40994/98

WyrokETPCz2006-04-18ECLI:CE:ECHR:2006:0418JUD004099498

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długość aresztu tymczasowego i przewlekłość postępowania karnego naruszyły odpowiednio art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Europejskiej Konwencji Praw Człowieka?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 5 ust. 3, Trybunał uznał, że uzasadnienia sądów krajowych dla przedłużania aresztu tymczasowego skarżącego Katar, opierające się na charakterze przestępstwa, dowodach i zawartości akt, były niewystarczające. Stwierdził, że ryzyko ucieczki, choć początkowo uzasadnione, powinno z czasem maleć i nie może być uzasadniane jedynie ciężarem kary, a sądy krajowe nie przedstawiły konkretnych okoliczności dotyczących osobistej sytuacji skarżącego, które uzasadniałyby utrzymywanie aresztu przez ponad sześć lat. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał przyjął, że postępowanie było skomplikowane, ale poza faktem ucieczki jednego ze skarżących po 1999 r., nie stwierdzono działań skarżących, które przyczyniłyby się do opóźnienia. Trybunał podkreślił, że państwo jest odpowiedzialne za organizację systemu sądownictwa w taki sposób, aby zapewnić rozpoznanie spraw w rozsądnym terminie, niezależnie od obciążenia sądów.
Stan faktyczny
Trzech tureckich obywateli, Halil Katar, Abdullah Özcan i Sevkan Aytu, zostało aresztowanych w kwietniu i maju 1992 r. w związku z operacją policyjną w Şırnak. Zostali oskarżeni o przynależność do organizacji terrorystycznej PKK lub udział w działaniach zbrojnych. Özcan i Aytu zostali tymczasowo zwolnieni w lutym 1993 r., natomiast Katar był przetrzymywany w areszcie do czerwca 1998 r. (ponad 6 lat). W lipcu 1998 r. sąd krajowy uniewinnił Özcana i Aytu, a Katar został skazany na 3 lata i 9 miesięcy więzienia. Wyrok wobec Katar został uchylony przez Sąd Kasacyjny w 1999 r., a sprawa wróciła do sądu niższej instancji. Katar uciekł po uchyleniu wyroku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje pozostałą część skargi za dopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji w odniesieniu do skarżącego Katar. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do wszystkich trzech skarżących. 4. Zasądza na rzecz Katar 8 000 EUR, na rzecz Özcana 6 000 EUR, na rzecz Aytu 6 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. 5. Zasądza na rzecz skarżących wspólnie 1 000 EUR (pomniejszone o 701 EUR pomocy prawnej) tytułem kosztów i wydatków. 6. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   KATAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:40994/98)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   NİSAN 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 40994/98 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk   vatandaşı Halil Katar, Abdullah Özcan ve Sevkan Aytu’nun (Başvuranlar) Avrupa İnsan   Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 16 Mart 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Adli yardımdan faydalanan başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından Beştaş tarafından   temsil edilmektedirler.   OLAYLAR   Sırasıyla 1973, 1963 ve 1958 doğumlu başvuranlar Özcan, Katar ve Aytu, olayların   meydana geldiği dönemde İstanbul, Şırnak ve Muğla’da ikamet etmekteydiler.   Başvuranlar, Şırnak’ta yürütülen bir polis operasyonu çerçevesinde sırasıyla 22 Nisan,   ve 15 Mayıs 1992 tarihlerinde yakalanarak gözaltına alınmışlardır.   Özcan ve Katar, 25 Mayıs 1992 tarihinde, Şırnak Ceza Mahkemesi önüne   çıkarılmışlardır. Hakim, Özcan ve Katar’ın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.   Aytu, 29 Mayıs 1992 tarihinde sözüedilen hakim önüne çıkarılmış ve hakkında tutuklu   yargılanma kararı verilmiştir.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı başvuranlar   da dahil olmak üzere otuz beş kişiyi itham etmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı, Özcan ve   Aytu’yu, Türk hukukunda yasaklanmış olan terör örgütü PKK’ya mensup olmakla itham   ederek, Türk Ceza Kanunu’nun 168§2 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5.   maddelerinin uygulanmasını istemiştir. Cumhuriyet Başsavcısı, Katar’ı TCK’nın 125.   maddesinde öngörülen, diğer birçok sanıkla birlikte silahlı eylemlere katılarak, Devlet   otoritesinden Türk topraklarının bir kısmını koparmaya çalışma suçuyla itham etmiştir.16   Ekim 1992 tarihinde, oturumlar DGM önünde başlatılmıştır. Başvuranlar, zorla alındığını   belirttikleri polis tarafından alınan ifadelerini yalanlamış ve aleyhlerinde yapılan suçlamalara   itiraz etmişlerdir.   Kasım 1992 ve 15 Ocak 1993 tarihli duruşmalarda, bu davada atılı suçun niteliği ve   çeşidi gibi kanıtların durumu gözönüne alındığında, başvuranların serbest bırakılma talepleri   reddedilmiştir.   Şubat 1993 tarihli duruşma sonunda, Özcan ve Aytu geçici olarak serbest   bırakılmış ancak Katar’ın talebi reddedilmiştir.   Nisan 1993 ve 24 Nisan 1998 tarihleri arasında yapılan otuz sekiz duruşma sırasında   Katar’ın birçok kez dile getirdiği serbest bırakılma talepleri, atılı suçun niteliği ve/veya çeşidi,   kanıtların durumu veya dosyanın içeriğine dayanan gerekçelerden dolayı reddedilmiştir.   Bu duruşmaların özetinde esasa bakan hakimlerin sanıkların savunmalarına göre   soruşturmaları derinleştirme ve delillerin toplanması için göstermiş oldukları çabaları   yansıtmaktadır.   Mart 1995 tarihli duruşma sırasında, esasa bakan hakimler aynı sanıkların   bulunduğu bir başka davanın dosyaya eklenmesine karar vermişlerdir. Böylece bu davada   sanık sayısı kırk dokuza yükselmiştir.   Katar, 12 Haziran 1998 tarihli duruşmada serbest bırakılmıştır.   DGM, kırk dokuz sanığa ilişkin 3 Temmuz 1998 tarihli kararla, polisin aldığı ifadeler   dışında başka bir aleyhte delil bulunmadığı gerekçesiyle Özcan ve Aytu’nun beraatine karar   vermiştir. Ancak DGM, Katar’ı silahlı çeteye yardım suçunu öngören TCK’nın 169. maddesi   uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezasına çarptırmıştır.   Başvuranlar gibi Cumhuriyet Başsavcısı da kararın temyizine gitmiştir.   Yargıtay, 27 Ekim 1999 tarihinde Katar’a ilişkin kararı, bu davadaki fiillerin, on beş   yıl ağır hapis cezası gerektiren TCK’nın 168§2 maddesi uyarınca silahlı çeteye mensup olma   suçu olarak nitelendirilmesi gerektiği gerekçesiyle bozmuştur.   Diğer iki başvuranın beraat kararı onanmıştır.   Dosya DGM önüne geri gönderilmiştir.   Hükümetin görüşlerinden çıkan bilgilere göre Katar, Yargıtay’ın bozma kararından   sonra firar etmiştir. Hükümet, DGM’nin Katar hakkında, yakalama emri ya da gıyabında   tutuklama kararı çıkarıp çıkarmadığına dair açıklama yapmamıştır. Buna dair bir bilgi   dosyadan da çıkarılmamaktadır.   DGM’nin temyiz kararı hakkındaki Katar’ın görüşlerinin istinabe yoluyla alınması   talebi üzerine, Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi DGM’ye Katar’ın doğduğu bölgede   bulunamadığı yönünde bilgi vermiştir.   Mart 2002 tarihli duruşma özetinden, DGM’nin, Adana’da bulunan adli makamlara   da aynı talepte bulunduğu anlaşılmaktadır. Polis tarafından yapılan aramalara göre Katar,   mevsimlik işçi olarak bu şehirde bulunmuştur.   Başvuranların avukatı 13 Haziran 2004 tarihli mektupla, AİHM’ye Katar hakkındaki   davanın hala askıda olduğu yönünde bilgi vermişlerdir.   DGM’ler, 30 Haziran 2004 tarihli 5190 sayılı Kanunla ortadan kaldırılmıştır.   Sözkonusu mahkemeler önünde askıda olan davalar, aynı bölgede bulunan Ağır Ceza   Mahkemeleri’ne sevk edilmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Katar, AİHS’nin 5§3 maddesine aykırı olan tutukluluk süresinden şikayetçi   olmaktadır.   Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet, tutukluluk süresinin sanıkların sayısı,   davanın karmaşıklığı ve başvuranın aldığı ceza gözönüne alındığında makul olduğuna kanaat   getirmektedir.   A. Kabul Edilebilirlik Hakkında   AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun   olmadığı tespitinde bulunarak, başvurunun kabul edilemez bulunması için başka hiçbir   gerekçe bulunmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla başvuruyu kabul edilebilir ilan etmek   uygun olacaktır.   B. Esas Hakkında   AİHM, değerlendirmeye alınması gereken dönemin, başvuranın yakalandığı 5 Mayıs   tarihinde başladığını (Batı ve diğerleri-Türkiye, nos 33097/96 ve 57834/00, §§ 155, 160,   AİHM 2004-IV) ve serbest bırakıldığı 12 Haziran 1998 tarihinde sona erdiğini   gözlemlemektedir (Letellier -Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, seri A no 207, § 34).   Dolayısıyla sözkonusu dönem yaklaşık altı yıl bir ay sürmüştür.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, tutukluluk süresinin “makul” olma niteliği, her   durumda davanın özelliklerine göre değerlendirilmelidir.   Bir davada sanığın tutukluluk süresinin makul süreyi geçmemesine, ilk etapta, ulusal   mahkemelerin özen göstermesi gerekir. Bu amaçla masumiyet karinesi gözönünde   bulundurulduğunda, ulusal mahkemelerin kişisel özgürlüğe saygı kuralındaki bir istisnayı   haklı gösterecek gerçek bir kamu yararı yükümlülüğünün varlığını ortaya çıkaracak veya   bertaraf edecek nitelikteki bütün koşulları incelemesi gerekir. Ulusal mahkemeler incelemeyi   yaptıktan sonra, serbest bırakılma taleplerini reddettikleri kararlarda bunu gözönünde   bulundurmaları gerekir. Esas itibariyle AİHM, sözüedilen kararlarda yer alan gerekçelere ve   ilgilinin başvurularında belirttiği çelişki yaratmayan olaylara dayanarak, AİHS’nin 5§3   maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir ( Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan,   Ekim 1998 tarihli karar, 1998-VIII, § 154).   Bu bağlamda, yakalanan bir kişinin suç işlemekle itham eden makul nedenlerin   süregelmesi, tutukluluk halinin devam etmesinin olmazsa olmaz (sine qua non) koşulunu   oluşturmaktadır. Ancak bir süre sonra bu yeterli olmamaktadır; böylece AİHM, ulusal   makamların kabul ettiği diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı meşrulaştırmaya   devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler “süreklilik” arz ettiğinde ve “yeterli”   olduğunda, AİHM, yetkili ulusal mahkemelerin “usul işlemlerinin takibine özen gösterip   göstermediğini” araştırır (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli   karar, seri A no: 319-B, § 52). Soruşturmanın karmaşıklığı ve özellikleri bu bağlamda   gözönünde bulundurulması gereken unsurlardır (Van der Tang-İspanya, 13 Temmuz 1995   tarihli karar, A serisi no: 321, § 55).   DGM, her duruşmanın sonunda düzenli olarak, atfedilen suça, kanıtlara, dosya   içeriğine ve tutukluluk süresine atıfta bulunarak ve her zaman neredeyse aynı gerekçelere   dayanarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.   AİHM, ulusal mahkemelerin başvuranın adaletten kaçması gibi bir riskin bulunduğunu   düşünmesini anlayışla karşılamaktadır. Ancak AİHM, kaçma riskinin, zamanla zorunlu olarak   azalmasına (Bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, A serisi no 8, s. 39, §   10) ve sadece cezanın ciddiyetine dayanılarak değerlendirilmemesine rağmen (Bkz. Muller-   Fransa, 17 Mart 1997 tarihli karar, 1997-II, § 43), DGM’nin başvuranın kişisel durumuna   özgü koşullar bakımından temelini dayandırabileceği hiçbir değerlendirmeyi açıkça   belirtmemesini üzücü bulmaktadır. Böylece tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların   gerekçelerinden, ulusal mahkemelerin böylesi risklerin altı yıl boyunca hangi nedenle   varolmaya devam edebileceklerine dair açıklama getirmedikleri ortaya çıkmaktadır (Bkz.   diğerleri arasında, sözüedilen Letellier, § 43 ve Zannouti-Fransa, no 42211/98, § 45, 31   Temmuz 2001).   Aynı şekilde, AİHM’ye göre, “kanıtlar” cezai ehliyete ilişkin ciddi emarelerin   varlığını ve sürekliliğini belirten kanıtlar olarak algılansa ve genellikle bu koşullar uygun   nedenleri oluştursa da, dava konusu tutukluluk halinin bu kadar uzun süre devam etmesini tek   başına haklı göstermeye yetmeyecektir (sözüedilen Mansur, § 56).   AİHM, bu davadaki başvuranla beraber kırk dokuz olan sanık sayısının ve suç örgütlü   silahlı saldırı gibi atılı suçların ciddiyetinin davayı özellikle karmaşık hale getirdiğini kabul   etmektedir. Ancak davanın seyrindeki hiçbir gecikme başvurana atfedilemez.   AİHM çekilen ceza konusunda, daha sonra verilecek cezadan tutukluluk süresinin   mahsup edilmesi, 5. maddenin 3. paragrafının ihlalini ortadan kaldırmamaktadır. Ancak   sözkonusu durumun, neden olunan zararı aza indirgediğinden dolayı 41. madde alanında bir   etkisi olabilir (Engel ve diğerleri-Hollanda, 8 Haziran 1976 tarihli karar, A serisi no 22, § 69   ve Kimran-Türkiye, no 61440/00, § 41, 5 Nisan 2005).   AİHM, DGM’nin kararlarda ileri sürülen nedenlerinin başvuranın sözkonusu dönem   boyunca tutuklu bulundurulmasını haklı göstermeye yeterli olmadığı sonucuna varmaktadır.   Dolayısıyla AİHS’nin 5§3 maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Üç başvuran, aleyhlerinde başlatılan yargılamanın süresini ortaya koyarak, AİHS’nin   6§1 maddesini ileri sürmektedirler.   Hükümet bu sava itiraz etmektedir.   AİHM, bu davada ele alınması gereken dönemin üç başvuranın gözaltına alındıkları   tarihten itibaren başladığına kanaat getirmektedir (Wemhoff -Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli   karar, A serisi no 7, s. 26-27, § 19).   Sözkonusu dönem Aytu ve Özcan için beraat kararlarının Yargıtay tarafından   onanması ile sona ermiştir. Zira ceza hukuku alanında 6§1 maddesinin öngördüğü dönem,   başvuruların yapıldığı mahkemeler de dahil olmak üzere yargılamanın tamamını   kapsamaktadır (König - Almanya, 28 Haziran 1978 tarihli karar, A serisi no 27, s. 33, § 98).   AİHM, Katar konusunda, cezanın kesinleşmediği sürece, mahkumiyetin 6§1 maddesi   uyarınca “ceza alanındaki suçlamanın esası” hakkında alınan karar olmayacağını   hatırlatmaktadır (Eckle-Almanya, 15 Temmuz 1982, A serisi no 51, s. 34, § 77).   Sonuç olarak Özcan ve Aytu için sözkonusu dönem sırasıyla 22 Nisan 1992 ve 15   Mayıs 1992 tarihlerinde başlamış ve 27 Ekim 1999 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla bu   dönem iki derecedeki mahkemeler için yaklaşık olarak yedi yıl altı ay sürmüştür.   Katar için bu dönem 5 Mayıs 1992 tarihinde başlamıştır. AİHM, taraflardan hiçbirinin   bu yargılamanın sonucu hakkında bilgi vermediğini gözlemlemektedir. Ancak yargılamanın   bitiş tarihi olarak 2004 yılı Haziran ayı gözönüne alınırsa, AİHM yargılamanın üç derecedeki   mahkemeler için on iki yıldan fazla sürdüğünü tespit etmektedir. Buna karşın AİHM, 1999   yılı sonundan bu yana DGM’nin, yargılamanın devam ettiği sırada firar eden ve bulunamayan   Katar’ın temyiz hakkındaki görüşlerini alamadığını gözönünde bulunduracaktır.   A. Kabul Edilebilirlik Hakkında   AİHM, şikayetlerin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını ve başvuru hakkında başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını   tespit etmektedir. Dolayısıyla AİHM başvuruyu kabul edilebilir ilan etmektedir.   B. Esas Hakkında   Yargılama süresinin makul olma niteliği dava koşullarına göre ve özellikle davanın   karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi AİHM içtihadında yer verilen   kriterler gözönünde bulundurularak değerlendirilmektedir (Bkz. diğerleri arasında Pélissier ve   Sassi-Fransa, no 25444/94, § 67, AİHM 1999-II).   AİHM Hükümet’in de belirttiği gibi, sanıkların sayısı, soruşturmaların uzunluğu ve   gerekli incelemelerin sayısı bakımından dava konusu yargılamanın özel bir karmaşıklık arz   ettiğini tespit etmektedir.   Ancak 1999 yılından itibaren Katar’ın bulunmaması dışında, AİHM, yargılamanın   süresini uzatan başvuranlara atfedilecek hiçbir tutumun, bu süreyi açıklığa kavuşturacak ne   bir argüman ne de bir gerekçenin bulunmadığını gözlemlemektedir.   AİHM, kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra, bu davadaki esasa bakan   hakimlerin göstermiş oldukları çabaları kabul etmektedir.   Hal böyleyken AİHM, mahkemelerin aşırı yoğun olmasının neden olduğu sorunlara   ilişkin yerleşik içtihadını gözönüne alarak (Unión Alimentaria Sanders S.A.-İspanya, 7   Temmuz 1989 tarihli karar, A serisi no 157, s. 15, § 40), kovuşturmaların makul süre içinde   sonuçlandırılmadığına kanaat getirmektedir. Ancak gözlemlenen süre aşımını hangi makama   atfedileceği konusunu araştırmak AİHM’nin görevi değildir. Her halükarda, AİHS’nin 6§1   maddesi Sözleşmeli Devletlere, mahkemelerin özellikle makul süre (Bkz. Portington-   Yunanistan, 23 Eylül 1998 tarihli karar, 1998-VI, s. 2633, § 33) gibi zorunlulukların her birini   yerine getirebilmeleri yönünde hukuk sistemlerini düzenlemeyi zorunlu kıldıklarından dolayı,   burada Devlet’in sorumluluğu sözkonusudur (Foti ve diğerleri-İtalya, 10 Aralık 1982 tarihli   karar, A serisi no 56, s. 21, § 63).   Dolayısıyla üç başvuran konusunda AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Katar maddi tazminat olarak hiçbir talepte bulunmamaktadır. Dolayısıyla AİHM bu   bakımdan bir ödemenin yapılmasına gerek olmadığına kanaat getirmektedir.   Özcan ve Aytu, her biri uğradıkları maddi zarar için 1.700 Euro istemektedirler.   AİHM, 13 Haziran 2000 tarihli kısmi kabul edilebilirlik kararında başvuranların 5§3   maddesine göre yapılan şikayetlerini kabul edilemez bulduğunu hatırlatmaktadır. Sonuç   olarak AİHM buna ilişkin adil tazmin talebini reddetmektedir.   Özcan ve Aytu, manevi tazminat olarak her biri 12.000 Euro istemektedir. Katar   manevi zararını 15.000 Euro olarak belirtmektedir.   Hükümet aşırı bulduğu bu rakamların reddedilmesini istemektedir.   AİHM, yukarıda tespit edilen ihlalleri gözönüne alarak, içtihadına uygun olarak   manevi tazminat adı altında Katar’a 8.000 Euro, Özcan ve Aytu’ya her biri için 6.000 Euro   ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuranlar ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar için   5.360 Euro istemektedirler. Başvuranlar dayanak olarak hiçbir belge göndermemişlerdir.   Hükümet istenilen miktarı aşırı bulmaktadır.   AİHM içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul   yönünü ortaya koyduğu sürece masraf ve harcamaların karşılanmasını sağlayabilir.   AİHM, delil yokluğunda, başvuranların taleplerini kabul edemez. Ancak mevcut   davanın hazırlanması amacıyla, adli yardım adı altında Avrupa Konseyi’nin ödediği 701 Euro   tutarının karşılamadığı bazı masraflarda bulunulmuş olunması inkar edilemez. Bu davada,   AİHM, elinde bulunan unsurların tümünü ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne alarak,   yapılan bütün masraflar için 1.000 Euro’dan sözkonusu 701 Euro çıkarılarak kalan miktarın   başvuranlara ortaklaşa ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;   2. Katar adına AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;   3. Üç başvuran adına AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;   4.a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in:   i. manevi tazminat için Katar’a 8.000 (sekiz bin) Euro;   ii. manevi tazminat için Özcan’a 6.000 (altı bin) Euro;   iii. manevi tazminat için Aytu’ya 6.000 (altı bin) Euro;   iv. masraf ve harcamalar için başvuranlara ortaklaşa 1.000 ( bin ) Euro’dan adli   yardım yoluyla Avrupa Konseyi’nden alınan 701 (yedi yüz bir) Euro   düşürülerek kalan miktarı;   v. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;   b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda   belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   gecikme faizi uygulanmasına;   5. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 18 Nisan 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.   maddesinin   ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło