4080/02
WyrokETPCz2005-11-08ECLI:CE:ECHR:2005:1108JUD000408002
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy ponowne zatrzymanie skarżących w dowództwie żandarmerii po tym, jak zostali oni tymczasowo aresztowani i przekazani do więzienia, stanowiło naruszenie prawa do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawa do skutecznego środka odwoławczego (art. 5 ust. 1 i 4 Konwencji)? Czy skarżący byli poddani nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu (art. 3 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ponowne przekazanie skarżących do dowództwa żandarmerii w celu przesłuchania, po tym jak zostali już tymczasowo aresztowani i osadzeni w więzieniu, stanowiło pozbawienie wolności pozbawione skutecznej kontroli sądowej i naruszało krajowe przepisy dotyczące okresów zatrzymania. Trybunał podkreślił, że taka praktyka, oparta na dekrecie-ustawie nr 430, eliminowała wszelkie gwarancje dla przesłuchiwanych osób, w tym prawo do pomocy prawnej. Ponadto, Trybunał stwierdził, że art. 8 dekretu-ustawy nr 430 wykluczał skuteczną kontrolę sądową decyzji podjętych na jego podstawie, co naruszało prawo do skutecznego środka odwoławczego. W odniesieniu do zarzutów złego traktowania, Trybunał uznał, że nie zostały one udowodnione "ponad wszelką wątpliwość", wskazując na brak obiektywnych dowodów medycznych i fakt, że skarżący nie zgłaszali tych zarzutów lekarzom podczas badań.Stan faktyczny
Skarżący Remziye Dağ i Mustafa Yaşar, obywatele Turcji, zostali zatrzymani pod zarzutem członkostwa w organizacji terrorystycznej PKK. Po tym, jak zostali tymczasowo aresztowani i osadzeni w więzieniu, byli wielokrotnie przekazywani z powrotem do dowództwa żandarmerii w celu dalszych przesłuchań, na podstawie dekretu-ustawy nr 430, bez skutecznej kontroli sądowej. Skarżący twierdzili, że byli poddawani złemu traktowaniu i torturom podczas tych przesłuchań, co miało na celu wymuszenie zeznań. Badania lekarskie po zatrzymaniu nie wykazały jednak śladów pobicia, a skarżący nie zgłaszali zarzutów złego traktowania lekarzom.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 5 ust. 1 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji. Trybunał uznał, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg na podstawie art. 5 ust. 3, art. 6, art. 14 i art. 18 Konwencji. Trybunał zasądził zadośćuczynienie pieniężne.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DAĞ VE YAŞAR - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:4080/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Kasım 2005
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (4080/02) başvuru no’lu davanın nedeni,
bu ülke vatandaşları Edibe Düşün, Remziye Dağ ve Mustafa Yaşar’ın (başvuranlar) 26 Kasım tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından R. Yalçındağ, O.
Baydemir, C. Aydın ve S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.
AİHM 6 Şubat 2003 tarihli bir kararla Remziye Dağ ve Mustafa Yaşar’ın
başvurularını kabuledilebilir bulmuş, Edibe Düşün’ün başvurusunun ise kabuledilemez
olduğuna karar veriştir.
OLAYLAR
Başvuranlar Dağ ve Yaşar sırasıyla 1940 ve 1972 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet
etmektedirler.
A. Başvuran Remziye Dağ
1. Başvuranın yakalanması, tutuklu yargılanması ve Jandarma Tugay
Komutanlığı’nda tutulması
Başvuran 11 Kasım 2001 tarihinde, Ordu Cezaevi’nde yatmakta olan oğlunu
ziyaretten dönüşte otomobille Diyarbakır’a girmek üzereyken güvenlik güçleri tarafından
yakalanmıştır. Kasım 2001 tarihinde başvuranın kızı Edibe Düşün, annesinin yakalanma sebebini
ve nerede yakalandığını öğrenmek amacıyla Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi
(Diyarbakır DGM) Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi vermiştir. Kasım 2001 tarihinde saat 21:00’e doğru güvenlik görevlileri, başvuranı, kızlarının
evine götürmüş ve giysilerini değiştirmelerini istemişlerdir. Başvuranın kızları, güvenlik
güçlerinin kullandığı araçta neredeyse bilincini kaybetmiş bir şekilde yatmakta olan
annelerine, kendi evine kadar eşlik etmişler ve üzerinde kan lekeleri bulunan giysilerini
değiştirmişlerdir.
Başvuran 14 Kasım 2001 tarihinde Jandarma Tugay Komutanlığı’nda alınan
ifadesinde PKK kuryesi olarak çalıştığını ve cezaevleri arasındaki örgüt bağlantısını
sağladığını beyan etmiştir. Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen
başvuran aynı mahkeme önüne çıkarılmış ve hakkında tutuklu yargılama kararı verilmiştir.
Başvuran Diyarbakır DGM önünde Jandarma Komutanlığı’nda verdiği ifadeyi reddetmiştir.
Edibe Düşün o gün annesini Adliye’de son derece kötü bir durumda iki jandarma desteğiyle
zorlukla yürürken görmüştür. Başvuran daha sonra Diyarbakır Cezaevi’ne sevk edilmiştir.
Yine aynı gün Diyarbakır DGM, Olağanüstü Hal Bölge Valisi ile Cumhuriyet
Savcısı’nın talepleri üzerine ve 430 sayılı Olağanüstü Hal çerçevesinde alınacak ek tedbirler
hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 3 c) maddesine dayanarak, on günden fazla
olmamak kaydıyla başvuranın sorgulanmak üzere yeniden Jandarma Tugay Komutanlığı’na
gönderilmesine karar vermiştir. Aynı gün başvuran jandarmalar tarafından cezaevinden
alınmıştır. Kasım 2001 tarihinde başvuran yeniden cezaevine götürülmüştür.
Başvuranın cezaevine giriş ve çıkışlarında düzenlenen sağlık raporlarında, ilgili kişinin
vücudunda herhangi bir darp izine veya yaralanmaya rastlanmadığı belirtilmiştir.
Cumhuriyet Savcısı 10 Aralık 2001 tarihli iddianame ile TCK’nın silahlı çeteye üye
olmak suçunu cezalandıran 168. maddesi uyarınca başvuran hakkında ceza davası açmıştır. Ocak 2002 tarihinde başvuran, Jandarma Tugay Komutanlığı’nda bulunduğu esnada
dövüldüğünü, tehdit edildiğini ve kendisine yiyecek verilmediğini beyan etmiştir. Başvuran
çocuklarının başına bir şey gelmesinden korktuğundan kendisine yapılan muamelelerden
bahsedemediğini dile getirmiştir.
2. Başvuran tarafından yapılan şikayetler üzerine yürütülen soruşturma Kasım 2001 tarihinde başvuranın avukatları, Diyarbakır DGM Cumhuriyet
Savcılığı’na, müvekkillerine uygulanan muameleler nedeniyle ve sorgulama için on gün
süreyle Jandarma Tugay Komutanlığı’na gönderilmesine ilişkin olarak şikayet dilekçesi
vermişlerdir. Vekaletname olmadığı gerekçesiyle dilekçe kabul edilmemiştir.
Aynı gün Edibe Düşün red kararına karşı itiraz etmiştir. Adıgeçen kişi, annesinin kanlı
elbiselerinin ve Diyarbakır DGM’ye götürülürken kötü bir durumda oluşunun, Jandarma
Komutanlığı’nda işkence gördüğünü gösterdiğini ileri sürmüştür. Kasım 2001 tarihinde Edibe Düşün ikinci bir şikayet dilekçesi vermiş ve annesine
yapılan işkence iddialarını yinelemiştir. Aralık 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, 16 Kasım 2001 tarihli şikayet dilekçesi
üzerine başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, kızının kendisini, yüksek tansiyon nedeniyle
burnu kanarken gördüğünü ve kötü muameleye maruz kalmadığını beyan etmiştir.
Yine 13 Aralık 2001’de Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesine dayanarak
takipsizlik kararı vermiştir.
Edibe Düşün takipsizlik kararına karşı Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz etmiş,
Mahkeme ise ancak mağdurun itirazda bulunabileceği gerekçesiyle bu başvuruyu
reddetmiştir. Kasım 2001 tarihli ikinci dilekçenin ardından Cumhuriyet Savcısı tarafından başka
bir soruşturma başlatılmış ve başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran 13 Aralık 2001’de
verdiği ifadeyi yinelemiştir.
Bunun üzerine 25 Aralık 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ikinci bir takipsizlik
kararı vermiştir.
B. Başvuran Mustafa Yaşar
1. Başvuranın yakalanması, tutuklu yargılanması ve Jandarma Tugay
Komutanlığı’nda tutulması
PKK üyesi olduğundan şüphelenilen başvuran, 29 Ekim 2001 tarihinde jandarma
tarafından yakalanıp Diyarbakır Jandarma Tugay Komutanlığı’nda gözaltına alınmıştır. Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı tarafından dinlenen
başvuran aynı Mahkeme önüne çıkarılmış ve hakkında tutuklu yargılama kararı verilmiştir.
Başvuran ifadesinde aleyhindeki iddiaları reddetmiş ve jandarmalar tarafından, gözleri
bağlıyken ifadesini imzalamak zorunda bırakıldığını belirtmiştir. Sözkonusu kişi daha sonra
Diyarbakır Cezaevi’ne sevk edilmiştir.
Yine aynı gün Diyarbakır DGM, Olağanüstü Hal Bölge Valisi ile Cumhuriyet
Savcısı’nın talepleri üzerine ve 430 sayılı Olağanüstü Hal çerçevesinde alınacak ek tedbirler
hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 3 c) maddesine dayanarak, on günden fazla
olmamak kaydıyla başvuranın sorgulama için yeniden Jandarma Tugay Komutanlığı’na
gönderilmesine karar vermiştir. Aynı gün başvuran jandarmalar tarafından cezaevinden
alınmıştır.
Cumhuriyet Savcısı 2 Kasım 2001 tarihli iddianame ile TCK’nın silahlı çeteye üye
olmak suçunu cezalandıran 168. maddesi uyarınca başvuran hakkında ceza davası açmıştır.
Başvuranın annesi 1 Kasım 2001 tarihli karara itiraz etmiştir. 6 Kasım 2001 tarihinde
Diyarbakır DGM, sözkonusu gözaltı süresinin yasalarda belirlenen süre sınırlarına uygun
olduğu gerekçesiyle itiraz başvurusunu reddetmiştir. Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır DGM başvuranın Jandarma Tugay
Komutanlığı’ndaki gözaltı süresini on gün süreyle uzatmıştır. Kasım 2001 tarihinde başvuranın avukatı tarafından yapılan itiraz Diyarbakır DGM
tarafından reddedilmiştir. Kasım 2001’de başvuran yeniden cezaevine gönderilmiştir. ve 21 Kasım 2001 tarihlerinde, Olağanüstü Hal Bölge Valisi ile Diyarbakır DGM
Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır DGM’den, yine 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin c) maddesine dayanarak, başvuranın gözaltı süresinin on gün daha uzatılmasını talep
etmişlerdir.
DGM hakimi 21 Kasım 2001 tarihinde gözaltı süresinin uzatılması talebini
reddetmiştir.
Aynı gün başvuran, avukatına, dövüldüğünü, Filistin askına asıldığını ve kendisine
elektroşok ve soğuk su verildiğini bildirmiştir.
Cumhuriyet Savcısı 21 Kasım 2001 tarihli karara itiraz etmiştir.
Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır DGM, 21 Kasım 2001 tarihli kararı iptal etmiş ve sayılı Kararname uyarınca gözaltı süresini on gün daha uzatarak, başvuranın sorgulanmak
üzere cezaevinden çıkarılmasına karar vermiştir. İlgili kişi aynı gün Jandarma Tugay
Komutanlığı’na götürülmüştür.
Yeni bir talep üzerine Diyarbakır DGM başvuranın Jandarma Tugay
Komutanlığı’ndaki gözaltı süresini on gün daha uzatmıştır. Aralık 2001 tarihinde başvuran yeniden cezaevine götürülmüştür.
Başvuran cezaevine her giriş ve çıkışında bir doktor tarafından muayene edilmiş ve
düzenlenen raporlarda bedeninde herhangi bir darp izine veya yaralanmaya rastlanmadığı
belirtilmiştir.
2. Başvuran tarafından yapılan şikayetler üzerine yürütülen soruşturma Aralık 2001 tarihinde başvuranın avukatı, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcılığı’na
Jandarma Tugay Komutanlığı’nda görev yapan jandarmalar hakkında kötü muamelede
bulundukları gerekçesiyle şikayet dilekçesi vermiş ve müvekkilinin muayene edilmesini talep
etmiştir. Kasım 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı bu şikayeti konu açısından (ratione
materiae) yetkisiz bulmuş ve dava dosyasını Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na göndermiştir. Ocak 2002 tarihinde Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran
Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutulduğu kırkdört gün boyunca bir çok kötü muameleye
uğradığını ve işkence gördüğünü dile getirmiştir. Başvuran gözaltındayken doktorlar
tarafından muayene edildiğini fakat kendisinin bu kötü muamelelerden bahsedemediğini
eklemiştir.
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine başvuran bir doktor tarafından
muayene edilmiştir. Doktor ilgili kişinin vücudunda herhangi bir darp izine veya yaraya
rastlanmadığını belirten bir rapor hazırlamıştır.
Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Valiliği’ne gönderdiği 27 Mart 2002 tarihli bir
yazıyla, sorumlular hakkında takibat başlatılması için izin verilmesini istemiştir.
Diyarbakır Valiliği İdare Heyeti tarafından Jandarma Tugay Komutanlığı hakkında ön
soruşturma başlatılmıştır. Mayıs 2002 tarihinde İdare Heyeti, delil yetersizliğinden, suçlanan görevliler
hakkında takibat başlatılmamasına karar vermiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet ön itiraz yöneltmektedir: Hükümete göre 430 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin’nin 3 c) maddesi klasik bir “gözaltı hali”ne ilişkin değildir, çünkü bu hükme
dayanılarak ceza infaz kurumlarından çıkartılan kişiler zaten tutuklu yargılanmakta olan ya da
hüküm giymiş olan kişilerdir. Bu maddenin amacı, terörist faaliyetlerle ilgili olarak
yürütülmekte olan soruşturmalar çerçevesinde bu kişilerin bilgisinden yararlanmaktır.
Hükümet, bu kişilerin cezaevinden, hakim kararıyla çıkarıldığını eklemektedir.
Başvuranlar Hükümet’in savına itiraz etmektedirler.
AİHM, 6 Şubat 2003 tarihli kabuledilebilirlik kararında, bu itirazın başvuranların
şikayetleri ile ortaya konanlarla yakından bağlantılı soruları gündeme getirdiğini belirtmiş
olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla AİHM bunu esasa bağlamaya karar vermiştir.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN 1. FIKRASININ C) BENDİ İLE 3. VE 4.
FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutulmalarının, AİHS’nin 5.
maddesinin ihlal edilmesine neden olduğunu iddia etmektedirler.
A. AİHS’nin 5§1 c) maddesi
Başvuranlar tutuklu yargılanmak üzere Diyarbakır Cezaevi’ne konulduktan sonra, 430
sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca sorgulanmak üzere tekrar Jandarma Tugay
Komutanlığı’na götürülmüşlerdir. Başvuranlar Jandarma Komutanlığı’nda hücre hapsinde
tutulduklarını ve tamamen kendilerini sorgulamakla görevli jandarmaların insafına terk
edildiklerini belirtmektedirler.
Hükümet başvuranların Jandarma Komutanlığı’nda tutulmaları yürürlükteki ulusal
mevzuata uygun olduğunu ve “bu durum[un], başvuranlar aleyhinde yürütülen soruşturma
çerçevesinde yer alan bir soruşturma olmadığı[nı]” savunmaktadır.
AİHM öncelikle, başvuranlar hakkında tutuklu yargılama kararı verildikten sonra ilgili
kişilerin Jandarma Komutanlığı’na götürülüp burada tutulmaları konusunda taraflar arasında
bir anlaşmazlık olmadığını kaydetmektedir.
AİHM, bir tutuklu bulundurma işleminin “usule uygunluğu”- ki buna “yasal yollara”
uyulması da dahildir- konusunda AİHS’nin, her özgürlükten yoksun bırakmanın, 5. maddede
öngörülen amaca uygun düşmesini şart koştuğunu hatırlatır: bireyin keyfiliğe karşı korunması
(bkz., Wassink-Hollanda, 27 Eylül 1990, seri A no: 185, s. 11, § 24). AİHM, terör suçları
hakkındaki soruşturmaların, yetkili mercileri özel sorunlarla karşı karşıya bıraktığını kabul
etmiş olduğunu daha önceden de bir çok kez ifade etmiştir (bkz., Brogan ve diğerleri-Birleşik
Krallık, 29 Eylül 1988, seri A no 145-B, s. 33, § 61, Murray -Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994,
seri A no 300, s. 27, § 58, Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996, Derleme Kararlar ve Hükümler
1996-VI, s. 2282, § 78, Sakik ve diğerleri -Türkiye, 26 Kasım 1997, Derleme 1997-VII,
s. 2623, § 44, ve Demir ve diğerleri-Türkiye, 23 Eylül 1998, Derleme 1998-VI, s. 2653, § 41).
Yine de bu durum, yetkili mercilerin ortada bir terör suçu olduğunu düşündükleri her anda,
şüphelileri yakalamak ve gözaltına almak için, öncelikle ulusal mahkemeler, son kertede ise
AİHS denetim organları tarafından yürütülecek etkili bir denetimin dışında, tam yetkiye sahip
oldukları anlamına gelmez (bkz., diğerleri arasında, Demir ve diğerleri kararı).
AİHM başvuranın ilk olarak 11 Kasım 2001 tarihinde gözaltına alındığını ve 15 Kasım tarihinde kadar gözaltında tutulduğunu tespit etmiştir. Başvuran bu tarihte Cumhuriyet
Savcısı ve hakim karşısına çıkarılmış ve hakkında tutuklu yargılama kararı verilmiştir.
Sonrasında, sözkonusu kişinin cezaevine sevk edilmesiyle gözaltı hali sona ermiştir. Ardından
ilgilinin cezaevine girişinden birkaç saat sonra, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
uyarınca ek sorgulama yapılması amacıyla DGM’nin izni ile yeniden Jandarma Tugay
Komutanlığı’na götürülmek üzere jandarmalara verilmiştir.
Başvuran 29 Ekim’den 1 Kasım 2001 tarihine kadar gözaltına tutulmuştur. Sözkonusu
kişi bu tarihte Cumhuriyet Savcısı ve hakim karşısına çıkarılmış ve hakkında tutuklu
yargılama kararı verilmiştir. Aynı tarihte cezaevine gönderilen başvuran, aynı günün akşamı, sayılı Kararname uyarınca yeniden sorgulanmak üzere jandarmalara verilmiştir.
Böylelikle her iki başvuran da gözaltı haline benzer bir durumla karşılaşmışlardır. Bu
koşullarda AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddetmektedir.
Hükümet görüşlerinde, başvuranın yürütülen diğer adli soruşturmalar kapsamında
yeniden sorgulandığını ileri sürmektedir. Bununla birlikte dosyada yer alan unsurlardan,
başvuranın, tutuklandıktan sonra 29 Kasım 2001 tarihine kadar, yani onsekiz gün boyunca
jandarmanın elinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Yaşar adlı başvurana ilişkin olarak
hakim, 21 Kasım 2001 tarihinde, adıgeçen kişinin ikinci kez Jandarma Komutanlığı’nda
tutulması talebini reddetmiş ve başka bir soruşturmayı haklı kılacak bir belgenin
bulunmadığını vurgulamıştır. Bu red kararı 22 Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır DGM
tarafından 430 sayılı Kararnameye dayanılarak iptal edilmiş ve sözkonusu kişi 12 Aralık 2001
tarihine kadar, yani kırk günden daha fazla Jandarma Komutanlığı’nda tutulmuştur.
Her ne olursa olsun AİHM, başvuranların tutuklandıktan sonra Jandarma Tugay
Komutanlığı’na götürülüp burada tutulmalarının, etkili bir adli denetimden uzak bir durum
teşkil ettiğini tespit etmiştir. AİHM diğer yandan, daha önceden tutuklanan bir kimsenin
sorgulanmak üzere jandarmaya teslim edilmesinin, gözaltı süresine ilişkin yürürlükteki
yasaların gözardı edilmesi anlamına geldiği kanaatindedir. Bu, başvuranların, haklarında
tutuklu yargılama kararı verildikten birkaç saat sonra yeniden sorgulamaya maruz
kaldıklarında başlarına gelen durumdur. Dahası, sözkonusu kişilerin jandarmalar tarafından
tutuldukları süre, açık bir gerekçe olmaksızın uzatılmıştır. Bu durum da aynı şekilde
AİHS’nin 5§1. maddesine aykırı olarak, başta hukuki danışmana ulaşma hakkı olmak üzere,
sorgulanan kişiler için gerekli olan her türlü güvenceyi ortadan kaldıran bir hata olarak kabul
edilmelidir.
Sonuç olarak AİHS’nin 5§1. maddesi ihlal edilmiştir.
B. AİHS’nin 5§3. maddesi
Başvuranlar tutuklu yargılanmak üzere cezaevine konduktan sonra Jandarma Tugay
Komutanlığı’nda tutuldukları süreden şikayetçi olmaktadırlar.
Hükümet başvuranların Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutuldukları sürenin,
mahkemelerin izniyle uzatıldığını ve bu mercilerin denetimine tabi olduğunu belirterek,
bunun yürürlükteki yasalara uygun olduğunu eklemektedir.
AİHM, AİHS’nin 5§1 c) maddesinin ihlal edilmesine ilişkin sonuçları dikkate alarak,
5§3. maddeye dayanan şikayeti ayrı olarak incelemeye gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
C. AİHS’nin 5§4. maddesi
Başvuranlar 430 sayılı Kararname uyarınca, yargılanmak üzere tutuklandıktan sonra
Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutulmalarına itiraz edebilecekleri etkili bir hukuki yolun
bulunmadığını iddia etmekte ve AİHS’nin 13. maddesine gönderme yapmaktadırlar.
AİHM davaya ilişkin olayların hukuki açıdan nitelendirilmesini yapmakla yetkilidir.
AİHM örneğin, mahkemenin yasaları bilmesi (jura novit curia) ilkesi uyarınca, başvuranlar
tarafından dile getirilmeyen bir madde ya da fıkra kapsamındaki şikayetleri re’sen incelemiştir
(Guerra ve diğerleri, 19 Şubat 1998, § 44, Derleme 1998-I ). Tutukluluk hali konusunda ise
AİHS’nin 5§4. maddesinin 13. madde ile karşılaştırıldığında lex specialis olarak
değerlendirilmesi gerektiğini kaydeder. Dolayısıyla AİHM şikayeti AİHS’nin 5§4. maddesi
açısından inceleyecektir.
Hükümet başvuranların Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutulmalarının ve bunun
süresinin uzatılmasının hakim izniyle gerçekleştirildiğini savunmaktadır. Hükümet ayrıca
ilgili kişilerin sürenin uzatılmasına ilişkin kararlara karşı çıkabileceklerini belirtmektedir.
AİHM, AİHS’nin 5§4. maddesi ile, mahkemeye, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanan
bir şikayetin içeriğine bakmak yetkisi veren, etkili bir iç hukuk yolunun varlığını güvence
altına alındığını hatırlatır. Bu hukuki yol hukuken olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalıdır.
Yukarıda AİHS’nin 5. maddesinin 1. ve 3. fıkralarına ilişkin olarak dile getirilen
görüşler dikkate alındığında AİHM, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 8. maddesi
ile, belirtilen Kararname uyarınca alınan tüm kararların, etkili bir adli denetimin dışında
bırakıldığı kanaatine varmıştır. Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal
edildiğine karar vermiştir.
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar Jandarma Tugay Komutanlığı’nda tutuldukları süre boyunca,
kendilerinden zorla ifade almak amacıyla AİHS’nin 3. maddesine aykırı muamelelere maruz
kaldıklarından şikayetçi olmaktadırlar.
Hükümet, başvuranların Jandarma Tugay Komutanlığı’na götürülmek üzere
cezaevinden her çıkışlarında ve geri dönüşlerinde sağlık raporu hazırlandığına belirtmektedir.
Bu raporlarda herhangi bir darp izine veya yaraya rastlanmadığının belirtildiğine dikkat çeken
Hükümet, işkence ve kötü muamele iddialarının dayanaktan yoksun olduğu sonucuna
varmaktadır.
Başvuranlar bu sava karşı çıkmaktadırlar.
AİHM olayları yerleşik içtihatları ışığında ele alacaktır (bkz, diğerleri arasında,
Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998, Derleme 1998-VIII, s. 3288, § 93,
Selmouni-Fransa [GC], no 25803/94, § 95, CEDH 1999-V, Raninen-Finlandiya, 16 Aralık
1997, Derleme 1997-VIII, ss. 2821-2822, § 55, V.-Birleşik Krallık [GC], no 24888/94, § 71,
CEDH 1999-IX, Chahal-Birleşik Krallık, 15 Kasım 1996, Derleme 1996-V, s. 1855, § 79,
Klaas -Almanya, 22 Eylül 1993, seri A no 269, ss. 17-18, § 30, ve Labita-İtalya [GC], no
26772/95, § 120, CEDH 1999-IV).
AİHM öncelikle, kötü muamelelerin, AİHS’nin 3. maddesinin kapsamına girebilmesi
için asgari ciddiyet düzeyine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgarinin
değerlendirilmesi özü itibariyle görelidir; muamelenin süresi ya da fiziksel ve psikolojik
etkileri ve bazı hallerde, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi davaya özgü
koşulların bütününe bağlıdır. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış durumda olan bir bireye
karşı, davranışı gerektirmediği halde fiziksel güç kullanılması insan onuruna saldırıdır ve
ilkesel olarak AİHS’nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlalini teşkil eder (bkz.,
Tekin -Türkiye, 9 Haziran 1998, Derleme 1998-IV, ss. 1517-1518, §§ 52-53, ve Labita kararı,
§ 120).
AİHM, olayların tespiti amacıyla ayrıca, “her türlü makul şüphenin ötesinde”
kriterinden yararlanmaktadır, bununla birlikte bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve
birbiriyle uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir (Labita
kararı, §121).
Mevcut davada Remziye Dağ adlı başvuran tarafından dile getirilen kötü muameleler,
yumruk, tehdit, hakaret ve yiyecekten yoksun bırakılmaktan oluşmaktadır. Başvuran,
çocuklarına zarar verilmesiyle tehdit edildiğini ileri sürmektedir. Oysa AİHM, Hükümet’in de
vurguladığı gibi, ilgili kişinin, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunu iddia ettiği
muameleleri destekleyecek en küçük bir unsur ya da delil başlangıcı sunmamış olduğunu
tespit etmiştir. Edibe Düşün’ün annesini, üzerinde kan lekeleri bulunan elbiseyle gördüğünden
kuşku duyulamaz. Ancak başvuran, Cumhuriyet Savcılığı’nda verdiği her iki ifadesinde de bu
lekelerin nedenini sağlık sorunuyla açıklamıştır.
Bu durumda AİHM, sağlık raporlarında başvuranın vücudunda herhangi bir kötü
muamele izinden bahsedilmediğini ortaya koymaktadır. AİHM aynı zamanda başvuranın
ifadesinin alınması esnasında maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleler hakkında
doktorları bilgilendirmediğini tespit etmiştir.
Dolayısıyla AİHM kötü muamele iddialarının “her türlü makul şüphenin ötesinde”
tesis edilmediği kanaatine varmıştır.
Sonuç olarak AİHM, Remziye Dağ açısından AİHS’nin 3. maddesinin ihlal
edilmediğine karar vermiştir.
Mustafa Yaşar adlı başvuranın şikayetçi olduğu kötü muameleler ise yumruklanma,
testislerinin sıkılması, asılma ve kendisine elektroşok verilip üzerine soğuk su dökülmesidir.
Oysa AİHM adıgeçenin, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunu iddia ettiği muameleleri
destekleyecek en küçük bir unsur ya da delil başlangıcı sunmamış olduğunu tespit etmiştir.
Elbette AİHM bir kimsenin gözaltında kendisine uygulanan kötü muamelelere ilişkin
delil bulmakta güçlük çekeceğini kabul etmektedir. AİHM aynı zamanda, başvuranın delil
sunma açısından yaşadığı güçlüğün, kısmen de olsa, yetkili mercilerin şikayetlerin yapıldığı
dönemde etkili bir şekilde hareket etmemesinden kaynaklandığı durumların olabileceğini de
teslim etmektedir (bkz., mutatis mutandis, Caloc- Fransa, no 33951/96, § 91, CEDH 2000-IX,
ve Labita kararı).
Mevcut davada AİHM, başvuranın Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı şikayetin ardından Ocak 2002 tarihinde bir uzman hekim tarafından muayene edildiğini tespit etmiştir. Doktor
kötü muamele izine rastlanmadığını belirten bir rapor hazırlamıştır. Diğer yandan başvuran,
ifadesi alınırken maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleler hakkında doktorlara bilgi
vermemiştir (bkz., diğerleri arasında, Akın-Türkiye, no 32571/96, 13 Eylül 2001, Hayrettin
Barbaros Yılmaz -Türkiye, no 50743/99, 30 Mayıs 2000, Y.F.-Türkiye, no 24209/94, 29 Şubat
2000, Uykur -Türkiye, no 27599/95, 9 Kasım 1999, ve S.T. -Türkiye, no 28310/95, 9 Kasım
1999).
Dolayısıyla AİHM, Mustafa Yaşar açısından AİHS’nin 3. maddesinin ihlal
edilmediğine karar vermiştir.
IV. AİHS’NİN 6., 14. VE 18. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuranlar AİHS’nin 6. maddesine atıf yaparak, Jandarma Tugay Komutanlığı’nda
tutuldukları sürede avukat yardımından yararlanamadıklarından şikayetçi olmaktadırlar.
Başvuranlar ayrıca AİHS’nin 14. ve 18. maddelerine dayanarak, etnik kökenlerinden dolayı
ayrımcılık yapıldığını iddia etmektedirler.
AİHM, AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edildiği tespitini dikkate alarak, başvuruyu
AİHS’nin bu hükümleri açısından ayrıca incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir.
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranların avukatı, maddi tazminat olarak Remziye Dağ için 15.000 Euro, Mustafa
Yaşar için ise 25.000 Euro olmak üzere toplam 40.000 Euro, manevi tazminat olarak ise her
iki başvuran için toplam 90.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu miktarların fahiş tutarda olduğuna ve haklı bir gerekçeye dayanmadığına
kanaat getirerek itiraz etmekte ve olası bir adil tazminin, makul sınırları aşmaması veya
haksız zenginleşmeye yol açmaması gerektiğini belirtmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlaller ile başvuranların şikayetçi olduğu maddi tazminat
arasında nedensellik bağı bulunmadığından, maddi tazminat talebini kabul etmemiştir. Buna
karşılık hakkaniyete uygun olarak Remziye Dağ’a 4.000 Euro, Mustafa Yaşar’a ise 8.000
Euro manevi tazminat verilmesinin uygun olduğuna kanaat getirmiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar masraf ve harcamalar için toplam 13.325 Euro talep etmektedirler.
Hükümet herhangi bir kanıtlayıcı belgeden yoksun olan ve fahiş tutarda bulduğu bu
talebin, AİHM tarafından reddedilmesini talep etmektedir.
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi açısından, ancak gerçekten yapılan ve makul bir
miktardaki masraf ve harcamaların geri ödenebileceğini hatırlatır (Nikolova-Bulgaristan[GC],
no 31195/96, § 79, CEDH 1999-II). Dolayısıyla AİHM masraf ve harcamalar için 1.000 Euro
ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 5§1. maddesinin ihlal edildiğine,
2. AİHS’nin 5§3. maddesine dayanan şikayetin ayrı olarak incelenmesine gerek
görülmediğine;
3. AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal edildiğine,
4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine,
5. AİHS’nin 6., 14. ve 18. maddelerine dayanan şikayetlerin ayrı olarak incelenmesine
gerek görülmediğine;
6. a) AİHS’nin 44§2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet
tarafından başvuranlara,
i. manevi tazminat için Remziye Dağ’a 4.000 (dört bin) Euro, Mustafa Yaşar’a ise
8.000 (sekiz bin) Euro ödenmesine,
ii. masraf ve harcamalar için başvuranlara ortak olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
7. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 8 Kasım 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło