40073/98

WyrokETPCz2006-07-27ECLI:CE:ECHR:2006:0727JUD004007398

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zabójstwo ojca skarżącego przez strażników wiejskich stanowiło naruszenie prawa do życia (art. 2 Konwencji), a krajowe postępowanie wyjaśniające było skuteczne i niezależne? Czy skarżący miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie śmiertelnej siły przez strażników wiejskich nie było "absolutnie konieczne" w rozumieniu art. 2 ust. 2 Konwencji, ponieważ brakowało jasnych dowodów na zagrożenie, a zeznania strażników były niespójne. W aspekcie proceduralnym, Trybunał stwierdził, że śledztwo krajowe było nieskuteczne z powodu znacznych opóźnień, braku niezależności organów prowadzących dochodzenie (podlegających tej samej hierarchii co oskarżeni) oraz niewłaściwego gromadzenia dowodów. W konsekwencji, brak skutecznego śledztwa doprowadził również do naruszenia art. 13 Konwencji, pozbawiając skarżącego skutecznego środka odwoławczego na poziomie krajowym.
Stan faktyczny
Ojciec skarżącego, Mehmet Mihdi Bilgin, obywatel turecki cierpiący na chorobę psychiczną, został zabity przez strażników wiejskich 27 sierpnia 1994 roku w Batmanie w Turcji. Strażnicy twierdzili, że uznali go za terrorystę, mimo że był nieuzbrojony i szedł publiczną drogą. Zeznania strażników były niespójne, a kluczowe dowody, takie jak łuski po nabojach, zostały zaginione lub niewłaściwie zabezpieczone. Władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego i niezależnego śledztwa w sprawie zabójstwa.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym. 2. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. 3. Zasądza, że Rząd pozwany ma zapłacić: a) 9 000 EUR dla Rabii Bilgin, 6 000 EUR dla Necli Bilgin oraz po 4 000 EUR dla każdego z sześciorga dorosłych dzieci M. Mihdi Bilgina (w tym skarżącego) tytułem szkody materialnej i niemajątkowej w związku z naruszeniem art. 2 Konwencji. b) 5 000 EUR dla skarżącego tytułem szkody niemajątkowej w związku z naruszeniem art. 13 Konwencji. c) 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. d) Odsetki w wysokości stopy procentowej Europejskiego Banku Centralnego plus trzy punkty procentowe od daty upływu trzymiesięcznego terminu do zapłaty. 4. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐHSAN BĐLGĐN - TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 40073/98)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Temmuz 2006   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (40073/98) baꢀvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaꢀı olan Đhsan Bilgin (baꢀvuran) adlı kiꢀinin Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne   (AĐHM) 29 Aralık 1997 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) eski 25.   maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Adli yardımdan faydalanan baꢀvuran AĐHM önünde, Batman Barosu avukatlarından   S. Özevin tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I.   DAVA KOꢀULLARI   Baꢀvuran, Đhsan Bilgin, 1965 doğumlu bir Türk vatandaꢀıdır ve Batman’da ikamet   etmektedir. Baꢀvuran, 27 Ağustos 1994 tarihinde köy korucuları tarafından öldürülen Mehmet   Mihdi Bilgin’in oğludur.   Baꢀvurana göre, 1992 yılında, içinde yaꢀadıkları küçük köyün (Dutveren, Batman’ın   taꢀrası) ve evin güvenlik güçleri tarafından yıkılmasından sonra, ailesi ve kendisi Batman’ın   merkezine taꢀınmıꢀlardır. Baꢀvuranın, elli iki yaꢀında olan babası yeni çevresine uyum   sağlayamayarak, yollarda ve civar köylerde baꢀıboꢀ dolaꢀma alıꢀkanlığı edinmiꢀtir.   Ağustos 1994 tarihinde düzenlenen ve altı jandarma ile baꢀ köy korucusu A.T.   tarafından imzalanan rapor, aynı tarihte, saat 23.00’e doğru Beꢀpınar mevziinden gelen silah   sesleri duyulduğunu belirtmekteydi. Jandarma tarafından kendisiyle irtibata geçilen A.T.,   telsizle bu mevzilerin nöbetçilerinden bilgi almıꢀtır. Bu nöbetçiler, A.T.’ye cevaben, bir kiꢀiye   ateꢀ ettiklerini ve bu kiꢀinin yaralı olduğunu söylemiꢀlerdir. Olay yerine yürüyerek gelen   jandarmalar, doğrudan yerde yatmakta olan, 55-60 yaꢀlarında gözüken, üzerinde mavi kot   gömlek, portakal rengi keten bir pantolon ve spor ayakkabılar olan bir adam bulmuꢀlardır.   Adam, mermiyle göğsünün sağ yanından, sol dirseğinden ve topuklarından yaralanmıꢀtı. Olay   yerinde ilk müdahaleler yapıldıktan sonra, üzerinde hiçbir kimlik belgesi bulunmayan yaralı   birkaç saat sonra öldüğü yer olan Batman Hastanesi’ne sevk edilmiꢀtir.   Ağustos 1994 tarihli Adli Tıp inceleme raporuna göre, jandarmalar, Beꢀiri   Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’nı (“Savcılık”) sabah saat 01.00’e doğru olaydan haberdar   etmiꢀlerdir. Saat 10.00’da, Savcılık, cesedi, Beꢀiri dispanserinde inceletmiꢀtir. Rapor, cesedin   1.75 cm boyunda, yaklaꢀık 65 kg. ağırlığında olan ve üzerinde yeꢀil pantolon bulunan,   gövdesi çıplak bir adama ait olduğunu belirtiyordu. Doktor, karaciğerin üst tarafında mermi   giriꢀi sonucu oluꢀmuꢀ bir yara ve sol taraftan mermi çıkıꢀıyla oluꢀmuꢀ bir yara tespit etmiꢀtir.   Bu etki, bağırsakları ve dalağı patlatmıꢀtı ve muhtemelen aynı mermi sol kolun alt kısmını da   yaralamıꢀtı. Bir merminin giriꢀ ve çıkıꢀıyla oluꢀmuꢀ yaralar iki ayak üzerinde tespit edilmiꢀtir.   Doktor, ölüm sebebinin hiç kuꢀkusuz, karaciğerdeki, dalaktaki ve bağırsaktaki yaralar   nedeniyle oluꢀan kanama olduğu ve klasik bir otopsi yapmaya gerek olmadığı sonucuna   ulaꢀmıꢀtır.   Eylül 1994 tarihinde, baꢀvuranın kardeꢀi ꢁakir Bilgin, Savcılıktan kendisine otopsi   raporunun bir kopyasını vermesini talep etmiꢀ ve cinayet failleri aleyhinde ceza davası   açmıꢀtır.   Aynı gün, Savcılık, Beꢀiri Jandarma Komutanlığı’na, 27 Ağustos 1994’teki olaya   karıꢀan nöbetçilerin kimlik tespitleri ve çağrılmalarını talebini içeren bir yazı göndermiꢀtir.   Savcı, talebi cevapsız kalınca, talebini 26 Ekim 1994 tarihinde, daha sonra 14 Ocak ve   Mart 1995 tarihlerinde yinelemek zorunda kalmıꢀtır.   Nisan 1995 tarihinde, Beꢀiri Jandarma Komutanlığı, F.Y.’yi cinayet faili sıfatıyla,   B.G. ve H.G.’yi ꢀahit sıfatıyla olmak üzere üç köy korucusunu ifadeleri alınmak üzere   Savcılığa sevk etmiꢀtir. Beꢀiri Jandarma Komutanlığı aynı zamanda bu kiꢀilerin 28 Ağustos   tarihli yazılı ifadelerini de Savcılığa iletmiꢀtir.   F.Y., Jandarma Komutanlığı’nda verdiği ifadesinde, 26 Ağustos 1994 tarihinde,   Jandarma Komutanı astsubay H.Y.’nin, kendilerini, PKK üyesi elli kadar teröristin bulunduğu   grubun saldırma riskine karꢀı uyardığını ve kendilerinden dikkatli olmalarını istediğini beyan   etmiꢀtir. Böylece, olay akꢀamı, F.Y., B.G. ve H.G. 1 no’lu mevziiye yerleꢀtirilmiꢀlerdi.   H.G. ve B.G. adlı nöbetçiler F.Y. adlı kiꢀininkiyle neredeyse aynı olan ifadeler   vermiꢀlerdir.   Nisan 1995 tarihinde, F.Y., B.G. ve H.G. Savcılığa gitmiꢀlerdir. F.Y. Jandarma   Komutanlığı önünde yaptığı açıklamaları yinelemiꢀtir: M. M. Bilgin’e durmasını ihtar ettikten   ve havaya ateꢀ açtıktan sonra, ona ilk F.Y. ateꢀ etmiꢀtir. F.Y., B.G. ve H.G. ile birlikte, M.M.   Bilgin’i durdurmak için aynı mesafeden ateꢀ eden ve 15-20 m.’lik risk alanına girdiği zaman   onu öldüren üç kiꢀi olduklarını belirtmiꢀtir. Öte yandan, F.Y., kendi mevzilerinin 150-200 m.   sağında ve solunda bulunan diğer iki mevziden ateꢀ edilmeye baꢀlandığını eklemiꢀtir. Diğer   taraftan, B.G. ve H.G., elinde sopa bulunan ve kendilerinin dur emrine uymayıp tehlikeli   ꢀekilde kendilerine yaklaꢀtığı için silahlı bir terörist olarak kabul ettikleri kiꢀiyi öldürmek   amacıyla F.Y. ile aynı anda ateꢀ ettiklerini kabul etmiꢀlerdir.   Yine, 20 Nisan 1995 tarihinde, H.Y. adlı baꢀka bir nöbetçi aynı ꢀekilde Savcılıkta   dinlenmiꢀtir. H.Y. gece devriyesi yaptığını ve mevziler arasında koordinasyonu sağlamakla   görevli olduğunu beyan etmiꢀtir. Olaylar sırasında, H.Y., sözkonusu kiꢀiye en uzak mesafede,   no’lu mevzide, N.K. ve C.Y. adlı kiꢀilerin yanında bulunmaktaydı ve kendisi de ateꢀ etmiꢀti.   H.Y., bütün nöbetçilerin ateꢀ ettiğini ama F.Y., B.G. ve H.G. adlı kiꢀilerin bulunduğu   mesafeden açılan ateꢀlerin en yoğunları olduğunu beyan etmektedir. H.Y., bir teröristle karꢀı   karꢀıya olduklarını düꢀündüklerini ve yukarıda belirtilen koꢀullarda onu öldürmek için ateꢀ   ettiklerini anlatmıꢀtır. H.Y. adlı kiꢀinin tarifinden olaya karıꢀan, dört mevzide konuꢀlanmıꢀ on   iki nöbetçi bulunduğu sonucu çıkmaktadır.   Nisan 1995 tarihinde, Đ.E., B.E., A.G., B.K., A.B. ve M.C.E. adlı diğer altı nöbetçi   ifade vermiꢀlerdir. Đlki, sözkonusu kiꢀiyi 150 metreden fark ettiğini ve ona doğru 5-6 el ateꢀ   ettiğini beyan etmiꢀtir. Đkincisi, aynı ꢀeyi 250 metre mesafeden, sözkonusu kiꢀiyi fark   etmeden ama terörist bir saldırı olduğunu düꢀünerek yaptığını belirtmiꢀtir. Diğer dört   nöbetçinin hepsi ise, Jandarma Komutanlığı tarafından kendi kullanımlarına verilen   Kalachnikovlarla ateꢀ ettiklerini beyan etmiꢀler, bunu hangi amaçla ve hangi talimatlar   doğrultusunda yaptıklarını belirtmemiꢀlerdir.   Yine, 21 Nisan 1995 tarihinde, Cumhuriyet Baꢀsavcılığı, Jandarma Komutanlığı’ndan,   bulundukları yerlerden ateꢀ açılan mevzilerin mevkilerini gösteren detaylı bir kroki sunmasını   talep etmiꢀtir. Öte yandan, Savcı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün kriminal laboratuarınca   olay yerinde bulunan fiꢀek kovanları ve dava konusu nöbetçilerin kullandığı silahlar üzerinde   balistik inceleme yapılması emrini vermiꢀtir.   Olayların ertesi günü, Jandarma astsubayı H.E. tarafından iki kroki düzenlenmiꢀtir.   H.E.’nin 15 Mayıs 1996 tarihinde mahkeme önünde verdiği beyanlara göre, krokinin ve   dosyadaki diğer belgelerin yollanması Jandarma Komutanı M.P.’nin talebi üzerine   geciktirilmiꢀtir.   Olay yerinde ve olaya karıꢀan nöbetçilerin verdiği bilgiler temelinde oluꢀturulan   krokiler üç mevziin yerini göstermekteydi. Đlk kan izleri mağdurun yere düꢀtüğü yerin 75   metre uzağında bulunuyordu. Adam, Beꢀiri ve Beꢀpınar köyleri arasında yolda yürüyordu ve   açıkça ikinci yola doğru yöneliyordu. Üç mevziden her birini mağdurun aldığı yolun değiꢀik   noktalarına bağlayan çizgiler mesafeleri belirtmek için çizilmiꢀti. Mevziler yolun her iki   tarafında bulunmaktaydı: yola göre ileride bulunan (1 no’lu mevzi) sağ tarafta (mağdurun   gittiği yöne göre), cesedin on metre ilerisinde bulunmaktaydı. Đkincisi (4 no’lu mevzi), yine   sağ tarafta ve yola göre daha geride, ilk kan izlerine 120 metre mesafede bulunmaktaydı. Bu   mevzi iki projektör tarafından ıꢀıklandırılmaktaydı: ilki mevziin hemen yanında, ve ikincisi   yola doğru ortada bulunmaktaydı. Son olarak, sol tarafta ve mağdurun katettiği yolun   ortasında bulunan noktaya 105 metre mesafede, ilk kan izleri ve mağdurun düꢀtüğü yer   arasında üçüncü bir mevzi (2 no’lu mevzi) bulunmaktaydı. Bu mevzi, biri, mağdurun düꢀtüğü   yere 16,5 metre mesafede bulunan iki projektör tarafından aydınlatılmaktaydı. Kroki üç   mevziin her birinde üç nöbetçi bulunduğunu ve siperlerin her birinde boꢀ fiꢀek mermileri   bulunduğunu belirtmekteydi. 3 no’lu mevzi krokide görünmüyordu.   Mayıs 1995 tarihinde, Jandarma Komutanı, Savcılığa, olaya karıꢀan nöbetçilerin   görevlerini yerine getirme çerçevesinde hareket ettiklerini bildirmiꢀtir.   Haziran 1995 tarihinde, Savcı, soruꢀturma dosyasını Batman Cumhuriyet   Baꢀsavcısı’na iletmiꢀtir. 24 Ocak 1996 tarihinde, Batman Cumhuriyet Baꢀsavcısı, A.G.,   M.C.E., B.K., A.B., F.Y., H.Y., H.G., B.G., Đ.E. ve B.E. adlı on nöbetçiyi M.M. Bilgin adlı   kiꢀi hakkında kasıtlı adam öldürme suçuyla, bununla birlikte, ölümün gerçek sorumlusunun   kimliğini tespit etmenin imkansız olduğunu belirterek, Batman Ağır Ceza Mahkemesi önünde   suçlamıꢀtır.   Kendisine dava baꢀvurusu yapılan Ağır Ceza Mahkemesi, Beꢀpınar Jandarma   Karakolundan 27 Ağustos 1994 tarihli raporda belirtilen 17 fiꢀek kovanını Batman   Savcılığı’na teslim etmesini talep etmiꢀtir. 29 Haziran 1995 tarihinde, Batman Savcısı da   sözkonusu fiꢀek kovanlarını Beꢀiri Jandarma Karakolundan talep etmiꢀtir.   Ocak 1996 tarihinde, Beꢀiri Jandarma Karakolu olay yerinde hiçbir fiꢀek kovanı   bulunmadığı cevabını vermiꢀtir. 27 ꢁubat 1996 tarihli bir mektupla, Beꢀpınar Jandarma   Karakolu fiꢀek kovanlarının kendilerinde olmadığını bildirmiꢀtir. Bu konuda, Beꢀpınar   Jandarma Karakolu, H.E. adlı Teğmen tarafından telefonda verilen ve sözkonusu fiꢀek   kovanlarının ne Jandarma Karakolu tarafından alındığını ne de Savcılığa gönderilen   tutanaklarla teslim edildiğini ortaya koyan bilgilerin kaydını iletmiꢀtir.   Savcı tarafından imzalanan 18 Ocak 1996 tarihli tutanağa göre, ele geçirilen kanıtlar,   seri numaraları belirtilen kalachnikov tipi dokuz silah ve kürek sapına benzeyen bir sopa idi.   Ağır Ceza Mahkemesi önündeki 29 ꢁubat 1996 tarihli duruꢀma sırasında, F.Y. adlı   sanık, olaydan sonra olay yerine gelen H.E. adlı Teğmenin suçu aralarından sadece birine   isnat etmelerini tavsiye ettiğini beyan etmiꢀtir. Bu doğrultuda, F.Y. Teğmenin mağdura en   yakın pozisyonda bulunan F.Y, H.G. ve B.G. adlı kiꢀiler arasında kura çektiği söylemiꢀtir. Bu   ꢀekilde, F.Y. öldürücü ateꢀlemenin sorumlusu olarak seçilmiꢀ olduğunu ve bu doğrultuda   yanlıꢀ beyanların imzalandığını söylemiꢀtir. Duruꢀmada, H.G. ve B.G. adlı kiꢀiler olayların bu   ꢀeklini teyit etmiꢀlerdir.   Sözkonusu üç kiꢀi, dağılan fiꢀek kovanlarını jandarmaların değil kendilerinin   topladığını; kendilerinin, hepsini yeni fiꢀekler almak için Jandarma Karakolu’na götürmeden   önce, bu fiꢀek kovanlarını baꢀka boꢀ fiꢀek kovanlarıyla karıꢀtırdıklarını belirtmiꢀlerdir.   Mart 1997 tarihinde, baꢀvuran, tazmine iliꢀkin hukuki hakkını saklı tutarak müdahil   taraf teꢀkil etmiꢀtir. Duruꢀma sırasında, baꢀvuranın erkek kardeꢀi Ağır Ceza Mahkemesi’ni   babalarının bir tür akıl hastalığı olduğu hususunda bilgilendirmiꢀtir.   Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine ve 30 Haziran 1997 tarihli bir iddianameyle   H.E., Jandarma Karakolundaki diğer beꢀ subay ve askerler ve köy korucularının baꢀı yanlıꢀ   bir rapor düzenlemek, delilleri gizlemek, görevi kötüye kullanmak ve ceza soruꢀturmasını   engellemek gerekçeleriyle bu mahkemeye sevk edilmiꢀlerdir.   Eylül 1997 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi, 442 no’lu Köy Kanununun   74. maddesi uyarınca görevlerinin ifası sırasında bir suç iꢀleyen korucuların, memurlar   aleyhinde sürdürülen kovuꢀturmalara yönelik kanuna göre yargılanmaları gerektiğine kanaat   getirerek, suçlanan köy korucuları aleyhindeki davayı askıya almaya karar vermiꢀtir. Sonuç   olarak, Ağır Ceza Mahkemesi hukuk davasının seyrinin Beꢀiri Đdari Komitesinin rızasına   bağlı olduğu sonucuna varmıꢀtır.   Ekim 1997 tarihinde, baꢀvuran, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi önünde bu karara   itiraz etmiꢀtir. Baꢀvuran, özellikle AĐHS’nin 2 ve 13 maddelerine atıfta bulunarak,   korucuların gereksiz yere öldürme gücüne baꢀvurduklarını belirtmiꢀtir. Baꢀvuran, 442 no’lu   kanununun sözkonusu düzenlemesinin korucuların memurlar aleyhindeki kovuꢀturmalara   iliꢀkin Kanuna tabi olmalarını öngörmediğini eklemektedir. Bununla birlikte, baꢀvuran, bir   ꢀüpheliyi bir hukuki makam önüne çıkarmak için yakalamayı hedeflediği için sözkonusu   suçun “yargı fonksiyonu” kapsamında iꢀlenmiꢀ gibi olduğunun kabul edilmesi gerekliliğini   ileri sürmektedir. Baꢀvurana göre, bu durumda, korucuların kovuꢀturulmalarının yapılması ve   yargılanmaları müꢀterek hukuka göre yapılmalıydı. Baꢀvuran, güvenlik güçlerinin haksız   manevraları nedeniyle, suçluların cinayetten ancak on altı ay sonra suçlanabildiklerinin altını   çizmiꢀtir.   Kasım 1997 tarihinde, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu koruculara isnat   edilen “memur” nitelemesinin bu kiꢀilerin maaꢀlarının Đçiꢀleri Bakanlığı bütçesine dahil   olmasına dayandığının altını çizerek, baꢀvuranın itirazını reddetmiꢀtir.   Ağustos 1998 tarihinde, Jandarma Karakol subayı olan bir müfettiꢀ tarafından   düzenlenen idari soruꢀturma raporunu gözönüne alarak, Beꢀiri Đdari Komitesi, korucular   aleyhinde ceza kovuꢀturması baꢀlatmanın gerekli olmadığına karar vermiꢀtir.   Eylül 1998 tarihinde, Kanun uyarınca re’sen hareket eden Diyarbakır Bölge Đdare   Mahkemesi, kasıtlı adam öldürme iddialarının mesnetsiz olduğu ve sözkonusu korucular   aleyhinde kamu davası açmayı haklı göstermeye elveriꢀli yeterince kanıt bulunmadığı   gerekçesiyle bu kararı onamıꢀtır.   Ekim 1998 tarihli bir kararla, H.E. ve altı suç ortağı, aleyhte delil yetersizliğinden   adaleti engelleme suçundan beraat ettirilmiꢀlerdir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, babasını öldüren köy korucularının gereksiz bir öldürme gücünü   baꢀvurduklarını ileri sürmektedir ve ceza davasındaki cinayete iliꢀkin boꢀluklara itiraz   etmektedir. Baꢀvuran, AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunmaktadır.   A. Tarafların argümanları   1. Hükümet   Ocak 2005 tarihli ilave görüꢀlerinde, Hükümet, kabuledilebilirlik aꢀamasında   sunduğu argümanları yinelemiꢀtir. Bu görüꢀler ꢀu ꢀekilde özetlenebilir:   Hükümet öncelikle, ilgili bölgedeki silahlı çatıꢀma durumunu belirtmektedir ve bu   ꢀekilde köy korucuları sistemine baꢀvuruyu haklı bulmaktadır: köy halkı PKK’ya yardım   etmeyi reddettikleri için sistematik olarak terörist saldırıların hedefi olmuꢀlardı. Bu kaygı   verici durum gözönüne alındığında, Hükümete göre, vatandaꢀların hayatını korumak için   bazı önlemler almak gerekliydi ki bunlardan biri de köy korucuları sisteminin kurulmasıydı.   Böylece, terörle mücadele kapsamında, Köy Kanununun 74. maddesince öngörülen statü   uyarınca siviller köy korucusu olarak seçilmiꢀlerdi. Maaꢀları, Devlet tarafından ödenen hatta   gönüllü olan bu kiꢀiler, kendilerine geçici süreyle re’sen verilebilecek görevler kapsamında,   Jandarma Genel Komutanlığı kontrolündeki güvenlik güçleri ile iꢀbirliği yapıyorlardı.   Mevcut olaya iliꢀkin olarak, Hükümet, Beꢀeri köyünün fazla hassas bir bölgede   bulunduğunun altını çizmektedir ve bu köyün halkının PKK’yı desteklemeyi   reddetmelerinden dolayı, daha önce, 1994 yılının Ocak ayında gerçek bir tehlikenin   varlığını kanıtlayan terörist bir saldırıya maruz kaldıklarını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda,   Hükümet, olaydan önce, Beꢀeri köyü korucularının komutanları tarafından yaklaꢀık kırk   teröristten oluꢀan bir grubun saldırı riski hakkında ikaz edildiklerini belirtmektedir.   Hükümete göre, kendisine yöneltilen ihtarlara rağmen, baꢀvuranın babası tarafından   sergilenen tehlikeli tutum korucuların açtığı ateꢀleri haklı kılmıꢀtır.   Hükümet, köy korucuları tarafından M. M. Bilgin’e karꢀı güce baꢀvurulmasının   kesinlikle gerekli olduğunu ve dolayısıyla AĐHS’nin 2. maddesine uygun olduğunu çünkü   bu güç kullanımı, sözkonusu düzenlemenin, ikinci paragrafında sayılan amaçlardan biri olan   meꢀru müdafaa amacını güttüğünü ileri sürmektedir. Korucular için sözkonusu olan   köylülerin hayatını ve kendi hayatlarını korumak amacıyla hemen bir karar almaktı.   Hükümet, eğer korucuların iyi niyetle ve makul ꢀekilde adamın el bombası patlatmak üzere   olduğunu düꢀünmüꢀlerse, ateꢀ etmekten baꢀka çözümleri olmadığını kabul etmek gerektiği   kanaatindedir. Bu konuda, Hükümet, McCann ve diğerleri-Đngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli,   (A serisi 324 no’lu) kararına atıfta bulunmaktadır.   Bununla beraber, Hükümet, baꢀvuranın yakınları tarafından hukuk makamları önünde   verilen beyanlara göre, ölen kiꢀinin akıl hastalığı olduğunu iddia etmektedir. Eğer durum   böyle olmasaydı, ilgili, hiçbir zaman, özellikle gece aꢀırı derecede tehlikeli olan bu bölgeye   girmeye çalıꢀmazdı; baꢀka türlü davranmanın hayatını tehlikeye sokacağını bilerek,   korucuların ihtarlarına itaat ederdi.   2. Baꢀvuran   Baꢀvuran, Hükümetin, babasının ölümünün gerekli ve orantılı bir güce baꢀvurma   sonucu meydana geldiği hususundaki tezine karꢀı çıkmaktadır. Baꢀvuran, korucuların,   kendisinin iyiniyetten ve sağduyudan yoksun olduğunu düꢀündüğü ölçüsüz tepkilerini   uyuꢀmazlık konusu yapmaktadır.   Baꢀvuran, ilk olarak, Savcı tarafından alınan kendi ifadelerinde belirttiği gibi, bir   kısım korucunun sadece ꢀüpheliyi hareketsiz kılmak için değil, onu öldürmek amacıyla ateꢀ   ettiklerinin altını çizmektedir. Baꢀvuran, babasının sözkonusu bölgeye girdiğine iliꢀkin   argümana karꢀı çıkmaktadır çünkü babasının akıl hastalığı vardı. Baꢀvuran, olayın, ilin   kamuya açık bir yolu üzerinde meydana geldiğini ve hiçbir ꢀekilde güvenlik bölgesi olarak   nitelendirilmeyen bir yol üzerinde meydana geldiğini anlatmaktadır.   Baꢀvuran, yolun projektörlerle aydınlatılmıꢀ olduğunu ve yılın bu döneminde sis gibi   görüꢀ netliğini azaltacak nitelikte hiçbir unsur bulunmadığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla,   korucular babasının silah taꢀımadığını gördüler ya da görmüꢀ olmaları gerekirdi. Bununla   birlikte, bir kiꢀinin ilin aydınlatılmıꢀ bir yolu üzerinde yürürken baskın yapması normal bir   davranıꢀa ters düꢀerdi. Bunun dıꢀında, baꢀvuran, korucuların, M. M. Bilgin’in korucular   kendisine ateꢀ etmeye baꢀlamadan önce zikzak çizerek ve çömelerek yürüdüğüne iliꢀkin   ifadelerine itiraz etmektedir. Baꢀvuranın, babasının böyle yürüyebilmesi için hedefi olduğu   çok yoğun olan bu ateꢀ açmalardan kendini korumaya çalıꢀmak zorunda kalmıꢀ olduğu   kanaatindedir. Baꢀvuran, korucuların babasını durması konusunda ihtar ettikleri ve ona ateꢀ   etmeden önce havaya ateꢀ ettikleri yönündeki açıklamalarının inandırıcı bulmamaktadır.   Đlaveten, Hükümetin beyanlarının tersine, köyün uzağında bulunan olay bölgesinde   korunacak köylü bulunmamaktaydı. Korucular ise zaten siperlerinde korunmaktaydılar.   Baꢀvuran, son olarak babasının cinayet anında üzerinde bulunan giysinin PKK   militanlarının ayırt edici giysisi olmadığını belirtmektedir.   Baꢀvuran, terörle mücadelenin titizlik gerektiren bir uzmanlık alanı olduğunu ve bu   alanda çalıꢀmanın epeyce özgül bir formasyon gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Oysa ki,   baꢀvurana göre bölgede etkili olan köy korucuları hiç eğitimsiz genellikle okuma yazma   bilmeyen kiꢀiler olacaklardı. Baꢀvurana göre, Devlet, böyle bir görev kapsamında, bu   korucuları, yetiꢀtirme ve sorumlu kılma zorunluluğunu yerine getirmemiꢀ olacaktı. Bu   bağlamda baꢀvuran, McCann ve diğerleri-Đngiltere kararının 150. paragrafına atıfta   bulunmaktadır ve öldürme gücü kullanabilecek Devlet görevlilerinin eylemlerinin   hazırlığının ve kontrolünün öneminin altını çizmektedir.   Öte yandan, baꢀvuran, davanın soruꢀturmasındaki birçok boꢀluğa dikkat çekmektedir:   M. M. Bilgin’in ölümüne sebep olan 17 boꢀ fiꢀek kovanı gizlendiler; cinayet anıyla otopsi   arasında ölen kiꢀinin giysilerinin değiꢀmesi hususunda ve ilk baꢀta giydiği giysilere ne   olduğu hususunda güvenlik güçlerine hiçbir soru yöneltilmedi. Baꢀvuran bu giysilerin   ateꢀlemelerin mesafesini belirlemeye yarayabilecek değerli parçalar olduklarının altını   çizmektedir.   Yapılan otopsiyle ilgili olarak, baꢀvuran ilk olarak, bu otopsinin bir Adli Tabip   tarafından yapılmadığını ileri sürmektedir. Ateꢀlemelerin saati, ölüm saati, ve ateꢀlemelerin   mesafesi de aynı ꢀekilde otopsi raporunda eksik olan bilgilerdi. Bununla birlikte, Savcı,   cesedi ve kanıtları Adli Tıp Kurumu’na sevk etmemiꢀtir ve dolayısıyla uzmanların   görüꢀlerinden yararlanmamıꢀtır.   Ne Beꢀiri Savcılığı ne de Batman Ağır Ceza Mahkemesi, olay yerine, olayların   aydınlanmasına ve özellikle de korucuların görme alanını belirlemeye imkan verecek bir   ziyarette bulunmuꢀlardır.   Baꢀvuran, sanığı ve ꢀahitleri dinlemeye ayrılan sekiz aylık sürenin ve suçlamadan önce   geçen on altı aylık sürenin altını çizmektedir. Savcılık, soruꢀturmayı yürütme insiyatifini   hiyerarꢀik olarak köy korucularının bağlı olduğu yetkili makam olan Jandarma Karakolu’na   bırakmıꢀ olacaktır.   Son olarak, baꢀvuran Đdari Komitenin taraflı ve bağımlı niteliğini eleꢀtirmektedir ve   kanıtları tahrif eden ve gizleyenin, adaletin yerini bulmasını engellediğinin kabul edilmesi   gereken idarenin kendisi olduğunu ileri sürmektedir.   B. AĐHM’nin değerlendirmesi   1. Genel ilkeler   AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesine iliꢀkin yorumunu, insanların korunmasının amacı   olarak AĐHS’nin konusunun ve amacının AĐHS’nin düzenlemelerini açık ve etkin   gerekliliklerini yerine getirecek ꢀekilde anlamaya ve uygulamaya çağırmakta oldukları   hususuna göre yönlendirmelidir. Aynı ꢀekilde, AĐHS’nin 2. maddesinin sadece yaꢀama   hakkını garanti altına almadığını ama hangi koꢀullarda ölüme mahkum etmenin haklı   görülebileceğini belirttiğini akılda tutmak gerekir: bu bağlamda, sözkonusu madde, barıꢀ   zamanında, 15. madde uyarınca, AĐHS’nin, hiçbir ꢀekilde ilga edilmesine izin   verilemeyecek baꢀlıca maddeleri arasında yerini almaktadır. AĐHS’nin 2. maddesi,   AĐHS’nin 3. maddesiyle bağlantılı olarak Avrupa Konseyini oluꢀturan demokratik   toplumların temel değerlerinden birini benimsemektedir (bkz, özellikle, McCann ve   diğerleri kararı).   AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin 2. paragrafında belirtilen istisnaların AĐHS’nin 2.   maddesinin, kesinlikle, bilerek ölüme çarptırma durumlarını hedeflediğini ama bunun   sözkonusu maddenin tek konusu olmadığını gösterdikleri kanaatindedir. AĐHS’nin 2.   maddesinin metni bütün olarak ele alındığında, 2. paragrafın her ꢀeyden önce bilerek ölüme   çarptırmaya izin verilen durumları tanımlamadığını ama “güce baꢀvurmanın” mümkün   olduğu durumları belirttiğini -ki bu da istemeden öldürmeye götürebilir- göstermektedir.   Bununla birlikte, a), b) veya c) bentlerinde belirtilen hedeflerden birine ulaꢀmak için, güce   baꢀvurma “kesinlikle gerekli” hale getirilmelidir. Bu bağlamda, AĐHS’nin 2. maddesinin 2.   paragrafında bulunan “kesinlikle gerekli” ifadelerinin kullanılması, Devletin müdahalesinin   AĐHS’nin 8 den 11 e kadar maddelerinin 2. paragrafı adı altında “demokratik bir toplumda   gerekli olup olmadığını” belirlemek için normalde kullanılandan daha sıkı ve zorlayıcı bir   gereklilik kriteri uygulamak gerektiğini belirtmektedir. Kullanılan güç, özellikle, AĐHS’nin   2. maddesinin 2 a), b) ve c) paragrafında belirtilen amaçlarla sıkı sıkıya orantılı olmalıdır   (McCann ve diğerleri).   Kullanılan gücün AĐHS’nin 2. maddesiyle bağdaꢀıp bağdaꢀmadığını belirlemek için,   AĐHM’nin, sadece güvenlik güçleri tarafından kullanılan gücün yasadıꢀı ꢀiddete karꢀı   baꢀkalarının korunmasıyla sıkı sıkıya orantılı olup olmadığını bilmek sorusunu değil,   bununla beraber terör karꢀıtı operasyonun mümkün olduğu kadar öldürme gücüne   baꢀvurmanın minimum düzeye indirilecek ꢀekilde yetkililer tarafından hazırlanıp   hazırlanmadığı ve kontrol edilip edilmediğini bilmek sorusunu çok dikkatli ꢀekilde   incelemesi gerekmektedir (McCann ve diğerleri; Bubbins-Đngiltere, 50196/99 no’lu karar;   Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar).   AĐHS’nin 1. maddesi uyarınca, Devlete düꢀen ve “AĐHS’de tanımlanan hak ve   özgürlükleri, kendi yargılama alanına giren her bireye tanımadan” ibaret olan genel görevle   bağlantılı olarak AĐHS’nin 2. maddesinin öngördüğü yaꢀam hakkını koruma zorunluluğu,   özellikle, Devlet görevlileri tarafından gerçekleꢀtirilen güce baꢀvurma ölüme sebebiyet   verdiği zaman etkin bir soruꢀturma ꢀekli yürütmeyi içermekte ve zorunlu kılmaktadır (bkz,   diğerleri arasında, Kaya-Türkiye, 19 ꢁubat 1998 tarihli karar).   Benzer bir soruꢀturmanın asıl amacı, yaꢀam hakkını koruyan iç hukuk kanunlarının   etkin ꢀekilde uygulanmasını sağlamak ve Devlet görevlilerini veya organlarını içeren   durumlarda, bunların kendi sorumlulukları altında meydana gelen ölümler hakkında   açıklama yapmalarını garanti etmektir. Hangi tür soruꢀturmanın bu amaçların   gerçekleꢀmesine imkan verecek nitelikte olduğunu bilmeye gelince, bu, koꢀullara göre   değiꢀebilir. Bununla birlikte, izlenen biçimler ne olursa olsun, yetkililerin, soru kendi   dikkatlerini sunulur sunulmaz re’sen harekete geçmeleri gerekir. Yetkililer, resmi bir   ꢀikayette bulunulması veya soruꢀturma baꢀlatma sorumluluğunu mağdurun yakınlarının   insiyatifine bırakamazlar (bkz, örneğin, Paul ve Audrey Edwards-Đngiltere, 46477/99 no’lu   karar).   Devlet görevlileri tarafından gerçekleꢀtirilen bir adam öldürme hakkında yürütülen bir   soruꢀturmanın etkin olduğunun kabul edilebilmesi için, genel olarak, soruꢀturmadan   sorumlu kiꢀilerin ve araꢀtırmaları yapan kiꢀilerin olaylara karıꢀan kiꢀilerden bağımsız   olmaları gerektiği kabul edilebilir (bkz, örneğin, Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli   karar; ve Oğur-Türkiye, 21954/93 no’lu karar). Bu husus, sadece her türlü hiyerarꢀik ve   kurumsal bağın yokluğunu değil ama aynı zamanda pratik bir bağımsızlığı öngörmektedir   (bkz, örneğin, Ergi kararı; Hugh Jordan-Đngiltere, 24746/94; ve Kelly ve diğerleri-Đngiltere,   30054/96 no’lu, 4 Mayıs 2001 tarihli karar).   Yürütülen soruꢀturmanın, aynı zamanda, kullanılan gücün koꢀullara göre haklı veya   haksız olduğunu belirlemeye (bkz, örneğin, Kaya kararı) ve sorumluların kimliğini tespit   etmeye ve cezalandırılmalarına gitmeye (Oğur kararı) imkan verecek ꢀekilde etkin olması   gerekir. Burada sözkonusu olan sonuç değil araç zorunluluğudur. Yetkililerin, olaya iliꢀkin,   özellikle, görgü tanıklarının beyanları, teknik ve bilimsel alanda görev yapan polislerin   notları, ve gerekirse, mağdurda bulunan lezyonların tam ve belirgin bir betimlemesini sunan   bir otopsi ve klinik tespitlerin, özellikle ölüm nedeninin objektif analizi gibi kanıtların   toplanabilmesi için, makul olarak, imkanları dahilinde olan önlemleri almıꢀ olmaları gerekir   (bkz, örneğin, Salman-Türkiye, 21986/93 no’lu karar; Tanrıkulu-Türkiye, 23763/94 no’lu   karar; ve Gül-Türkiye, 22676/93 no’lu, 14 Aralık 2000 tarihli karar). Soruꢀturmadaki,   mağdurun ölüm nedenini ortaya koyma veya sorumlu kiꢀi veya kiꢀilerin kimliğini tespit   etme imkanına zarar verebilecek nitelikteki her eksiklik soruꢀturmanın etkisiz olduğu   sonucuna ulaꢀtırabilir (Paul ve Audrey Edwards).   Sözkonusu hakkın önemi göz önüne alınınca, konuda, ulusal mahkemelerin hiçbir   ꢀekilde kiꢀilerin yaꢀamlarına yapılan saldırıları cezasız bırakmaya elveriꢀli olmamaları   gerektiğini hatırlamak gerekir. Bu, halkın güvenini muhafaza etmek ve halkın Hukuk   Devleti’ne katılımı ve yasadıꢀı eylemlerin hoꢀgörülmesi veya bu eylemlerin iꢀlenmesine   yönelik gizlice anlaꢀılması görüntüsünü önceden haber vermek için vazgeçilmezdir (bkz,   mutatis mutandis, Öneryıldız-Türkiye, 48939/99 no’lu karar).   Bu koꢀullarda, AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin özü itibariyle Devletlerin   yararlandıkları “her makul ꢀüphenin ötesindeki” kanıt kriterine dayanan karineyi   hatırlatmaktadır (bkz, örneğin, Abdurrahman Orak-Türkiye, 31889/96 no’lu, 14 ꢁubat 2002   tarihli karar). Bununla birlikte, bu kriterin devreye girebilmesi için, özellikle Devlet   görevlileri tarafından gerçekleꢀtirilen haksız yere adam öldürüldüğü iddia edilen bir   durumda, olmaması durumunda baꢀvuranın aꢀırı derecede kanıt yüküne katlanacağı etkin bir   soruꢀturma yapılmıꢀ olması gerekir.   Bu ꢀekil bir soruꢀturma birçok gerekliliği yerine getirmek zorundadır: soruꢀturmadan   sorumlu kiꢀilerin olaya karıꢀan kiꢀilerden bağımsız olması gerekir (bkz, örneğin, Avꢀar-   Türkiye, 25657/94 no’lu karar), aynı zamanda, soruꢀturma, güce baꢀvurmanın koꢀullara göre   haklı veya haksız olduğunu belirlemeye imkan vermelidir (ibidem); son olarak, soruꢀturma,   ivedilikle ve makul bir özenle yürütülmelidir: engeller ve zorluklar olsa da, öldürme gücüne   baꢀvurma hakkında soruꢀturma yapmak sözkonusu olduğunda, halkın kanunilik ilkesine   güvenini muhafaza etmek ve yasadıꢀı eylemlere oranla, her türlü suç ortaklığı veya hoꢀgörü   görüntüsünü bertaraf etmek için, yetkililerin hızlı (ve bununla beraber, uygun) cevabı genel   olarak, asli bir öğe olarak kabul edilebilir (Avꢀar).   2. Bu ilkelerin dava koꢀullarına uygulanması   a. Maddi açıdan   AĐHM, ilk olarak, M. Mihdi Bilgin’in silahsız haldeyken köy korucuları tarafından   öldürüldüğüne itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Öldürme gücüne yapılan bu baꢀvuru,   kuꢀkusuz, böyle bir eylemin, ikinci paragrafta bildirilen amaçlardan birini izlemesini ve o   amaca ulaꢀmak için kesinlikle gerekli olmasını ꢀart koꢀan AĐHS’nin 2. maddesi kapsamına   girmektedir.   AĐHM, Hükümetin, köy korucularının güce baꢀvurmasının kesinlikle gerekli olduğuna   ve AĐHS’nin 2. maddesiyle bağdaꢀtığına iliꢀkin görüꢀlerini gözönünde tutmaktadır. Bununla   birlikte, AĐHM, özellikle öldürme gücü kasten kullanıldığı zaman çok dikkatli bir ꢀekilde   ölüme mahkum edilen durumları inceleyerek bir görüꢀ oluꢀturulmalı ve sadece güce   baꢀvurmuꢀ olan Devlet görevlilerinin eylemlerini değil ama aynı zamanda davanın   koꢀullarının bütününü, özellikle, dava konusu olayların hazırlanması ve kontrolünü dikkate   almalıdır (bkz McCann ve diğerleri kararı).   AĐHM, hemen, birçok korucunun öldürmek için ateꢀ ettiklerini beyan ettiklerini ve bu   beyanların hiçbir zaman yalanlanmadığını tespit etmektedir.   Aynı ꢀekilde, AĐHM, özellikle, cinayetin “güvenlik” çemberi olarak bilinen bölgede   iꢀlenip iꢀlenmediği ve ateꢀ edenlerin hangi görüꢀ koꢀullarında bulundukları soruları hakkında   baꢀvurana göre olaylarla Hükümete göre olayların birbirleriyle çeliꢀtiklerini     gözlemlemektedir. AĐHM, dosyadaki belgeler arasında, olayın incelenmesindeki bu temel   noktalar üzerinde bazı bilgiler veren tek belgenin, dört mevziden üçüncüsü hakkında hiçbir   bilgi içermese de öldürme olayının ertesi günü düzenlenen kroki olduğunu tespit etmektedir.   AĐHM, belli bir sıraya göre hareket ettiklerini beyan eden korucuların ifadelerini   gözönüne almıꢀtır: korucular önce sözlü ihtarda bulunmuꢀ, daha sonra havaya ateꢀ etmiꢀ,   bunu takiben ölen kiꢀinin ayaklarına ateꢀ etmiꢀ ve son olarak bu kiꢀinin karnı üzerine   öldürücü kurꢀunu sıkmıꢀlardır. Bununla birlikte, M. M. Bilgin’in, 17 el ateꢀten kendisine   isabet eden iki mermiyle, iki ayağından, sol kolundan ve karnından vurulduğu kesin olsa da,   dosyadaki hiçbir unsur bu ateꢀlemelerin sırasına iliꢀkin beyanları teyit etmemektedir.   Aynı ꢀekilde, AĐHM, en uzaktaki mevzileri tutan korucuların ꢀaꢀkınlık verici beyanını   tespit etmektedir: bu korucular, hiçbir ꢀey görmeden diğer korucuların ateꢀ açtıkları yöne   doğru teröristlerin saldırdığını zannederek ateꢀ ettiklerini beyan etmektedirler.   Mağdura isabet eden iki mermi ve havaya sıkıldığı ileri sürülen mermi bir kenara   bırakılırsa, kesinlikle insani olan bir panik refleksiyle ama, tehlikeli teröristlerin etkisiz hale   getirilmesi sözkonusu olduğunda bile, demokratik bir toplumda kanunların uygulanmasından   sorumlu olan kiꢀilerden beklenme hakkının olduğu ateꢀli silahların kullanımına iliꢀkin tüm   önlemleri almaksızın, on dört el ateꢀ edildiğini tespit etmek gerekir (McCann ve diğerleri).   AĐHM, korucuların davranıꢀının “olayın harareti” içinde bile, hiçbir ateꢀlemeye ve ꢀüpheli   tarafından benzer hiçbir tehdide maruz kalmadıkları için, haksız olduğu kanaatindedir.   Kuꢀkusuz, korucuların öldürme gücüne baꢀvurmaları, sadece korku, beliren bir gölge ve   tahminlere dayanmaktaydı.   Öte yandan, beyanları ve krokiyi incelediği zaman, mağdurun, ayaklarından vurulduğu   halde, koꢀarak yaklaꢀık 75 metrelik bir mesafe boyunca ilerleyebilmiꢀ olmasını hayal etmek   AĐHM’ye zor gelmektedir. Bunun dıꢀında, AĐHM için, yaklaꢀık on metre mesafeden sokakta   gezen bir adamı tehlikeli bir militandan ve bir sopayı bir silahtan ayırt etmeye imkan verecek   görüꢀ kabiliyetinden yoksun oldukları ileri sürülen aynı korucuların, koꢀan ve hareket halinde   bir hedef olan adamın, yaklaꢀık seksen metre mesafeden tek bir mermiyle iki ayağını birden   hedef alıp, hedefe isabet ettirmeleri ꢀaꢀırtıcıdır.   Yetkililer tarafından aktarılan olayların seyrindeki, aleni olan bu birçok çeliꢀki dıꢀında,   AĐHM, dosyanın, özellikle mevcut davadaki gibi ꢀüphelileri yakalamak sözkonusu   olduğunda, görevleri kapsamında köy korucularına yöneltilmiꢀ olacak olası yazılı veya sözlü   talimatlar hakkında hiçbir bilgi içermediğini tespit etmektedir. Dosya, mağdur yere düꢀtükten   sonra onu görmek için yararlandıkları el fenerleri dıꢀında, köy korucularının sahip olduğu   malzemeye (örneğin gece görüꢀ dürbünleri ve telsizler) iliꢀkin olarak da açıklama   içermemektedir. Eğer lojistik araçların ve kuralcı çerçevenin yokluğu tahmin edilen tehlike   karꢀısında korucuların ꢀaꢀkınlığını açıklıyorsa ve onların aleyhinde gibi görünüyorsa, bu   yokluk, özellikle, öldürme gücünü kullanmaya yetkili olan ve bu amaçla silahlandırılan   Devlet görevlilerinin eylemlerinin hazırlığında ve kontrolünde ciddi boꢀluklar ortaya   çıkarmaktadır (McCann ve diğerleri).   Hükümetin beyan ettiği gibi, mağdurun öldürüldüğü yolun, akıl sağlığı yerinde olan ve   güvenlik güçleri üyesi veya terörist olmayan bir kiꢀinin girmeyi düꢀünmeyeceği bir güvenlik   bölgesi olduğu varsayılsa bile, korucuların hareketlerinin haklılığı, AĐHS’nin 2. maddesi   kapsamında, zor olarak teyit edilmektedir. Bunun dıꢀında, AĐHM, eğer cinayet bir güvenlik     bölgesinde meydana geldiyse, yukarıda belirtilen boꢀlukların, sadece daha da önem   kazanabilecekleri kanaatindedir.   AĐHM, Devlet görevlileri tarafından, AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafında   belirtilen amaçlardan birini gerçekleꢀtirmek için güce baꢀvurmanın, olaylar sırasında iyi   nedenlerle geçerli olarak kabul edilen dürüst bir inanca dayanıyorsa ama daha sonra yanlıꢀ   olduğu ortaya çıkıyorsa, sözkonusu düzenleme bakımından haklı olduğunun kabul   edilebileceği kanaatindedir. Tersini beyan etmek, Devlete ve kanunların uygulanmasından   sorumlu görevlilerine, kendi hayatları ve baꢀkalarının hayatları aleyhinde uygulanma riskini   ortaya çıkaracak gerçek dıꢀı bir görev dayatmıꢀ olur (ibidem).   Mevcut davada, korucuların eylemlerinin tek baꢀlarına AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal   edildiği sonucuna ulaꢀmak için yeterli olmadığı varsayılsa bile, korucuların karꢀı karꢀıya   kaldıkları ikilem gözönüne alınınca, operasyonun bütününde, AĐHS’nin 2. maddesinin   gerekliliklerine uyacak ꢀekilde kontrol edilip edilmediği ve organize edilip edilmediği ve   operasyonla ilgili talimatların ꢀüphelinin yaꢀam hakkını gerektiği gibi dikkate alıp almadığı   soruları sorulmaktadır (ibidem).   Daha önce belirtilenleri gözönüne alınca, AĐHM, M. Mihdi Bilgin’in ölümünün,   AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafı anlamında, yasadıꢀı ꢀiddete karꢀı baꢀkalarının   savunmasını sağlamak için kesinlikle gerekli olan bir güce baꢀvurmanın sonucu olduğuna   ikna olmamıꢀtır.   Sonuç olarak, AĐHM, maddi açıdan AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini tespit   etmektedir.   b. Usul bakımından   Davada, M. Mihdi Bilgin ölümü hakkında cezai olduğu kadar idari araꢀtırmalar   ꢀeklindeki resmi bir soruꢀturmanın iyi bir ꢀekilde yürütüldüğü tartıꢀmalı bir konu değildir.   Bu bağlamda, AĐHM, davanın soruꢀturmasında, baꢀvuran tarafından haklı olarak altı   çizilen çeꢀitli boꢀluklar ve haklı sebebi olmayan gecikmeler tespit etmektedir. AĐHM, bu   boꢀlukların ve düzensizliklerin bir kısmının bir ceza davası kapsamında iç hukuk   mahkemeleri tarafından tespit edildiklerini ama bu davanın sonuçlanmadığını da not   etmektedir.   Bununla birlikte, dosyadaki tüm unsurlar gözönüne alınınca, AĐHM, mevcut davada,   AĐHS’nin 2. maddesinin usul kısmı açısından sorulan baꢀlıca sorunun hukuk sistemini   bütününde kapsadığını tespit etmektedir.   Bu koꢀullarda, AĐHM, yukarıda belirtilen eksikliklerin biri veya diğeri üzerinde   durmaya gerek olmadığı kanaatindedir çünkü Devlet görevlileri tarafından gerçekleꢀtirilen   yasadıꢀı adam öldürme iddiası hakkındaki bir soruꢀturmanın etkin olması için, her ꢀeyden   önce, soruꢀturmadan sorumlu kiꢀilerin olaya karıꢀan kiꢀilerden bağımsız olmaları gerekir.   Böylece, davanın askıya alınması kararının akabinde kendisine baꢀvurulan Beꢀiri   Kaymakamlığının, köy korucuları tarafından iꢀlenen M. Mihdi Bilgin cinayeti hakkında   soruꢀturma yapması için bir müfettiꢀi görevlendirdiğini belirtmek yeterlidir. Jandarma   Karakol subayı olan müfettiꢀ, haklarında soruꢀturma yürüttükleri köy korucularıyla aynı yerel     hiyerarꢀidendi. Buna ek olarak, Kaymakamlığın Đdari Komitesi, müfettiꢀ tarafından hazırlanan   soruꢀturma raporu temelinde karar vererek olayların seyrini, sözkonusu raporun tespitleri ve   sonucu hakkında en ufak ꢀüphe dile getirmeden, bu raporda yazıldığı ꢀekliyle benimsemiꢀtir.   Öte yandan, korucular hakkında kovuꢀturma yapılmamasına iliꢀkin bu karar,   soruꢀturmayla görevli Jandarma Karakolu görevlileri aleyhindeki dava henüz askıdayken   verilmiꢀtir. Oysa ki, iki davanın konuları arasındaki bağın önemi ve ikinci dava temelinde   teyit edilen beyanların ciddiliği ve endiꢀe verici niteliği gözönüne alınınca, Komitenin Ağır   Ceza Mahkemesi’nin kararını beklemesi istenirdi.   Bu durumda, Türk Hukuk Sisteminin M. Mihdi Bilgin’in ölümünü çevreleyen koꢀullar   karꢀısındaki tepkisinin etkin olduğu kabul edilemez.   Bu nedenle, davada, aynı zamanda, usul bakımından AĐHS’nin 2. maddesi ihlal   edilmiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran, dava konusu koruculara sonuç olarak mutlak bir cezalandırılmama imkanı   sunan Türk Ceza Hukukunun eksikliklerine itiraz etmektedir. Baꢀvuran, AĐHS’nin 13.   maddesine atıfta bulunmaktadır.   A. Davadaki tarafların argümanları   1. Hükümet   Yetkililer tarafından yürütülen soruꢀturmaya iliꢀkin olarak, Hükümet, AĐHM’nin   uyuꢀmazlık konusu soruꢀturmanın etkin ve derinlemesine bir ꢀekilde yürütüldüğüne kanaat   getirerek benzer bir ꢀikayetin kabuledilemez olduğu sonucuna vardığı 19664/92 no’lu   baꢀvuruya atıfta bulunmaktadır (Çelebi-Türkiye, 5 Haziran 2001 tarihli karar). Hükümet, bu   davadaki gibi, davada, Savcının olaydan haberdar olur olmaz köy korucuları hakkında   araꢀtırmalar baꢀlatmıꢀ ve otopsi yaptırmıꢀtır. Batman Ağır Ceza Mahkemesi ise, Beꢀiri   Savcılığı’na, Jandarma Karakol görevlilerinin kanıtların bozulması ve gizlenmesi olayına   olası olarak karıꢀmalarına iliꢀkin olarak soruꢀturma yapmasını ve korucuların silahlarını ve   olay yerinde bulunan fiꢀek kovanların balistik incelemeye sunmasını emretmiꢀtir.   2. Baꢀvuran   Baꢀvuran, AĐHS’nin 2. maddesinin usul kısmı açısından oluꢀturduğu görüꢀlerini   yinelemektedir ve AĐHS’nin 13. maddesince öngörülen baꢀvurunun icrasının kendi   durumunda, neredeyse sistematik olarak kendi görevlilerine cezalandırılmama imkanı   sağladıklarını ileri sürdüğü Savunmacı Devlet yetkilileri tarafından geniꢀ ölçüde   engellendiğinin altını çizmektedir.   B. AĐHM’nin değerlendirmesi   AĐHS’nin 13. maddesi, iç düzenin ulusal mahkemenin AĐHS’ye dayanan   “savunulabilir” bir ꢀikayetin içeriğinden haberdar olmasını sağlayacak etkin bir baꢀvuru yolu   sunmasını ꢀart koꢀmaktadır (Z. ve diğerleri-Đngiltere, 29392/95 no’lu karar). Bu düzenlemenin   konusu, yargılanabilir kiꢀilerin AĐHM önündeki uluslararası ꢀikayet mekanizmasını harekete     geçirmek zorunda kalmadan önce, ulusal düzeyde, AĐHS tarafından garanti altına alınan   haklarının ihlallerinin uygun ꢀekilde telafi edilmesini elde edebilmelerine imkan verecek bir   yol sağlamaktır (Kudla-Polonya, 30210/96 no’lu karar).   Yaꢀamı koruma hakkının ve iꢀkence yasağının temel önemi gözönüne alınınca,   AĐHS’nin 13. maddesi, iꢀkencenin ve ölümün sorumlularının kimliklerinin tespit edilmesine   ve cezalandırılmalarına götürecek nitelikte ve ꢀikayetçinin soruꢀturma usulüne etkin eriꢀimini   içeren derinleꢀtirilmiꢀ ve etkin araꢀtırmaları ꢀart koꢀmaktadır (bkz. Kaya kararı).   AĐHM, yetkililerin, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesi ve cezalandırılmalarına   yönelik derinlemesine ve etkin bir soruꢀturma yürütmedikleri gerekçesiyle (Kaya), birçok kez,   güvenlik güçleri görevlileri tarafından veya onların suç ortaklığıyla iꢀlenen yasadıꢀı adam   öldürme iddiaları hakkındaki davalarda AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğini tespit   etmiꢀtir (bkz, örneğin, Kılıç-Türkiye, 22492/93 no’lu kararda belirtilen içtihat). Temelinde   1990’lı yıllarda Türkiye’nin güneydoğusunu kasıp kavuran anlaꢀmazlık bulunan bu davalara,   baꢀvuranların bir yakınlarının güvenlik güçleri tarafından yasadıꢀı ꢀekilde öldürülmesine veya   ꢀüpheli koꢀullarda ölümüne iliꢀkin ꢀikayetleri hakkında, bu ꢀekil soruꢀturmaların yokluğu   damgasını vurmuꢀtu.   AĐHM’yi, bu davalarda, itiraz ettikleri olaylar için sorumlulukların ortaya konmasını   görme ve sonuç olarak ister bir ceza davasında müdahil taraf teꢀkil ederek ister hukuki veya   idari mahkemelere baꢀvurarak uygun bir tazmin talep edebilme fırsatları olmadığı için   baꢀvuranların etkin baꢀvuru yolundan mahrum kaldıkları sonucuna götüren esas olarak bu   unsurdur (Öneryıldız).   Bu bağlamda, AĐHM, özellikle, ilgili idari organların AĐHS’nin 2 ve 13 maddelerinin   gerektirdiği gibi bağımsız bir soruꢀturma yürütme yeteneğine iliꢀkin olarak ciddi ꢀüpheler   duyduğunu dile getirdiğini hatırlatmaktadır (bkz, son olarak, mutatis mutandis, Sunal-Türkiye,   43918/98 no’lu, 25 Ocak 2005 tarihli karar).   Belirtilen içtihat bakımından ve yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, Savunmacı   Devletin AĐHS’nin 13. maddesinin gerektirdiği gibi etkin bir cezai soruꢀturma yürütmüꢀ   olduğu kabul edilemez (Kaya).   Bu nedenle, AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunarak yapılan ꢀikayete iliꢀkin olarak   AĐHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Zarar   1. Tarafların argümanları   Baꢀvuran, babasının bir eꢀi ve yedi çocuğu olduğunu ve babasının çiftçi ve 23   hektarlık bir arazinin hissedarı olduğunu vurgulamaktadır. Baꢀvuran, bir ziraat mühendisi   tarafından hazırlanan uzmanlık raporuna dayanarak, babasının öldüğü yıl olan 1994 ile   yaꢀasaydı çalıꢀma hayatının sonu olarak kabul edilen yaꢀ olan 65 yaꢀında olacağı 2007 yılları   arasında ailesinin maruz kalacağını ileri sürdüğü yıllık zararın miktarını hesaplamaktadır.   Kazanılması düꢀünülen miktarın kaybına ve yıllık kanuni faizlere dayanan bir hesapla,     baꢀvuranın davada maruz kaldığı maddi zarar için talep ettiği miktar 191 413 Euro’ya   ulaꢀmaktadır.   Bunun dıꢀında, baꢀvuran, manevi zarar olarak, annesi Rabia Bilgin için 30 000 Euro,   ꢁakir Bilgin, Mehmetꢀah Bilgin, Hasina Bilgin, Alaaddin Bilgin, Necla Bilgin ve Süphiye   Bilgin adlı erkek ve kız altı kardeꢀinin her biri için 10 000 Euro ve kendisi için 30 000 Euro   olmak üzere toplam 120 000 Euro talep etmektedir.   Hükümet, nazari ve aꢀırı olarak değerlendirdiği bu iddiaları reddetmektedir.   2. AĐHM’nin değerlendirmesi   a. Maddi zarar   AĐHM, ꢀüphesiz, baꢀvuran ve ailesinin tespit edilen ihlallerden mağdur olduklarını ve   bu ihlallerle iddia edilen gelir kaynaklarının kaybı adı altında bir tazminat içerebilecek maddi   zararların arasında açık bir nedensellik bağının bulunduğunu gözlemlemektedir (Salman ve Z.   ve diğerleri). Davada, baꢀvuranın iddialarının, bu açıdan, 1994 ile 2007 yılları arasındaki   dönem için tarım gelirleri kaybının objektif değerlendirmesinden yola çıkarak hesap dökümü   yapılmıꢀ ve hesaplanmıꢀtır. Bununla birlikte, hiçbir belge, M. Mihdi Bilgin’in sağlığında   toprakların iꢀlenmesinden elde edilen gerçek gelirleri belirtmemektedir. Yine hiçbir ꢀey,   ꢀüphesiz hak sahiplerinin ilgiliden miras yoluyla edindikleri bu toprakların ꢀu anki   durumunun ne olduğunu bilmeye imkan vermemektedir. Đleri sürülen zararlar tam bir   hesaplamaya uygun olmayan unsurlar içerdikleri için her değerlendirme kısmen nazari   olacaktır (bkz, diğerleri arasında, Sporrong ve Lönnroth-Đsveç, 18 Aralık 1984 tarihli, A serisi   no’lu karar; ve Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 1 Nisan 1998 tarihli karar).   AĐHS’nin 41. maddesinin öngördüğü gibi, AĐHM, elindeki verilerin bütününü ve   özellikle babalarının ölüm tarihinde sadece Necla adlı çocuğun küçük olduğu durumunu   gözönüne alarak, mali destek kaybı sonucu oluꢀan zarara iliꢀkin olarak baꢀvuranın iddialarını   hakkaniyetle değerlendirecektir.   Her veriyi etraflıca değerlendirerek, AĐHM, maddi zarar için M. Mihdi Bilgin’in hak   sahipleri için toplam 15 000 Euro’luk bir miktar ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Bu   miktar ꢀu ꢀekilde paylaꢀtırılacaktır: dul kalan eꢀi Rabia Bilgin için 6 000 Euro, -1999 yılına   kadar ergin olmayan- kızı Necla Bilgin için 3 000 Euro ve baꢀvuran da dahil olmak üzere   ergin olan altı çocuğunun her birine 1 000 Euro.   b. Manevi zarar   Manevi zarara iliꢀkin olarak, AĐHM, ꢀüphesiz, baꢀvuranın ve ailesinin AĐHS’nin 2 ve   maddelerinin tespit edilen ihlalleri akabinde sıkıntı çektiklerini kabul etmektedir. Bununla   birlikte, AĐHM, bunun için talep edilen miktarların aꢀırı olduğu kanaatindedir.   Her veriyi etraflıca değerlendirerek, AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal   edilmesinden ileri gelen manevi zarar için M. Mihdi Bilgin’in Đhsan Bilgin, Rabia Bilgin,   ꢁakir Bilgin, Mehmetꢀah Bilgin, Hasina Bilgin, Alaaddin Bilgin, Necla Bilgin ve Süphiye   Bilgin adlı hak sahiplerine eꢀit paylarda bölüꢀtürülmek üzere toplam 24 000 Euro ödenmesine   karar vermektedir.     AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmesine yol açan koꢀulların sonucunda ortaya çıkan   manevi zarara iliꢀkin olarak, AĐHM, baꢀvuranın kendisi hakkında, hakkaniyetle karar vererek,   baꢀvurana 5 000 Euro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.   B. Masraf ve harcamalar   Bununla beraber, baꢀvuran, ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yapılan masraf ve   harcamalar için 6 200 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, baꢀvuran, kendisi ve avukatı   tarafından imzalanan, mevcut dava kapsamında, ekte iliꢀtirdiği Diyarbakır Barosu tarafından   öngörülen tarifenin uygulanacağına iliꢀkin avukatlık ücreti sözleꢀmesini sunmuꢀtur. Bu tarife,   avukatlık ücretlerinin minimum miktarını, AĐHM tarafından ihlal tespit edildiği durumda,   AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca, AĐHM tarafından ödenen miktarın %15’i olarak   belirlemektedir. Bunun dıꢀında, baꢀvuran, ilk ikisi toplam 569 250 000 Türk Lirası (TL) olan   ve çeviri masraflarına iliꢀkin ve üçüncüsü 350 000 000 TL olan ve ilgilinin maddi zarar adı   altındaki talepleri temelindeki uzmanlık raporuna iliꢀkin olmak üzere üç fatura sunmaktadır.   Hükümet, aꢀırı olarak değerlendirdiği bu iddialara itiraz etmektedir.   AĐHM’nin içtihadına göre, bir baꢀvuran, yapmıꢀ olduğu masraf ve harcamaların   kendisine geri ödenmesini ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve   miktarlarının makul niteliği kesin olarak ortaya konduğu zaman elde edebilir. AĐHM, davada   ve değerlendirmesine sunulan verileri, yukarıda belirtilen verileri ve daha önce adlı yardım   adı altında ödenen miktarları gözönüne alarak, baꢀvurana bütün masraflar için 3 000 Euro’luk   miktarın ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir ( Gezici-Türkiye, 34594/97 no’lu, 17 Mart   tarihli karar; ve Fatma Kaçar-Türkiye, 35838/97 no’lu, 15 Temmuz 2005 tarihli karar ile   karꢀılaꢀtırınız).   C. Gecikme Faizi   AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.   BU NEDENLERLE AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. AĐHS’nin 2. maddesinin, maddi ve usul kısımları bakımından ihlal edildiğine;   2. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay   içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı   Hükümet tarafından:   i. AĐHS’nin 2. maddesi açısından, tespit edilen ihlallerden ileri gelen maddi ve   manevi zararlar için:   - Rabia Bilgin’e 9 000 Euro (dokuz bin Euro) ödenmesine;   - Necla Bilgin’e 6 000 Euro (altı bin Euro) ödenmesine ve   - M. Mihdi Bilgin’in ölümünde ergin olan altı çocuğunun her birine 4 000 Euro   (dört bin Euro) ödenmesine;     ii. baꢀvurana, AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmesinden dolayı maruz kaldığı   manevi zarar için 5 000 Euro (beꢀ bin Euro) ödenmesine;   iii. masraf ve harcamalar için 3 000 Euro (üç bin Euro) ödenmesine;   iv. sözkonusu miktarların, yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;   4. Adil tazmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiꢀtir.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 27 Temmuz 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiꢀtir.   17

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło