42104/02

WyrokETPCz2007-04-26ECLI:CE:ECHR:2007:0426JUD004210402

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy brak obecności oskarżonych na rozprawach przed sądem pierwszej instancji oraz nieskuteczna pomoc prawna naruszyły prawo do rzetelnego procesu sądowego z art. 6 ust. 1 i 3 lit. c Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że prawo do rzetelnego procesu wymaga obecności oskarżonego na rozprawie, a zrzeczenie się tego prawa musi być jednoznaczne. W niniejszej sprawie skarżący nie byli obecni na kluczowych rozprawach, a ich brak sprzeciwu w innej procedurze nie mógł być uznany za zrzeczenie się. Ponadto, Trybunał podkreślił, że samo wyznaczenie adwokata z urzędu nie gwarantuje skutecznej pomocy prawnej. Władze krajowe mają obowiązek interweniować, gdy jest oczywiste, że adwokat nie wykonuje swoich obowiązków, czego sąd krajowy nie uczynił.
Stan faktyczny
Skarżący, Kemal i Ali Kahraman, odbywający kary więzienia w Turcji, zostali oskarżeni o podżeganie do buntu w więzieniu Niğde w 1999 roku. W trakcie postępowania krajowego, choć na początku zażądali adwokata, nie byli obecni na większości rozpraw przed Sądem Karnym w Niğde, a wyznaczeni adwokaci nie uczestniczyli w posiedzeniach. Ich zeznania zostały odebrane przez inny sąd w Bandırmie. Sąd w Niğde skazał ich na cztery lata więzienia, a Sąd Kasacyjny podtrzymał wyrok.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: - uznał skargę dotyczącą art. 6 ust. 1 i 3 lit. c za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną; - stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 i 3 lit. c Konwencji; - zasądził na rzecz każdego ze skarżących 2 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 000 EUR łącznie tytułem kosztów i wydatków (pomniejszone o 850 EUR pomocy prawnej); - odrzucił pozostałą część żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ESKİ İKİNCİ DAİRE   KEMAL KAHRAMAN VE ALİ KAHRAMAN – TÜRKİYE   (Başvuru no. 42104/02)   KARAR   STRAZBURG   Nisan 2007   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Kemal Kahraman ve Ali Kahraman (“başvuranlar”)   isimli Türk vatandaşları tarafından, 21 Ekim 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne yapılan başvurudan (no. 42104/02) kaynaklanmaktadır.   Başvuranlar, İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar H. Tuna, S. Kar ve M.E. Kaya   tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuranlar sırasıyla 1967 ve 1972 doğumludurlar. Türkiye, Eskişehir Cezaevi’nde   hapis cezası çekmektedirler.   IBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) üyeleri olmaları gerekçesiyle Niğde   Cezaevi’nde tutuklu bulundurulmakta olan başvuranlar, 17 Kasım 1999 tarihinde, iddiaya   göre, cezaevi yönetimine karşı bir ayaklanma kışkırtmışlardır. Cezaevi görevlileri ve   askerler, ayaklanmaya son vermek amacıyla müdahale etmişlerdir. Olay sırasında, hem   başvuranlar hem de güvenlik güçleri yara almıştır ve bunlar sağlık raporlarına kaydedilmiştir.   Güvenlik güçleri operasyondan sonra bir olay raporu düzenlemiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Cezaevi Müdürü ve cezaevi görevlileri,   olaya ilişkin bir zarar saptama raporu düzenlemişlerdir.   Kasım 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı başvuranların ifadelerini istemiştir.   Başvuranlar, ifadelerini avukatları huzurunda vermek istediklerini belirtmişlerdir.   ve 23 Kasım 1999 tarihlerinde, Cumhuriyet Savcısı, onu cezaevi görevlisi ve biri   asker olmak üzere on bir müştekinin ifadelerini almıştır.   Aralık 1999 tarihinde, başvuranlar avukatları huzurunda Cumhuriyet Savcısı’na   ifade vermişlerdir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranlara, zarar saptama raporuna ilişkin iddiaları   olup olmadığını sormuştur. Aynı tarihte, cezaevi içerisinde olay yeri soruşturması   yürütülmüştür.   Aralık 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Niğde Ceza Mahkemesi’ne,   başvuranları görevliye hakaret etmek ve cezaevi yönetimine karşı ayaklanma çıkarmak ile   suçlayan bir iddianame sunmuştur.   Ocak 2000 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, ilk duruşmayı düzenlemiş ve bir   sonraki duruşmada müştekilerin, dört sanığın ve başvuranların hazır bulunmasını istemiştir.   Mart 2000 tarihinde düzenlenen ikinci duruşmada, Niğde Ceza Mahkemesi,   başvuranların kimliklerini saptamış ve onlardan savunmalarını sunmalarını istemiştir.   Başvuranlar, ifadelerini avukatları huzurunda vermek istediklerini belirtmişlerdir. Dolayısıyla,   Mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, Niğde Barolar Birliği’nden başvuranlar için avukat tayin   edilmesini talep eden bir yazı göndermiştir. Aynı duruşmada, mahkeme, olaya karışan cezaevi   görevlilerinin ifadelerini almıştır.   Mayıs 2000 tarihinde, Niğde Barosu’na bağlı iki avukat, başvuranları temsil etmek   üzere görevlendirilmişlerdir. Ancak, izleyen duruşmalara katılmamışlardır.   Mayıs 2000 tarihinde, mahkeme, idare ile ilgili gerekçelerden ötürü başvuranların   Bandırma Cezaevi’ne gönderilmiş olduklarını kaydetmiştir. Mahkeme, Bandırma Ceza   Mahkemesi’ne istinabe müzekkeresi göndererek ondan başvuranların ifadelerini almasını   talep etmiştir.   Kasım 2000 tarihinde, Bandırma Ceza Mahkemesi, kendisine Niğde Ceza   Mahkemesi tarafından verilen yetkiler altında hareket ederek ve Ceza Muhakemeleri Usulü   Kanunu’nun 226 § 4. maddesine uygun olarak, başvuranların ifadelerini almıştır. Bandırma   Ceza Mahkemesi tutanaklarına göre, başvuranlara, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun   135. maddesine uygun olarak hakları hatırlatılmıştır. Bu haklar avukat tutma hakkını da   içermektedir. Başvuranlar haklarının farkında olduklarını ve kendilerini savunacaklarını   belirtmişlerdir.   Niğde Ceza Mahkemesi, başvuranların hazır bulunmadığı altı duruşma daha   düzenlemiştir.   Ekim 2000 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, başvuranların ifadelerinin kendisine   Bandırma Ceza Mahkemesi tarafından gönderildiğini belirtmiştir.   Kasım 2001 tarihinde, Niğde Ceza Mahkemesi, gıyaben, başvuranları cezaevi   görevlisine hakaret etmekten beraat ettirmiş ancak cezaevi yönetimine karşı ayaklanma   çıkarmaktan mahkum etmiştir. Mahkeme, başvuranların ifadelerini, müştekilerin ifadelerini,   olay yeri soruşturma raporunu, tanık ifadelerini ve bilirkişi görüşlerini temel almıştır.   Başvuranların her biri dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.   Mart 2002 tarihinde, başvuranlar, kararı Yargıtay’da temyiz etmişlerdir. Temyiz   dilekçelerinde, Niğde Ceza Mahkemesi huzuruna sadece bir kez, yargılamanın başında,   mahkemenin sadece kimliklerini saptadığı zaman çıkarıldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca,   Cumhuriyet Savcısı’nın iddianamesinin kendilerine önceden tebliğ edilmediğini, dolayısıyla   savunmalarını sunmalarını engellediğini ve yasal temsilci talebinde bulunduklarını, bu talebin   karşılanmadığını ileri sürmüşlerdir. Son olarak, nihai ifadelerini vermelerinin talep   edilmediğini ve kararın gıyaplarında bildirildiğini belirtmişlerdir.   Haziran 2002 tarihinde, Yargıtay, Niğde Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.   Haziran 2005 tarihinde, yeni Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir. Sonuç olarak, Niğde   Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların cezalarını yeni Ceza Kanunu hükümlerine uygun olarak   ayarlamak maksadıyla 20 Mart 2007 tarihi için bir duruşma ayarlamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 6 §§ 1 VE 3(c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3(c) maddesi uyarınca, Niğde Ceza Mahkemesi   huzurunda yapılan duruşmalarda bulunamadıkları ve yasal temsilcilerinin olmadığı   gerekçeleriyle davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi ilkesinin ihlali konusunda   şikayetçi olmuşlardır. 6. maddenin ilgili kısmı şöyledir:   “1. Herkes… cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, …bir   mahkeme tarafından davasının hakkaniyete uygun… olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.   3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:   c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer   savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,   mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;”   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarının   tüketilmemesi gerekçesiyle AİHM’nin bu şikayetleri reddetmesini talep etmiştir. Hükümet,   başvuranların, yerel mahkemelerde, hiçbir aşamada, şikayetlerinin aslını dile getirmediklerini   iddia etmiştir. Ayrıca, başvuranların, her halükarda, Bandırma Ceza Mahkemesi’nin Niğde   Ceza Mahkemesi adına başvuranların ifadelerini aldığı tarihten itibaren altı ay içinde   AİHM’ye başvurmuş olmaları gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuranlar, Niğde Ceza Mahkemesi huzuruna hiç çıkarılmadıkları için bu   mahkemede şikayetlerini belirtmelerinin gerçekçi bir beklenti olmadığını ifade etmişlerdir.   Ayrıca, şikayetlerini aslını Yargıtay’a sundukları dilekçelerde belirttiklerini iddia etmişlerdir.   AİHM, başvuranların, şikayetlerinin aslını, Yargıtay’a sundukları temyiz dilekçesinde   belirttiklerini ve AİHM’ye başvurularını, Yargıtay’ın 25 Haziran 2002 tarihli kararından   itibaren altı ay içinde yaptıklarını gözlemlemiştir. Bu nedenle, Hükümet’in ön itirazlarını   reddetmiştir.   AİHM, bu şikayetlerin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan   yoksun olmadıklarını kaydetmiştir. Ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez olmadıklarını   belirtmiştir. Dolayısıyla, kabuledilebilir olduklarına karar verilmelidir.   B. Esaslar   a) Başvuranları ilk derece mahkemesi huzuruna çıkarmama   Hükümet, başvuranların, ifadelerini avukat huzurunda Cumhuriyet Savcısı’na   verdiklerini gözlemlemiştir. Ayrıca, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesi   uyarınca, Bandırma Ceza Mahkemesi tarafından başvuranlara hakları hatırlatılmıştır. Ancak,   başvuranlar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 226. maddesi uyarınca, tanınan   yetkilerle ifadelerini alan Bandırma Ceza Mahkemesi huzurunda, kendi kendilerini   savunmaya karar vermişler ve avukat talebinde bulunmamışlardır. Hükümet, dolayısıyla,   başvuranların savunma haklarını kullandıklarını belirtmiştir. Ayrıca, Niğde Ceza   Mahkemesi’nin kararının temelinde yalnızca başvuranların ifadelerinin yatmadığını   belirtmiştir.   Başvuranlar, bu iddiaya itiraz etmişlerdir.   AİHM, AİHS’nin 6. maddesinin amacının, genel olarak ele alındığında, sanığın   duruşmaya katılması gerektiğini ifade ettiğini yinelemiştir. Ayrıca, söz konusu maddenin 3.   fıkrasının (c) bendi, “her sanık” için “kendi kendini savunmak” hakkını garanti etmektedir ve   ilgili kişinin duruşmada mevcut bulunmadan bu hakların nasıl kullanılabileceğini anlamak   güçtür (bkz., Colozza – Italya, 12 Şubat 1985 tarihli karar; Monnell ve Morris – İngiltere, 2   Mart 1987 tarihli karar).   AİHM, söz konusu davada, başvuranların, kendilerini dört yıl hapis cezasına mahkum   eden Niğde Ceza Mahkemesi huzurundaki duruşmalara çağırılmadıklarını gözlemlemiştir.   Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 226 § 4. maddesine uygun olarak, Bandırma Ceza   Mahkemesi’nden, başvuranların savunma ifadelerini alması talep edilmiştir.   AİHM, Hükümet’in iddiasının aksine, Bandırma Ceza mahkemesi ifadelerini aldığında   başvuranların itirazda bulunmamış olmasının, kendi kendilerini savunma veya Niğde Ceza   Mahkemesi huzuruna çıkma haklarından feragat ettiklerini göstermediği kanısındadır. Zira,   AİHS ile garanti altına alınan bir haktan feragat etmek net bir biçimde olmalıdır (bkz.,   yukarıda anılan, Colozza kararı; Zana – Türkiye, 25 Kasım 1997 tarihli karar).   Sonuç olarak, AİHM, AİHS’nin 6 § 1. maddesi anlamı dahilinde davanın hakkaniyete   uygun olarak görülmesi hakkının demokratik bir toplumda sahip olduğu önemli yeri göz   önünde tutarak savunma haklarına yapılan bu tip bir müdahalenin haklı olamayacağını   değerlendirmiştir.   b) Davada avukat yardımının mevcut olmaması   Hükümet, başvuranların, Niğde Ceza Mahkemesi’nde yer alan işlemlerde 21 Mart   tarihli duruşmada avukat yardımı talebinde bulunduklarını belirtmiştir. Bu talebe uygun   olarak, söz konusu mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, başvuranlar için Niğde Barolar   Birliği’nden avukat tayin edilmesini talep eden bir yazı göndermiştir. 29 Mayıs 2000   tarihinde, Niğde Barosu’na bağlı iki avukat, başvuranları temsil etmek için   görevlendirilmişlerdir. Böylece, başvuranlara, AİHM içtihadına ve iç hukuka uygun olarak   avukat yardımı sağlanmıştır. Hükümet, bu aşamadan sonra, yükümlülüklerini ve   sorumluluklarını yerine getirmenin, vekaletnameye sahip olan avukatların görevi olduğunu   ileri sürmüştür. Bu nedenle, başvuranların, cezai işlemler sırasında avukat yardımı almadıkları   yönündeki iddiaları asılsızdır.   Başvuranlar iddialarına bağlı kalmışlardır.   AİHM, savunma avukatı tayin edilmesinin, 6 § 3 (c) maddesinin gereklerini yerine   getirmeyi tam olarak karşılamadığını yinelemiştir. AİHS, gerçekçi olmayan ve teorik hakları   değil uygulanabilir ve etkili hakları temin etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, sadece atama   yapılması etkili yardım garanti etmemektedir, zira yasal yardım için tayin edilen bir avukatın   görevlerini yerine getirmesi engellenebilir veya avukat kendisi görevden kaçabilir. Yetkililer,   durumdan haberdar edilmeleri durumunda, söz konusu avukatın yerine başka bir avukat   atamalılar veya avukatı görevlerini yerine getirmeye mecbur kılmalıdırlar (bkz., Airey –   İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar; Artico – İtalya, 13 Mayıs 1980 tarihli karar).   Bununla beraber, bir Devlet, yasal yardım amacıyla atanan bir avukatın her   kusurundan sorumlu tutulamaz. Hukuk mesleğinin bağımsızlığından yola çıkarak,   savunmanın davranışı, avukatın Devlet veya özel sektör kaynaklı olduğuna bakmaksızın, esas   olarak sanık ve avukatı ilgilendiren bir konudur. AİHM, yetkili ulusal makamların, 6 § 3 (c)   maddesi uyarınca, ancak, yasal yardım avukatının görevini etkili bir biçimde   gerçekleştiremediğinin açık bir şekilde ortada olması veya başka bir biçimde bu makamların   dikkatlerine sunulması durumunda müdahale etmeleri gerektiğini değerlendirmiştir   (Kamasinski – Avusturya, 19 Aralık 1989 tarihli karar).   Bu davanın şartlarına ilişkin olarak, AİHM, Niğde Ceza Mahkemesi’nin talebi   üzerine, Niğde Barolar Birliği’nin başvuranlara davada yardımcı olmak üzere 29 Mayıs 2000   tarihinde iki avukat tayin ettiğini kaydetmiştir. AİHM, Niğde Ceza Mahkemesi tarafından   düzenlenen altı duruşmanın tutanaklarına dayanarak avukatların bu duruşmaların hiçbirine   katılmadığını gözlemlemiştir. AİHM, dolayısıyla, Niğde Ceza Mahkemesi’nin, avukatların   görevlerini yerine getirmediğinin farkında olmuş olması gerektiğini değerlendirmiştir. AİHM,   ayrıca, yerel mahkemenin, avukatların görevlerini yerine getirmelerini sağlamak yönünde   herhangi bir adım atmadığını kaydetmiştir.   AİHM, yukarıda belirtilen değerlendirmeler karşısında, Niğde Ceza Mahkemesi   huzurunda gerçekleşen işlemlerin hakkaniyete uygunluk gereğini karşılamadığı sonucuna   varmıştır.   Dolayısıyla, AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ   Başvuranlar, ayrıca, herhangi bir gerekçe sunmadan AİHS’nin 10 ve 14. maddelerinin   ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.   Belgeler üzerinde AİHM tarafından yapılan inceleme, söz konusu maddelere ilişkin   ihlal açığa çıkarmamıştır. AİHM, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu   ve AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuranlar, toplam olarak, 6,082 Euro’ya tekabül eden 11,256 Yeni Türk Lirası   (YTL) maddi tazminat talep etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, manevi tazminat talebinde   bulunmuşlar; ancak, söz konusu miktarın belirlenmesini AİHM’nin takdirine bırakmışlardır.   Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen miktarları aşırı bularak itiraz etmiştir.   AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir sebep-sonuç   ilişkisi görmemiş; bu sebeple, söz konusu talebi reddetmiştir. Bununla beraber, başvuranların   duruşmalara katılmamaları ve avukat yardımından yoksun kalmaları sonucu manevi zarar   görmüş olduklarını ve bu zararın tek başına ihlal tespitiyle telafi edilemeyeceğini   değerlendirmiştir. AİHM, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvuranlara manevi tazminat   olarak ayrı ayrı 2,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   AİHM, söz konusu davada olduğu gibi, bireyin, AİHS’nin hakkaniyete uygunluk   şartını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumda, istendiği takdirde,   yeniden yargılamanın veya davanın yeniden açılmasının prensip itibariyle ihlali telafi etmenin   uygun bir yolunu temsil ettiğini değerlendirir (bkz. Öcalan – Türkiye [BD], no. 46221/99). Bu   bağlamda, yerel mahkemenin, sadece başvuranların cezalarını yeni Ceza Kanunu hükümlerine   uygun olarak düzenlemek amacıyla 20 Mart 2007 tarihi için bir duruşma ayarladığını   kaydetmiştir.   B. Mahkeme masrafları   Başvuranlar, ayrıca, mahkeme masraflarına karşılık 5.000 Euro talep etmişlerdir.   Hükümet bu miktara itiraz etmiştir.   AİHM, sahip olduğu belgelere dayanarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek,   başvuranlara, mahkeme masraflarına karşılık, ortaklaşa olarak, Avrupa Konseyi’nce adli   yardım olarak tanınan 850 Euro düşülmek üzere 1.000 Euro tazminat ödenmesine karar   vermiştir.   C. Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar verir.   BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE   1. 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesine ilişkin şikayetin kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının   kabuledilmez olduğuna;   2. AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içinde, başvuranlara, manevi tazminat karşılığı, ayrı ayrı, 2,000 Euro’yu (iki   bin Euro) ve mahkeme masraflarına karşılık, ortaklaşa olarak, Avrupa Konseyi’nce adli   yardım olarak tanınan 850 Euro düşülmek üzere 1.000 Euro’yu (bin Euro), tabi olabilecek   her türlü vergi ile birlikte ödeme günündeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na   dönüştürerek ödemesine;   (b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   4. Başvuranların adil tazmin talebinin kalanının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi   uyarınca 26 Nisan 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   J. –P. COSTA   Zabıt Katibi   Başkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło