42579/98
WyrokETPCz2006-03-02ECLI:CE:ECHR:2006:0302JUD004257998
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany nieludzkiemu i poniżającemu traktowaniu podczas zatrzymania w czerwcu 1991 r. i czy miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego w tej sprawie? Czy Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) był bezstronnym i niezawisłym sądem w rozumieniu art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy postępowanie karne przeciwko skarżącemu zostało zakończone w rozsądnym terminie?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia stwierdzone w raporcie medycznym z 27 czerwca 1991 r., w połączeniu z brakiem dostępu do adwokata przez 15 dni i zeznaniami przewodniczącego Izby Adwokackiej w Stambule oraz członków Komisji Praw Człowieka TBMM, stanowią wystarczający dowód na to, że skarżący był poddany nieludzkiemu i poniżającemu traktowaniu, za które odpowiedzialne jest państwo. W odniesieniu do art. 13, Trybunał stwierdził, że władze krajowe, mimo posiadania informacji o zarzutach złego traktowania, nie wszczęły skutecznego dochodzenia. Co do art. 6 ust. 1, Trybunał podtrzymał swoje wcześniejsze orzecznictwo, zgodnie z którym obecność sędziego wojskowego w składzie DGM w sprawach dotyczących bezpieczeństwa narodowego narusza zasadę bezstronności i niezawisłości sądu. Ponadto, Trybunał uznał, że okres 5,5 roku postępowania karnego, z długimi okresami bezczynności sądu pierwszej instancji i nieuzasadnionym łączeniem spraw, był nadmierny i naruszył prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie.Stan faktyczny
Skarżący, Murat Demir, turecki prawnik, został zatrzymany w czerwcu 1991 r. pod zarzutem udziału w zabójstwie przypisywanym nielegalnej organizacji. Podczas zatrzymania odmówiono mu dostępu do adwokata, a on sam zgłaszał tortury, co potwierdziły raporty medyczne i obserwacje przedstawicieli Izby Adwokackiej oraz Komisji Praw Człowieka TBMM. Został ponownie zatrzymany w 1994 r. i ostatecznie skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) na 12 lat i 6 miesięcy więzienia za przynależność do zbrojnej grupy. Wyrok ten został utrzymany przez Sąd Kasacyjny, który nie rozpatrzył zarzutów złego traktowania. Skarżący uciekł do Niemiec, gdzie otrzymał azyl polityczny.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznał skargę za dopuszczalną.
2. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w związku z traktowaniem skarżącego podczas zatrzymania w czerwcu 1991 r.
3. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w związku z traktowaniem skarżącego podczas zatrzymania w czerwcu 1991 r.
4. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku bezstronności i niezawisłości DGM.
5. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu przewlekłości postępowania karnego.
6. Zasądził skarżącemu 17 500 EUR z tytułu szkody niemajątkowej oraz odsetki za zwłokę.
7. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
MURAT DEMİR - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:42579/98)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG MART 2006
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 42579/98 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk
vatandaşı Murat Demir’in (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 20
Haziran 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
OLAYLAR doğumlu başvuran Türk vatandaşı olup, olayların meydana geldiği dönemde
İstanbul Barosu’na bağlı olarak avukatlık yapmaktaydı. Halihazırda başvuran Düsseldorf’da
siyasi ilticacı olarak ikamet etmektedir.
A. Başvuranın Yakalanması ve Gözaltına Alınması
Başvuran, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin General İ.S.’nin
Ankara’da 23 Mayıs 1991 tarihinde öldürülmesi nedeniyle yürüttüğü soruşturma çerçevesinde Haziran 1991 tarihinde yakalanarak gözaltına alınmıştır. Başvuran, yasadışı silahlı
Devrimci Sol örgüt adına işlenen sözkonusu cinayete karışmakla itham edilmiştir.
Başvuranın avukatının başvuranla görüşme talepleri, Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilmiştir. Aynı şekilde İstanbul
Barosu Başkanı’nın görüşme talepleri de Başsavcı tarafından reddedilmiştir. Haziran 1991 tarihinde başvuranla beraber on kişi basın önünde teşhir edilmiş ve
kameralar önünde Devrimci Sol örgütünün şiddet eylemlerinin sorumlusu olarak tanıtılmıştır.
Televizyon yayını sırasında Emniyet Müdürlüğü İ.S. cinayetinin aydınlatıldığını belirtmiştir.
Başvuran ise orada bulunan gazetecilere gözaltı sırasında işkence gördüğünden şikayetçi
olmuştur.
Yine 19 Haziran 1991 tarihinde avukat, savcı ve savcı yardımcılarının keyfi olarak
uzun süreli gözaltı vermelerinden ve müvekkiline yapılan işkenceleri kabullenmelerinden
şikayetçi olmak üzere Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na başvurmuştur. Avukat,
başvuranın basına yaptığı açıklamaları ileri sürmüştür. Yapılan bu girişimden hiçbir sonuç
çıkmamıştır.
Başvuran, 27 Haziran 1991 tarihinde Adli Tıp Kurumu Tabibi tarafından muayene
edilmiştir. Muayene sonucunda hazırlanan raporda başvuranın vücudunda yara ve izlere yer
verilmiştir.
Başvuran 28 Haziran 1991 tarihinde, savcı tarafından dinlenmiştir. Aynı gün başvuran
Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yedek hakimi önüne de çıkarılmıştır. DGM hakimi
başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
İstanbul Barosu Başkanı, 5 Temmuz 1991 tarihinde başvuranla görüşmüştür. Ertesi
gün Baro Başkanı basına, bizzat kendisinin Murat Demir’in vücudunda kötü muamele izlerini
gözlemlediğini ve Murat Demir’i ziyaret etmek üzere heyet göndermesi amacıyla Türkiye
Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonu’na başvuracağını bildirmiştir.
Sözkonusu Komisyon’un dört heyet üyesi Bayrampaşa Cezaevine gitmişlerdir. Heyet
üyeleri, 9 Temmuz tarihli raporlarında başvuranın ayaklarında ve cinsel organlarında ekimoz
ve kırmızılıklar tespit ettiklerine yer vermişlerdir.
B. Başvuran Aleyhindeki Ceza Davası ve İkinci Gözaltı
Savcı belirtilmeyen bir tarihte başvuranı, Devrimci Sol bünyesinde Türk Anayasal
Rejimini tehlikeye atma amacı güden özel bir görev üstlenmekle itham etmiştir. DGM, 17
Ocak 1992 tarihli ilk duruşmada başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmesine karar
vermiştir.
Savcının isteği üzerine başvuran 27 Eylül 1994 tarihinde yeniden yakalanmış ve
bürosunda yapılan arama sonucunda polis Devrimci Sol’a ait birçok doküman ele geçirmiştir.
Başvuran önce gözaltına alınmış, daha sonra 10 Ekim 1994 tarihinde tutuklu yargılanmasına
karar verilmiştir. Başvuran, 4 Mayıs 1995 tarihinde salıverilmesine kadar tutuklu
bulundurulmuştur. Bu son suçlamaya ilişkin hazırlanan dosya DGM önündeki askıda olan
dosyayla birleştirilmiştir.
Başvuran gözaltının sona erdiği 10 Ekim 1994 tarihinde, Adli Tabip tarafından
muayene edilmiştir. Aynı gün düzenlenen raporda, adli tabip başvuranın vücudunda hiçbir
yara izinin bulunmadığına ancak başvuranın böbrek ve cinsel organlarındaki ağrılardan
şikayetçi olduğundan, nihai sağlık raporunun düzenlenmesi amacıyla daha ileri tetkiklerin
yapılması için başvuranın hastaneye kaldırılması gerektiğine yer vermiştir. AİHM’nin elinde
bu rapor bulunmamaktadır.
Başvuran, 10 Ekim 1994 tarihinde savcı önüne çıkarıldığında, işkence altında alındığı
gerekçesiyle polise verdiği ifadesine itiraz etmiştir. Hiçbir yara izine yer vermeyen 10 Ekim tarihli sağlık raporunun Savcı tarafından okunmasından sonra, başvuran savcı önünde
kötü muamele iddiaları üzerinde ısrar etmiştir.
Başvuran, 4 Mayıs 1995 tarihinde DGM kararıyla, tutuksuz yargılanmak üzere
salıverilmiştir.
DGM, 7 Aralık 1995 tarihli duruşmada, sanıkların ifadelerinin alınmasına son vermiş
ve 29 Aralık 1995 tarihinde kararını vermiştir. DGM, bürosunda ele geçirilen yasadışı çeşitli
dokümanlara dayanarak ve avukat olarak hapiste bulunan Devrimci Sol üyesi İ.B.’nin
dışarıyla olan iletişimini sağladığına ve de örgüt militanlarına silahlı saldırı talimatlarını
ilettiğine kanaat getirerek, başvuranı silahlı çeteye mensup olmaktan suçlu bulmuştur.
Başvuran on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmış ve aynı gün hakkında yakalama emri
çıkarılmıştır. DGM başvuranın ifadesinin gözaltı sırasında zorla alındığı hakkındaki iddialar
hakkında karar vermemiştir.
Başvuran, 11 Ekim 1996 tarihinde Almanya’ya kaçmıştır. Bu ülkeye siyasi sığınma
talebi, 25 Aralık 1996 tarihinde kabul edilmiştir.
Avukat Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. Avukat müvekkilinin DGM
önündeki yargılamanın her aşamasında gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ve
bu muamelelerin insan haklarının korunması ile ilgili uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu
belirttiğine dikkati çekmektedir.
Yargıtay 25 Aralık 1996 tarihinde kararı, kötü muamele iddiaları hakkında hüküm
vermeden onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, 1991 ve 1994 yıllarında gözaltında maruz kaldığı kötü muameleden ve
şikayetlerini ileri sürebilmek için başvuru yolunun bulunmamasından şikayetçi olmaktadır.
Başvuran özellikle üzerine soğuk su sıkıldığını, normal askı ve “Filistin” adı verilen askıya
bağlandığını, testislerinin sıkıldığını ve cinsel organlarından elektrik verildiğini iddia
etmektedir. Bu amaçla başvuran AİHS’nin 3. maddesini ileri sürmektedir.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet altı ay kuralına riayet edilmemesine ilişkin kabuledilemezlik itirazında
bulunmaktadır. Hükümet, AİHM’nin içtihadına (Arzu ve İmam Şahin-Türkiye, no: 25091/94, Haziran 1997 tarihli Komisyon kararı) atıfta bulunarak, altı aylık sürenin, başvuranın savcı
önünde şikayetlerini dile getirdiği 10 Ekim 1994 tarihinden itibaren işlemeye başlaması
gerektiğini ileri sürmektedir.
Başvuran Hükümet’in savına itiraz etmektedir. Başvuran, işkence sorumlularına karşı
Türkiye’de kamu davalarının açılmasının yavaşlığını ortaya koyan örneklere dayanarak,
yaptığı girişimlerin sonucunu yeterince beklediğini ve Strazburg organlarına makul süre
içinde başvurduğunu öne sürmektedir.
AİHM, gözaltında maruz kalınan muameleden şikayetçi olmak için, Türk hukukunda
öngörülen ceza hukuku yollarının 35§1 maddesi amaçlarına uygun ve yeterli olduklarını
hatırlatmaktadır. Böylelikle yetkili savcılık önünde şikayette bulunmak (Bkz. örneğin Nimet
Acar-Türkiye (karar), no: 24940/94, 3 Mayıs 2001) ya da hakim önünde aynı yönde şikayetini
dile getirmek (Bkz. örneğin, Mehmet Sıddık Çelepkulu-Türkiye (karar) no: 41975/98, 7
Haziran 2005 ve Özkur-Göksungur-Türkiye (karar), no: 37088/97, 7 Aralık 1999) sözkonusu
olabilmektedir.
Bu davada dosyadan, başvuranın gözaltı sona erdiğinde ve yargılama boyunca,
hakimler önünde gözaltında kötü muameleye ve baskıya maruz kaldığını birçok defa dile
getirdiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Başvuranın avukatı da, esasa bakan hakimler önünde ve
temyiz başvurusunda müvekkilinin kötü muamele iddialarını hatırlatmıştır. Bu beyanlar hiç
kuşkusuz AİHS’nin 3. maddesinde yer verilen işkence yasağına uymaktadır.
Bu koşullarda, başvuranın başvuru yollarını tükettiği kanısına varmak için temyiz
kararını beklemesi makul görünmektedir. Dolayısıyla altı aylık süre temyiz kararının verildiği
tarihten itibaren işlemeye başlamıştır. Buradan yola çıkarak, Hükümet’in altı ay kuralına
riayet edilmemesine ilişkin itirazı kabul edilemez.
AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun
olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi ortaya
koymamıştır. Dolayısıyla şikayeti kabuledilebilir ilan etmek uygun olacaktır.
B. Esas Hakkında
Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmektedir. Hükümet 27 Haziran 1991 tarihli
sağlık raporunda tespit edilen birkaç hafif yara izinin başvuranın iddiaları ile bağdaşmadığını
savunmaktadır. Bunun yanısıra Hükümet, 10 Ekim 1995 tarihli sağlık raporunun hiçbir kötü
muamele izine yer vermediğine dikkati çekmektedir.
Başvuran iddialarını yinelemektedir.
AİHM, bir kimse polis memurları kontrolü altında olduğu gözaltı sırasında meydana
gelen her yaralanmanın, güçlü maddi karinelerin doğmasına neden olmaktadır (Bkz. Salman-
Türkiye, no: 21986/93, § 100, AİHM 2000-VII). Dolayısıyla sözkonusu yaraların kaynağı
hakkında geçerli açıklama getirmek ve mağdurun iddiaları hakkında şüphe uyandıracak
olayları ortaya koyan ve özellikle sağlık belgeleri ile desteklenmiş olan kanıtları sunmak
Hükümet’in görevidir (Selmouni-Fransa, no: 25803/94, § 87, AİHM 1999-V, Berktay-
Türkiye, no. 22493/93, § 167, 1 Mart 2001 ve Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs
2001).
AİHM, başvuranın gözaltında olduğu sırada 1991 yılının Haziran ayında meydana
gelmiş olan muameleler konusunda, başvuranın on beş gün boyunca avukatla
görüştürülmeden tutuklu bulundurulmasının ardından, bu dönemin sonunda sağlık
muayenesinden geçirildiğini ortaya koymaktadır. Adli tabibin başvuranın üst dudağında, sağ
kolunun altında, penisinin üstünde, karında, sağ elin üstünde ve iki ayak taraklarında tespit
ettiği lezyonların, başvuranın AİHM önünde dile getirdiği kötü muamele fiilleri ile bağdaştığı
ortaya çıkmaktadır. Lezyonlar, İstanbul Baro Başkanı’nın beyanları ile, başvuranı gözaltı
sırasında ve sonrasında ziyaret eden ve başvurana kötü muamele yapıldığını belirten TBMM
İnsan Hakları Komisyon üyelerinin tespitlerini doğrulamaktadır.
AİHM, değerlendirmesine sunulan bütün unsurları ve Hükümet tarafından geçerli
açıklamaların yapılmadığını gözönüne alarak, bu davada 27 Haziran 1991 tarihli sağlık
raporunda tespit edilen yaraların kaynağının 1991 yılı Haziran ayında, gözaltı sırasında
kendisine uygulanan ve 3. maddeye aykırı insanlık dışı bir nitelik taşıyan kötü muamele
olduğuna ve bu muameleden Devlet’in sorumlu olduğuna kanaat getirmektedir.
AİHM, başvuranın gözaltında olduğu 1991 yılı Haziran ayında maruz kaldığı
muameleler konusunda AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Ayrıca başvuranın 1994 yılı Eylül-Ekim aylarında gözaltında olması konusunda ise,
AİHM, 10 Ekim 1994 tarihli sağlık raporunun başvuranın iddialarını doğrulamadığını
belirtmektedir. Ayrıca başvuran kendisini muayene eden doktorlar dışında herhangi başka bir
doktora gitmek için girişimde bulunmamıştır. Sonuç olarak, dosyanın kanıt unsurlarına
dayanarak AİHM, başvuranın 1994 yılı Ekim ayındaki gözaltı sırasında polisler tarafından
uygulanan kötü muameleye maruz kaldığını söyleyemez.
Dolayısıyla AİHM bu noktada 3. maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
II. AİHS’NİN 3. MADDESİ İLE BİRLİKTE 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ulusal mahkemeler önünde etkili başvuru yolundan faydalanamadığını iddia
etmektedir. Başvuran, sayısız yazılı şikayetlerinin bir sonuca bağlanmadığını, şikayetlerini
doğrulayan sağlık raporlarından ve TBMM heyetinin tespitlerinden savcının yanısıra esasa
bakan hakimlerin de haberdar olmasına rağmen iddialarının doğrulanması için
kullanılmadıklarını savunmaktadır. Başvuran bu bağlamda AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte
13. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
AİHM, bu şikayetlerin yukarıda incelenenlere bağlı olduğunu ve dolayısıyla kabul
edilebilir ilan edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
AİHM, başvuranın 1994 yılı Ekim ayındaki gözaltı konusunda başvuranın iddialarına
ilişkin
vardığı
sonucu
gözönüne
alarak,
şikayetin
“savunulabilir”
olarak
değerlendirilemeyeceğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, bu noktada 13. maddenin
ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
AİHM, başvuranın 1991 yılı Haziran ayındaki gözaltı boyunca maruz kaldığı
muameleye ilişkin şikayetler konusunda, Savunmacı Devleti 3. madde bakımından sorumlu
olduğuna karar vermiştir. Bu şikayet 13. madde bakımından “savunulabilir” bir şikayettir.
Böylelikle makamların bu hükmün yaptırımlarına cevap verecek etkili soruşturma açma ve
yürütme zorunluluğu bulunmaktaydı (Bkz. özellikle, Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96
ve 57834/00, § 133-137, 3 Haziran 2004, AİHM 2004-IV).
Bu davada AİHM, başvuranın yargılama sırasında DGM Cumhuriyet Başsavcısı’nı
DGM ve Yargıtay hakimlerini gözaltındaki sorgulamaları sırasında maruz kaldığı kötü
muamelelerden haberdar ettiğini belirtmektedir. Başvuranın iddialarıyla bağdaşan İstanbul
Baro Başkanının ve TBMM İnsan Hakları Komisyon üyelerinin beyanlarının basında yer
aldığına itiraz edilmemektedir. Oysa AİHM başvuranın şikayetlerinden bu şekilde haberdar
olan adli makamlar tarafından hiçbir soruşturmanın başlatılmadığını tespit etmektedir.
Dolayısıyla AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte 13. maddesinin 1991 yılı Haziran
ayındaki gözaltına ilişkin başvuranın şikayetleri bakımından ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Mahkemenin Tarafsız ve Bağımsız Olması Hakkında
Başvuran kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin, bünyesinde askeri hakimin
bulunması nedeniyle “tarafsız ve bağımsız” bir mahkeme olmadığını iddia etmektedir.
Başvuran AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
1. Kabul edilebilirlik hakkında
AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun
olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi
bulmamıştır.
2. Esas hakkında
AİHM, bu durumda ortaya çıkan sorunlara benzer sorunları birçok kez irdelemiş ve
AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Bkz. Özel, §§33-34 ve 6 Şubat 2003
tarihli Özdemir-Türkiye kararı, no: 59659/00, §§35-36, 6 Şubat 2003).
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in, sözkonusu durumda farklı bir sonuca
ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir argüman sunduğunu gözlemlemektedir. “Milli
güvenlik”’e ilişkin suçlar hakkında DGM’ye çıkarılan başvuran, aralarında askeri hakimin de
bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmesinin anlayışla karşılanacağını
belirtmektedir. Bu nedenden dolayı, başvuran, DGM’nin bu türden davalara ters düşen
değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmelerine izin vermesinden haklı olarak
çekinmektedir. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında başvuran
tarafından duyulan şüpheler objektif olarak kanıtlanmaktadır. (Incal-Türkiye, 9 Haziran 1998
tarihli karar, 1998- IV, S.1573, §72 in fine).
AİHM, başvuranı yargıladığı ve mahkum ettiği sırada DGM’nin, AİHS’nin 6§1
maddesi uyarınca tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.
B. Cezai Yargılamanın Süresi Hakkında
Başvuran yargılama süresinin AİHS’nin 6§1 maddesinde öngörüldüğü şekliyle “makul
süre” ilkesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
Değerlendirmeye alınacak olan dönem 13 Haziran 1991 tarihinde başlamış ve 25
Aralık 1996 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla yargılama iki mahkeme için yaklaşık olarak
beş buçuk yıl sürmüştür.
1. Kabul edilebilirlik hakkında
AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun
olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi
bulmamıştır.
2. Esas hakkında
AİHM, yargılama süresinin makul yönünün, dava koşullarına göre ve AİHM’nin
içtihadı tarafından yer verilen özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili
makamların tutumlarını gözönüne alarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri
arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa, no: 25444/94, § 67, AİHM 1999-II).
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra, özellikle dört buçuk yıl
süren ilk derece mahkemelerindeki yargılamada, uzun süre faaliyette bulunulmadığını tespit
etmektedir. Sonuç olarak DGM farklı cezaevlerinde tutuklu bulunan sanıkların ifadelerini
almak amacıyla yaklaşık dört yıl boyunca (17 Ocak 1992 tarihinden 7 Aralık 1995 tarihine
kadar) duruşmaları ertelemiştir. Başvuranın dosyasının çok sayıdaki sanık dosyaları ile
birleştirilmesinin adaletin en iyi şekilde işlemesi için gerekli olduğu ortaya konulmamıştır.
AİHM konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak bu davada yargılama süresinin aşırı
olduğuna ve “makul süre” gerekliliğine cevap vermediğine kanaat getirmektedir.
Dolayısıyla AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 146.200 Euro ve manevi tazminat olarak ise 250.000
Euro istemektedir.
Hükümet AİHM’yi bu talepleri reddetmeye davet etmektedir. Zira talepler dayanaktan
yoksun ve aşırıdırlar.
AİHM, tespit edilen ihlallerle iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı
görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHM AİHS’nin 3, 13 ve 6.
(yargılama süresi) maddelerin ihlal edilmesi nedeniyle uğranılan manevi zarar adı altında
başvurana 17.500 Euro ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir. Ayrıca AİHM
DGM’nin tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda 6. maddenin ihlal edildiğinin tespit edilmesi,
bu konuda uğranılan manevi zarar için kendi başına yeterli adil tazmin oluşturduğuna kanaat
getirmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, bu konuda hiçbir talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla AİHM, bu açıdan
herhangi bir tutarın ödenmesine gerek olmadığına kanaat getirmektedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1991 yılı Haziran ayındaki gözaltı sırasında başvurana yapılan muamele konusunda
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. 1991 yılı Haziran ayındaki gözaltı sırasında başvurana yapılan muamele konusunda
AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4. DGM’nin tarafsız ve bağımsız olmaması nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal
edildiğine;
5. Cezai yargılama süresi nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in,
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak başvurana manevi tazminat için
17.500 (on yedi bin beş yüz ) Euro ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda
belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklemek suretiyle
gecikme faizi uygulanmasına;
7. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 2 Mart 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2
ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
9
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło