4233/03

WyrokETPCz2008-12-09ECLI:CE:ECHR:2008:1209JUD000423303

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nadmierna długość tymczasowego aresztowania oraz przewlekłość postępowania karnego naruszyły prawo skarżącego do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie, zgodnie z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że okres tymczasowego aresztowania trwający około sześciu lat oraz postępowanie karne trwające około ośmiu lat były nadmierne i nie spełniały wymogu „rozsądnego terminu” przewidzianego w art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał odwołał się do swojej ugruntowanej praktyki orzeczniczej, stwierdzając, że władze krajowe nie przedstawiły wystarczających argumentów uzasadniających tak długie okresy, pomimo złożoności sprawy i charakteru zarzucanych przestępstw. Trybunał odrzucił również zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych w kwestii tymczasowego aresztowania, powołując się na wcześniejsze orzeczenia uznające te środki za nieskuteczne.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Pehlivan, został aresztowany 5 kwietnia 1996 r. pod zarzutem przynależności do PKK i morderstwa. Był przetrzymywany w areszcie w Stambule, a następnie w Diyarbakır, gdzie był przesłuchiwany. Początkowo przyznał się do winy, ale później odwołał zeznania, twierdząc, że morderstwo nie miało charakteru terrorystycznego. Był tymczasowo aresztowany przez około sześć lat. Postępowanie sądowe, które trwało około ośmiu lat, było wielokrotnie opóźniane z powodu oczekiwania na dokumenty i zeznania. Ostatecznie został skazany na 15 lat więzienia za morderstwo, a wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny w 2004 r.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargi dotyczące prawa skarżącego do zwolnienia z aresztu w rozsądnym terminie oraz prawa do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie za dopuszczalne, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji z powodu długości tymczasowego aresztowania skarżącego. 3. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu długości postępowania karnego przeciwko skarżącemu. 4. Zasądził na rzecz skarżącego 6200 EUR z tytułu szkody niemajątkowej, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, wraz z odsetkami ustawowymi. 5. Oddalił pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   PEHLİVAN – TÜRKİYE   (Başvuru no. 4233/03)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Aralık 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.   Şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 4233/03 no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı   Mehmet Pehlivan’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”) 25 Eylül   tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin   (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından A. Pehlivan tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir.   Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı 5 Nisan 1996 tarihinde başvuran hakkında tutuklama   emri çıkartmış, başvuran buna dayanılarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele   Şubesi’nde görevli polis memurları tarafından yakalanıp gözaltına alınmıştır. Başvuran,   yakalanması üzerine, hakkında arama emri bulunduğundan ve makamların kendisini   Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı’na nakletme niyetlerinden haberdar olduğunu teyid eden   bir yakalama tutanağı imzalamıştır.   İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları, 12   Nisan 1996 tarihinde, başvuranın yasadışı örgüt PKK’yle (Kürdistan İşçi Partisi) bağlantısı   olduğu ve adam öldürdüğü şüphesiyle gözaltına alındığını ifade eden bir ev arama tutanağı   düzenlemişlerdir. Tutanak üç polis memuru ve başvuran tarafından imzalanmıştır.   Başvuran İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde iki gün tutulduktan sonra Diyarbakır’a   nakledilmiş, burada 25 Nisan 1996 tarihinde dek jandarmanın gözetiminde tutulmuştur.   Başvuran 22 Nisan 1996 tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı görevlileri   tarafından sorgulanmış, PKK’yle olan bağlantısı ve B.C. isimli kimsenin öldürülmesi olayına   karışmasıyla ilgili bilgi vermesi istenmiştir. Başvuran PKK üyesi olduğunu, bu örgütten aldığı   emirler doğrultusunda B.C.’yi öldürdüğünü ifade etmiştir.   Başvuran 25 Nisan 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna   çıkarılmış, burada PKK’nin eylemlerine karışmadığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca 1992   yılında ortağıyla ilişkisi olduğundan şüphelendiği için B.C.’yi köyünde öldürdüğünü öne   sürmüştür. Başvuran cinayetin hiçbir terör eylemiyle bağlantılı olmadığını ifade etmiştir.   Jandarma Komutanlığı’nda verdiği ifadeler kendisine okunmuştur. Başvuran bu ifadeleri   verdiğini kabul etmemiştir. Ayrıca başvuranın PKK üyesi olduğunu ileri süren Ş.B., Ş.C. ve   S.B. adlı diğer üç şüphelinin ifadeleri de kendisine okunmuştur. Başvuran bu ifadeleri kabul   etmemiş, bu kimselerin B.C.’nin akrabası olduklarını iddia etmiştir.   Başvuran aynı gün, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde tek hakim önüne   çıkarılmış, burada Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeleri yinelemiştir. Sorgulanmasını   takiben, hakim, başvuranın eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde tanımlanan, yani   Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa   matuf suç işlediğine ilişkin güçlü işaretler bulunduğuna karar vererek tutuklanmasına karar   vermiştir.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 10 Mayıs 1996 tarihinde   başvuran ve diğer altı kişi hakkında bir iddianame sunmuştur. Başvuran eski Türk Ceza   Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında B.C.’yi öldürmekle suçlanmıştır.   Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülen   duruşmada, işlenen suçun niteliği, kanıtların durumu ve dava dosyasının içeriği göz önünde   bulundurularak, başvuranın tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiştir.   Başvuran 19 Ağustos 1996 tarihinde ilk derece mahkemesinde ifade verip hakkındaki   suçlamaları reddetmiştir.   İlk derece mahkemesi Lice Cumhuriyet Savcılığı’ndan bilgi ve belge beklediği için 19   Ağustos 1996 ile 29 Aralık 1997 tarihleri arasında duruşmaları ertelemiştir.   Devlet Güvenlik Mahkemesi 29 Aralık 1997 tarihinde Lice Jandarma Komutanlığı’ndan   B.C.’nin öldürülmesi olayına ilişkin bilgi vermesini istemiştir. Ardından mahkeme, jandarma   komutanlığının ilgili bilgiyi sunmaması nedeniyle duruşmaları 24 Aralık 1998 tarihine dek   ertelemiştir.   Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi 22 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır 3   No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden Ş.B., Ş.C. ve S.B. hakkında açılan davanın   dosyasının bir kopyasını sunmasını istemiştir. 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi dava   dosyasının bir kopyasını sunmadığı için 22 Kasım 1999 ile 4 Eylül 2001 tarihleri arasında   duruşmalar ertelenmiştir.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi yargılama süresince kırk beş duruşma   gerçekleştirmiştir. İlk derece mahkemesi, her duruşmanın sonunda, adli takibat sırasında   başvuranın tutuklu bulundurulma halini resen veyahut başvuranın talebi üzerine gözden   geçirmiştir. Suçun niteliği ile kanıtların durumunu göz önünde bulundurarak başvuranın   tutukluluk halinin bir sonraki duruşmaya kadar devam etmesine karar vermiştir.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 26 Mart 2002 tarihinde başvuranı Türk Ceza   Kanunu’nun 448. maddesi kapsamında adam öldürmekten suçlu bulup, on beş yıl hapis   cezasına çarptırmıştır. Mahkeme başvuranın işlediği suçun terör eylemiyle ilişkili olduğuna   ilişkin ikna edici bir kanıt görememiştir. Mahkeme adli takibat sırasında tutuklu   bulundurulduğu süreyi göz önünde bulundurarak başvuranın salıverilmesine karar vermiştir.   Yargıtay 4 Temmuz 2002 tarihinde başvuranın yargılanması sırasında aleyhinde ifade   veren üç tanığa soru soramaması nedeniyle 26 Mart 2002 tarihli kararı bozmuştur. Ardından   dava Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne havale edilmiştir.   İlk derece mahkemesi 12 Ağustos 2002 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nden, tanıkların ifadelerine ilişkin başvuranın savunmasını almasını istemiştir.   Devlet Güvenlik Mahkemesi 12 Ağustos 2002 ile 14 Temmuz 2003 tarihleri arasında   başvuranın savunmasını beklerken altı duruşma daha geçmiştir.   İlk derece mahkemesi 14 Temmuz 2003 tarihinde başvuranı bir kez daha adam   öldürmekten suçlu bulup on beş yıl hapis cezasına çarptırmıştır.   Yargıtay 8 Nisan 2004 tarihinde bu kararı onamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, tutuklu yargılanmasının AİHS’nin 5/3 maddesinde koşulan “makul süre”   kuralını çiğnediğinden şikayetçi olmuştur.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet, AİHM’den, başvuruyu, AİHS’nin 35/1 maddesi kapsamında iç hukuk yollarının   tüketilmediği gerekçesiyle reddetmesini talep etmiştir. Hükümet, AİHM’nin Köse - Türkiye   (50177/99) davasındaki karara işaret ederek, başvuranın Ceza Muhakemeleri Usulü   Kanunu’nun 298. maddesi kapsamında devam etmiş olan tutukluluk haline itiraz etmediğini   ileri sürmüştür.   Başvuran etkili olmadığı kanısında olduğu için bu başvuru yolundan yararlanmadığını   ifade etmiştir.   AİHM, benzer davalarda Hükümet’in bu itirazını inceleyip reddettiğini kaydeder   (özellikle bkz. Koşti ve Diğerleri - Türkiye, 74321/01; Mehmet Şah Çelik - Türkiye, 48545/99;   Tamamboğa ve Gül - Türkiye, 1636/02). AİHM mevcut davada yargı içtihadından sapmasını   gerektirecek özel bir koşul görmemektedir.   Sonuç olarak, AİHM, Hükümet’in itirazını reddeder.   AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   Hükümet, başvuranın tutuklu bulundurulduğu sürenin makul ve iç hukukla uyumlu   olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle, suçun ciddiyeti, kaçma veyahut başka bir suç işleme riski   ve davanın özel koşulları, duruşmaya kadar tutuklu bulundurulmaya devam edilmesini haklı   çıkarmıştır.   Başvuran iddialarını sürdürmüş, Hükümet’in savunmasına itiraz etmiştir.   AİHM mevcut davada başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının gözaltına alındığı tarih   olan 12 Nisan 1996 tarihinde başladığını, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin emriyle   serbest bırakıldığı tarih olan 26 Mart 2002 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Dolayısıyla   süreç yaklaşık altı yıldır.   AİHM, mevcut başvurudakine benzer meselelerle önüne gelen davalarda AİHS’nin 5/3   maddesinin ihlal edildiğini sıklıkla tespit etmiştir (örneğin bkz. Dereci - Türkiye, 77845/01;   Mehmet Yavuz - Türkiye, 47043/99; Tamamboğa ve Gül - Türkiye).   AİHM, kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeler ışığında, Hükümet’in, mevcut davada   farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya savunma sunmadığı kanısındadır.   Konuyla ilgili içtihadını göz önünde bulundurarak, bu davada başvuranın yargılama öncesi   tutulu bulundurulma süresinin haddinden uzun olduğu sonucuna varmıştır.   Dolayısıyla AİHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, yargılama sürecinin uzunluğunun AİHS’nin 6/1 maddesinde belirtilen “makul   süre” kuralıyla örtüşmediğinden şikayetçi olmuştur.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   AİHM göz önünde bulundurulacak sürenin 12 Nisan 1996 tarihinde başvuranın gözaltına   alınmasıyla başlayıp, 8 Nisan 2004 tarihinde Yargıtay’ın davaya ilişkin nihai kararını   vermesiyle sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla dava yaklaşık sekiz yıl sürmüştür.   Hükümet, mevcut davada, sanıkların sayısı, davanın karmaşıklığı ve başvuranın işlemekle   suçlandığı suçun niteliği nedeniyle yargılama süresinin makul olmadığı biçiminde   değerlendirilemeyeceğini ileri sürmüştür. Hükümet, özellikle, ulusal mahkemenin,   duruşmaları, başvuranın işlemekle suçlandığı cinayetle ilgili soruşturmanın sonucunu   beklemek için ertelemek durumunda kaldığını ve ulusal mahkemelere atfedilebilecek faal   olunmayan bir süreç bulunmadığını belirtmiştir.   Başvuran iddialarını sürdürmüştür.   AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığının davanın koşulları ışığında ve davanın   karmaşıklığı ile başvuranların ve ilgili makamların tutumu gibi ölçütler göz önünde   bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin yanı sıra bkz. Pélissier ve   Sassi - Fransa [BD], 25444/94).   AİHM mevcut başvurudakine benzer meselelerle önüne gelen davalarda AİHS’nin 6/1   maddesinin ihlal edildiğini sıklıkla tespit etmiştir (özellikle bkz. Sertkaya - Türkiye, 77113/01;   Volkan Şahin - Türkiye, 34400/02).   AİHM, kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri göz önünde bulundurduğunda,   Hükümet’in, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya   savunma sunmadığı kanısındadır. Konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak,   yargılama sürecinin haddinden uzun olduğu ve “makul süre” kuralıyla örtüşmediği kanısına   varmıştır.   Buna göre AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 6/3 (a) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, 12 Nisan 1996 tarihinde gözaltına alındığı sırada hakkındaki suçlamalara ilişkin   bilgilendirilmediğinden şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 6/3 (a) maddesine dayanmıştır.   AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 5/2 maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.   Hükümet, başvuranın AİHS’nin 35/1 maddesi çerçevesinde başvurabileceği iç hukuk   yollarından yararlanmadığını öne sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın, bu şikayeti, ulusal   makamlar önündeki takibatların hiçbir aşamasında öne sürmediğini savunmuştur. Hükümet   ayrıca başvuranın gözaltına alındığında kendisi hakkındaki suçlamalarla ilgili   bilgilendirildiğini belirtmiştir. Gözaltına alınması üzerine, başvuran hakkındaki suçlamalar ile   başvuranın imzasını içeren bir ev arama tutanağı düzenlenmiştir. Ayrıca gözaltında   tutulurken, PKK’yle olan bağlantısı ve cinayetle ilgili sorgulanmış ve 25 Nisan 1996 tarihinde   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hakkındaki suçlamalarla ilgili bir kez daha   bilgilendirilmiştir.   Başvuran iddialarını sürdürmüştür.   AİHM, bu şikayetin altı aylık süre kuralını aştığı için kabuledilemez olması nedeniyle,   Hükümet’in belirttiği üzere başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğinin belirlenmesinin   gerekli olmadığı kanısındadır.   AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesiyle uyumlu olarak AİHM’nin meseleyi yalnız nihai   kararın alındığı tarihten itibaren altı aylık bir süre içinde ele alabileceğini yineler. İç hukuk   yollarının bulunmayışı göz önünde bulundurulduğunda, altı aylık süre şikayet konusu eylem   tarihinden itibaren işlemeye başlar (diğerlerinin yanı sıra bkz. Gül ve Diğerleri - Türkiye,   4870/02).   Mevcut davada, AİHM, başvuranın 12 Nisan 1996 tarihinde gözaltına alındığını   gözlemler. 22 Nisan 1996 tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı görevlileri tarafından   sorgulanmış ve PKK’yle olan bağlantısı ve B.C.’nin öldürülmesi olayıyla olan ilişkisi   hakkında bilgi vermesi istenmiştir. Öte yandan başvuran AİHM’ye olan başvurusunu 25 Eylül   tarihinde, altı aylık süre geçtikten sonra yapmıştır.   Dolayısıyla başvurunun bu kısmı başvurunun sunulması gereken süre kuralını çiğnemiştir,   AİHS’nin 35/1 ve 35/4 maddeleriyle uyumlu olarak reddedilmelidir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, haddinden uzun süre tutuklu kalmasının sonucu olarak gelir kaybına uğradığı   gerekçesiyle maddi tazminat olarak 13.140 Euro (EUR) talep etmiştir. Ayrıca manevi   tazminat olarak 20.000 EUR talep etmiştir.   Hükümet cevaben, manevi tazminat olarak talep edilen meblağın haddinden yüksek   olduğunu belirtmiştir. Maddi zarara ilişkin başvuranın görüşlerine ilişkin olarak, başvuranın   talebinin temelsiz olduğunu iddia etmiştir.   AİHM, maddi tazminatla ilgili olarak, başvuranın taleplerini destekleyici hiçbir belge   sunmadığını gözlemler. Buna göre bu talebi reddeder.   Öte yandan AİHM, başvuranın, yalnız ihlalin tespit edilmesiyle yeterince telafi   edilemeyecek bir manevi zarara uğramış olabileceğini kabul eder. AİHM, davanın koşulları   ile içtihadını göz önünde bulundurarak, başvurana 6200 EUR ödenmesine karar verir.   B. Yargılama gideri   Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen yargılama giderleri için 5350 EUR talep   etmiştir. Bu meblağ başvuranın temsilcisinin mesaisi ile telefon görüşmeleri, posta ve   kırtasiye gibi idari masrafları da kapsar.   Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.   AİHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı   ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Mevcut davada başvuran talep   ettiği harcamaların gerçekten meydana geldiğini belgeleyemediğinden, AİHM, elindeki   bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında yargılama giderine ilişkin talebini reddeder.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına   üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE   1. Başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma ile makul bir süre içinde   hakkaniyete uygun surette yargılanma haklarına ilişkin şikayetlerin kabuledilebilir,   başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;   2. Başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresinden ötürü AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal   edildiğine;   3. Başvuran hakkındaki cezai yargılamanın süresinden ötürü AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal   edildiğine;   4. (a) AİHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç   ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümet’in   ulusal para birimine çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte   Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 6200 EUR (altı bin iki yüz Euro) manevi   tazminat ödenmesine;   (b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına   kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı   oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve   3. fıkraları uyarınca 9 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Sally Dollé   Françoise Tulkens   Zabıt Katibi   Başkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło