39656/03

WyrokETPCz2009-01-13ECLI:CE:ECHR:2009:0113JUD003965603

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie adwokata na zapłatę odszkodowania za wypowiedzi użyte w piśmie procesowym, krytykujące urzędnika publicznego, stanowiło naruszenie jego prawa do wolności wyrażania opinii na podstawie art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącego, choć przewidziana prawem i mająca na celu ochronę reputacji, nie była proporcjonalna do realizowanego celu i nie była "niezbędna w społeczeństwie demokratycznym". ETPCz podkreślił, że granice dopuszczalnej krytyki są szersze w przypadku polityków niż zwykłych obywateli, a adwokaci, choć podlegają ograniczeniom w swoim postępowaniu, korzystają z pewnej swobody wypowiedzi w sądzie. Trybunał stwierdził, że choć użyte słowa były prowokacyjne i ostre, stanowiły one oceny wartości wyrażone w kontekście postępowania sądowego przez przedstawiciela prawnego, broniącego interesów klienta, i nie wyszły poza salę sądową. Sąd krajowy nie wziął pod uwagę kontekstu i sposobu wyrażenia opinii, skupiając się jedynie na słownikowych definicjach słów.
Stan faktyczny
Skarżący, Ayhan Erdoğan, adwokat z Stambułu, złożył w imieniu swojego klienta pozew przeciwko Gminie Ümraniye, kwestionując ogłoszenie o pracę. W piśmie procesowym skrytykował burmistrza Bingöla, używając określeń takich jak „tyran” i „fanatyk”, zarzucając gminie ignorowanie orzeczeń sądowych. Burmistrz Bingöl wniósł pozew o odszkodowanie za naruszenie dóbr osobistych. Sądy krajowe uznały skarżącego za odpowiedzialnego i nakazały mu zapłatę odszkodowania, uznając, że jego wypowiedzi przekroczyły granice obiektywnej dyskusji i naruszyły prawa osobiste burmistrza.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. 3. Zasądził na rzecz skarżącego 8 800 EUR tytułem szkody majątkowej, 1 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej oraz 2 111 EUR tytułem kosztów i wydatków. 4. Odrzucił pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   OF EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   AYHAN ERDOĞAN – TÜRKİYE   (Başvuru no. 39656/03)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ocak 2009   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.   Şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Bu dava, T.C. vatandaşı Ayhan Erdoğan (“başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti   aleyhine, 17 Eylül 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin   Sözleşme’nin (“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapılan   39656/03 numaralı başvuru sonucu görülmektedir.   Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Ş. Özdemir tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmekte ve avukatlık yapmaktadır.   Başvuran, belirlenemeyen bir tarihte, müvekkili O.M. adına, İstanbul İdare   Mahkemesi’nde, Ümraniye Belediye Başkanlığı tarafından 10 Aralık 1997 tarihli Akit   gazetesinde ilanı verilen, 49 kişinin işe alınması için yapılacak sınavın durdurulması ve iptali   için dava açmıştır. Başvuran dilekçesinde, diğer hususlar meyanında, 13 Haziran 1994   tarihinde işten çıkarılan 137 işçiden 111’inin idare mahkemesinde açtıkları davayı   kazandıklarını, ancak buna rağmen görevlerine geri dönemediklerini ifade etmiştir. Başvuran   bununla ilgili olarak, belediyenin işçilerden 20’sini, yer olmadığı gerekçesiyle belediyedeki   görevlerine geri döndürmediğini belirtmiştir. Geri kalan 91 işçi ise, 1 günlüğüne işe   başlatılmış, ardından yeniden işten çıkartılmışlardır. Başvuran, 30 Mart 1997 tarihli aynı   gazetede 49 işçinin alınacağı sınavın ilan edilmesiyle ilgili, belediye hakkında derdest   durumda diğer bir dizi idari kovuşturma olduğu halde, belediyenin boş kadroları doldurmayı   amaçladığından ve müvekkili de dahil olmak üzere işten çıkarılan işçiler lehine olan   mahkeme kararlarının uygulanmasını imkansız hale getiren bu yeni sınav ilanını vermesinden   şikayetçi olmuştur. Ayrıca iş ilanının Akit gazetesinin aynı gün İstanbul’da dağıtılan normal   baskısında değil, yalnız Refah Partisi’yle bağlantısı olan çeşitli derneklere dağıtılan sayısında   yayınlandığını iddia etmiştir.   Ümraniye Belediye Başkanı ve Refah Partisi üyesi Bingöl 24 Nisan 1998 tarihinde,   başvuran hakkında, şerefine ve namusuna ciddi saldırılar gerçekleştirdiği gerekçesiyle   tazminat davası açmıştır.   Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (bundan böyle “Üsküdar Mahkemesi” olarak   anılacaktır) görülen dava sırasında, başvuranın mahkemeye sunduğu, dava konusu sözlerin   çözümlenmesi için bilirkişi görevlendirilmesi ve birkaç tanığın dinlenmesi talepleri   reddedilmiştir. Başvuran, yazılı görüşlerinde, diğer hususlar meyanında, ifadelerinin Bingöl’e   karşı saldırı teşkil etmediğini, yalnızca görüş teşkil ettiğini, Bingöl’ün son beş yılda yasalara,   Anayasa’ya ve ahlaka ne derece uygun hareket ettiğine ilişkin belgeler bulunduğunu ileri   sürmüştür. Bingöl’ün, belediye başkanı olarak icraatlarıyla ilgili bazı suçlamalardabulunmuş,   Bingöl ve yönetiminin pek çok kez medyanın odağı olduğuna atıfta bulunmuştur. Başvuran,   dava konusu sözleri, savunma görevini ifa ederken kullandığını, Bingöl’e hakaret etme amacı   gütmediğini ifade etmiştir. Davacı için “zalim” sözünü, işten çıkarmaların 137 müvekkilinin   hayatı üzerinde ciddi olumsuz etki yaratması nedeniyle kullanmıştır. “Yobaz” sözünü   tahammülsüz kimseye atıfta bulunmak için kullanmıştır. Bu bağlamda, başvuran, Anayasa   Mahkemesi’nin Refah Partisi’ni kapatmaya karar verdiğinde sunduğu gerekçelere de atıfta   bulunmuştur. Başvuran ayrıca davacıyı ulusal mahkemelere yalan ifade vermek ve yanlış   yönlendirmekle de suçlamıştır.   Bingöl, yazılı görüşlerinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın suçlamalarının yanlış   ve temelsiz olduğunu, hakaretamiz sözlerini Üsküdar Mahkemesi’nde de yinelediğini ve   kişiliğine yönelik bu saldırının nesnel tartışmanın ölçü ve sınırlarını aştığını ileri sürmüştür.   Üsküdar Mahkemesi 27 Eylül 1999 tarihinde başvuranın Bingöl’e, karar tarihinde geçerli   olan yasal faiz oranıyla beraber 2.500.000.000 Türk Lirası (TL - yaklaşık 5.200 Euro [EUR])   ödemesine karar vermiştir. Üsküdar Mahkemesi, başvuranın kullandığı yobaz sözcüğünün   “dini inançları diğer kimselere rahatsızlık verecek boyutta olan” “tahrikçi, kaba ve yapmacık”   kişi anlamına geldiğini belirtmiştir. Sözcük günlük hayatta “itici, cahil ve kaba” kimseleri   tanımlamak için kullanılır. Her koşulda, bütün olarak değerlendirildiğinde, başvuranın yazılı   görüşünde sert ve ağır bir dil kullanılmıştır. Üsküdar Mahkemesi’ne göre, başvuranın belediye   başkanına hakaret etme niyetinin olup olmaması önemli değildir; önemli olan, halkın bu   sözleri nasıl yorumlayacağıdır. Nihayetinde Bingöl bir milyon nüfuslu bir bölgenin belediye   başkanı seçilmiştir. Başvuran karara itiraz etmiştir.   Şubat 2000 tarihinde, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde görülen duruşmada, Üsküdar   Mahkemesi’nin 27 Eylül 1999 tarihli kararını, diğer hususlar meyanında, başvuranın   tanıklarının dinlenmediği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmuştur. Daire başkanı karşı oy   kullanmıştır.   Üsküdar Mahkemesi, 14 Aralık 2000 tarihinde, başvuranın tanıklarının dinlenmesinin ve   idare mahkemesinin dava dosyasını incelenmesinin sonucu değiştirmeyeceği kanısıyla 27   Eylül 1999 tarihli kararında ısrar etmiştir. Başvuran yine itiraz etmiştir.   Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 20 Mart 2002 tarihinde itirazı reddetmiş ve Üsküdar   Mahkemesi’nin 27 Eylül 1999 tarihli kararını onamıştır. Mahkeme, diğer hususlar meyanında,   Bingöl’ün yönettiği belediyenin bazı mahkeme kararlarını uygulamadığı konusunda tarafların   mutabık olduğunu kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranın idari kovuşturma sırasında kullandığı   sözlerin meşru bir dayanağı olup olmadığının ve bu sözlerin Bingöl’ün kişisel haklarına bir   saldırı teşkil edip etmediğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, başvuranın “yobaz”,   “zalim” ve “hukukun üstünlüğüne saygısı olmayan” sözlerini kullanarak nesnel tartışmanın   ölçü ve sınırlarını aştığı sonucuna varmıştır. Başvuran Bingöl’ün kişisel haklarına saldırmıştır.   Belediye başkanının sorumlu tutulduğu, mahkeme kararının uygulanmaması durumunun,   yaptırımlarının da kanun yoluyla belirlendiği ve bunun, başvuranın yasal azami sınırları   aşması ve sözkonusu sözleri kullanması için geçerli bir neden olamayacağı   değerlendirilmiştir. Son olarak, tanıkları dinlemek ve idare mahkemelerinde görülen davaların   dosyalarını incelemek sonucu değiştirmezdi. Ayrıca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, davayı,   başvuranın tazminat meblağının haddinden yüksek olmasına ilişkin şikayetinin incelenmesi   için Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne iade etmeye karar vermiştir. Başvuranın bu kararın   incelenmesine ilişkin talebi 24 Nisan 2003 tarihinde reddedilmiştir.   Başvuran 9.627.000.000 TL (yaklaşık 5.637 EUR1) borcu 27 Şubat 2003, 20 Mart 2003   ve 8 Mayıs 2003 tarihlerinde olmak üzere üç taksitte ödemiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilerek, avukat sıfatıyla söylediği sözler nedeniyle   tazminat ödemeye mahkum edildiğinden şikayetçi olmuştur.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde başvurunun geri kalanının dayanaktan   yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik   unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. Tarafların savları   Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin, Borçlar Kanunu’nun   49. maddesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesine dayandığını, bu nedenle “yasayla   öngörülmüş” olduğunu belirtmiştir. Üstelik müdahale, başkalarının hak ve itibarını korumak   yönünde meşru bir amaç gütmüştür. Hükümet ayrıca müdahalenin gerekli olduğunu ileri   sürmüştür. Bu bağlamda, Devletin takdir payına bağlı olarak, davanın olaylarını incelemiş   olan ulusal mahkemelerin Bingöl’ün şöhreti ile başvuranın ifade özgürlüğü arasındaki gerçek   bir denge kurduğu kanısındadır. Hükümet başvuran hakkında ceza davası açılmadığına işaret   etmiştir.   Başvuran Hükümet’in savlarına itiraz etmiştir. Özellikle davaya konu ifadelerin Bingöl’e   hakaret amacı taşımadığını, savunmanın bir parçası olarak adli takibat sırasında söylendiğini   öne sürmüştür. Başvuran Hükümet’in altını çizdiği sözcüklerin rastgele seçilmediğini   belirtmiştir. Bu bağlamda, Bingöl’ün hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak mahkeme kararlarına   uymayı reddettiğine işaret etmiştir. “Zalim” sözcüğü Bingöl’ün müvekkillerini içine   düşürdüğü zor durumu vurgulamak için, “yobaz” sözcüğü ise tutucu anlamında kullanılmıştır.   Bu bağlamda başvuran, Bingöl’ün, irticai eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından   kapatılan bir partiye üye olduğunu kaydetmiştir. Son olarak, dava konusu ifadeleri içeren   dilekçesinin basında yer almadığını, ulusal mahkemelerdeki dosyalarda bulunduğunu   vurgulamıştır.   Bu meblağ, enflasyon göz önünde bulundurulduğunda, kararın kabul edildiği tarihte 8.300 EUR’ya tekabül   etmektedir.     2. AİHM’nin değerlendirmesi   Başvuranın ifade özgürlüğüne “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması amacıyla   yasayla öngörülmüş bir müdahalede bulunulduğu konusunda tarafların bir itirazı   bulunmamaktadır. AİHM de başka türlü bir sonuca varmak için neden görmemektedir.   Bundan sonra müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına karar   vermek gerekmektedir.Bu noktada, AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında yerleşmiş temel   ilkelere dayanmaktadır (özellikle bkz. Nikula - Finlandiya, 31611/96; Pakdemirli - Türkiye,   35839/97; Cumpănă ve Mazăre - Romanya [BD], 33348/96; Steur - Hollanda, 39657/98 ve   Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD], 21279/02 ve 36448/02). Mevcut davayı   bu ilkeler ışığında inceleyecektir.   AİHM, denetleyici görevini ifa ederken, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan   müdahalenin davanın bütünü, ilgili ifadeler, bu ifadelerin söylendiği ortam ve durumun içinde   olan kişilerin özel koşulları ışığında incelenmesi gerektiğini yineler (bkz. Feldek - Slovakya,   29032/95). Davanın olaylarına ilişkin, bir yanda Bingöl’ün şöhret ve haklarının korunması   gerekliliği, öte yanda başvuranın avukat sıfatıyla ifade özgürlüğünün korunması arasında   olması gereken adil dengenin gözetilip gözetilmediğinin ortaya konması gerekmektedir (bkz.   mutatis mutandis, Kyprianou - Kıbrıs [BD], 73797/01).   AİHM’nin mevcut davada karar vermesinde olaylara ilişkin açıklama ile değer yargısı   arasındaki ayrım özellikle etkili bir unsur olmuştur. Olguların varlığı ispatlanabilirken, değer   yargısının gerçekliği kanıtlanamaz. Öte yandan, ifadenin bir değer yargısı taşıdığı durumlarda   bile, dava konusu ifadeyi desteklemek üzere kullanılan ve hiçbir somut temele dayanmayan   bir değer yargısı bile aşırı olabileceğinden, müdahalenin orantılılığı, dava konusu ifadenin   yeterince somut bir temeli olup olmadığına bağlı olabilir (bkz. Turhan - Türkiye).   Üstelik AİHM, kamuya mal olmuş bir kişi sözkonusu olduğunda, bu kişi bilerek ve   kaçınılmaz biçimde kamu kontrolüne tabi olacağından, kendisine yöneltilen eleştirilere   özellikle daha toleranslı olması beklenmekle birlikte, (bkz. Kuliś - Polonya, 15601/02), bir   siyasetçinin şöhretinin, tartışmalı bile olsa, AİHS’de öngörülen korumadan yararlanması   gerektiğini yineler (bkz. Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July - Fransa [BD]).   Öte yandan, AİHM’nin daha önce işaret ettiği üzere, baro üyelerinin mesleklerinin özel   niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kimseler, mahkemede görevli sıfatıyla,   tutumlarıyla ilgili sınırlamalara tabidirler. Sağduyulu, dürüst ve vakur olmaları gerekir.   Ayrıca, bir yargı alanından diğerine değişebilen özel hak ve imtiyazlardan da   yaralanmaktadırlar (bkz. Steur - Hollanda) ki bunlar arasında mahkemede kullanılan ifadelere   ilişkin belirli bir serbestlik tanınması da yer almaktadır.   Mevcut davada başvuran müvekkili adına idare mahkemesine işçi alımının iptal edilmesi   için belediye aleyhine bir dava açmıştır. Dava dilekçesinde iş ilanının yayımlanış biçimi ve   bunun ardında yatan gerekçelerle ilgili suçlamalar bulunmaktadır. Başvuran ayrıca Bingöl’e   hukuk tanımaz, zalim ve yobaz yakıştırmalarında bulunmuştur. Ulusal mahkemeler   başvuranın ifadelerini, özellikle de “yobaz” sözcüğünün kullanımını Bingöl’ün kişisel   bütünlüğüne hakaret olarak değerlendirmiş ve Bingöl’e tazminat ödenmesine karar vermiştir.   AİHM sözkonusu dilekçeyi ve ulusal mahkemelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkına   yapılan müdahaleyi haklı göstermek için verdiği gerekçeleri incelemiştir. Başvuranın   müvekkilinin davasını savunma yönündeki mesleki gerekleri ile şahsi hakaretten korunmak   isteyen siyasetçi Bingöl’e getirdiği eleştirileri özenle tartmıştır. Bu bağlamda AİHM, dava   konusu dilekçede kullanılan, özellikle de ulusal makamların üzerinde durduğu, dil ve   ifadelerin, kışkırtıcı ve kaba olduğu ve kanunen rencide edici olarak nitelendirilebileceği   kanısındadır. Öte yandan bu ifadeler adli takibat sırasında hukuki temsilci sıfatıyla hareket   eden başvuran tarafından ifade edilmiş ve bu takibatla ilişkili özel bir bağlamda ortaya   konmuş değer yargılarıdır. Bu şekilde AİHM, bu sözlerin Bingöl’e karşı yapılan keyfi bir   kişisel saldırı olarak yorumlanamayacağı sonucuna varır. Başvuranın ifadelerinin, hisleri de   işin içine girdiğinde, belediye başkanının itibarını sarsmaya yönelik olduğu ortadadır. Öte   yandan, AİHM, bu bağlamda, kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının siyasetçiler sözkonusu   olduğunda, sıradan vatandaşla ilgili olduğundan daha geniş olduğunu yineler.   Üstelik, başvuranın değer yargıları, müvekkilinin haklarının doğal olarak kuvvetle   savunulduğu bir araç olan dilekçede dile getirilmiştir. Bu nedenle, bu ifadeler, örneğin   basında dile getirilen üçüncü taraf hakkındaki eleştirilerin aksine, mahkeme salonundan dışarı   çıkmamışlardır. Bu bağlamda, AİHM, dava dosyasında sözkonusu dilekçenin içeriğinin   medyaya yansıyacağı yönünde bir risk olduğuna dair emare bulunmadığını gözlemler. Bu   koşullarda, AİHM, başvuranın sözlerinin Bingöl’ün şöhreti üzerindeki - varolabilecek   herhangi bir - olumsuz etkisinin bu nedenle sınırlı olduğu kanısına varır.   Bu nedenle AİHM, ulusal mahkemelerin davayı incelerken bu sözcüklerin yalnızca   sözlükte geçen tanımlarını göz önüne aldıkları, bağlamla ve ifade ediliş biçimiyle   bağdaştırmayı reddettikleri kanısındadır.   AİHM, yukarıda belirtilenler ışığında, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalenin, şikayet   konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” göstermeye yetecek   gerekçelere dayandırılmadığı kanısındadır. Bu bulgular, AİHM’nin başvuranın davasında   ödenmesine hükmedilen tazminat miktarının güdülen amaçla orantılı olup olmadığını   belirlemek için incelemeye devam etmesini gereksiz kılmaktadır.   Bu nedenle AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran maddi tazminat olarak toplam 25.500 EUR talep etmiştir. Bu meblağ, faiziyle   beraber, hakaret davasında başvuranın davacıya ödemesi gereken ve 25.000 EUR olarak tespit   edilen meblağın günlük değeri ile dava sırasında meydana gelen yargılama giderlerine tekabül   etmektedir. Ayrıca davanın neden olduğu sıkıntı ve hayal kırıklığının sonucu olarak 20.000   EUR manevi tazminat talep etmiştir.   Hükümet başvuranın taleplerine itiraz etmiştir.   AİHM, davanın koşullarında, başvuran, ulusal mahkemelerin kendisini ödemeye mahkum   ettiği tazminat meblağına atıfta bulunduğundan, tespit edilen ihlal ile oluştuğu iddia edilen   maddi zarar arasında illiyet bağı bulunduğu kanısındadır (bkz. Busuioc - Moldova, 61513/00).   Öte yandan, başvuranın talep ettiği miktarın haddinden yüksek olduğu sonucuna varmıştır.   Buna göre, AİHM, başvuranın 8.300 EUR maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir.   AİHM, ulusal takibatlardan doğan masraflarla ilgili olarak, başvuranın talebinin tazminat   davasında ödemek durumunda kaldığı mahkeme masrafıyla ilgili olduğunu ve 500 EUR   ederindeki ilgili faturaları sunduğunu kaydeder. AİHM talep edilen bu meblağın tümünün   ödenmesi gerektiğini, başvuranın atıfta bulunduğu meblağın, AİHM’nin tespit ettiği ihlali   önleme girişimi sırasında meydana geldiği kanısındadır.   AİHM başvuranı toplamda 8.800 EUR maddi tazminat ödemeye mahkum etmiştir.   Manevi tazminat talebine ilişkin olarak, AİHM, başvuranın, davanın koşullarında, belirli   ölçüde sıkıntı yaşamış biçiminde değerlendirilebileceği sonucuna varır. Hakkaniyete uygun   biçimde değerlendirildiğinde, AİHS’nin 41. maddesinin gerektirdiği biçimde, AİHM, bu   başlık altında 1.000 EUR ödenmesine karar verir.   B. Yargılama gideri   Başvuran ayrıca AİHM’de meydana gelen yargılama giderleri için 3.111 EUR talep   etmiştir. Taleplerini desteklemek için, kendisiyle avukatı arasında varılan ücret anlaşmasını,   İstanbul Barosu’nun 2008 yılı için tavsiye ettiği asgari ücret çizelgesini ve çeviri masraflarına   ilişkin faturayı sunmuştur.   Hükümet, haddinden yüksek olduğu gerekçesiyle meblağa itiraz etmiştir.   AİHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı   ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu   belgelerdeki bilgiler, davanın karmaşıklığı ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvurana,   AİHM’de açılan takibatlar için 2.111 EUR tazminat ödenmesinin makul olduğu sonucuna   varmıştır.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına   üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE   1. Başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   3. (a) AİHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç   ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümet’in   ulusal para birimine çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte   Savunmacı Hükümet tarafından başvurana, izleyen meblağların ödenmesine;   (i) 8800 EUR (sekiz bin sekiz yüz Euro) maddi tazminat ile ödenebilecek her tür vergi;   (ii) 1000 EUR (bin Euro) manevi tazminat ile ödenebilecek her tür vergi;   (iii) 2111 EUR (iki bin yüz on bir Euro) yargılama gideri ile başvuranın ödeyebileceği   her türlü vergi;   (b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına   kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı   oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   4. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve   3. fıkraları uyarınca 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Sally Dollé   Zabıt Katibi   Françoise Tulkens   Başkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło