39523/03

WyrokETPCz2009-10-13ECLI:CE:ECHR:2009:1013JUD003952303

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy odmowa uznania prawa małoletniego dziecka do wystąpienia o uznanie zagranicznego wyroku rozwodowego zmarłego rodzica, skutkująca utratą części spadku, narusza prawo do sądu (art. 6 ust. 1 Konwencji) oraz prawo do poszanowania mienia (art. 1 Protokołu nr 1)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć prawo dostępu do sądu nie jest absolutne i może podlegać ograniczeniom, to w niniejszej sprawie restrykcyjna interpretacja tureckiego prawa krajowego przez Sąd Kasacyjny, która ograniczała możliwość żądania uznania zagranicznego wyroku rozwodowego wyłącznie do stron pierwotnego postępowania, nałożyła na skarżącą nieproporcjonalne obciążenie. Uniemożliwiło to jej dochodzenie pełnego spadku po zmarłym ojcu, co naruszyło istotę prawa do sądu. W konsekwencji, brak możliwości uznania wyroku rozwodowego doprowadził do pozbawienia skarżącej części spadku, co stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w jej prawo własności, naruszając sprawiedliwą równowagę między interesem publicznym a ochroną praw jednostki.
Stan faktyczny
Skarżąca, Selin Aslı Öztürk, urodzona w 2000 roku, była córką zmarłego ojca, który rozwiódł się z niemiecką żoną w Niemczech. Ojciec zmarł w maju 2001 roku, nie zdążywszy uzyskać uznania tego rozwodu w Turcji. Turecki sąd spadkowy przyznał jedną czwartą spadku niemieckiej żonie, a trzy czwarte skarżącej. Matka skarżącej, działając w jej imieniu, wystąpiła o uznanie niemieckiego wyroku rozwodowego w Turcji, jednak Sąd Kasacyjny odmówił, twierdząc, że tylko strony pierwotnego rozwodu mają legitymację do takiego wniosku, a śmierć ojca zakończyła małżeństwo. W konsekwencji, skarżąca nie mogła odziedziczyć pełnego spadku po ojcu.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie uznał skargę za dopuszczalną. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (sześcioma głosami do jednego). Stwierdził naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 (sześcioma głosami do jednego). Jednogłośnie uznał, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skarg na podstawie art. 8 i art. 13 Konwencji. Jednogłośnie odroczył stosowanie art. 41 Konwencji, wzywając strony do przedstawienia stanowisk w sprawie słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   SELĐN ASLI ÖZTÜRK -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no:39523/03)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Ekim 2009   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (39523/03) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaꢀı) Selin Aslı Öztürk’ün (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 14 Kasım   tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin   (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuran, Ankara Barosu avukatlarından J. Ertürk ve annesi Esma Dilek ꢁenyurt tarafından   temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Baꢀvuran, 7 Eylül 2000 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir.   Mart 1968 tarihinde, baꢀvuranın babası Alman uyruklu bir bayanla evlenmiꢀtir. Bu çift,   belirtilmeyen bir tarihte boꢀanmadan ayrı yaꢀamaya baꢀlamıꢀlardır.   Baꢀvuran, babasıyla yeni bayan arkadaꢀının birlikteliğinden doğmuꢀtur.   ꢁubat 2001 tarihinde, Bensheim (Allemagne) Asliye Hukuk Mahkemesi baꢀvuranın babası   ile Alman eꢀinin boꢀanmasına karar vermiꢀtir. Boꢀanma kararı, 13 Nisan 2001 tarihinde   kesinleꢀmiꢀtir.   Baꢀvuranın babası, boꢀanma kararının Türkiye’de tanınması ya da tenfizi için gerekli   baꢀvuruları yapmadan 22 Mayıs 2001 tarihinde vefat etmiꢀtir.   Haziran 2001 tarihinde, Ankara Bölge Mahkemesi baꢀvuranın babasının mirasının dörtte   birinin Alman eꢀine ve geriye kalan dörtte üçünün ise baꢀvurana kaldığını gösteren varis   belgesi vermiꢀtir.   Temmuz 2001 tarihinde, baꢀvuranın annesi reꢀit olmayan baꢀvuran adına hareketle yabancı   ülkede alınan boꢀanma kararının tenfizi için Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi önünde dava   açmıꢀtır.   Eylül 2001 tarihinde, asliye hukuk mahkemesi boꢀanma kararını tanımıꢀtır.   Aralık 2001 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuꢀtur. Yargıtay öncelikle yabancı ülkede   alınan kararın tanıma veya tenfiz belgesi olmadan Türkiye’de geçerli olmadığını kaydetmiꢀtir.   Daha sonra Yargıtay, dava taraflarından birinin 22 Mayıs 2001 tarihinde vefat etmesi   dolayısıyla evliliğin son bulduğunu ve bu durumda çocukların anne-babalarının boꢀanma   kararlarının tanınma veya tenfizini talep edemeyeceklerini, bu nedenle baꢀvuranın dava açma   vasfı olmadığını gözlemlemiꢀtir. Yargıtay ayrıca, baꢀvuran kararın tenfizini talep ettiği halde   asliye hukuk mahkemesinin kararın tanınması yönünde karar aldığını kaydetmiꢀtir. Baꢀkan,   muhalif görüꢀünde yasal bir menfaati olan herkesin tanıma ya da tenfiz talebinde   bulunabileceğini savunmuꢀtur.   Ekim 2002 tarihinde, asliye hukuk mahkemesi Yargıtay kararına uyarak baꢀvuranın talebini   reddetmiꢀtir.   Yargıtay, 4 Mart 2003 tarihinde bu kararı onamıꢀ ve 21 Nisan 2003 tarihinde de karar   düzeltme yönündeki itirazı reddetmiꢀtir. Bu son karar, baꢀvurana 14 Mayıs 2003 tarihinde   tebliğ edilmiꢀtir.   HUKUK   I. HÜKÜMETĐN ÖN ĐTĐRAZI HAKKINDA   Hükümet, baꢀvurunun altı aylık süre gereksinimine uymadığını ileri sürmekte ve AĐHM   tarafından reddedilmesini istemektedir. Hükümet, iç hukukta kesin kararın 21 Nisan 2003   tarihinde verildiğini hatırlatmakta ve baꢀvurunun 15 Mart 2004 tarihinde sunulduğunu   savunmaktadır. Hükümet ayrıca dava dosyasında baꢀvurunun 14 Kasım 2003 tarihinde   sunulduğunu doğrulayan hiçbir belgenin bulunmadığını eklemektedir.   Baꢀvuran, Hükümetin savına karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM, 16 Aralık 2003 tarihli yazısında baꢀvurunun kaydedildiğine ve kayıt tarihinin 14   Kasım 2003 olarak iꢀlendiğine dair baꢀvuranı bilgilendirdiğini not etmektedir. AĐHM, aynı   yazısında ilgili ꢀahıstan temsil yetkisi formunu gereği gibi doldurarak kendilerine geri   göndermesini istemiꢀtir. AĐHM, 15 Mart 2004 tarihinde talep edilen bu belgeyi teslim   almıꢀtır.   AĐHM, 30 Ocak 2006 tarihli yazısında baꢀvurana ilk baꢀvuru formunun kaybolduğunu   bildirmiꢀ ve yeni bir formun kendilerine gönderilmesini istemiꢀtir. 8 ꢁubat 2006 tarihinde   AĐHM’nin bu isteği yerine getirilmiꢀtir.   AĐHM, bu nedenle baꢀvurunun sunulma tarihinin Hükümetin iddia ettiği gibi 15 Mart 2004   değil ve AĐHM’nin temsil yetkisi formunu teslim aldığı tarih olduğunu not etmektedir.   AĐHM daha sonra, Yargıtay’ın kararını 21 Nisan 2003 tarihinde verdiğini ve iç hukukta kesin   karar niteliği taꢀıyan bu kararın baꢀvurana 14 Mayıs 2003 tarihinde tebliğ edildiğini   gözlemlemektedir. Mevcut baꢀvuru 14 Kasım 2003 tarihinde sunulduğuna göre iç hukuktaki   kesin kararın tebliğ edildiği tarihte baꢀlayan altı aylık süre aꢀılmamıꢀtır.   Dolayısıyla AĐHM, Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir.   II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, ulusal mahkemeler dava açma vasfı olmadığı gerekçesiyle talebini reddettikleri için   mahkemeye eriꢀim hakkının engellendiğinden ꢀikâyetçi olmaktadır. Baꢀvuran, bu kısıtlama   yüzünden babasının eski eꢀinin mirasın dörtte birini aldığından yakınmakta ve AĐHS’nin 6.   maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   AĐHM, bu ꢀikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan   yoksun olmadığını ve baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.   Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa iliꢀkin   Baꢀvuran, iddialarını yinelemektedir.   Hükümet, olayların meydana geldiği dönemde iç hukukta yürürlükte olan mevzuata göre   yalnızca ilk yargılamaya taraf olan kiꢀilerin boꢀanma kararının tanınma ve tenfizini talep   edebileceğini hatırlatmaktadır.   AĐHM, öncelikle « mahkemeye eriꢀim hakkı »’nın (Birleꢀik Krallık aleyhine Golder davası,   ꢁubat 1975, prg. 36, seri A no 18) mutlak bir kavram olmadığını ve bazı dolaylı   kısıtlamalara tabi tutulabileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, uygulanan sınırlamalar,   herhangi bir ꢀekilde veya hakkın özünü zedeleyecek biçimde bireyin mahkemeye ulaꢀma   hakkını sınırlayamaz veya azaltamaz ; sonuç olarak, eğer sınırlama meꢀru bir amaç   gütmüyorsa ve kullanılan araçlar ve varılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık   iliꢀkisi yoksa, sınırlama 6. maddenin 1. paragrafıyla uygun düꢀmeyecektir (Birleꢀik Krallık   aleyhine Tolstoy Miloslavsky davası, 13 Temmuz 1995, prg. 59, seri A no 316-B, ve Fransa   aleyhine Berger davası, no 48221/99, prg. 30, CEDH 2002-X).   AĐHM, ayrıca kendisini ulusal mahkemelerin yerine koyamayacağını ve ulusal yasaları   yorumlama yetkisinin baꢀta yargı organları ve mahkemeler olmak üzere ulusal mercilere ait   olduğunu hatırlatmaktadır. AĐHM’nin rolü böylesi yorumlamaların etkisinin AĐHS ile uyumlu   olup olmadığını denetlemekle sınırlıdır. Bu bakımdan, AĐHM’nin görevinin iç hukuktaki   mevzuat ve uygulamayı mücerret olarak incelemek değil, baꢀvuranı etkileyen yönüyle   AĐHS’ni ihlal edip etmediğini araꢀtırmak olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır (Đtalya   aleyhine Kaufmann davası, no 14021/02, prg. 33, 19 Mayıs 2005, ve, daha yakın zamanda,   Fransa aleyhine McDonald davası (karar), no 18648/04, 29 Nisan 2008).   Mevcut davada, AĐHM baꢀvuranın babasının boꢀanma kararının bir Alman mahkemesi   tarafından verildiğini not etmektedir. Babası bu kararın tanınması ve tenfizi talebiyle Türk   mahkemeleri önünde dava açmadığı için baꢀvuran, tanınma talebinde bulunmuꢀ, ancak dava   açma vasfı olmadığı gerekçesiyle bu baꢀvurusu reddedilmiꢀtir.   AĐHM, ayrıca olayların meydana geldiği dönemde Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku   Hakkında Kanun’da karar tanıma ve tenfiz davası açma sıfatına haiz kiꢀilerin açıkça   belirtilmediğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Yargıtay’ın yerleꢀik içtihadına göre,   yalnızca ilk yargılamaya taraf olanlar yabancı bir ülkede alınan kararın tanınması ve tenfizi   için dava açabileceğinden, çocukların anne-babalarının boꢀanma kararının tanınması ve   tenfizi için baꢀvuru yapma imkânı ortadan kalkmaktadır.   AĐHM, söz konusu kuralın Yargıtay’ın yerleꢀik içtihadını yasal temel olarak aldığı   kanaatindedir. AĐHM ayrıca, bu kuralın meꢀru bir amaç güttüğünü, yani ilk yargılamadaki   tarafların haklarını koruduğunu kabul edebilir. Bundan sonra yapılması gereken, baꢀvuranı   merhum babasının boꢀanma kararının tanınma ve tenfizi için dava açma imkânından mahrum   bırakan mahkemelerin bir yandan tanınması istenen kararın ilk taraflarının haklarının   korunması ve diğer yandan baꢀvuranın mahkemeye eriꢀim hakkı arasındaki adil dengeyi   bozmak suretiyle ona orantısız bir yük dayatıp dayatmadıklarının anlaꢀılmasıdır.   Bu bağlamda AĐHM, ihtilaflı sınırlamanın sadece baꢀvuranın babasının boꢀanma kararının   tanınmasını engellemekle kalmadığını, aynı zamanda baꢀvuranın merhum babasından kalan   mirasın tamamını talep etme giriꢀimlerinin önünde aꢀılması mümkün olmayan bir engel halini   aldığını kaydetmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine Lupaꢀ ve diğerleri   davası, no 1434/02, 35370/02 ve 1385/03, prg. 73, CEDH 2006-XV (alıntılar)). Baꢀvuran -   babasının tek doğrudan varisi - , merhum babasıyla ilgili yasal bir statünün tanınması ve tüm   miras haklarının kabul edilmesi yönündeki taleplerinin kesin olarak engellendiği bir durumla   karꢀı karꢀıya kalmıꢀtır. Yargıtay’ın yerleꢀik içtihadı, mevcut davadaki gibi boꢀanan erkek eꢀin   kararın tanınması için baꢀvuruda bulunmadan - kısa bir zaman sonra dahi olsa - vefat ettiği   durumlarda hiçbir istisna öngörmemektedir. AĐHM, gerçekten de baꢀvuranın babasının 22   Mayıs 2001 tarihinde, yani boꢀanma kararı kesinleꢀtikten bir ay on gün sonra vefat ettiğini   gözlemlemektedir.   AĐHM, ayrıca 12 Aralık 2007 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Özel Hukuk ve Usul   Hukuku Hakkında Kanun’un yasal menfaati olan herkese tanıma belgesini talep etme imkânı   verdiğini not etmektedir. Yargıtay, yakın zamanda verdiği kararlarda yasal menfaati olan   herkesin yabancı ülkede alınan bir kararın tanıma belgesi ya da tenfizini talep edebileceğini   öngören yeni kanunu uygulamıꢀtır.   Yukarıdaki değerlendirmeler ıꢀığında AĐHM, kararın tanınmasını elde etme imkânlarından   mahrum bırakan bu ihtilaflı kuralın baꢀvurana orantısız bir yük dayattığı ve bu suretle   mahkemeye eriꢀim hakkının özde çiğnendiği kanaatine varmaktadır.   Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiꢀtir.   III. 1 NOLU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Baꢀvuran, ayrıca ulusal mahkemelerin yabancı bir ülkede alınan boꢀanma kararının   tanınmasına izin vermemeleri nedeniyle babasından kalan mirasın dörtte birini kaybettiğinden   ve dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden ꢀikâyetçi olmaktadır. Baꢀvuran bir de iç   hukukta bu ꢀikâyetini dile getirebileceği etkili bir itiraz yolu bulunmadığını iddia etmektedir.   Baꢀvuran, AĐHS’nin 13. maddesi ile 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini   iddia etme imkânı bulunmadığını dile getirmektedir.   AĐHM, bu ꢀikâyetleri 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesinin yerinde   olacağı kanaatindedir.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   AĐHM, bu ꢀikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan   yoksun olmadığını ve baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.   Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa iliꢀkin   Baꢀvuran, muris vefat ettiğinde bıraktığı mirasın derhâl ve otomatik olarak genel   mirasçılarına geçtiğini savunmaktadır. Baꢀvuran ayrıca, babasının, vefatından önce bir Alman   mahkemesinin kaziyye-i muhakeme niteliğindeki kararıyla eski eꢀinden boꢀanmıꢀ olduğunu   eklemektedir. Baꢀvuran, merhum babasının tek çocuğu olduğunu hatırlatmakta ve bu sıfatla   babadan kalma mülklerin tamamının meꢀru mirasçısı olduğunu iddia edebileceği kanaatini   dile getirmektedir.   Hükümet, mevcut dava koꢀullarında   Nolu Ek Protokol’ün 1.maddesinin   uygulanamayacağını savunmaktadır. Hükümet, burada gelecekteki olası bir kazancın söz   konusu olduğunu, baꢀvuranın bu mülkün hiçbir zaman sahibi olmadığı için açtığı dava   sonucunda miras hakkı elde edemeyeceğini savunmakta ve aynı nedenle atıfta bulunulan   madde hükümleri doğrultusunda baꢀvuranın bir mülk sahibi olduğunu iddia edemeyeceğini   ileri sürmektedir.   AĐHM, öncelikle baꢀvuranın zaten merhum babasından kalan mülklerden miras yoluyla bir   pay elde ettiğini gözlemlemektedir. Gerçekten de, Türk Medeni Kanunu’nun 599. maddesi   uyarınca muris vefat ettiğinde baꢀvuran otomatik olarak hakkına düꢀen bölünmez iyelik   intikaliyle veraset haklarını elde etmektedir. Baꢀvuran, merhum babasından kalan mirası   oluꢀturan mülklerin tamamı üzerinde kısmi ya da tam sahiplik hakkı olduğundan ve mirasın   dörtte üçünü zaten elde ettiğinden, kalan kısmı da elde etme umudunu taꢀıyabilir.   Dolayısıyla, 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi mevcut davanın olguları için uygulanabilir.   Baꢀvuranın babasından kalan mirasın dörtte birinden mahrum kaldığını dikkate alan AĐHM,   Türk mahkemelerinin yabancı bir ülkede alınan boꢀanma kararının tanınmasını reddetmek   suretiyle ilgili ꢀahsın mülkiyet hakkına müdahale ettiği sonucuna varmaktadır. AĐHM, bu   müdahalenin genel normlar ıꢀığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir.   Bu konuda AĐHM, ulusal mahkemelerin baꢀvuranın dava açma vasfı bulunmadığı kanaatinde   olduklarını gözlemlemektedir. Ulusal mahkemeler, Yargıtay’ın yalnızca ilk yargılamaya taraf   olan kiꢀilerin boꢀanma kararının tanınma ve tenfizini talep edebileceğini öngören eski   Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesiyle ilgili içtihadına   dayanarak bu kanaate varmıꢀlardır. Bu bağlamda AĐHM, iç hukuku öncelikle yorumlaması ve   uygulaması gereken ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen olgu ve hukuk   hatalarını ancak sınırlı bir biçimde tespit edebileceğini hatırlatmaktadır (Đspanya aleyhine   García Ruiz davası [GC], no 30544/96, prg. 28, CEDH 1999-I). AĐHM, mevcut davaya söz   konusu yasasının uygulanabilirliğinin muğlaklığı üzerinde durmanın gerekli olmadığına   hükmetmektedir; bununla beraber incelemesine sunulan vakaya iliꢀkin iç hukuk yorum ve   uygulamasının AĐHS ile bağdaꢀıp bağdaꢀmadığını belirlemek AĐHM’nin görevidir (bakınız,   mutatis mutandis, Andora aleyhine Pla ve Puncernau davası, no 69498/01, prg. 46 in fine,   CEDH 2004-VIII, ve, daha yakın zamanda, Türkiye aleyhine Karaman davası, no 6489/03,   prg. 30, 15 Ocak 2008).   AĐHM, ihtilaflı kuralı ulusal mahkemelerin yorumladığı ꢀekliyle AĐHS’nin 6. maddesi   açısından değerlendirdiğinde baꢀvurana orantısız bir yük dayattığı ve bu suretle mahkemeye   eriꢀim hakkının özde çiğnendiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Gerçekten de,   baꢀvuranın mahkemeye eriꢀememesi sonucunda yabancı bir ülkede alınan boꢀanma kararının   Türkiye’de tanınma ihtimali kesin bir ꢀekilde ortadan kalkmıꢀ ve bu da baꢀvuranın mirasın   dörtte birinden mahrum kalmasına neden olmuꢀtur.   Bu itibarla, mevcut davada baꢀvuran merhum babasından kalan mirasın tamamını talep   edemediğinden, Yargıtay’ın – vefat etmiꢀ olmaları durumunda bile - yalnızca ilk yargılamaya   taraf olan kiꢀilerin boꢀanma kararının tanınma ve tenfizini talep edebileceğini ve dolayısıyla   çocukların bu talepte bulunamayacağını öngören eski Uluslararası Özel Hukuk ve Usul   Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesiyle ilgili kısıtlayıcı ve kesin yorumu, kamu yararı ile   bireysel hakların güvence altına alınma gereksinimi arasındaki adil dengeyi bozacak   niteliktedir.   AĐHM, yeni bir Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yürürlüğe   girdiğini yinelemekte ve bu kanunun yasal menfaati olan herkese tanıma belgesini talep etme   imkânı verdiğini ve dolayısıyla bundan böyle çocukların anne-babalarının boꢀanma kararının   tanınma ve tenfizini talep edebileceğini kaydetmektedir.   Yukarıdaki değerlendirmeler ve dosyadaki unsurlar dikkate alındığında, eski Uluslararası   Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 42. maddesinde öngörülen uygulamanın 1   Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesindeki gereksinimlerle uyumlu olmadığı anlaꢀılmaktadır.   Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiꢀtir.   IV. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, son olarak AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunarak, kararın tanınması talebinin   ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesiyle aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının ihlal   edildiğini savunmaktadır.   Yukarıda AĐHS’nin 6. maddesi alanında vardığı sonuçları dikkate alan AĐHM, bu ꢀikâyetin   kabuledilebilir olduğu, ancak esas bakımından ayrıca incelenmesinin gerekmediği kanaatine   varmaktadır.   V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   Baꢀvuran, maddi tazminat olarak 3 397 821 Türk Lirası (yaklaꢀık 1 950 000 Euro) talep   etmektedir. Baꢀvuran bu talebinin kanıt belgesi olarak muris’in bıraktığı mirasta yer alan   mülklerin listesini ve bazıları adli bilirkiꢀi raporlarıyla belirlenen değerlerini sunmaktadır.   Baꢀvuran, yargı masraf ve giderleri için bir talepte bulunmamıꢀtır.   Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.   Mevcut dava koꢀullarında Savunmacı Devlet ile baꢀvuranlar arasında olası bir uzlaꢀma   ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanmasının bu   aꢀamada saklı tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.   BU GEREKÇELERLE, AĐHM,   1. Oybirliğiyle, baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Bire karꢀı altı oyla AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   3. Bire karꢀı altı oyla 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   4. Oybirliğiyle, AĐHS’nin 8. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan ꢀikayetlerin ayrıca   incelenmesine gerek olmadığına;   5. Oybirliğiyle AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun   a) saklı tutulmasına;   b) Hükümet ve baꢀvuranların, kararın kesinleꢀmesinden itibaren altı ay içinde bu mesele   hakkındaki görüꢀlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları   her türlü uzlaꢀmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;   c) sonraki prosedürün saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire baꢀkanının izlenecek   süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;   KARAR VEMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Vladimiro   Zagrebelsky’nin karꢀıt oy görüꢀü yer almaktadır.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło