmektedir. Ölüm nedeninin ve olayın sorumlularının açıklığa kavuşturulması yetisinin   zayıflamasına sebebiyet veren soruşturmadaki herhangi bir eksikliğin yetkililer ile ilgili   tedbirlerin alınması ilkesinin ihlali tehlikesi ile karşı karşıyadır (Avşar kararı).   Sorumluluğun teorikte olduğu kadar pratikte de yerine getirilebilmesi için, Kamunun   soruşturmanın veya sonuçlarının üzerinde yeterli denetim hakkı vardır. Yapılan kamu   kontrolünün derecesi bir durumdan başka bir duruma değişiklik gösterebilir. Her halükarda,   mağdurun yakınlarının, mağdurun yasal çıkarlarının korunması için gerektiği ölçüde usul   işlemlerine katılmalıdır (27 Temmuz 1998 karar tarihli Güleç - Türkiye, Oğur-Türkiye,   başvuru no: 21594/93 ve McKerr-Birleşik Krallık, başvuru no: 28883/95).   Yukarıda kaydedilmiş olan usulı yükümlülükler, Devlet yetkililerince güç kullanımı   sonucu ortaya çıkan kasten adam ' öldürmeye ilişkin davaları kapsamına alır ancak bu   davalarla sınırlı değildir. AİHM, söz konusu yükümlülüklerin, bir kişinin yaşamına tehdit   oluşturduğu kabul edilen koşullar altında ortadan kaybolduğu davalara da uygulanabileceği   kanısındadır (Bkz; sözü edilen, Tahsin Acar kararı).   AİHM, üstelik bir soruşturmanın etkinliğinin en düşük kriterine cevap veren   araştırmanın niteliği ve derecesinin dava koşullarına bağlı olduğunu düşünmektedir. Bu   durum, tüm ilgili olaylar temel alınarak ve soruşturma işinin pratik gerekçeleri göz önünde   bulundurularak değerlendirilmelidir. Meydana gelebilecek durumların çeşitliliğini basit bir   soruşturma eylemleri listesine ya da diğer basitleştirilmiş kriterlere indirgemek mümkün   değildir (Bkz; sözü edilen, Tanrıkulu kararı, Güleç kararı, Velikova —Bulgaristan, başvuru no:   41488/98, Buldan - Türkiye, başvuru no: 28298/95,).   AİHS’nin 2. maddesi gibi 3. maddenin de, başvurana üçüncü taraflar hakkında   kovuşturma yaptırma ya da cezalandırma hakkı (Bkz: Perez - Fransa, başvuru no: 47287/99)   ya da tüm yargılamaları mahkumiyetle veya belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma   yükümlüğü verdiği anlamına gelmemektedir. (Bkz: mutatis, mutantis, Tanlı-Tiirkiye, başvuru   no: 26129/95). Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin   caydırıcı gücünü azaltmamak için herhangi bir sonuca ulaşmadan önce, 2. ve 3. maddenin   talep ettiği titiz incelemeyi yapıp yapmadıkları ya da ne şekilde yaptıklarıdır.   Bu bağlamda, AİHM, bir Devlet görevlisi işkence, kötü muamele ve afortiori cinayet   ile suçlandığı durumlarda, yargılama veya mahkumiyetin zamanaşımıyla kadük   olamayacağını ve genel veya özel affın uygulanmasına izin verilemeyeceğini bir kez daha   ifade etmektedir. (Bkz: mutatis mutandis, Abdülsamet Yaman-Türkiye, başvuru no: 32446/96,   Komisyon’un 2 Eylül 1991 tarihli karar, Laurence Dujardin-Fransa, başvuru no: 16734/90)   Söz konusu hakların önemi göz önünde bulundurulduğunda, ulusal hukuk   mercilerinin, kişilerin yaşamına ya da fiziksel veya ruhsal bütünlüklerine yönelik saldırıların   hiçbir şekilde cezasız kalmadığını göstermeleri gerektiği hatırlatılmalıdır. Bu, halkın güvenini   muhafaza etmek ve halkın Hukuk devletine katılımı ve yasadışı eylemlerin hoş görülmesi   veya bu eylemlerin işlenmesine yönelik gizlice anlaşılması görüntüsünü önceden haber   vermek için vazgeçilmezdir. (Bkz: mutatis mutandis, Öneryıldız-Türkiye, başvuru no:     48939/99,§96) Bu bağlamda, AÎHM, AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin özü itibariyle   Devletlerin yararlandıkları “her makul şüphenin ötesindeki” kanıt kriterine dayanan karineyi   hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, şayet AİHM, bir davada bu kritere uygun olgu tespitine   varamamasının imkansızlığını cezai yolların etkisizliğinden kaynaklandığını gözlemler ise,   bu, Devlet görevlileri hakkında iddia edilen eylemler karşısında ulusal hukuk mercilerinin de   suç ortaklığı yaptığı ya da en azından bu eylemleri onaylaması gibi başka bir karinin ortaya   çıkmasına neden olabilir ( Bkz: mutatis, mutandis, Avşar karar).   b. M evcut D ava K oşullarına Bu Prensiplerin U ygulanm ası:   Bu durumda, AİHM, dava konusu olan olayların soruşturma sırasında aşamalı olarak   ortaya çıktığını gözlemlemektedir. Soruşturma, 24 Ocak 1996 tarihinde yani plakasız bir   arabanın uçurumda bulunduğu gün başlamıştır. Söz konusu arabanın Abdullah Canan’a ait   olduğunu belirten bir beyana karşın, yetkililer maktulün hayatı hakkında bilgileri yokmuş gibi   görünmektedirler. Başvuran ise babasının ortadan kaybolmasına ilişkin ilk şikayetini Mehmet   Emin Yurdakul’un adını vererek 12 Şubat 1996 tarihinde bulunmuştur. 21 Şubat 1996   tarihinde Abdullah Canan’m cesedinin bulunmasının ardından, yetkililer ivedilikle yer tespiti,   balistik inceleme ve cesedin incelenmesinde bulunmuşlardır. Fakat yine de, sanıkların ve   tanıkların cinayetle ilgili dinlemelerine, maktulün cesedinin bulunmasından nerdeyse bir yıl   sonra 25 Şubat 1997 tarihinde başlanabilmişti.   Dosyanın bütünü göz önüne alındığında, AİHM, ulusal yetkililerin cezai kovuşturma   biçimlerinin özenden yoksun olduğunu saptamıştır.   AİHM, ayrıca ilk sefer yapılan otopside klasik otopsi yapılmasının gerekli olmadığına   karar veren hükmü de not etmektedir. Maktulün cesedinin bulunmasının ardından geçen iki   yıl sonra ceset mezardan çıkarılmış ve ceset üzerinde otopsi yapılmıştır. Fakat maktulün   ölümüne ilişkin koşullar açıklığa kavuşturulamamıştır. AİHM, ölüm ile otopsi arasında geçen   uzun sürenin otopsi sonucunun etkililiğine sadece zarar verdiğini gözlemlemektedir. Dosyada   bu gecikmeye ilişkin hiçbir açıklama bulunmamaktadır.   AİHM, aynı bölgede aynı dönemde ortadan kaybolan diğer üç kişinin ölümüyle ilgili   de cezai yargılamanın yürütüldüğünü kaydetmektedir. Yine de yargılamanın hiçbir   aşamasında, söz konusu kayıp koşulları arasında bir bağlantı kurulmamıştır. Mevcut davadaki   olayların bu çeşitliliği, dosyanın incelenmesinde bir tür karışıklığa neden olmuş gibi   görünmektedir.   Ayrıca. AİHM, tanık ifadelerinin büyük bir çoğunluğunun istinabe yoluyla alındığını   ve bu nedenle müdahil tarafın, bu tanıkları sorgulama olasılıklarının olmadığını da   kaydetmektedir.   AİHM son olarak Şubat 1996 tarihli ilk şikayetten itibaren ifade edilen cinayetle ilgili   iddialarla arasında açık bir olgusal bağ bulunmasına karşın, Mehmet Emin Yurdakul’a karşı   görevi kötüye kullanarak bir kişinin özgürlüğünü kısıtlamadan dolayı savcılık tarafından   ikinci tahkikatın 2 Nisan 2001 tarihinde başlatıldığını gözlemlemektedir. Mevcut dosyada ne   bu geçen süreyi haklı çıkaracak ne de cinayet sorumlusunun özgürlüğün kısıtlanmasından   sorumlu tutulan kişiden ayrı olarak araştırılmasını açıklığa kavuşturacak bir unsur   bulunmaktadır.     Zaten, 12 Kasım 1999 tarihinde karar verilen bu son soruşturmaya ilişkin, bir ilerleme   kaydedilmeden 23 Mayıs 2001 tarihinde yani yaklaşık 18 ay sonra zamanaşımı nedeniyle   takipsizlik karan alınmasına şaşırmamak gerekmektedir.   Son olarak, üç sanığın beraat ettiği 12 Kasım 1999 tarihli kararı ile Ağır Ceza   Mahkemesi, cinayet koşullarının aydınlatılması için diğer iki konuya da dikkat çekmiştir:   terör ve aşiretler arasında yaşanan ihtilaflar. Fakat daha sonra bu konuların hiçbiri üzerinde   incelemede bulunulmadığı ve sorumluların kimliklerinin tespit edilmediğini kabul etmek   gerekmektedir.   Kısacası, yukanda sözü edilen eksiklilikler göz önüne alındığında, AÎHM, Abdullah   Canan’m Ölüm koşullanna ilişkin ulusal yetkililer tarafından yürütülen cezai sistemin etkili   bir biçimde işleyemediğini düşünmektedir.   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca Devlet’in yükümlülüğünde olan usul   zorunluluklarında önemli bir eksiklik bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. AÎHM’nin ulaştığı bu   sonuçla sorunun 3. madde açısından incelenmesine gerek görülmemiştir.   ppUGhĶoz˅uĶuGXZUGthkklzĶuĶuGĶoshsGlkĶskĶĤĶGĶkkĶhzpGohrrpukh   Başvuran, babasının ölümünden sonra yürütülen soruşturmanın yetersiz nitelikte   olmasından şikayetçidir. Bu hususta, başvuran, beyanları istinabe yoluyla alman sanıkları ve   tanıklardan büyük bir bölümünü sorgulama fırsatları olmadığının altını çizmektedir.   Başvuran, AİHS’nin 2. ve 3. maddesi ile birleşip AÎHS’nin 6. ve 13. maddelerine atıfta   bulunmaktadır.   AÎHM, bu şikayetin aşağıda İlgili bölümünün yer aldığı AÎHS’nin 13. maddesine   ilişkin olduğu kanısındadır:   “ Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri İhlal edilen herkes, İhlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makam a etkili bir başvuru yapabilme   hakkına sahiptir.”   Yukarıda ifade edilenlerin ışığında, AİHM, AİHS’nin 13. maddesine dayandırılarak   yapılan şikayetin ayrı olarak incelenmesinin gerek olmadığını takdir etmektedir.   pppUGhÔoz˅uĶuG\UGthkklzĶuĶuGĶoshsGlkĶskĶĤĶGĶkkĶhzpGohrrpukh   Başvuran, AÎHS’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, babasının ölümüne yol açan keyfi   tutuklamadan dolayı şikayetçi olmaktadır.   Hükümet, iddia edilen olayların hiçbir şekilde desteklenmediğini ileri sürmektedir.   AÎHM, söz konusu şikayetin, daha önce AİHS’nin 2. ve 3. maddeleri kapsamında   incelenen sorunlardan daha farklı bir sorunu ortaya çıkarmadığım saptamaktadır. AİHS   hükümlerine ilişkin olarak bu sonuçlar göz önüne alındığında, AİHM, bu şikayetin ayrı   olarak incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.   p}UGhĶoz˅uĶuG[XUGthkklzĶuĶuG|€n|shuthzp     A .Tazm inat   1. Tarafların Argümanları   Başvuran, maddi zarar karşılığında 450.000 Euro taiep etmektedir. Başvuran, kendisi   ve annesi ile birlikte sekiz kişiden oluşan ailesinin geçiminin büyük bir bölümünün Abdullah   Canan tarafından karşılandığını ve dava konusu olayların aileyi bu mali destekten yoksun   bıraktığını ileri sürmektedir. Başvuran, babasının arsaları ve köyü olan tanınan bir iş adamı   olduğunu belirtmektedir. Başvuran ayrıca, kendisi ve Abdullah Canan’ın diğer hak sahipleri   için 450.000 Euro tutarında manevi tazminat talebinde de bulunmaktadır. Başvuran,   taleplerini desteklemek için, şu isimlerin ve doğum tarihlerinin bulunduğu bir nüfiıs kayıt   örneğini dosyaya eklemektedir: Züleyha Canan (eşi, 1944),- Tayytip Canan (oğlu, 1973),   Vehap Canan (oğlu, 1975), Edibe Canan (kızı, 1977), Zübeyde Canan (kızı, ölü), Cahit Canan   (oğlu, 1980), Nurcan Canan (kızı, 1981), Şacan Canan (kızı, 1983), Adem Canan (oğlu, 1985).   Hükümet yukarıda sırasıyla adları verilen kişiler arasında Zübeyde Canan’m öldüğünü   ve çocuklardan bazılarının ise başvuranın başvuruda bulunduğu anda çoktan reşit olduklarını   ileri sürmektedir. Hükümet, ise başvuranlar tarafından dile getirilen taleplerin fahiş tutarda   olduğunu ve bunların belgelenmeyip hayali tahminlere dayandığını ileri sürerek, AİHM’den   söz konusu talepleri reddetmesini istemektedir.   2.AİHM'nin Takdiri   a. M addi T azm inat   AİHM, başvuran ve ailesinin tespit edilen ihlallerden dolayı kuşkusuz zarara   uğradığını ve bu ihlallerle başvuranın iddia ettiği kazanç kaybına ilişkin tazminatı   kapsayabilen zararlar arasında açık bir nedensel bağlantının bulunduğunu gözlemlemektedir   (Salman kararı, ve Z ve Diğerleri- Birleşik Krallık, başvuru no: 29392/95). Bununla birlikte   AİHM, başvuranın bu konuya ilişkin iddiaların kesin bir hesap dökümünün yapılmadığını ve   belgelendirilmediğini not etmektedir.   İddia edilen zararlar, tam olarak hesaplanması mümkün olmayan unsurlar içerdiğinden   yapılacak her türlü hesaplamalar spekülatif olacaktır (Bkz: diğerleri arasından, 18 Aralık 1984   tarihli Sporrong ve Lönnroth - İsveç kararı, 1 Nisan 1998 tarihli Akdivar ve Diğerleri-Tiirkiye   kararı).   AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, AİHM, mali desteğin yitirilmesi gerekçesiyle,   başvuranın maddi tazminat talebini, özellikle ölüm tarihindeki mevcut koşullar, maktulün   çocuklarından dördünün reşit olmaması ve başvuran tarafından verilen bilgilere göre önemli   bir kişi olan Abdullah Canan’m mallarının varislerinin hepsinin mirastan pay alma hakları   gibi elindeki mevcut unsurları dikkate alarak değerlendirecektir. Her şeyi etraflıca   değerlendiren AİHM, bu hususta aralarında eşit şekilde dağıtılmak üzere başvuranın da dahil   olduğu Abdullah Canan’m hak sahipleri 60.000 Euro tutarında bir ödeme yapılmasının uygun   olacağına kanaat getirmiştir. ( karşılaştırınız Koku-Tiirkiye, başvuru no: 27305/95)   b. M anevi T azim at   Manevi tazminata ilişkin olarak, AÎHM, başvuranın ve ailesinin hiç kuşkusuz   AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlalinden kaynaklanan bir mağduriyete düştüğünü kabul     etmektedir. Ancak, Hükümet gibi AİHM de bu başlık altında talep edilen miktarın aşırı   olduğunu belirtmektedir.   Her şeyi değerlendiren ve benzer davalarda ödenmiş miktarları da göz önüne alan   AİHM, AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edilmesi neticesinde Abdullah Canan’m hak   sahipleri yani başvuranın kendisi, annesi Ziüeyha Canan, kız kardeşleri ve erkek kardeşleri,   Edibe Canan, Nuran Canan, Şacan Canan ve Tayyüp Canan, Cahit Canan ve Adem Canan   adına başvurana hakkaniyete uygun olarak 20.000 Euro tutarında manevi tazminat   ödenmesine karar vermiştir (Akkıtm ve Diğerleri-Türkiye, başvuru no: 21894/93 ve İpek-   Tiirkıye, başvuru no: 25760/94).   iUtˆš™ˆGŒGoˆ™Šˆ”ˆ“ˆ™   Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM nezdinde yaptığı masraf ve harcamaların   karşılanması için 6.275 Euro talep etmektedir. Başvuran çalışma saatlerinin ve yaptığı çeşitli   masrafların detaylı bir listesini sunmuş fakat bunları belgelendirmemiştir.   Hükümet, avukatların çalışma saatlerinin basit bir şekilde özetlenmesinin böylesi bir   çalışmanın gerçekten yapıldığım göstermediğini ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, hesap   pusulalarının, faturaların ve alındı makbuzunun olmaması nedeniyle de AİHM’nin zaten fahiş   tutarda olan bu talebi reddetmesi gerektiğini belirtmektedir.   AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran yapmış olduğu masraf ve harcamaların geri   ödemesini ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve miktar itibarıyla makul   olduğu kanıtlandığı zaman elde edebilir. Bu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki kriterleri   dikkate alan AİHM, başvurana bütün masraflar için 3.000 Euro’luk miktarın ödenmesinin   makul olduğu kanaatindedir (Gezici-Türkiye, 35838/97 no’lu, 15 Temmuz 2005 tarihli karar   ve Güngör-Türkiye, 28290/95 no’lu, 22 Mart 2005 tarihli karar ile karşılaştırınız).   jUnŒŠ’ķ•ŒGmˆ¡   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   i|GnlylrÍlslylGkh€hspGvshyhrSGhĶotSGv€iĶysĶĤĶ€slS   1. Başvurunun kabuledilebilirliğine;   2. AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin esas yönünden ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edilip edilmediğinin ayrıca   incelenmesine gerek olmadığına;   5. AİHS’nin 13. maddesi kapsamında yapılan şikayetin incelenmesine gerek   olmadığına;   6. AÎHS’nin 5. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrı olarak incelenmesine   gerek olmadığına;     7. a) AİHS’nin 44§2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay   içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L’ye çevrilmek üzere   Savunmacı Hükümetin başvurana:   i. Abdullah Canan’ın hak sahipleri arasında eşit biçimde paylaşılacak   şekilde 60,000 Euro(altmış bin Euro) maddi tazminat ödenmesine;   ii. AİHS’nin 2. ve 3. maddesi çerçevesinde tespit edilen ihlalden   dolayı maktul Abdullah Canan’ın hak sahipleri adına başvurana   20.000 Euro (yirmi bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;   iii. Masraf ve harcamalar için 3.000 Euro (üç bin Euro) ödenmesine;   iv. Yukarıdaki miktarların her türlü vergiden m uaftutulmasına;   b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,   Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit   faiz uygulanmasına;   8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   rhyhyG}lytĶŤ{ĶyU   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 § § 2 ve 3.   maddesine uygun olarak 26 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   19

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło