40262/98
WyrokETPCz2005-10-06ECLI:CE:ECHR:2005:1006JUD004026298
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy śmierć syna skarżących w areszcie była wynikiem tortur i czy państwo przeprowadziło skuteczne śledztwo zgodnie z art. 2 Konwencji? Czy pozbawienie wolności syna skarżących naruszyło art. 5 Konwencji? Czy prawa procesowe syna skarżących (art. 6) oraz zakaz dyskryminacji (art. 14 w zw. z art. 2) zostały naruszone?Ratio decidendi
Trybunał podkreślił, że w przypadku śmierci osoby w areszcie, państwo ma obowiązek przedstawić wiarygodne wyjaśnienia okoliczności śmierci, a ciężar dowodu spoczywa na władzach. Stwierdził, że choć nie udowodniono ponad wszelką wątpliwość, że śmierć była wynikiem tortur, to jednak śledztwo krajowe było nieskuteczne. Nieskuteczność śledztwa wynikała z niemożności jednoznacznego ustalenia przyczyny urazu mózgu, braku zdjęć z autopsji, opóźnień w wizji lokalnej oraz braku bezpośredniego przesłuchania kluczowych świadków i oskarżonych przez sąd. Trybunał uznał, że brak skutecznego śledztwa w sprawie śmierci w areszcie narusza proceduralny aspekt art. 2 Konwencji. W odniesieniu do art. 5, Trybunał uznał, że choć okres pozbawienia wolności był długi, to wyjątkowe okoliczności (śpiączka po operacji) usprawiedliwiały brak natychmiastowego postawienia przed sędzią w późniejszym etapie.Stan faktyczny
Skarżący, H.Y. i Hü.Y., są rodzicami Mahmut Y., który zmarł w wieku 15 lat w szpitalu wojskowym w Diyarbakır 5 grudnia 1997 roku, po zatrzymaniu go przez policję 21 listopada 1997 roku. Mahmut Y. został zatrzymany w Siirt na podstawie donosu, a następnie przekazany żandarmerii. Według władz, 24 listopada 1997 roku Mahmut Y. upadł w celi, uderzając się w głowę, co doprowadziło do krwotoku mózgowego i jego późniejszej śmierci. Skarżący twierdzili, że ich syn był torturowany w areszcie, co doprowadziło do jego śmierci.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie odrzucił zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych. Stwierdził, pięcioma głosami za i dwoma przeciw, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do śmierci syna skarżących. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do obowiązku państwa przeprowadzenia skutecznego śledztwa. Jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 5 ust. 1, 3 i 4 Konwencji oraz brak naruszenia art. 6 ust. 3 i art. 14 w związku z art. 2 Konwencji. Trybunał zasądził 20 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 3 170 EUR tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 685 EUR pomocy prawnej. Pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia zostały odrzucone.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
H.Y. VE HÜ.Y. - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:40262/98)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ekim 2005
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 40262/98 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk
vatandaşı H.Y. ve Hü.Y.’nin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 12 Ocak tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları
başvurudur. Daire Başkanı başvuranların kimliklerinin açığa vurulmaması talebini kabul etmiştir.
Adli yardımdan faydalanan başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Vefa
tarafından temsil edilmektedirler.
Başvuranlar AİHS’nin 2. maddesine gönderme yaparak oğulları Mahmut Y.’nin
ölümünde Devlet’in sorumluluğu bulunduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda
AİHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkralarına aykırı olarak Mahmut Y.’nin keyfi olarak
yakalandığını ve derhal hakim önüne çıkarılmadığını ileri sürmektedirler.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
OLAYLAR
Sırasıyla 1951 ve 1953 doğumlu H.Y. ve Hü.Y. İstanbul’da ikamet etmektedirler.
Başvuranların oğlu 21 Aralık 1981 doğumlu Mahmut Y., 21 Kasım 1997 tarihinde
yakalanmasının ardından nakledildiği Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde 5 Aralık 1997
tarihinde ölmüştür.
A. Mahmut Y.’nin yakalanması
Mahmut Y., PKK militanı N.S.’nin ihbarı üzerine Siirt Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı
polisler tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde saat 22:45’de Siirt’de yakalanmış ve Emniyet
Müdürlüğü’nde gözaltına alınmıştır.
Mahmut Y. 22 Kasım 1997 tarihinde saat 13:05’de Emniyet Müdürlüğü’nde bir doktor
tarafından muayene edilmiştir. Doktor, Mahmut Y.’nin vücudunda hiçbir şiddet izine
rastlanılmadığını rapor etmiştir.
Aynı gün saat 14:45’de Mahmut Y. Siirt İl Bölge Jandarma Komutanlığı
jandarmalarına teslim edilmiş ve N.S. ile yüzleştirilmek üzere gözaltına alınmıştır.
Yine aynı gün saat 15:55’de Mahmut Y. bir doktor tarafından muayene edilmiştir.
Doktor, raporunda hiçbir şiddet veya darp izinin tespit edilmediğini belirtmiştir. Kasım 1997 tarihinde N.S.’nin Mahmut Y.’yi teşhis ettiğine dair bir yüzleştirme
tutanağı düzenlenmiştir.
Aynı gün kendisine sunulan dosyayı temel alarak, Siirt Cumhuriyet Başsavcısı
Mahmut Y.’nin gözaltı süresinin dört gün uzatılmasına karar vermiştir.
Dosyada başvuranın Siirt İl Jandarma Komutanlığı’ndaki gözaltı koşulları hakkında
çok az detay yer almaktadır. Dosyada bulunan unsurlara göre başvuranın tutuklu
bulundurulduğu nezarethane odasının boyutları 9,70x2,20 m’dir. 36 cm genişliğinde tahtadan
iki bank bulunmaktadır. Odada tutuklular için ne bir tuvalet ne de bir yatak bulunmaktadır.
B. Mahmut Y.’nin ölümü
Aynı gün jandarmalar tarafından düzenlenen tutanağa göre 24 Kasım 1997 tarihinde
saat 6’ya doğru Mahmut Y. nezarethanede yürürken düşüp kafasını yere çarpmıştır.
Aynı gün Mahmut Y. ile aynı nezarethane odasında bulunan A. Satık ve L. Arslan’ın
tanıklıklarına dair tutanak düzenlenmiştir.
Yine aynı gün, olay günü gözaltı bölgesinde nöbetçi olan iki jandarma Y. Aras ve K.
Tonguç’un beyanları Jandarma Komutanı tarafından kayda geçirilmiştir.
İddia edilen düşmenin ardından Dr. Kayacı olay yerine gelip Mahmut Y.’yi muayene
etmiş ve Mahmut Y. daha sonra ambulansla Siirt Askeri Hastanesi’ne gönderilmiştir.
Askeri Hastane’de saat 8’e doğru, anestezi ve reanimasyon uzmanı Dr. Yosunkaya
Mahmut Y.’yi muayene etmiş ve Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne sevk edilmesi emri vermiştir.
Mahmut Y. hastaneye helikopterle götürülmüştür.
Diyarbakır Askeri Hastanesi’ndeki kayıtlara göre 24 Kasım 1997 tarihinde, Mahmut Y.
Diyarbakır Üniversite Hastanesi biyokimya servisine sevk edilmiştir.
Aynı gün, Mahmut Y. Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde nöroloji cerrahı Dr. Özer
tarafından ameliyat edilmiştir. Kasım 1997 tarihli bir yazıyla Diyarbakır İl Jandarma Bölük Komutanı, köy
korucusu Mahmut Y.’nin bir operasyon sırasında düştüğü yönünde Diyarbakır Askeri
Hastanesi’ne bilgi vermiş ve nöroşirürji bölümünde muayene edilmesini istemiştir.
Dosyadan Mahmut Y.’nin birçok kez Diyarbakır Üniversite Hastanesi’ne tetkikler için
götürüldüğü ortaya çıkmaktadır.
Mahmut Y. 5 Aralık 1997 tarihinde saat 4’te Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde
ölmüştür.
C. Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen ön soruşturma Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır ve Siirt Cumhuriyet Savcılıkları tarafından re’sen
açılan ön soruşturmalar çerçevesinde, Cumhuriyet Başsavcısı ve bir katip eşliğinde bir adli
tabip ve iki asistan otopsi yapmışlardır.
Otopsi sırasında cesedin fotoğrafı çekilmemiştir.
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından aynı gün düzenlenen defin ruhsatına göre, yapılan
otopsi sonucunda, Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde 5 Aralık 1997 tarihinde ölen maktulun
(künt travmaya bağlı kanama) nedeniyle hayatını kaybettiği rapor edilmiştir.
Yine 5 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı A. Satık’ı dinlemiştir.
A. Satık, 22 Kasım 1997 tarihinde maktul ile beraber gözaltına alındığını belirtmiştir.
Sorgulamalar ve tuvalete gidip-gelmeler dışında Mahmut Y. ile devamlı beraber kalmıştır. Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı L. Arslan’ın ifadesini
almıştır. Aralık 1997 tarihinde, dava konusu olayların Siirt ilinde meydana gelmiş
olmasından dolayı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vermiştir. Bununla
birlikte dosyayı Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermeden önce soruşturmasını
sürdürmüştür. Aralık 1997 tarihinde, Dr. Yosunkaya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından dinlenmiştir. Dr. Yosunkaya, Mahmut Y.’yi, 24 Kasım günü saat 8’de Siirt Askeri
Hastanesi’ne kaldırılmasından sonra gördüğünü, Mahmut Y.’nin beyninde ödem teşhis
ettiğini ve vücudunda hiçbir şiddet izine rastlamadığını belirtmiştir. Hasta Diyarbakır Askeri
Hastanesi’ne helikopterle getirilmiştir.
Aralık 1997 tarihinde, Dr. Kayacı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı’na verdiği
ifadesinde, saat 6:00 - 6:30 civarında acil olarak çağırıldığını ifade etmiştir. Hemen olay
yerine gitmiş ve Mahmut Y.’yi yerde uzanmış ve bilinçsiz bir halde yatarken bulmuştur.
Kendisine, ağzından beyaz bir köpük akan Mahmut Y.’nin düştüğü söylenmiştir. Doktor
Mahmut Y.’nin vücudunda işkence izine rastlamadığını söylemiş, ayrıca Diyarbakır’a
nakledildiği sırada yanında olduğunu ifade etmiştir. Ocak 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Başsavcısı, Mahmut Y.’nin ölüm
nedenlerinin belirlenebilmesi için tıbbi bir inceleme başlatmaya karar vermiş ve dosyayı
İstanbul Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir. Şubat 1998 tarihinde başvuranlar, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na, oğullarının
gözaltından sorumlu olan jandarmalar hakkında işkence yapıldığı gerekçesiyle şikayette
bulunmuşlardır. Mart 1998 tarihinde, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan ekspertiz
raporu soruşturma dosyasına eklenmiştir. Üç sayfa olan bu raporun büyük bir kısmı olayların
tespitine ilişkindir. Nisan 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı, başvuranların işkence yapıldığına
ilişkin şikayetini, sürdürülmekte olan soruşturmayla birleştirmeye karar vermiştir. Mayıs 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı ek soruşturma raporu hazırlamış,
bu raporda başvuranların oğullarının ifadesinin ölümünden önce alınmadığı belirtilmiştir. Aralık 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı, maktulün vücudunda gözaltı süresi
boyunca, işkence ya da kötü muamele mağduru olup olmadığının tespit edilmesini sağlayacak
izlerin bulunup bulunmadığını öğrenebilmek amacıyla, bir kez daha Adli Tıp Kurumu’na
başvurmuştur. Ayrıca bu tür davranışların maktulün düşmesine ya da ölmesine sebep olup
olamayacağını ortaya koyacak bir raporun düzenlenmesini talep etmiştir. Ocak 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı jandarma çavuş C. Demir’in ifadesini
almıştır. Nisan 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı, bir uzmanın da katıldığı olay
tatbikatı gerçekleştirmiştir. Tanık C. Demir’in olay yerinde alınan ifadesi aynı zamanda
Cumhuriyet Savcısı tarafından kaydedilmiştir.
Uzman, olay yerlerinin fotoğraflarını çekmiş, bir rapor ve kroki hazırlamış, bunları üç
gün sonra Cumhuriyet Savcılığı’na teslim etmiştir.
Bu rapor ve krokide, genişliği 2,20 m. uzunluğu 9,70 m. ve yüksekliği 3,50 m. olan bir
yerden bahsedilmektedir. Karşılıklı iki cephe demir parmaklıklarla kapatılmıştı. İçeride, 36
cm. genişliğinde ve 7,50 m. uzunluğunda iki ahşap bank bulunuyordu. Zemin, mozaik
döşenmiş betonla kaplıydı ve kaygandı. Mayıs 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı yeni bir bilirkişi tayin edilmesine karar
vermiştir. Adli Tıp Kurumu uzmanlarına bir kere daha, maktulün vücudunda işkenceye ya da
kötü muameleye maruz kaldığını doğrulayacak izlerin bulunup bulunmadığı konusunu, bunun
doğrulandığı takdirde ise bunların ölüme ya da düşmeye sebep olup olamayacağını sormuştur.
Haziran 1999 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’nun yedi adli tabipten oluşan İhtisas
Kurulu, bir bilirkişi raporu hazırlamış,, bu rapor soruşturma dosyasına eklenmiştir.
Soruşturma dosyasında yer alan belgelerin incelenmesi neticesinde, bu kurul ölümün
kaza sonucu düşme sonrasında oluşabilecek travmatik bir şok nedeniyle ya da bir başkası
tarafından düşürülmek suretiyle meydana gelmiş olabileceğine karar vermiştir. Bununla
birlikte bu varsayımlardan birinin olası olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
D. 9 Kasım 1999 tarihli muhakemenin men’i kararı Kasım 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı jandarmalar hakkında
muhakemenin men’i kararı vermiştir.
Cumhuriyet Savcısı, Adli Tıp Kurumu tarafından 30 Haziran 1999 tarihinde
hazırlanan rapor sonuçlarına gönderme bulunmuş ve aynı zamanda A. Satık ve L. Arslan adlı
tanıkların 8 Aralık 1997 tarihinde alınan ifadelerini temel almıştır.
Cumhuriyet Savcısı, maktulün diğer iki görgü tanığı ile aynı nezarethanede
bulunduğunu saptamıştır. Adıgeçenlerin ifadeleri ve Adli Tıp Kurumu’nun raporu ışığında,
Mahmut Y.’nin düşerek başını beton zemine çarpması ile meydana gelen beyin kanaması
sonucu hayatını kaybettiğinin belirlendiği kanaatine varmıştır. Bu düşmenin ardından yapılan
tıbbi müdahalede geç kalınmadığı veya ihmalkâr davranılmadığı ve maktulün gözaltında
bulunduğu sırada şiddete maruz kaldığı hususunda her türlü şüphenin ötesinde herhangi bir
kanıt bulunmadığı dikkate alındığında, Cumhuriyet Savcısı, bir soruşturma yapılmasına gerek
olmadığı neticesine varmıştır.
E. Jandarma görevlileri hakkında yapılan itham Kasım 1999 tarihinde başvuranlar, Cumhuriyet Savcılığı’nın men’i muhakeme
kararına karşı Batman Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulunmuşlardır. Başvuranlar Adli
Tıp Kurumu’nun raporlarında oğullarının kafasını çarpması sonucu yaşamını yitirdiği
yönünde düzenlenen raporlara değinmişlerdir. Başvuranlar bu durumun açık ve hakkaniyete
uygun bir yargılama usulünü gerektirdiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca, Cumhuriyet Savcılığı
tarafından yaklaşık iki yıl boyunca hiçbir işlem yapılmamasını eleştirmişlerdir. Son olarak
başvuranlar, ölüme neden olan darp izlerinin küçük bir bölgede olduğunu ve düşme
sözkonusu olsaydı yaranın daha geniş bir alana yayılacağını öne sürerek bu hipotezin açıkça
çürütüldüğünü iddia etmektedirler. Ocak 2000 tarihinde Batman Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı men’i muhakeme
kararını kaldırmış ve jandarma görevlileri hakkında yürütülen cezai soruşturmanın
derinleştirilmesini kararlaştırmıştır. Mahkeme Başkanı, özellikle dava dosyasında yer alan
deliller ışığında ölüm nedeninin kesin olarak belirlenemediğini ve ölümün gözaltı sırasında
meydana geldiğini ifade etmiştir. Nisan 2000’de Cumhuriyet Savcısı, Mahmut Y.’nin gözaltından sorumlu yedi
jandarmayı (D. Şenel, B. Gebelek, C. Evgi, Y. Gürlek, H. Küçük, A. Bozkuş ve C. Demir)
itham etmiş ve TCK’nın 452. (kasıtsız adam öldürme ) ve 243. (işkence) maddelerine dayalı
olarak mahkumiyetlerini talep etmiştir. Nisan 2000 tarihinde Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nin (Ağır Ceza Mahkemesi), ilk
duruşmasını, dava dosyasının oluşumu için yapmıştır.
Haziran 2000’de başvuranlar oğullarının gözaltında bulunduğu sırada maruz kaldığı
kötü muamele sonucu hayatını kaybettiğini ve yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın
AİHS’nin 2.,5.,6. ve 13. maddesinde öngörülen zorunluluklara uygun olarak
gerçekleştirilmediğini öne sürerek ceza davasına müdahil taraf olarak katılma talebinde
bulunmuşlardır. Haziran 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi bir duruşma yapmıştır.
Eşzamanlı olarak 6 Haziran 2000 tarihinde istinabe yoluyla K.Tonguç’un ifadesi
alınmıştır. Adıgeçen olay günü arkadaşı Y.Aras’la birlikte çıkarken Mahmut Y.’yi yere
düşerken gördüğünü, daha sonra gelen ambulansın yaralıyı hastaneye götürdüğünü ifade
etmiştir. Haziran 2000 tarihinde Dr. Yosunkaya istinabe yoluyla dinlenmiştir. Eylül 2000 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranları “müdahil taraf”
olarak kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca sanıklardan biri olan A. Bozkuş’u dinlemiştir.
Adıgeçen, hakkında yapılan suçlamaları reddederek bir tutuklunun ifadesini aldığı sırada
Mahmut Y.’nin düştüğü haberini aldığını beyan etmiştir. Kasım 2000 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, Mahmut Y.’nin annesini
“müdahil taraf” olarak dinlemiştir. Adıgeçen kişi oğlunun Siirt’e gittiğini, üç gün boyunca
kendisinden haber alamadığını, yaptığı aramalar sonucunda oğlunun askeri hastanede
olduğunu öğrendiğini, oğlunu ziyaret etmek istediğinde çabalarının sonuçsuz kaldığını ve
daha sonra hastaneye yatışından on bir gün sonra ölüm haberini aldığını dile getirmiş,
sorumluların mahkum edilmesini talep etmiştir.
Aynı duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, A. Satık adlı tutukluyu dinlemiştir. A. Satık,
Mahmut Y. ve L. Aslan ile aynı hücrede üç dört saat boyunca kaldığını, sonra aniden Mahmut
Y.’nin yere düşüp bayıldığını, ardından jandarmalara haber verildiğini, sözkonusu olayın
ardından yaşanan olaylarla ilgili ifade vermediğini, gözaltı sırasında hiçbir kötü muamelenin
sözkonusu olmadığını ifade etmiştir.
Mahmut Y.’nin erkek kardeşi Ha.Y.’nin ifadesi de aynı duruşmada alınmıştır. Kasım 2000 tarihinde istinabe yoluyla Jandarma Çavuş B.Gebelek’in ifadesi
alınmıştır. Kasım 2000’de Jandarma Astsubayın ifadesi istinabe aracılığıyla alınmıştır.
C.Demir 29 Kasım 2000 tarihinde istinabe yoluyla alınan ifadesinde 4 Ocak 1999
tarihli beyanlarını teyit etmiştir. Aralık 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi yapmış olduğu duruşmada istinabe
yoluyla alınan beyanların dava dosyasına eklenmesine karar vermiştir. Şubat, 15 Mart, 31 Mayıs ve 19 Temmuz 2001 tarihli duruşmalarda Ağır Ceza
Mahkemesi dava dosyasını tamamlamıştır.
Bu sırada, 21 Mart 2001 tarihinde sanık H. Küçük istinabe yoluyla dinlenmiş, adı
geçen ifadesinde Mahmut Y.’nin düştüğünü gördüğünü beyan etmiştir. Nisan 2001 tarihinde sanık Y. Gürlek’in ifadesinin alınmasında istinabe yoluna
gidilmiştir. Adıgeçen kişi tüm suçlamaları reddetmiştir. Haziran 2001 tarihinde Dr. Kayacı istinabe yoluyla dinlenmiş, adıgeçen kişi
Cumhuriyet Savcılığı’ndaki beyanlarını reddetmiştir.
Ekim 2001 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, Ha.Y.’nin kardeşinin vücudunda tespit
ettiği morlukların nedeninin belirlenmesi amacıyla Adli Tıp Enstitüsü’nden ek rapor
hazırlanmasını talep etmiştir. Kasım 2001 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü tarafından hazırlanan rapor dosyaya
eklenmiştir. Buna göre Mahmut Y.’nin vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmamış,
morluklar ise ölümden sonra vücutta meydana gelen değişimlerle açıklanmıştır.
Bu arada 31 Ekim 2001 tarihinde istinabe yoluyla Y. Aras’ın ifadesi alınmıştır. Ocak 2002 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, Mahmut Y.’nin gözaltında
tutulmasından sorumlu olan jandarmalar hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı
vermiştir. Mahkeme bu hükmünü, görgü tanıklarının ifadelerinin birbirini tuttuğu gerçeğine
ve Adli Tıp Enstitüsü tarafından hazırlanan rapora dayandırmıştır. Mart 2002 tarihinde başvuranlar 29 Ocak 2002 tarihli kararı temyiz etmişlerdir.
Başvuranlar dilekçelerinde sanıkların beraat etmelerine itiraz etmiş ve soruşturmayı
yürütmekle yetkili mercilerin iki yıl boyunca hiçbir işlem yapmadıklarını belirtmişlerdir.
Diğer yandan başvuranlar Cumhuriyet Savcılığı tarafından olay yeri incelemesinin
yapılmamasını eleştirmişlerdir. Son olarak başvuranlar Adli Tıp Enstitüsü tarafından
düzenlenen raporlarda, Mahmut Y.’nin başına aldığı bir darbe sonucunda öldüğünün
belirtildiğini, oysa herhangi bir düşme durumunda yaranın daha büyük ve yaygın olacağını
fakat mevcut durumda ölüme neden olan darp izlerinin dar bir bölgede yoğunlaştığını, bunun
da ölümün düşmeye bağlı olduğu hipotezini açıkça geçersiz kıldığını ileri sürmektedirler.
Şu anda ceza davası halen Yargıtay’da görülmektedir.
F. Başvuranlar tarafından sunulan belgeler
Başvuranlar özellikle L. Arslan’ın beyanlarına itiraz etmekte ve adıgeçen kişinin
güvenlik güçlerinin baskısı altında ifade verdiğini ileri sürmektedirler. Bu amaçla başvuranlar
Dr. İ. Öz tarafından 23 Kasım 1997 tarihinde saat 11’de düzenlenen ve L. Arslan’ın genel
sağlık durumunun iyi olduğunu belirten sağlık raporunu sunmaktadırlar.
Başvuranlar ayrıca L. Arslan tarafından 3 Aralık 1997 tarihinde salıverilmesine ilişkin
yaptığı talebin bir kopyasını AİHM’ye sunmuşlardır. Adıgeçen kişi gözaltında baskılara
maruz kaldığını ve birçok belgeyi okumadan imzaladığını belirtmiştir. Aynı şekilde aralarında
L. Arslan’ın da bulunduğu dört tutuklu tarafından 16 Aralık 1997 tarihinde yapılan bir diğer
salıverilme talebinde, ilgili kişiler masum olduklarını iddia etmişler ve sekiz-on gün boyunca
kendilerine işkence edildiğini ileri sürmüşlerdir. Öte yandan L. Arslan, aleyhindeki
suçlamaları reddetmiş ve ifadesini imzalaması için kendisine işkence yapıldığını ileri
sürmüştür.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet ihtilaf konusu yargılama usulünün halen Yargıtay tarafından görülmekte
olduğunu belirterek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
Başvuranlar, Hükümet’in argümanlarına itiraz etmektedir.
AİHM, 13 Mayıs 2004 tarihli kabul edilebilirlik kararında, suçlanan jandarmalar
aleyhinde başlatılan usul işlemlerinin halen ulusal mahkemeler tarafından görülmekte
olduğunu gözönüne alarak bu itirazı esasla birleştirmeye karar verdiğini hatırlatmaktadır.
AİHM, Hükümet’in itirazının başvuranların şikayetlerinin esasına yakından bağlı
olduğundan dolayı, hukuki ve cezai başvuru yollarının etkin olmasıyla alakalı olduğu
kadarıyla bu yaklaşımı kabul etmektedir ( Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 81-88, 2000-VII
ve Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, § 104, 3 Haziran 2004).
II. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Mahmut Y.’nin ölümü hakkında
1. Tarafların Argümanları
Başvuranlar oğullarının gözaltı sırasında maruz kaldığı kötü muamele sonucu
öldüğünü iddia etmektedirler. Başvuranlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları ve
İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporlarına dayanarak, özellikle Türkiye’de işkencenin
sistematik sorgulama yöntemi olduğunu savunmaktadırlar. Ayrıca AİHM içtihatlarına atıfta
bulunarak, benzeri uygulamalarda bulunan memurların cezalandırılmadığını belirtmektedirler.
Başvuranlar diğer yandan, oğullarıyla aynı yerde ve dönemde gözaltında tutulan sanıkların
yargı önünde kötü muameleye maruz kaldıklarını dile getirdiklerini ve bunun da sağlık
raporlarıyla kanıtlandığını belirtmektedirler. Bunlar arasında, oğullarının ölümünden sorumlu
jandarmaların beraat kararını vermede Ağır Ceza Mahkemesi’nin dayanak aldığı L.Arslan’ın
tanık ifadesine dayanmıştır.
Hükümet, soruşturmayı yapan yetkililerin ortaya koyduğu şekliyle olaylara atıfta
bulunmakta ve başvuranların oğullarının gözaltına alınmasından sorumlu jandarmalar
aleyhinde başlatılan cezai yargılamanın halen devam ettiğini hatırlatmakla yetinmektedir.
2. AİHM’nin Takdiri
AİHM, olayların geçtiği dönemde on beş yaşında olan Mahmut Y.’nin 21 Kasım 1997
tarihinde bir PKK militanından elde edilen bilgilerden yola çıkarak yakalandığını
gözlemlemiştir. Mahmut Y. öncelikle Emniyet Müdürlüğü’nde tutuklu bulundurulmuş,
ardından Siirt İl Jandarma Komutanlığı’na sevk edilerek, 24 Kasım 1997 tarihinde hastaneye
kaldırılmasına kadar burada gözaltında tutulmuştur. Aralık 1997 tarihinde, bu genç adam Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde künt travmaya
bağlı kanamaya neden olan kafa travması sonucu ölmüştür. Bu tutuklama süresi boyunca,
Mahmut Y. güvenlik güçlerinin sıkı denetimi altında bulunmuştur. Kimse Mahmut Y.’nin
yakalanmasından önceki bir dönemde ölümcül travmanın oluşabileceğini iddia etmemektedir.
AİHM, kanıtları değerlendirmek için genellikle “her türlü makul şüphenin ötesinde”
kriterini benimsemektedir (Bkz. Salman kararı, § 100). “Makul şüphe” yalnızca teorik bir
olasılığa dayanan veya hoş olmayan bir sonucun ortaya çıkmasını engelleyecek nitelikte bir
şüphe değil, nedenleri, sunulan olaylardan çıkarılan şüphedir (Chamaiev ve diğerleri-
Gürcistan ve Rusya, no: 6378/02, § 338, 12 Nisan 2005). Kanıt, bir dizi ipucu veya yeterince
ciddi, kesin ve uygun çürütülemez karinelerden ileri gelebilir. Kanıtların değerlendirilmesi
konusunda AİHM’nin ikincil bir rolü olup, dava koşulları gerektirmediği durumda, olayları
inceleyen ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenmeden önce temkinli olmak durumundadır
(Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95, § 216, 8 Nisan 2004).
Bir kimse gözaltına alınırken sağlıklı olduğu halde daha sonra öldüğünde, Devlet
ölüme sebebiyet veren olaylar hakkında makul bir açıklama getirmelidir. Bu bakımdan,
tutukluluk döneminde meydana gelen her türlü yaralanma veya ölüm güçlü maddi karinelere
yol açmaktadır. Gerçekte kanıt sunma yükümlülüğünün yetkililere ait olması uygun olup,
yetkililer yeterli ve inandırıcı açıklama getirmelidirler (Bkz. Salman kararı, § 100 ve mutatis
mutandis, Selmouni-Fransa, no: 25803/94, § 87, 1999-V, Velikova-Bulgaristan, no: 41488/98,
§70, 2000-VI ve Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97, § 110, 2002-IV).
Gözaltındaki kişiler hassas bir durumdadır ve yetkililerin bu kişilere yapılan
muameleyi haklı kılma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrıca, AİHS’nin 3. maddesinin
Devlet’e özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin sağlığını ve fiziksel bütünlüğünü,
özellikle gerekli sağlık hizmetlerini sağlayarak koruma yükümlülüğü getirdiği (Bkz. Slimani-
Fransa, no: 57671/00, § 27, 27 Temmuz 2004) kanaatinde olan AİHM, bir tutuklunun sağlık
problemi sonucunda ölmesi durumda, Devlet’in bu ölümün nedenleri ve ölmeden önce ilgiliye
yapılan tedavi konusunda açıklama getirmesi gerektiğine kanaat getirmektedir.
Genel olarak, bir kimsenin, özgürlüğünden yoksun olduğu halde şüphe uyandıran
koşullarda ölmesi bile, tek başına, Devlet’in bu kişinin yaşam hakkını koruma zorunluluğuna
riayet edip etmediği sorusunu ortaya çıkarır.
Bu bakımdan AİHM, ulusal düzeyde başlatılan yargılamanın sonucu ne olursa olsun,
devlet memurlarının suçlu olduğu veya olmadığına dair bir tespitin, Savunmacı Devlet’in
AİHS bakımından sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını hatırlatmaktadır (Bkz. mutatis
mutandis, Selmouni kararı, § 87).
2. maddenin sağladığı korumanın önemi ve tutuklu bulundurulan reşit olmayan bir
kimsenin ölümünün sözkonusu olduğu gözönüne alındığında, AİHM, uygun koşulların
tümünü değerlendirerek elinde bulunan bütün unsurlar ışığında davaya ilişkin olayları büyük
bir dikkatle incelemelidir.
Başvuranlara göre oğulları, gözaltı sırasında maruz kaldığı işkence sonucu ölmüştür.
Hükümet ise, Mahmut Y.’nin ölümünün güvenlik güçlerince uygulandığı iddia edilen
kötü muameleden kaynaklanmasının mümkün olmayacağını ileri sürmektedir. Zira ölümün,
kurbanın kazara düşüp yere kafasını çarpma sonucunda meydana gelen travmaya bağlı
kanamadan ileri geldiği ortaya konmuştur.
AİHM, 4 Mart 1998 tarihli adli tıp raporuna göre, Mahmut Y.’nin ölümünün, ölümcül
travmadan kaynaklanan “künt travmaya bağlı kanama” sonucunda meydana gelen
komplikasyonlardan ileri geldiğini kaydeder. Sonuç itibariyle, sağ tarafta meydana gelen
travmanın kafanın sol tarafında kanamaya neden olması sözkonusudur. Kanıt belgelerine ve
otopsi rapor sonuçlarına dayanan bu tespit, 30 Haziran 1999 tarihli ve 2 Kasım 2001 tarihli
adli tıp raporları gibi birçok bilirkişi raporu tarafından onaylanmıştır.
Sözkonusu travmanın kaynağı, bütün raporların onayladığı gibi, kafaya doğrudan
uygulanan travma (darp) veya kazara veya başkası tarafından itilerek düşme olabilir. Adli tıp
bilirkişilerinin savındaki hata, bu travmanın kaynağı konusunda şüphe uyandırmaktadır.
Ancak, hiç kuşku yok ki, “maktulun kafanın diğer kısımlarında veya vücudunda başka
travmalara maruz kaldığını düşündürecek tıbbi kanıt” olmadığını vurgulayan bilirkişiler,
maktulun vücudunda hiçbir şiddet izini ortaya çıkarmamıştır. Bu bakımdan, davalarına ilişkin
ayrıntılı açıklamanın olmamasına karşın, sol parietal bölgede tespit edilen ekimozun ve
vücutta bulunan diğer izlerin şiddetten ileri geldikleri düşünülmemiştir. Diğer yandan olayın
hemen ardından müdahalede bulunan doktor, Mahmut Y.’nin vücudunda ve başında hiçbir
şiddet izine rastlamadığını ifade etmiştir. Ayrıca maktulün yakınları tarafından görülen
morlukların, ölüm sonrası değişimler olduğu ortaya konmuştur.
AİHM, dört görgü tanığının Mahmut Y.’nin kaza eseri düştüğünü doğruladıklarını
gözlemlemektedir. Özellikle de, olayların meydana geldiği sırada nöbet tutan iki jandarmanın
da doğruladığı gibi, nezarethanede bulunan tutuklulardan biri olan A. Satık, olayın meydana
geldiği gün alınan ve Cumhuriyet Savcılığı ile Ağır Ceza Mahkemesi’nde de yinelediği
beyanlarında, maktulün yere düştüğünü gördüğünü ifade etmiştir.
Aynı zamanda, nezarethanede bulunan diğer tutuklulardan biri olan L. Arslan da
soruşturma sırasında verdiği ifadesinde sözkonusu olayın bir düşme olduğunu açıklamıştır.
AİHM, başvuranların, işkence gördüğünü ve belgeleri okumadan imzaladığını daha
sonradan ifade ettiği için L. Arslan’ın beyanlarının inandırıcı olarak kabuledilemeyeceği
yönündeki savlarını kabul etmemektedir. Kuşkusuz bu tanığın Ağır Ceza Mahkemesi
hakimleri tarafından dinlenmesi tercih edilirdi, bununla birlikte AİHM bu tanığın 8 Aralık tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı’nda beyanlarını tekrarladığını, hiçbir şekilde ilk
ifadesini inkar etmediğini ve ifadeyi baskı altında imzaladığını söylemediğini
gözlemlemektedir. Bu nedenle, tanık L. Arslan’nın ifadesinin inandırıcı olup olmadığı
konusunu yeniden tartışmaya açmak için AİHM’nin elinde yeterli unsur bulunmamaktadır.
AİHM elindeki mevcut unsurlardan hareketle, başvuranların, Mahmut Y.’nin güvenlik
güçleri tarafından yapılan işkence sonucu öldüğüne ilişkin iddialarının, kanıtlanabilir ve
somut olaylara dayanmadığını ve hiçbir tıbbi kanıt veya tanık ifadesi ya da başka bir kanıt
unsuruyla inandırıcı bir şekilde desteklenmediklerini düşünmektedir. Bu durumda AİHM,
böyle bir sonucun, elbette haklı şüpheler üzerine temellenen fakat elle tutulur kanıtlarla
desteklenmeyen varsayımlara dayanacağı kanaatindedir.
Bu nedenle mevcut koşullar ışığında, özellikle de sağlık raporlarının birbirleriyle
uyumluluğu ve bu tezi doğrulayan iki görgü tanığına ait tekrarlanan ve tutarlı beyanlar göz
önüne alındığında, Mahmut Y.’nin düşerek başından yaralandığına ilişkin açıklama, şüpheli
olarak değerlendirilemez (Karşılaştırınız, Anguelova kararı, § 119).
Bu koşullarda AİHM, Mahmut Y.’nin ölümünden Savunmacı Devlet’in sorumlu
olduğunun, her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya konulamayacağını ve olayların
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği yönünde karar alınması için yeterli olmadığını
gözlemlemiştir.
B.Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında
AİHM, 1. madde uyarınca Devlete “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese
Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” yükümlülüğü getiren genel görevle
birlikte, Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan yaşama hakkının korunması zorunluluğunun,
kuvvete başvurmanın ölüme sebebiyet vermesi halinde etkili bir soruşturma yürütülmesini
zorunlu ve gerekli kıldığını hatırlatır. Soruşturma eksiksiz, tarafsız ve derin olmalıdır (Bkz.
McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no:324, s. 49, §§
161-163, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-I, s.
329, § 105, ve Çakıcı-Türkiye [GC], no:23657/94, § 86, CEDH 1999-IV).
Bu bakımdan AİHM, yukarıda bahsi geçen zorunluluğun, sadece ölümün bir devlet
görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin ortaya konulduğu hallerde geçerli olmadığının altını
çizmektedir. Başvuranlar, işkenceden ileri geldiğini iddia ederek, soruşturmayla yetkili
makamlara ölüm konusunda resmi olarak şikayette bulunmuşlardır. Ayrıca, Mahmut Y.’nin
gözaltında bulunduğu sırada ölmesi üzerine makamların bilgilendirilmiş olması, ipso facto 2.
maddeden doğan; ölümün hangi şartlarda meydana geldiği üzerine etkili bir soruşturma
yürütülmesi zorunluluğunu doğurmaktadır ( Bkz. mutatis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz tarihli karar, Derleme 1998-IV, s. 1778, § 82, ve Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar,
Derleme 1998-VI, s. 2438, § 100).
AİHM, bu konuda çok sayıda soruşturma açılmış olduğunu gözlemlemektedir.
Soruşturma re’sen ve hızla başlamış ve makamlar etkili bir şekilde çalışmışlardır. Ölümün
meydana geldiği gün otopsi yapılmış ve soruşturma süresince çok sayıda bilirkişi incelemesi
yapılmıştır. Cumhuriyet Savcısı, olayların meydana geldiği tarihten iki yıl sonra, 9 Kasım tarihinde, jandarma görevlileri hakkında, delil yetersizliğinden muhakemenin men’i
kararı vermiştir. Batman Ağır Ceza Mahkemesi 5 Ocak 2000 tarihinde muhakemenin men’i
kararını kaldırmıştır. 4 Nisan 2000 tarihinde Siirt Cumhuriyet Savcılığı maktulün gözaltında
tutulmasından sorumlu olan yedi jandarma hakkında iddianame sunmuştur. Daha sonra 29
Ocak 2002 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi dosyadaki unsurları göz önüne alarak sanıkların
suçsuzluğuna karar vermiştir. Ayrıca, başvuranlar sözkonusu davaya aktif olarak
katılmışlardır.
Bununla birlikte AİHM, ardı ardına düzenlenen bilirkişi raporlarına karşın, sözkonusu
ölüme sebep olan beyin travmasının kaynağının, kesin bir şekilde ortaya konulmasının
mümkün olmamasının üzücü olduğunu düşünmektedir. Aslında, sağlık belgeleri sadece
olasılıklara dayanmakta olup, herhangi bir olasılığı öncelikli kılmadığından, ölümcül
travmanın kaynağına ilişkin bir şüpheye yer vermektedirler.
AİHM’ye göre, olayın tamamıyla Jandarma’da meydana geldiği gözönüne alındığında,
soruşturmanın yürütülmesinden sorumlu olan makamlar, adli tıp raporları tarafından ortaya
konan olasılıkları destekleyecek ya da çürütecek kanıt unsurlarını bir araya getirebilirlerdi
hatta getirmelilerdi. Bununla birlikte, bu uzmanlar maktulü inceleyememiş ve maktulün
vücudunun fotoğraflarını görememişlerdir. 4 Mart 1998 ve 30 Haziran 1999 tarihli raporların
sonuçları kanıt belgelerine ve özellikle de otopsi raporundaki tespitlere dayanmaktadır. Ayrıca,
bilirkişi raporlarında, sol parietal bölgede tespit edilen ekimozun ve vücutta bulunan diğer
izlerin kaynağı açıklanmamış, kafa ve vücutta işkence izine rastlanılmadığı genel bir şekilde
ifade edilmiştir.
Diğer yandan, olayın üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçtikten sonra, 27 Nisan 1999
tarihinden yapılan olay yeri tatbikatında, yalnızca olay yerinin betimlenmesine ve bir sanığın
beyanlarına yer verilmiş olması oldukça önemlidir. Cumhuriyet Savcısı, Mahmut Y.’nin
nezarethanede gözaltına alınması ile yerde yattığı an arasında geçen zaman dilimi konusunda
sessiz kalmıştır, oysa L. Arslan’a göre maktul olaydan sadece bir gece önce nezarethaneye
konmuştur. Cumhuriyet Savcısı, bir kısım varsayımları ortadan kaldırıp, bir diğerinin olma
olasılığını artırmayı sağlayabilecek bir olay tatbikatı bile yaptırmamıştır.
Bu boşluk davaya bakan hakimler tarafından doldurulmamıştır.
Bu bakımdan AİHM, cezai yargılamanın yürütüldüğü usule şaşırmıştır. Başvuranların
dışında sadece A. Bozkuş adındaki bir sanıkla bir görgü tanığı davanın esasına bakan
hakimlerin karşısına çıkmışlardır. Diğer iki görgü tanığı, doktorlar ve diğer sanıklar istinabe
yoluyla dinlenmiştir. Diğer yandan, dosyada, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, olayın meydana
gelmesinden hemen sonra Cumhuriyet Savcılığı’ndaki beyanlarını tekrarlamasına karşın,
olayın meydana gelişine ilişkin açıklayıcı bilgiler verebilecek kilit tanık niteliğinde olan L.
Arslan’ı dinlemek amacıyla, gerekli bütün girişimlerde bulunduğu sonucu çıkmamaktadır.
AİHM nezdinde, davada bir kronoloji izlenmesi ve olayların yeniden güvenilir bir
şekilde gözden geçirilmesi bakımından, esasa bakan hakimlerinin bu sanıkların ve şahitlerin
tanıklık ifadelerinin doğrudan değerlendirmesi büyük önem arz etmektedir.
AİHM bu doğrultuda, soruşturmanın titizlikle incelenmesinde eksikliklerin
bulunduğunu ve buna, Mahmut Y.’nin ölümüne neden olan beyin travmasının kaynağının
daha kesin bir biçimde saptanma olanağının da dahil olduğuna itibar etmektedir.
Son olarak, jandarmalar hakkında yürütülen cezai soruşturma sürecinin Yargıtay
önünde halen devam ettiğini hatırlatan AİHM, tutuklu bulunan bir kimsenin ölümüne yönelik
bir soruşturma sözkonusu olduğunda, yetkililerce hemen verilecek bir yanıtın, yasallık ilkesi
içinde kamuoyunun güvenini korumak ve yasadışı fiillere ilişkin her türlü işbirliğinden ve
toleranstan kaçınmak bakımından temel bir unsur sayılacağını belirtmektedir. (Bkz. mutatis
mutandis, Paul ve Audrey Edwards-Birleşik Krallık kararı, no: 46477/99, § 72, AİHM 2002-
II).
Sonuç itibariyle AİHM, Mahmut Y.’nin ölümünü çevreleyen koşullarla ilgili olarak
yetkili merciler tarafından etkili bir soruşturma yürütülmediğini, ve bunun, mevcut davaya ait
koşullarda, hukuki yolları aynı ölçüde etkisiz kıldığı sonucuna varmıştır (Bkz. aynı yönde,
Salman kararı, § 109, ve mutatis mutandis, ve Batı ve diğerleri kararı, § 148).
Yukarıdakilerin ışığı altında, başvuranların bu alandaki ilgili hukuki yolları tüketme
koşulunu yerine getirdikleri kabul edilmelidir.
Dolayısıyla, AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 5 §§ 1, 3. VE 4. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuranlar, oğullarının keyfi olarak tutuklandığını ve hemen bir hakim veya yargıç
karşısına çıkarılmadığını iddia etmekte, bu yönde AİHS’nin 5 §§ 1, 3. ve 4. maddelerini öne
sürmektedirler.
Başvuranlar, oğullarının gözaltına alınmasının yasal yollardan gerçekleşmediğini,
bunu 5. madde açısından haklı kılacak hiçbir kanunun bulunmadığını iddia etmektedirler.
Bununla birlikte başvuranın, AİHS’nin 5 § 3. maddesinde öngörüldüğü gibi derhal bir hakim
veya yargıç karşısına çıkarılmadığını, 5 § 4. maddesi uyarınca mahkeme önünde bir
başvuruda bulunma hakkından yoksun olduğunu ileri sürmektedirler.
Hükümet, güvenlik güçleri tarafından Mahmut Y.’nin PKK’ya ve terörist faaliyetlere
karışıp karışmadığının belirlenmesine olanak sağlayacak kadar makul şüphe beslediklerini ve
olağan olduğu üzere başvuranın karakola götürüldüğünü ifade etmekte, ayrıca bu üzücü kaza
meydana gelmemiş olsaydı, adıgeçenin hakim karşısına çıkarılmış olacağını eklemektedir. Bu
doğrultuda AİHS’nin 5. maddesi ihlal edilmemiştir.
AİHM, Mahmut Y.’nin 21 Kasım 1997 tarihinden itibaren hürriyetinden yoksun
bırakıldığına karşı çıkılmadığını gözlemlemektedir. Kasım’da hastaneye yatırılışıyla ilgili olarak AİHM, bu işlemin doktor kararı
üzerine gerçekleştiğini ve yasal olarak ebeveyn izninin alınmadığını gözlemlemiştir. AİHM
ayrıca gözaltına alındıktan üç gün sonra oğullarının hastaneye kaldırıldığını öğrenen Mahmut
Y.’nin anne ve babasından izin almak için hiçbir girişiminde bulunulmadığını belirtmektedir.
Bu dönem için de AİHS’nin 5. maddenin uygulanması gerekmektedir (Bkz. mutatis mutandis,
Koniarska-Birleşik Krallık kararı, no: 33670/96, 12 Ekim 2000).
AİHM, mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadı ışığında, AİHS’nin 5. maddesi
kapsamında, yetkililerin keyfi tutuklama kararı karşısında bireyin haklarının korunması
açısından sağlanacak güvencelerin temel önemini vurgulamaktadır. Bu bağlamda her türlü
hürriyetten yoksun bırakma, yalnızca ulusal hukukun hükümlerine esastan ve usulden
uyulmasını değil, aynı zamanda bireyi keyfi tutuklama işleminden koruyacak 5. maddenin
sağladığı güvencelerle bağdaşır şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini bir kez daha
vurgulamaktadır. Keyfi tutuklama risklerini asgari düzeye indirmek amacıyla 5. maddede,
hürriyetten yoksun bırakma işleminin mahkemelerin bağımsız incelemesine sunulmasına ve
bu tedbir nedeniyle yetkililere sorumluluk yüklenmesine olanak sağlayan maddi haklar
bütünü öngörülmüştür (Bkz. Tanlı-Türkiye kararı, no: 26129/95, § 164, AİHM 2001-III).
AİHM, 5. maddenin 3. fıkrasının ile birlikte 1. fıkrasının c) bendinin keyfi olarak
özgürlükten yoksun bırakma fiilleri karşısında sağladığı güvencelerin önemini
hatırlatmaktadır. “İvedilik” zorunluluğu, özellikle yargılananları güvenlik güçlerinin ve idari
yetkililerin uzun süreli tutuklamalarına karşı güvence sağlamaktadır.
AİHM, ayrıca AİHS’nin 5 § 3. maddesinin hakimler ile tüm diğer adli görevlilere,
olay koşullarının tutukluluk halini gerektirip gerektirmediğini inceleme, yargı kriterlerine
uygun olarak tutukluluk halini haklı kılan nedenler konusunda görüş bildirme ve bunların
bulunmaması halinde tutuklunun serbest bırakılmasına karar verme yükümlülüğü yüklediğini
hatırlatır. Aynı zamanda huzuruna çıkan şahsı bireysel olarak dinleme zorunluluğunu
yüklemektedir (Bkz. Schiesser-İsviçre kararı, 4 Aralık 1979, seri: A no:34, s. 13, § 31).
Özellikle yukarıda belirtilenlerden, ancak bir hakim ya da adli görevli ilgili kişiyi şahsen
dinlemiş ve sözkonusu kişinin tutuklanmasını gerektirecek ya da gerektirmeyecek nedenleri
incelemişse, AİHS’nin 5 § 1 c) maddesine göre özgürlükten yoksun bırakma süresinin,
“derhal hakim karşısına çıkarılma” kavramına denk düşen sürenin ötesine geçebileceği
anlaşılmaktadır.
AİHM bununla birlikte, yetkililerin ivedilik koşuluna riayet edip etmediklerinin
belirlenmesi bakımından her davanın kendine has özelliklerine göre incelenmesi gerektiğini
hatırlatmaktadır (bkz., De Jong, Baljet ve Van den Brink-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984,
seri: A no: 77, s. 24-25, § 52, ve Brogan ve diğerleri- Birleşik Krallık kararı, 28 kasım 1988,
seri: A no: 145-B, s. 32, § 59). AİHM aynı zamanda, istisnai koşulların, adli bir yetkili
karşısına çıkarılmadan önceki daha uzun bir süreyi haklı kılabileceğini hatırlatmaktadır (De
Jong, Baljet ve Van den Brink-Hollanda kararı, no: 8805/79, Komisyon’un 11 Ekim 1982
tarihli raporu).
Mevcut davada Mahmut Y. 21 Kasım 1997 tarihinde jandarmalar tarafından
yakalanarak aynı akşam gözaltına alınmış ve yaklaşık on dört gün sonra 5 Aralık 1997
tarihinde hayatını kaybetmiştir. Adıgeçen kişi önce Jandarma’da yaklaşık elli beş saat
boyunca tutuklu kalmış, ardından hastanede on bir gün yatmıştır. Dolayısıyla, bu hürriyetten
yoksun bırakma fiilinde AİHS’nin 5 §§ 1, 3. ve 4. maddelerinde dile getirilen koşullara riayet
edilip edilmediğinin sorgulanması gerekmektedir.
Polislerin vermiş oldukları beyanlardan ve PKK üyesi N.S.’nin Jandarma’da verdiği
ifadeden edinilen bilgilerden, Mahmut Y.’nin PKK eylemlerine karıştığı ortaya çıkmaktadır.
AİHM elinde bulunan unsurların tümünü dikkate alarak, güvenlik güçlerinin, Mahmut Y.’nin
bir suç işlediğinden şüphelenilmesi için ortada makul bir neden yokken harekete geçmiş
oldukları iddiasını ikna edici bulmamıştır.
Ayrıca ondört günlük sürenin, AİHS’nin 5§3. maddesinde öngörülen, derhal hakim
karşısına çıkarılma kavramı ile bağdaşmadığı açıktır ve yalnızca istisnai koşullar böyle bir
süreyi haklı kılabilir. Dolayısıyla AİHM mevcut davada bu türden istisnai koşulların bulunup
bulunmadığını inceleyecektir.
Bu itibarla AİHM, Mahmut Y.’nin, yaklaşık elli beş saat boyunca, hakim veya yasayla
yetkili kılınmış bir diğer adli görevli karşısına çıkarılmadan gözaltında tutulduğunu kaydeder.
Bu süre AİHS’nin içtihatları dikkate alındığında aşırı uzun görünmemektedir (Brogan ve
diğerleri kararı, s. 33, § 62).
Hastanede yatırılma süresi konusunda ise AİHM, maddi bir olanaksızlığın sözkonusu
olduğunu gözlemlemiştir: ağır bir ameliyat geçiren Mahmut Y. komadadır (bkz., mutatis
mutandis, Rigopoulos-İspanya, no: 37388/97, CEDH 1999-II). Bu koşullarda AİHM, mevcut
davaya ilişkin tamamıyla istisnai olan koşullar gözönünde bulundurulduğunda, geçen sürenin,
AİHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında kabul edilen ivediliği aştığı sonucuna varılamayacağına
karar vermiştir.
Bu gerekçelerle AİHM, Mahmut Y.’nin tutukluluk süresinin yasallığına itiraz etme
olanağından yoksun bırakıldığı sonucuna varılamayacağı kanaatindedir (bkz., aynı yönde,
Tanlı kararı, §166).
Sonuç olarak AİHM, mevcut davada, AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine karar
vermiştir.
IV. AİHS’NİN 6§3. MADDESİ’NİN VE 14. MADDESİ’NİN 2. MADDE İLE
BİRLİKTE İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar AİHS’nin 6§3. maddesine gönderme yaparak, Mahmut Y. gözaltındayken
yakınları ve avukatları ile hiçbir temas kuramadığı için adıgeçen kişinin savunma haklarının
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca başvuranlara göre oğulları etnik kökeni ve kişisel
görüşleri nedeniyle öldürüldüğünden, AİHS’nin 2. maddesi ile birlikte 14. maddesi ihlal
edilmiştir.
AİHM öncelikle, Mahmut Y.’nin ölümünden sonra herhangi bir ceza davası
açılmadığını gözlemlemektedir. Diğer yandan AİHM mevcut unsurların, Mahmut Y.’nin,
başvuranların iddia ettiği gibi, politik görüşleri veya etnik kökeni nedeniyle öldürüldüğünü
desteklemediğini kaydeder.
Sonuç olarak başvuranlar tarafından atıfta bulunulan maddelerin herhangi bir biçimde
ihlal edildiği tespit edilmemiştir.
II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar gelecekteki gelir kayıplarından ötürü 206.000 Euro talep etmektedirler. 15
yaşındaki oğullarının ailenin ihtiyaçlarını karşıladığı ve o dönemde Türkiye’deki ortalama
yaşam beklentisi dikkate alındığında istatistik hesap tabloları, yukarıda belirtilen rakamı
vermiştir.
Başvuranlar diğer yandan oğullarının AİHS’de yer alan haklarının ihlalinin neden
olduğu acı ve sıkıntılar için 20.000 Euro tutarında manevi tazminat talep etmektedirler.
Adil tazmin verilmesini gerektiren herhangi bir ihlalin varlığını kabul etmeyen
Hükümet, talep edilen tazminatların fahiş tutarda olduğunu ve Türkiye’nin ekonomik
gerçeklerinin hiçbir şekilde hesaba katılmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, AİHS’yi ihlal ettiği varsayılan olaylar – etkili bir soruşturmanın yapılmayışı–
ile başvuranlar tarafından iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı
görememiştir. Dolayısıyla AİHM başvuranların maddi tazminat talebini reddetmiştir (Tahsin
Acar kararı, § 260). Manevi zarar konusunda ise AİHM, benzer davalarda vermiş olduğu
kararları (Velikova kararı, § 98 ve Anguelova kararı, § 173) ve mevcut davanın gözaltında
ölen bir küçüğün ölümüne ilişkin oluşunu dikkate alarak, başvuranların manevi tazminat
taleplerinin tamamını kabul etmiş ve 20.000 (yirmi bin) Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptıkları masraf ve harcamalar
için 3.170 (üç bin yüz yetmiş) Euro talep etmektedirler.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, talep
edilen tutardan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 685 (altıyüz seksenbeş) Euro tutarındaki
adli yardım düşülerek, kalan miktarın başvuranlara ödenmesinin makul olduğuna karar
vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle Hükümet’in itirazının reddine,
2. İkiye karşı beş oyla başvuranların oğullarının ölümü konusunda AİHS’nin 2.
maddesinin ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, Savunmacı Devlet’in etkili bir soruşturma yürütüme yükümlülüğü
konusunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine,
4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkralarına dayanan şikayetlerde ihlal
olmadığına;
5. Oybirliğiyle, AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasına ve 2. madde ile birlikte 14.
maddesine dayanan şikayetlerde ihlal olmadığına;
6. a) Oybirliğiyle, AİHS’nin 44§2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten
itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere
Savunmacı Hükümet tarafından başvurana,
i. manevi tazminat için 20.000 (yirmi bin) Euro ödenmesine,
ii. masraf ve harcamalar için 3.170 (üç bin yüz yetmiş) Euro’dan, 685 (altı yüz seksen
beş) Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§2. ve 3.
maddesine uygun olarak 6 Ekim 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Kararın ekinde Sn. Vajic ve Botoucharova’nın ortak muhalefet şerhi yer almaktadır.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło