39813/98
WyrokETPCz2005-07-12ECLI:CE:ECHR:2005:0712JUD003981398
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy skarżący doznał nieludzkiego lub poniżającego traktowania podczas zatrzymania, naruszającego art. 3 Konwencji? 2. Czy sąd krajowy (DGM) był niezawisłym i bezstronnym trybunałem w rozumieniu art. 6 ust. 1 Konwencji? 3. Czy długość postępowania karnego naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 3, Trybunał potwierdził, że ciężar dowodu spoczywa na państwie, gdy obrażenia powstają w areszcie, a władze nie przedstawią wiarygodnego wyjaśnienia. Niespójność raportów medycznych i brak wyjaśnień rządu doprowadziły do wniosku, że obrażenia powstały podczas zatrzymania. Co do art. 6 ust. 1 w zakresie bezstronności, Trybunał podtrzymał swoje wcześniejsze orzecznictwo, zgodnie z którym obecność sędziego wojskowego w składzie Państwowych Sądów Bezpieczeństwa (DGM) obiektywnie podważa ich niezawisłość i bezstronność. Natomiast w kwestii długości postępowania, Trybunał, stosując standardowe kryteria (złożoność sprawy, zachowanie stron i władz), uznał, że pięć lat i jedenaście miesięcy, pomimo wieloetapowości, było rozsądnym terminem, biorąc pod uwagę charakter sprawy i brak zawinionych opóźnień.Stan faktyczny
Skarżący, Soner Önder, został aresztowany 25 grudnia 1991 roku w związku z protestem w Stambule, podczas którego doszło do ataku koktajlami Mołotowa. Twierdził, że był źle traktowany podczas zatrzymania, co potwierdził raport medyczny z 17 stycznia 1992 roku, wskazujący na obrażenia. Został skazany przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa (DGM), w którego skład wchodził sędzia wojskowy, na karę śmierci, zamienioną ostatecznie na 16 lat i 8 miesięcy więzienia. Skarżący kwestionował bezstronność sądu oraz długość postępowania karnego.Rozstrzygnięcie
Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji (aspekt materialny). Stwierdza, że nie ma potrzeby badania art. 3 Konwencji (aspekt proceduralny). Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku bezstronności i niezawisłości DGM w Stambule. Stwierdza, że nie ma potrzeby badania innych zarzutów na podstawie art. 6 ust. 1 i 3 Konwencji. Stwierdza brak naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do długości postępowania karnego. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia art. 6 Konwencji stanowi wystarczające zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową. Zasądza na rzecz skarżącego 8 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej na podstawie art. 3 Konwencji oraz 2 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
SONER ONDER - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:39813/98)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG TEMMUZ 2005
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 39813/98 başvuru no’lu davanın nedeni,
Türk vatandaşı Soner Önder’in (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 6
Ocak 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul Barosu
avukatlarından H. Kaplan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu başvuran, Keldani kökenli olup olayların meydana geldiği sırada
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenci idi.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Aralık 1991 tarihinde, saat 12.30-13.30 sularında bir grup Bakırköy’de (İstanbul)
protesto gösterisi düzenlemiş ve göstericiler Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin (OHAL) erkek
kardeşine ait mağazaya molotof kokteylle saldırıda bulunmuşlardır. Olay sırasında on iki kişi
ölmüş, on iki kişi de yaralanmıştır. Aralık 1991 tarihli gözaltı tutanağında, altmış kişilik bir gösterici grubun
«Kürdistan ve Apo yanlısı» sloganlar attığı, bazı göstericilerin bankalara saldırıp civardaki
mağazalara molotof kokteyli attıkları, taş ve sopalarla saldırıda bulunduklarına yer verilmiştir.
Tutanakta başvuranın elinde molotof kokteyli ile yakalandığı belirtilmiştir.
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan 25 Aralık 1991 tarihli olay
tutanağında bir grup gösterici tarafından molotof kokteyli atılarak bir mağazanın ateşe
verildiği yer almaktadır. Ocak 1992 tarihinde başvuran, polis tarafından dinlenmiş, alınan ifadesinde bir
molotof kokteyl attığını, diğer molotof kokteylin elinde kaldığını, Kulp, Lice, Maraş
katliamlarının yıl dönümü vesilesiyle protesto gösterisi düzenleneceği konusunda Yavuz kod
bir kişi tarafından haberdar edildiğini ve OHAL Bölge Valisi’nin kardeşine ait bir mağazaya
molotof kokteyl attıklarını dile getirmiştir. Ocak 1992 tarihinde başvuran ve diğer beş tutuklu İstanbul Adli Tıp Kurumu’na
götürülmüşlerdir. Adli tabip tarafından hazırlanan raporda, başvuran da dahil olmak üzere bu
kişilerin vücudunda hiçbir şiddet veya darp izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.
Aynı tarihte başvuran Savcılık tarafından dinlenmiştir. Başvuran gözaltında alınan
ifadesini yalanlamıştır. Ocak 1992 tarihinde başvuran hakim tarafından dinlenmiş ve hakim tutuklama kararı
vermiştir. Başvuran hakim karşısında verdiği ifadesinde suçsuz olduğunu ileri sürerek gözaltı
ifadesini baskı altında gözleri bağlı olarak imzaladığını iddia etmiş ve bu ifadeyi inkar
etmiştir. Savcılık önünde verdiği ifadesini kabul etmiş ancak yakalama tutanağına itiraz
etmiştir. Ocak 1992 tarihinde, sırasıyla 17 ve 16 Ocak 1992 tarihli Eyüp Savcılığı’nın ve
İstanbul Cezaevi Müdürlüğü’nün talepleri üzerine, Adli Tıp Kurumu’nun Eyüp Şubesi
başvuranı muayene etmiş ve doktor, tespit edilen ağrıların başvuranın hayatını tehlikeye
sokmadığına kanaat getirerek 10 günlük iş göremez raporu vermiştir.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı 28 Ocak 1992
tarihli iddianamesi ile, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 168 § 2 maddesi uyarınca yasadışı bir
örgüte yardım ve yataklık etme ve bir mağazaya molotof kokteyli atma gerekçelerinden
başvuran hakkında ceza davası açmıştır.
DGM’deki duruşma sırasında başvuran, olay günü saat 12.00 sularında Bakırköy
Ortodoks kilisesindeki dini törene katıldığını, tören sonrasında evine gitmek üzere otobüse
bindiğini, yolda yapılan kimlik kontrolü sırasında Mardin kökenli olması nedeniyle
yakalanarak gözaltına alındığını ifade etmiştir.
Biri askeri olmak üzere üç hakimden oluşan DGM, 18 Ekim 1994 tarihinde, TCK’nın
125. maddesi uyarınca aralarında başvuranın da bulunduğu kişileri devletin bölünmez
bütünlüğünü bozma, yasadışı gösteri düzenleme ve silahlı saldırı sonucu ölüme sebebiyet
verme suçlarından ölüm cezasına çarptırmıştır. Mahkeme TCK’nın 59 § 2 maddesini
uygulayarak sözkonusu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirmiştir. DGM gerekçelerinde,
özelikle şikayetçi N.A.’nın başvuranın sözkonusu gösteriye katıldığı yönünde ifade verdiğini
belirtmiştir. Aralık 1994 tarihinde başvuran, DGM kararının temyizine gitmiştir. Başvuranın
avukatı temyiz başvurusunda, müvekkilinin gözaltından sorumlu kişiler aleyhinde hiçbir
hukuki dava açılmadığını belirtmiştir.
TCK’nın 55§1 maddesi uygulanarak verilen 28 Mayıs 1996 tarihli kararla Yargıtay,
olayların meydana geldiği sırada başvuranın on sekiz yaşını doldurmadığı gerekçesiyle
DGM’nin vermiş olduğu kararı bozmuştur. Aralık 1996 tarihinde, DGM TCK’nın 125. maddesi uyarınca başvuranı ölüm
cezasına çarptırmıştır. DGM, TCK’nın 55 § 1 maddesi uyarınca başvuranın olayların
meydana geldiği tarihte reşit olmadığı gerekçesiyle bu cezayı yirmi yıl hapis cezasına
çevirmiştir. Son olarak, TCK’nın 59 § 2 maddesi gereğince bu cezayı on altı yıl sekiz ay hapis
cezasına indirmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran DGM kararının temyizine gitmiştir. Başvuranın
avukatı temyiz başvurusunda, üç günlük iş göremez raporunu gözönünde bulundurarak
insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele iddialarını yinelemiştir.
Yargıtay, 24 Kasım 1997 tarihli kararı ile DGM’nin kararını onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmesinden şikayetçi olmaktadır.
Hükümet, 8 Ocak 1992 tarihli sağlık raporundan başvuranın gözaltı sonucunda
vücudunda şiddet ve darp izinin bulunmadığının ortaya çıktığını iddia etmektedir. Hükümet,
gözaltı süresinin bitiminden birkaç gün sonra elde edilen 17 Ocak 1992 tarihli sağlık
raporunun cezaevi adli tabibi tarafından düzenlendiğini savunmaktadır. Hükümet’e göre bu
raporda, başvuranın cezaevine nakledilmesinden sonra sağlık sorunlarının ortaya çıktığına yer
verilmiştir. Sonuç olarak Hükümet raporun delil niteliğine itiraz etmektedir.
Kanıtları değerlendirmek için, AİHM, şimdiye kadar genellikle “her türlü makul
şüphenin ötesinde” kriterini benimsemiştir (18 Ocak 1978 tarihli İrlanda-Birleşik Krallıklar
kararı, A serisi no:25, s. 64-65, § 161). Ancak benzeri bir kanıt, yeterince ciddi, kesin ve
birbiriyle örtüşen çürütülemez bir dizi emarelerden veya karinelerden doğabilir (Aydın ve
Yunus-Türkiye, no: 32572/96 ve 33366/96, § 29, 22 Haziran 2004). Gözaltı kontrolleri altında
bulunan kişilerin durumunda olduğu gibi dava konusu olayların tamamı veya büyük bir kısmı
yalnız makamlar tarafından bilindiği durumda, bu tutukluluk döneminde meydana gelen bütün
yaralanma ve ölüm olayları güçlü maddi karinelere yol açmaktadır. Delil yükümlülüğünün,
yeterli ve ikna edici açıklama getirmesi gereken makamların üzerine düştüğüne kanaat
getirmek uygun olacaktır (Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 100, 2000-VII).
Bu durumda, AİHM, başvuranın diğer beş tutukluyla beraber 8 Ocak 1992 tarihinde
on beş günlük gözaltının bitiminden bir gün önce bir doktor tarafından muayene edildiğini
belirtmektedir. Muayene sonucunda düzenlenen raporda, vücudunda darp ve şiddet izine
rastlanılmadığını belirtilmektedir. Buna karşın, ilgilinin cezaevinde tutuklu bulunduğu 17
Ocak 1992 tarihinde, Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen ikinci raporda ağrı ve
halsizlik olduğuna yer verilmiştir. Özellikle, üç gün iş görmemeye yol açan, sol tesdiste
diğerine oranla ağrıyla beraber ileri derecede bir şişlik bulunmaktadır.
Hükümet, bir taraftan iki sağlık raporu arasındaki uyumsuzluk ve diğer taraftan,
başvuranın vücudunda tespit edilen izler konusunda makul bir açıklamada bulunmadığından
dolayı, ilk sağlık muayenesinin usule uygun şekilde yapılmadığı sonucu çıkmaktadır (Bkz.
Akkoç-Türkiye, no: 22947/93 ve 22948/93, § 118, 2000-X). AİHM, başvuranın vücudunda
görülen izlerin yakalanmasından önce olmasının mümkün olmadığı ancak tutukluluk sırasında
meydana gelebileceği sonucuna varmaktadır.
Böyle bir durum 3. madde bakımından, ne kötü muamele mağdurları tarafından dava
edilen sözümona sorumluların salıverilmesini (Bkz. diğerleri arasında, Esen-Türkiye, no:
29484/95, § 28, 22 Temmuz 2003) ne de örneğin terörle veya organize suçlarla mücadeleye
bağlı zorlukları (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, s. 2278, § 62) ileri
sürmeksizin, Devletin zor durumda olan ve polis memurlarının elinde veya cezaevinde tutuklu
bulunan herkesi koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ortaya çıkarmıştır.
Sonuç olarak AİHM, bu durumda tespit edilen ve çürütülemez maddi delillerle
doğrulanan izlerin AİHS’nin 3. maddesinin önemli bir ihlalini oluşturduğu sonucuna
varmaktadır.
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
AİHS’nin 6§ 1, 2 ve 3 maddesini ileri süren başvuran, kendisini mahkum eden
DGM’nin üç üyesinin arasında bir askeri hakim bulunması nedeniyle, davasının tarafsız ve
bağımsız bir mahkeme tarafından görülmediğini savunmaktadır; polis yanlış tutanaklar
düzenlediğinden ve de suç teşkil eden gösteri sırasında başvuranın dini törene katıldığını
gösteren keldani kilisesinin verdiği belge gözönünde bulundurulmadığından dolayı
masumiyet karinesi ilkesi tanınmamıştır; ayrıca DGM, polis tarafından düzenlenen raporlar
davacıların teşhisiyle çelişmesine rağmen kararını vermiştir.
Başvuranın şikayetleri, aslında adil yargılanma hakkından faydalanamaması ile
ilgilidir. AİHM, şikayetleri AİHS’nin 3 d) paragrafıyla beraber 6§1 maddesi açısından
incelemeye karar verir.
A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında
Hükümet AİHM’ye, oluşumunda askeri hakimlerin çıkarılmasını öngören DGM’lere
ilişkin 4338 sayılı ve 18 Haziran 1999 tarihli Kanun’un, Anayasa’nın 143. maddesini
değiştirdiği yönünde bilgi vermiştir.
AİHM, bu davada ortaya çıkan sorunlara benzer sorunların ortaya çıktığı davaları bir
çok kez incelemiş ve AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bkz. sözü
edilen Özel kararı, §§33-34 ve Özdemir-Türkiye, no:59659/00, §§35-36, 6 Şubat 2003).
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in, sözkonusu durumu farklı bir sonuca
ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir delil sunduğuna kanaat getirmektedir. TCK’nın
öngördüğü suçlar hakkında DGM’ye çıkarılan başvuranın, aralarında askeri hakimin de
bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmesinin anlayışla karşılanacağını
saptamaktadır. Bu nedenden dolayı, başvuran, DGM’nin bu türden davalara ters düşen
değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmesine izin vermesinden haklı olarak
çekinmektedir. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında başvuran
tarafından duyulan şüphelerin objektif olarak kanıtlandığı varsayılabilir (sözüedilen Incal-
Türkiye, s.1573, §72 in fine).
AİHM, başvuranı yargılayıp mahkum ettiği sırada DGM’nin, AİHS’nin 6§1 maddesi
uyarınca tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.
B. Ceza muhakemeleri usulünün hakkaniyeti hakkında
Hükümet ihlalin bulunmadığını iddia etmektedir.
AİHM, benzeri davalarda tarafsız ve bağımsız olmadığı ortaya konulan mahkemenin
yargıya tabi kişilere hakkaniyete uygun yargılamayı garanti edemeyeceğini hatırlatır.
AİHM, başvuranın davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından görülmesi
hakkının ihlal edildiği sonucuna varıldığı gözönünde bulundurulduğunda, işbu şikayetin
incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir (Bkz. diğerleri arasında 28 Ekim 1998 tarihli
Çıraklar-Türkiye kararı, 1998-VII, s.3074, §§ 44-45).
C. Ceza muhakemeleri usulünün süresi hakkında
Başvuran, davasının AİHS’nin 6§1 maddesi uyarınca makul süre içinde
görülmemesinden şikayetçi olmaktadır.
Hükümet, başvuranın davasının 28 Ocak 1992 tarihinde DGM tarafından görüldüğünü
ve de DGM’nin de esas hakkındaki kararını 18 Ekim 1994 tarihinde verdiğini
hatırlatmaktadır. Daha sonra başvuranın temyize gitmesinin ardından Yargıtay, temyize
gidilen kararı bozmuştur; İstanbul DGM, başvuranın davasını yeniden incelemiş ve 12 Aralık tarihinde esas hakkında kararını vermiştir. Bu karar 24 Kasım 1997 tarihinde Yargıtay
tarafından onanmıştır.
Hükümet, yirmi iki kişi hakkında ceza davası açıldığını belirterek, suç unsuru teşkil
eden gösterinin niteliği gözönüne alınırsa, kanıt unsurlarını toplamakta ve araştırmacıları
bulmakta karşılaşılan zorlukları ileri sürmektedir. Hükümet yargılamanın birçok aşamada
gerçekleştiğini belirtmektedir: öncelikle 28 Ocak 1991’den 18 Ekim 1992 tarihinde kadar olan
ilk aşamada, soruşturma yürütülmüştür. Daha sonra 28 Mayıs 1996 tarihine kadar olan ikinci
aşamada Yargıtay yedi sanık tarafından yapılan temyiz başvurusunu incelemiştir. Ayrıca
Yargıtay davanın esası hakkında duruşma yapmıştır. Kararın bozulmasının ardından DGM
başvuranın davasını yeniden incelemiş ve 12 Aralık 1996 tarihinde esas hakkındaki kararını
vermiştir. Son olarak Yargıtay 24 Kasım 1997 tarihinde temyize gidilen kararı onamıştır.
AİHM, yargılama süresinin makul niteliğinin, içtihadının yer verdiği özellikle davanın
karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi kriterleri gözönüne alarak
değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Sablon-Belçika kararları, no:
36445/97, 10 Nisan 2001 ve Papachelas-Yunanistan, no: 31423/69, § 35, 1999-II).
AİHM, bu üç kriterlerin dışında, bu davadaki yargılamanın, başvuranın yakalandığı 25
Aralık 1991 tarihinde başladığını ve Yargıtay tarafından verilen karar tarihi olan 24 Kasım tarihinde sona erdiğini tespit etmiştir. Sonuç itibariyle, yargılama beş yıl on bir ay
sürmüş ve başvuranın davası böylelikle DGM ve Yargıtay tarafından iki defa incelenmiştir.
AİHM ayrıca, ulusal adli makamlara isnat edilebilecek hiçbir faaliyetsizlik dönemini tespit
etmemiştir. yukarıda yapılan değerlendirmeleri gözönüne alarak AİHM, geneline bakıldığında
başvuran aleyhinde ulusal makamlar tarafından başlatılan yargılama süresinin makul
olduğuna kanaat getirmektedir.
Buradan yola çıkarak AİHM, AİHS’nin 6§1 maddesi uyarınca “makul sürenin”
geçilmediği ve bu hükmün ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, mahkumiyeti nedeniyle uğradığı maddi zarar adı altında 50.000 Euro ve F
Tipi Cezaevi’ndeki tutukluluk koşulları nedeniyle uğradığı manevi zarar adı altında 100.000
Euro talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.
AİHM 3. madde bakımından uğranılan zarar konusunda, başvuranın, işbu kararda yer
alan ihlal tespitinin telafi etmeye yetmeyen manevi zarara uğradığına kanaat getirmektedir.
AİHM hakkaniyete uygun olarak bu bakımdan başvurana 8.000 Euro verilmesine karar
vermiştir.
AİHM, 6. madde bakımından uğranılan maddi zarar konusunda, AİHS’ye aykırılık
mevcut değilse, DGM’deki yargılamada varılan sonuç üzerinde değerlendirmeye gitmez.
Dolayısıyla başvurana bu bağlamda tazminat ödenmesine gerek yoktur (Bkz. Findlay-
İngiltere, 25 Şubat 1997 tarihli karar, 1997-I, s.284, § 85).
İddia edilen manevi zarara gelince, AİHM, dava şartlarında, tespit edilen ihlalin
hakkaniyetli bir tatmin oluşturduğuna dikkati çekmektedir (sözüedilen Çıraklar kararı, s.
3074, §49).
AİHM, bir başvuran hakkında verilen mahkumiyetin, 6§1 maddesine göre tarafsız ve
bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında, prensip olarak en
uygun tazminin, zamanında, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından başvuranı yeniden
yargılamanın olacağı kanaatine varmıştır (Bkz. Gençel-Türkiye kararı, no: 53431/99, § 27, 23
Ekim 2003).
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran masraf ve harcamalar için 30.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, AİHM’yi bu talebi reddetmeye davet etmektedir, zira talep dayanaktan
yoksun olup aşırıdır.
AİHM, elinde bulunan unsurları ve konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak,
hakkaniyete uygun olarak yapılan masraflar için başvurana 2.000 Euro verilmesine karar
vermiştir.
C. Temerrüt faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 3. maddesinin özü bakımından ihlal edildiğine;
2. AİHS’nin 3. maddesinin usul yönünden incelenmesine gerek olmadığına;
3. İstanbul DGM’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olması nedeniyle
AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 6§1 ve 3 maddesine göre yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek
olmadığına;
5. Cezai yargılama süresi nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edilmediğine;
6. AİHS’nin 6. maddesi bakımından ileri sürülen manevi zarar için işbu kararın
kendisinin adil tazmin oluşturduğuna;
7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden T.L.’ye çevrilmek üzere
Savunmacı Hükümet’in başvurana:
i. AİHS’nin 3. maddesi bakımından manevi zarar için 8.000 Euro (sekiz bin
Euro);
ii. masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki bin Euro);
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit
oranda faiz uygulamasına;
8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine
uygun olarak 12 Temmuz 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło