40145/98
WyrokETPCz2005-06-07ECLI:CE:ECHR:2005:0607JUD004014598
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy władze państwowe naruszyły pozytywny obowiązek ochrony życia wynikający z art. 2 Konwencji, nie podejmując wystarczających środków w celu zapobieżenia samobójstwu żołnierza cierpiącego na zaburzenia psychiczne podczas obowiązkowej służby wojskowej?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że art. 2 Konwencji nakłada na państwa pozytywny obowiązek ochrony życia osób podlegających ich jurysdykcji, w tym żołnierzy odbywających obowiązkową służbę wojskową. W przypadku osób z zaburzeniami psychicznymi, państwo ma obowiązek podjąć wszelkie rozsądne środki w celu zapobieżenia samobójstwu, jeśli istnieje realne i bezpośrednie ryzyko. W niniejszej sprawie władze wojskowe i medyczne były świadome problemów psychicznych Mustafy Kılınça od początku jego służby. Mimo to, nie zapewniono mu odpowiedniej opieki psychiatrycznej, nie przeprowadzono niezbędnych badań w odpowiednim czasie i przydzielono mu zadania z bronią, co Trybunał uznał za rażące zaniedbanie. Brak jasnych regulacji dotyczących postępowania z żołnierzami z problemami psychicznymi oraz błędy w koordynacji służb medycznych i wojskowych przyczyniły się do tragicznego skutku.Stan faktyczny
Mustafa Canan Kılınç, syn i brat skarżących, cierpiał na atypową depresję zdiagnozowaną w 1992 roku. W 1994 roku został powołany do obowiązkowej służby wojskowej, mimo wcześniejszych problemów psychicznych. Podczas służby jego stan psychiczny pogarszał się, był kilkakrotnie kierowany na badania psychiatryczne i otrzymywał krótkie zwolnienia. Mimo świadomości jego stanu, władze wojskowe nie zapewniły mu odpowiedniej opieki ani nie podjęły wystarczających środków ostrożności. 15 maja 1995 roku, po przydzieleniu mu służby z bronią, Mustafa Kılınç popełnił samobójstwo.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza naruszenie materialnego aspektu art. 2 Konwencji w odniesieniu do zmarłego Mustafy Canana Kılınça. 2. Nie uznaje za konieczne rozpatrywanie sprawy w świetle art. 8 Konwencji. 3. Zasądza, że Rząd pozwany ma zapłacić, w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku: 4 000 EUR tytułem szkody majątkowej na rzecz skarżących; łącznie 17 500 EUR tytułem szkody niemajątkowej, w tym 2 500 EUR dla każdego ze skarżących oraz 10 000 EUR dla spadkobierców Mustafy Canana Kılınça zgodnie z prawem krajowym; 2 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Powyższe kwoty są wolne od wszelkich podatków. Od upływu wskazanego terminu do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane według stopy równej stopie referencyjnej Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe. 4. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KILINÇ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:40145/98)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Haziran 2005
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (40145/98) başvuru no’lu davanın
nedeni, bu ülke vatandaşları Abdurrahman Kılınç, Memnune Kılınç ve Şule Özsoy’un
(başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 6 Şubat 1998 tarihinde Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Ankara Barosu avukatlarından
Kamer Beyaztaş ve Müslüm Beyaztaş tarafından temsil edilmektedirler.
Başvuranlar hem kendi adlarına hem de oğulları ve kardeşleri Mustafa Canan Kılıç
adına, adıgeçen kişinin intiharı çerçevesinde meydana gelen olayların, AİHS’nin 2. maddesi
ile 8. maddesinin ihlaline neden olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda
AİHS’nin 6§1 maddesine de atıfta bulunmaktadırlar.
AİHM 10 Eylül 2002 tarihinde, AİHS’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamında başvuruyu
kabul edilebilir bulmuştur.
OLAYLAR
Başvuranlar, 1944 doğumlu Abdurrahman Kılınç, 1947 doğumlu Memnune Kılınç ve doğumlu Şule Özsoy sırayla, Mustafa Kılınç’ın babası, annesi ve kızkardeşidirler. Kılınç
askerlik görevini yaparken 15 Mayıs 1995 tarihinde intihar etmiştir.
A. Dava konusu olayların ortaya çıkışı
Kılınç’ın askere çağrılmadan önce de atipik depresyonu vardır ve 1 Mayıs 1992
tarihinde Adana Devlet Hastanesi Psikiyatrik Kliniği tarafından hastalığa ilk kez tanı
konduğundan beri adıgeçen kişi gözlemlenmektedir.
Kılınç 1994 yılında askere çağrılmış ve yapılan sağlık kontrollerinin sonucunda
askerlik hizmetini yapmaya uygun olduğu tespit edilmiştir. Kılınç’a Aydın Birinci Jandarma
Er Eğitim Komutanlığı’na teslim olması emredilmiştir. Kasım 1994 tarihinde birliğine teslim olan Kılınç, eğitimi süresince kısa süreli
psikiyatrik tedavi görmüştür. Şubat 1995 tarihinde Kılınç askerlik hizmetini sürdürmek üzere Senirkent (Isparta)
İlçe Jandarma Garnizon Komutanlığı’na gönderilmiştir. Şubat 1995 tarihinde Garnizon Komutanı Jandarma Astsubay Kıdemli Çavuş T.
Akpınar (Garnizon Komutanı), Kılınç’ın psikiyatrik bozukluğu olduğunu öğrenince Isparta
Askeri Hastanesi Psikiyatri Kliniği tarafından muayene edilmesini talep etmiştir. Burada
yapılan muayene sonucunda Kılınç’a anksiyete teşhisi konmuş ve kendisine ilaç tedavisinin
yanı sıra üç günlük istirahat verilmiştir. Kılınç birliğe dönüşünde, yazı işleri ile
görevlendirilmiştir.
Yaklaşık on gün sonra Garnizon Komutanı Kılınç’ın firar ettiğini öğrenmiştir. Arama
ekiplerini ilgili kişiyi Yassıören köyü civarında bulmuşlardır. Kılınç bu davranışını can
sıkıntısı ve depresyona bağlayarak açıklamıştır.
Psikolojik sorunları süren Kılınç’ın 23 Mart 1995 tarihinde Senirkent Devlet
Hastanesi’ne sevk edilmesine karar verilmiştir. Sözkonusu kişi buradan Isparta Askeri
Hastanesi’ne nakledilerek 4 Nisan 1995 tarihine kadar burada gözetim altında tutulmuştur.
Belirtilen tarihte Hastane sağlık kurulu tarafından muayene edilen Kılınç’a anksiyete teşhisi
konmuş ve bu sürenin sonunda muayene edilmek kaydıyla (S.M.K.) bir aylık hava değişimi
verilmiştir.
Muayeneden sonra doğrudan Adana’daki köyüne giden Kılınç’ın hava değişimi
izninin bir kopyasını birliğine göndermesi üzerine, Garnizon Komutanı Adana Askerlik
Şubesi’ne gönderdiği bir yazıyla sözkonusu kişinin, sağlık raporunda belirtildiği gibi izninin
bitiminden önce sağlık kontrolünden geçmesi gerektiğini bildirmiştir. Nisan 1995 tarihinde ilgili şube Kılınç’ı İskenderun Askeri Hastanesi’ne göndermiş
fakat burada psikiyatri servisi bulunmadığından muayenesi yapılamamıştır. Sonuçta Kılınç’ın
birliğine dönerek muayenesinin Isparta Askeri Hastanesi’nde yapılmasına karar verilmiştir.
Kılınç 6 Mayıs 1995 tarihinde Garnizon Komutanlığı’na dönmeden önce doğduğu
köye bir kez daha gitmiştir. 8 Mayıs’tan 15 Mayıs’a kadar olan günler Ramazan Bayramına
denk geldiğinden Kılınç’ın Isparta Askeri Hastanesi’nde de muayenesi yapılamamıştır.
B. Olay Mayıs 1995 tarihinde Garnizon Komutanı tarafından olağan işlerle görevlendirilen
Kılınç, 15 Mayıs 1995 gününde silahlı nöbet tutmakla görevlendirilmiştir. Aynı gün saat
15:25’ doğru Kılınç kendisine verilen silahla intihar etmiştir.
C. Kılınç’ın intiharı üzerine yürütülen soruşturmalar ve Garnizon Komutanı
aleyhine açılan dava hakkında Mayıs 1995 tarihinde olayla ilgili olarak iki askeri müfettiş tarafından sorgulanan
Garnizon Komutanı, Kılınç’ın hastalığının bu derece ilerlemiş olabileceğini kendisinin
bilemeyeceğini, sağlık muayenesini yapanların bunu bilip, ona göre ilgili kişiyi GATA’ya
sevk etmiş olmaları gerektiğini fakat bunun yerine Kılınç’ı Garnizon’a geri gönderdiklerini
belirtmiştir. Kendisinin başta Kılınç’a silah gerektirmeyen basit işler verdiğini fakat ilgili
kişinin kendi isteği üzerine silahlı görev verildiğini eklemiştir. Haziran 1995 tarihinde Askeri Savcı, Garnizon Komutanı T. Akpınar hakkında,
Türk Ceza Kanunu’nun 230 § 1 maddesi gereğince görevi kötüye kullanmaktan dolayı Isparta
Askeri Mahkemesi’nde dava açmıştır. 12 Eylül 1995 tarihinde Askeri Mahkeme önüne çıkan
T. Akpınar daha önceki beyanlarını tekrarlamıştır. Ekim 1995 tarihli duruşmada başvuranlar, mağdur sıfatları saklı kalmak kaydıyla
kamu davasına müdahil taraf olarak katılmışlardır.
Kasım
tarihini
takiben
yapılan
duruşmada
başvuranlar
müdahil taraf olarak, Kılınç’a ait nöbet kayıtlarının gösterilmesini talep etmişlerdir. Diğer
yandan başvuranlar Adana Polis Karakolu’nda görev yapan T. Özkul isimli bir kişiyi tanık
olarak göstermişlerdir. Adıgeçen kişinin ifadesine göre Kılınç onbeş gün önce komutanıyla iyi
geçinemediğini söylemiştir.
Mart 1996 tarihindeki son duruşmada Askeri Savcılık, Garnizon Komutanı’nın, 211
sayılı Kanun’un 17. maddesine göre görevi kötüye kullandığı gerekçesiyle, Türk Ceza
Kanunu’nun 230 §1 maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep etmiştir. Askeri Mahkeme,
mevcut davada görevi kötüye kullanmak suçunu oluşturan kasıt unsurunun bulunmadığı
gerekçesiyle oyçokluğuyla Akpınar’ın beraatine karar vermiştir.
Başvuranların yanısıra Askeri Savcı da kararı temyize götürmüştür. 28 Ocak 1997
tarihli kararıyla Askeri Yargıtay ilk kararı onamıştır.
D. Askeri İdare Mahkemeleri’nde açılan tazminat davası Mart 1996 tarihli davayla ilgi olarak Askeri Yargıtay karar vermeden önce
başvuranlar, 10 Mayıs 1996 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, askeri yetkililerin
Kılınç’ın hayatını gerektiği gibi koruyamadıkları gerekçesiyle 1.000.000.000 TL maddi ve
500.000.000 TL manevi tazminat talep etmişlerdir.
Sözkonusu talep 21 Haziran 1996 tarihli yazıyla, ölüm olayından merhumun
kendisinin sorumlu olduğu ve sözkonusu talebin hiçbir yargı kararıyla desteklenmediği
gerekçesiyle reddedilmiştir.
Bunun üzerine başvuranlar, 2 Ağustos 1996 tarihinde Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’ne (İdare Mahkemesi), İçişleri Bakanlığı’na karşı tam yargı davası başvurusunda
bulunmuşlardır. Aralık 1996 tarihinde İdare Mahkemesi, intihar olayı ile askeri idareye
atfedilebilecek olası bir hizmet kusuru arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle
başvuranların talebini reddetmiştir.
Sözkonusu karara karşı ancak düzeltme talebinde bulunulabileceğinden başvuranlar, Ocak 1997 tarihinde bu yolu kullanmışlar ve 9 Nisan 1997 tarihinde başvuruları
reddedilmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 2. VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuranlar, Mustafa Canan Kılınç’ın askerlik görevini yaparken intihar etmesine
neden olan olayların, AİHS’nin 2. maddesinin ve aile hayatının korunmasını güvence altına
alan 8. maddesinin ihlaline neden olduğunu iddia etmektedirler.
A. Tarafların Savları
1. Başvuranlar
Başvuranlar, askeri yetkililerin Mustafa Kılınç’ın psişik problemlerinden haberdar
oldukları halde ilgili kişinin yaşamını korumak için gerekli tedbirleri almadıklarından,
AİHS’nin 2§1 maddesiyle benimsenen pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerini iddia
etmektedirler.
Bu itibarla başvuranlar ne İskenderun Askeri Hastanesi’nde psikiyatr bulunmayışının
ne de Ramazan Bayramı tatilinin, ilgili makamların ihmalkârlığını haklı kılamayacağı
kanaatindedirler. Zira ilgili makamlar Mustafa Kılınç’ın psişik yeterliğinin saptanması
açısından hayati önem taşıyan psikiyatrik muayenenin sonucunu beklemeden silahlı nöbet
görevi vermişlerdir.
2. Hükümet
Hükümet, askere alınacakların durumunu düzenleyen yasalar uyarınca, askerlik
hizmeti yapmaya elverişli olmayan kişilerin, askerlik yoklamalarında yapılan sağlık
muayenelerinin sonucuna göre askerlikten muaf tutulabileceklerini hatırlatmaktadır. Bununla
birlikte mevcut davada Kılınç’ın sağlık durumundaki istikrarsızlık, o an için kesin bir tanının
konmasına elvermediğinden sözkonusu kişi askerlik hizmeti için uygun bulunmuştur.
Kılınç’ın askere alınmasından sonraki sürece ilişkin olarak ise Hükümet, Garnizon
Komutanı Akpınar hakkında başlatılan dava süresince tespit edilen olgulara gönderme
yapmaktadır. Sözkonusu tespitler, mevcut davada intihar olayının meydana gelmesini
önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınmış olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. Bu noktada
Hükümet, ilgili kişide saptanan sorunlar hakkında doktorlar tarafından kesin bir karar
verilmesini talep eden Garnizon Komutanı’nın hiyerarşik üst olarak görevini ihmal etmiş
kabul edilemeyeceğini dile getirmektedir.
Hükümet’e göre şayet Kılınç Garnizon’a dönüşü için belirlemiş olan 25 Nisan 1995
tarihini değiştirip bunu Ramazan Bayramı’na denk getirmeye çalışmamış olsaydı, Isparta
Askeri Hastanesi’nde muayene edilmesi için hiçbir engel bulunmamaktaydı.
Böylelikle Hükümet, merhumun ailesine zarar vermeyi amaçlayan kasti bir fiil söz
konusu olmadığından, AİHS’nin 8. maddesinin mevcut davaya uygulanamayacağı itirazını
yöneltmektedir. Sözleşme’nin 2. maddesi konusunda ise Hükümet, insan psikolojisindeki
değişikliklerle yeniden ortaya çıkan sözkonusu intihar riskinin, AİHM’nin bu konudaki
içtihatlarına göre öngörülebilir sayılamayacağını ve de ne kadar acı verici olursa olsun
meydana gelen ölüm olayında Devletin sorumluluğunu doğurmayacağını savunmaktadır.
B. Mahkeme’nin Takdiri
Mahkeme, AİHS’nin 2. maddesinin ilk cümlesinin, Devletlere, yargı yetkileri altında
olan kişileri, üçüncü kişilerin eylemlerine ya da gerektiğinde kendi eylemlerine karşı
korumaları amacıyla, gerekli tüm tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini
hatırlatır (Bkz., örneğin, Tanrıbilir-Türkiye, no: 21422/93, § 70, 16 Kasım 2000 ve Keenan-
Birleşik Krallık, no: 27229/95, §§ 88-89, CEDH 2001-III).
Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu
yükümlülük (Alvarez Ramon-İspanya, no: 51192/99, 3 Temmuz 2001) Devletlere, etkili bir
önlem sağlamak için yasal ve idari bir çerçeve oluşturma yükümlülüğü getirmektedir (mutatis
mutandis, Öneryıldız-Türkiye [GC], no: 48939/99, § 89, CEDH 2004-XI). Askerlik hizmeti
alanı sözkonusu olduğunda bu çerçeve, yaşama yönelik risk teşkil etme seviyesine göre
uyarlanmış bir düzenlemeye özel bir yer ayırmalıdır. Bu yalnızca askerlikle ilgili bir takım
faaliyet ve görevlerin niteliğinden dolayı değil, aynı zamanda bir Devlet, sade vatandaşları
askere alma kararı verdiğinde sözkonusu olan insan unsurundan da kaynaklanmaktadır.
Böylesi bir düzenlemede, kendilerini askerlik yaşamının doğasında varolan tehlikeler
karşısında bulan askerlerin etkin bir şekilde korunmasını gözeten uygulamaya ilişkin önlemler
ile hiyerarşinin farklı basamaklarındaki sorumlular tarafından işlenebilecek kusur ve hataların
tespit edilmesini sağlayacak usuller öngörülmelidir.
Bu bağlamda, askerlerin korunmasının sağlanmasına yönelik düzenleyici tedbirlerin
ilgili sağlık kuruluşları tarafından uygulamaya geçirilmesi de gerekmektedir (Alvarez Ramon,
adıgeçen karar). Zira askeriyeye bağlı sağlık hizmet birimlerinin sağlık uygulamaları
dahilindeki davranışları, bazı durumlarda, AİHS’nin 2. maddesinin maddi kısmı açısından
sorumluluk yükleyebilir (Powell-Birleşik Krallık, no: 45305/99, CEDH 2000V).
Mevcut davada, askeri makamların Kılınç’ın yaşam hakkını korumaya ilişkin pozitif
yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası karşısında AİHM, yerleşik içtihatlarına uygun
olarak, yetkili mercilerin, adıgeçen kişinin intihar etmesi için ortada gerçek ve ani bir tehlike
olduğunu bilip bilmediklerini ya da bilmeleri mi gerektiğini; şayet ilk sorunun cevabı olumlu
ise bu riskin önlenmesi için sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak beklenen her
şeyi yerine getirip getirmediklerini araştıracaktır (Tanrıbilir, § 72 ve Kenan, § 92, adıgeçen
kararlar).
Mevcut davada, 1 Mayıs 1992 tarihinde Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları
Hastanesi’nde tespit edildiği gibi Kılınç’ın ruhsal rahatsızlığının bulunduğu ihtilafa neden
olmamaktadır.
Buradan çıkan sonuca göre 1994 yılında Adana Askerlik Bürosu, ilgili kişinin
geçmişinden ve mevcut sağlık dosyasından hareketle, askerlik hizmeti için yeterliğini
saptayabilecek durumdaydı. Hükümet’in savunmasından ortaya çıkan kanının aksine, hatta
yetkililerin sözkonusu muayene belgelerine ulaşamadığı varsayılsa bile –AİHM sözkonusu
belgelerin konusu ve kapsamı hakkında bilgi sahibi değildir–, ilk yeterlik muayeneleri
sırasında Kılınç’ta tespit edilen psişik dengesizlik, normal koşullarda, ilgiliyi alelacele askere
almak yerine daha sıkı bir psikiyatrik muayene yapılmasını gerektirmeliydi.
AİHM, Kılınç’ın eğitim birliğine alınır alınmaz psikiyatrik tedavi görmek zorunda
kalmasının kanıt olarak görülmesini istemektedir. AİHM bu tedavinin niteliği ve sonuçları
hakkında bilgilendirilmemiş olsa da, yine de bu, henüz erken aşamada bile Kılınç’ın
davranışlarının kaygı uyandırıcı olduğu sonucunu çıkartmaya yetmektedir.
Bu andan itibaren, ister askeri hiyerarşiye bağlı olanlar isterse sağlıkçılar olsun askeri
yetkililer, Kılınç’ın durumunun kaygı verici olduğunu bildiklerini inkar edememişlerdir.
Sonuçta, ilgili kişi askerlik hizmetine başlamadan önce, bu hastalığın askerlik yaşamına
uygun olup olmadığının ya da intihar riski taşıyıp taşımadığının ve bunların ne ölçüde
muhtemel olduğunun saptanması amacıyla, sözkonusu yetkililerden, ilgili kişide gözlemlenen
sorunların boyutunu ve ciddiyetini belirlemek için daha fazla çaba göstermiş olmaları
beklenirdi.
Oysa yapılan sadece, askerliğini er olarak yapmak üzere Kılınç’ın Isparta Jandarma
Garnizon Komutanlığı’na sevk edilmesi olmuştur.
Kılınç’ın Garnizon Komutanlığı’na gelişinden sonraki süreç de yapılan ihmalkarlıkları
açığa vurmaktadır.
Askerin ruhsal bir rahatsızlığı olduğunu gözlemleyen Garnizon Komutanı, 21 Şubat tarihinde ilgilinin Isparta Askeri Hastanesi’nde psikiyatrik muayeneden geçirilmesi
talebinde bulunmuştur. Zira Kılınç’ın durumu verilen görevleri yerine getirmekten
alıkoymaktadır. Şubat 1995 tarihinde adıgeçen Hastane’de görevli psikiyatrlar “anksiyete” teşhisi
koymuş, fakat ilaçla tedavi edilmek suretiyle üç günlük istirahat dışında başka hiçbir öneride
bulunmamışlardır.
Ardından durum daha da kötüleşmiş, Kılınç emirlere uymamaya ve gitgide daha
dengesiz davranışlar sergilemeye başlamıştır. Mart 1995’te Isparta Askeri Hastanesi Psikiyatri
Kliniği’nde gözetim altına alınmış ve 4 Nisan 1995 tarihine kadar burada kalmıştır. Bu tarihte
daha önce konulan teşhis, sağlık kurulu tarafından o an için doğrulanmıştır. Kesin bir karar
henüz verilmemiş olsa da, doktorlar Kılınç’a bir aylık hava değişimi izni vermişlerdir.
Elbette askerlik hizmetinin bazı dönemlerinde Kılınç, görünürde normal bir davranış
sergilemiştir. Bununla birlikte ilgili kişinin akıl sağlığı durumundan dolayı dengesiz olan
davranışları daha ciddiye alınmalı ve zaten asker arkadaşlarına da söylemiş olduğu gibi,
intihar edebileceği ihtimali gözardı edilmemeliydi.
Bu konuda AİHM, soruşturmayı yürütmekle yetkili ulusal makamlar tarafından olaya
ilişkin olarak ortaya konan saptamaları şüpheye düşürebilecek hiçbir unsur bulmamıştır
(Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no: 269, s. 17, §§ 29-30). Askeri Savcı, askere
alınmasıyla birlikte daha da ağırlaşan psikolojik bir depresyonla karşı karşıya kalan Kılınç’ın
“intihar eğilimi geliştirdiği ve bunu gerçekleştirmeye ciddi bir şekilde meyilli olduğu”
sonucuna varmış, iki askeri müfettiş ise Kılınç’ın Garnizon’da “kendisini öldürmek istediğini”
söylediğini ortaya koymuştur.
Dolayısıyla AİHM, askeri yetkililerin, Kılınç’ın intihar etme riski taşıdığını bilmeleri
gerektiğine kanaat getirmiştir. Şu halde, Kılınç’ın durumunun taşıdığı riskin niteliğinden
dolayı, sözkonusu yetkililerin, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yapıp
yapmadıkları sorusu gündeme gelmektedir: sözkonusu risk gerçektir ve riskin aciliyeti konusu
ise, o an için bunu saptamakta yetersiz kaldıkları açığa çıkan askeri hastaneler tarafından
çözülmesi gereken bir sorundur.
Olayların devamı için AİHM, davaya ait olgulara başvurmaktadır. Bunlar, Kılınç’ın
durumunun, ölümüne kadar belirsizliğini koruduğunu göstermektedir.
Aslında durumu düzeltmek için son fırsat, Garnizon Komutanı’nın talebi üzerine
Adana Askerlik Bürosu’nun, ailesinin yanına kaçan Kılınç’ı, İskenderun Askeri Hastanesi’nde
muayene ettirmek istediği 27 Nisan 1995 tarihinde doğmuştur. Fakat bu girişim, yalnızca
Devlet’e yüklenebilecek sebeplerden ötürü başarısız olmuştur. Zira Hükümet tarafından bu
konuda yapılan açıklamalar, yerel mahkemelerin aldığı tavır gibi, incelendiğinde zayıf
kalmaktadır.
Öncelikle Hükümet, Kılınç’ı 4 Nisan 1995 tarihinde Isparta Askeri Hastanesi’nden
ayrıldıktan sonra Garnizon’a geri dönme emrine bile bile uymamakla suçlamakta haksızdır.
Mevcut davada ortaya çıkan koşullar içinde, re’sen koruyucu tedbirler almak ilgili
makamların üzerine düşen bir görevdir ve sözkonusu tedbirler ayırt etme yetisi zaten
bozulmuş olan ilgili kişiye kesinlikle bırakılmazdı.
Daha sonra, görevi kötüye kullanmaktan ötürü hakkında ceza davası açılan Garnizon
Komutanı Akpınar’ın beraat etmesini desteklemek üzere Isparta Askeri Mahkemesi tarafından
yorum getirilen İskenderun Askeri Hastanesi’nin vermiş olduğu karar vardır. Davanın esasına
bakan hakimlere göre o anda Kılınç’ın psişik durumu bu derece kaygı verici olmazdı, aksi
takdirde İskenderun Askeri Hastanesi sözkonusu kişinin Garnizon Komutanlığı’na dönmesine
izin vermez ve bir psikiyatrın bulunduğu en yakın hastaneye sevk ederdi.
Oysa cevaplanması gereken soru tam da, bir psikiyatrın bulunmadığı İskenderun
Askeri Hastanesi’nin nasıl olup da Kılınç’ın kaderi üzerine karar verdiğidir.
Bunun dışında bir de Hükümet’in, şayet Kılınç Ramazan Bayramı’nın başlamasından
önce Garnizon’a dönmeye özen gösterseydi, kendisinin Isparta Askeri Hastanesi’nde
muayene olabileceği yönündeki argümanı vardır.
AİHM, Kılınç’ın Ramazan Bayramı dolayısıyla bu hastanenin birimlerinin tamamen
kapalı olabileceğini düşünmemiş olmakla nasıl olup da eleştirilebildiğine anlam
verememektedir. Burada sözkonusu olan adıgeçen hastanenin idari işleyişindeki aksaklıktır.
Hastanenin hizmet vermediği günlerde, aralarında Kılınç’ın da bulunduğu askerlerin sağlık
durumlarının aniden kötüleşmesi durumuna karşı hemen hemen önceden hiç çözüm
üretilmemiştir.
AİHM’ye göre, askeriyeye bağlı sağlık hizmet birimlerinin sorumlu tutulabileceği
yukarıda sözüedilen ihmalkarlıklar, basit bir muhakeme hatası, ihtiyatsızlık veya sağlıkçılar
arasındaki koordinasyon bozukluğunun sonucu olmanın ötesine geçmiştir (Powell, adıgeçen
karar).
Bu ihmalkarlıklar, Kılınç’ın ölümüne neden olan olayları belirlemekle kalmamış,
büyük ölçüde, o zamana kadar özel bir dikkatle hareket eden Garnizon Komutanı Akpınar’ın
son olarak ihtiyatsızca davranmasına da neden olmuştur.
Aslında 15 Mayıs 1995 tarihinde, görünüşe göre Kılınç’ın tekrar Garnizon’a
dönmesinde bir sakınca görmeyen sağlık yetkililerine güvenen Garnizon Komutanı Akpınar,
ilgili kişiye silahlı nöbet görevi vermiştir. Akpınar bu görevi verirken, kuşkusuz böylesi bir
görevin Kılınç’a faydalı olacağını ve bu konudaki iç yönetmeliğe aykırı olmadığını
düşünmüştür. Bununla birlikte, Askeri İdare Mahkemesi’nde muhalefet şerhi koyan hakim
üyenin de altını çizdiği gibi, Akpınar, o anda Kılınç’ın durumu hakkında henüz kesin bir tanı
konmadığını ve ilgili kişinin tek başına bu görevi üstlenmeye hazır olduğunu ya da sıkı bir
gözetimin yokluğunda, bunu kendini öldürmek için bir fırsat olarak kullanmayacağının
garanti edilemeyeceği gerçeğini doğru değerlendirememiştir.
AİHM’ye göre bu durum sadece, askerlik hizmeti için gereken yeterliğe sahip
oldukları şüpheli olanların askere alınmalarına ilişkin, ya da bundan daha önemlisi, Kılınç
örneğinde olduğu gibi, ruhsal rahatsızlığı olan askerlerin durumundaki belirsizlikleri idare
edecek üstlerin görev ve sorumluluklarını düzenleyen yönetmelikteki hükümlerin açık
olmayışıyla açıklanamaz.
Dolayısıyla AİHM mevcut davada, askeriyeye bağlı sağlık birimleri tarafından
Kılınç’ın askere alınmasından önce ve sonra psişik yeterliğinin saptanması ve izlenmesi
konusunda, ilgili yönetmeliğin yetersiz kaldığını tespit etmiştir. Bu durum ayrıca, Silahlı
Kuvvetler İç Tüzüğü uyarınca ilgili kişiye verilebilecek görevlerin niteliği hakkında da
belirsizlik yaratmıştır. Yetkili merciler Kılınç’ın hayatını, hem bilinen hem de kaçınılmaz olan
bir tehlikeye karşı korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmadıklarından dolayı, yukarıda
bahsedilen durum, olayın meydana gelmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Savunmacı Devlet’in, mağdurdan kaynaklanan herhangi bir öngörüsüzlük veya hata
gösteremediği benzer bir durumda, sorumluluğunun Devlet’e ait olduğuna hükmedilmiştir
(esas için, bkz., Tanrıbilir, §71 ve Keenan, § 89, adıgeçen kararlar).
Sonuç olarak AİHS’nin 2. maddesi maddi açıdan ihlal edilmiştir. Ulaşılan bu sonuçtan
dolayı AİHM, davayı Sözleşme’nin 8. maddesi açısından inceleme gereği görmemektedir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Tazminat
Başvuranlar Kılınç’ın ölümünden ötürü başta cenaze masrafları olmak üzere büyük
miktarda harcama yaptıklarını belirtmektedirler. Almanya’da yaşayan Abdurrahman Kılınç,
oğlunun cenazesine gelmek için yol masrafı yaptığını da ileri sürmektedir. Başvuranlar bu
harcamaları kanıtlayıcı herhangi bir belge sunamayacaklarını, zira olayların meydana geldiği
anda içinde bulundukları üzücü durumdan dolayı bunları ait belgeleri saklamayı hiç
düşünmediklerini ifade etmişlerdir.
Başvuranlar yukarıda bahsedilen harcamalar için AİHM’den kendilerine toplam
5.000.000.000 -10.000.000.000 TL arasında tazminat ödenmesi yönünde karar vermesi
talebinde bulunmaktadırlar. Başvuranlardan her biri ayrıca:
-
-
Kılınç’ın aile fertlerine yapabileceği mali destek kaybı nedeniyle 100.000 Euro;
Maruz kaldıkları manevi zarar için 100.000 Euro
talep etmektedirler.
Hükümet ise başvuranlar tarafından dile getirilen taleplerin fahiş tutarda olduğunu ve
bunların belgelenmeyip hayali tahminlere dayandığını ileri sürerek, AİHM’den sözkonusu
talepleri reddetmesini istemektedir.
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin ihlalinin, doğal olarak başvuranları yaraladığını ve
bunlar ile iddia edilen maddi zararlar arasında nedensellik bağı bulunduğunu, zararların,
ilkesel olarak, gelir kaynağı kaybı adı altında tazminat içerebileceğini belirtmektedir. Bununla
birlikte bu yöndeki iddiaların hiçbiri usulüne uygun olarak belgelendirilmemiş ve kesin hesap
yapılmamıştır. Dolayısıyla tüm hesaplamalar ancak spekülatif olabilmektedir (Bkz., diğerleri
arasında, Öneryıldız, adıgeçen karar, § 166). Bu durumda Mahkeme elindeki unsurların
tümünü dikkate alarak, AİHS’nin 41. maddesi ile öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun
olarak hüküm verecektir.
Öncelikle Kılınç’ın cenaze masraflarının geri ödenmesi ile ilgili olarak, AİHM,
başvuranlara toplu olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine karar vermiştir. İddia edilen parasal
destek kaybı konusunda ise AİHM, şayet Kılınç’ın sağken ailesine belli bir maddi katkı
yapacak olsaydı, bunun şüphesiz küçük bir miktarda olacağını, zira ailesinin Almanya’da
yaşadığını, kızkardeşinin ise evli olduğunu belirtmektedir. AİHM tüm bunları gözönüne
alarak, başvuranlara parasal destek kaybı için toplam 3.000 (üçbin) Euro tutarında tazminat
verilmesinin uygun olduğuna kanaat getirmiştir.
Manevi tazminat hususunda ise AİHM, başvuranların kendi adlarına ve aynı zamanda
Kılınç adına başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir. Mevcut davada başvuranların
kendileri açısından Sözleşme’nin herhangi bir şekilde ihlalinin sözkonusu olmadığı doğru da
olsa, bu durum, başvuranların Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca zarar gören taraf olma
sıfatlarını ortadan kaldırmamaktadır. Zira AİHS’nin 2. maddesinin maddi ihlaline neden olan
koşullar içinde meydana gelen oğullarının/ kardeşlerinin ölümü karşısında, başvuranların
büyük bir sıkıntı ve üzüntü yaşadıkları inkar edilemez.
Burada söz konusu olan, Kılınç hakkında tespit edilen ihlal kararı nedeniyle
merhumun kendi adına adil tazmin verilmesinden bağımsız bir konudur. Çünkü bu durumda,
AİHM’nin ilgili içtihatlarına uygun olarak (Bkz, diğerleri arasında, Akkum ve Diğerleri-
Türkiye, no: 1894/93, §§ 287-289, 24 Mart 2005, ve İpek-Türkiye, no: 25760/94, §§ 235-239,
CEDH 2004-II) verilebilecek tazminat tutarı, şayet varsa, ulusal yasalar tarafından de cujus
olarak veraset için hak sahiplerine geçmektedir.
Verili bir davada “başvuran” sıfatı ile “hak sahibi” sıfatı arasında örtüşme olması,
AİHM’yi gerektiğinde, bir yandan ölmüş kişiye ve onun hak sahiplerine, diğer yandan
AİHM’ye şikayette bulunan başvuranlara, manevi tazminat olarak, verilen zarara göre
hesaplanan adil bir tazminat ödenmesi yönünde karar vermesini engellemez.
AİHM tüm bunları dikkate alarak, Kılınç’ın şahsındaki manevi zararın tazmini için,
hak sahipleri olarak başvuranlara verilmek üzere, 10.000 (onbin) Euro tutarında manevi
tazminat ödenmesine karar vermiştir. Başvuranlar konusunda ise AİHM, her birine yine
manevi tazminat olarak 2.500 (ikibin beşyüz) Euro, yani toplam 7.500 (yedibin beşyüz) Euro
ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar yaptıkları yargı harcamaları için tahsis edilecek tutarın belirlenmesini
AİHM’ye bırakmaktadırlar.
Hükümet masraf ve harcama olarak ödenecek tutar için koşulların oluşmadığı
kanaatindedir.
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi açısından yalnızca gerçekten maruz kalındığı tespit
edilen ve bir zorunluluğa denk düşen makul tutardaki harcamaların ödenebileceğini hatırlatır
(Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96, § 79, CEDH 1999-II).
AİHM mevcut davada, başvuranların yaptıkları masraf ve harcamalar ile avukatlık
ücretlerine ilişkin herhangi bir kanıtlayıcı belge veya yazı sunmadıklarını gözlemlemiştir.
Bununla birlikte davanın hazırlanması için başvuranların belli miktarda harcama yapmak
zorunda oldukları dikkate alındığında, Mahkeme, AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü gibi
hakkaniyete uygun olarak, masraf ve harcamalar için 2.000 (ikibin) Euro ödenmesinin makul
olduğu kanaatine varmıştır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Ölen Mustafa Canan Kılınç’ın şahsında, AİHS’nin 2. maddesinin maddi açıdan
ihlaline edildiğine;
2. Davanın AİHS’nin 8. maddesi açısından incelenmesine gerek görülmediğine;
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet
tarafından;
i.
ii.
maddi tazminat olarak başvuranlara 4.000 (dört bin) Euro ödenmesine,
manevi tazminat olarak toplam 17.500 (onyedi bin beşyüz) Euro, yani
başvuranların her birine 2.500 (ikibin beşyüz) Euro ödenmesine ve ulusal
yasalara göre Mustafa Canan Kılınç’ın verasetinde hak sahibi olanlara 10.000
(onbin) Euro ödenmesine,
iii.
iv.
masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 7 Haziran 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło