42585/98
WyrokETPCz2005-05-24ECLI:CE:ECHR:2005:0524JUD004258598
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy długość postępowania karnego przeciwko skarżącemu, trwającego 7 lat i 11 miesięcy w sześciu instancjach, naruszyła jego prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie, gwarantowane przez art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długość postępowania karnego, wynosząca 7 lat i 11 miesięcy, nie naruszyła art. 6 ust. 1 Konwencji. Uzasadnił to wyjątkową złożonością sprawy, która dotyczyła przestępstw gospodarczych obejmujących wiele firm i dwunastu oskarżonych, co wymagało obszernego dochodzenia i analizy dokumentów. Trybunał wziął również pod uwagę zachowanie skarżącego i jego pełnomocników, którzy przyczynili się do opóźnień poprzez wycofywanie się z reprezentacji i zmiany miejsca zamieszkania. Pomimo pewnych okresów bierności władz sądowych, Trybunał stwierdził, że nie miały one znaczącego wpływu na ogólną długość postępowania, a władze działały w sposób proporcjonalny do skali i trudności sprawy.Stan faktyczny
Skarżący, Ferit İntiba, turecki biznesmen, był właścicielem wielu firm zajmujących się hodowlą drobiu na eksport. W 1987 roku inspekcja ujawniła, że jego firmy rzekomo uzyskały ponad 1,5 miliarda TL nieuzasadnionych korzyści z rządowego dekretu. W konsekwencji wszczęto postępowanie karne, w którym skarżący został oskarżony o korupcję i sprzeniewierzenie wraz z 11 innymi osobami. Postępowanie to obejmowało liczne rewizje, zajęcie 380 teczek dokumentów, dwukrotne uchylenie wyroków przez Sąd Najwyższy z powodu błędnej kwalifikacji prawnej czynów oraz ostateczne skazanie skarżącego na 11 lat i 8 miesięcy pozbawienia wolności oraz grzywnę. Skarżący został uwięziony w 1999 roku, a jego późniejsze próby wznowienia postępowania na podstawie korzystnego wyroku sądu podatkowego zostały odrzucone.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna; 2. Stwierdza brak naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İNTİBA - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:42585/98)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG MAYIS 2005
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 42585/98 başvuru no’lu davanın nedeni,
Türk vatandaşı Ferit İntiba’nın (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 3 Haziran tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25.
maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul Barosu’nda avukat olan
Zuhal Kemeroğlu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu, işadamı başvuran Ferit İntiba, Türk vatandaşı olup İstanbul’da ikamet
etmektedir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Başvuran, 1980 yıllarında, temel faaliyeti ihracata yönelik tavuk besiciliği olan birçok
şirket kurmuştur. Bu amaçla, şirketlerin yöneticisi olarak, İzmir bölgesinde birçok çiftlik satın
almıştır. Ocak 1985 tarihinde, ülkedeki besicilik sektörünü geliştirmek amacıyla, Tarım
Bakanlığı 130 sayılı kararnameyi yayınlamıştır.
1985-1987 yılları arasında şirketler bu kararnameden faydalanmışlardır. 1987 yılında,
birçok şirkette, yasak olan bazı uygulamaların bulunduğu yönünde yapılan ihbarların ardından,
Ziraat Bankası (Banka) o zamana kadar yapılan geri ödemelerin düzenli olup olmadığını
kontrol etmesi amacıyla müfettiş tayin etmiştir.
Müfettiş, şirketlere ait çiftliklerde araştırma yapmıştır. 1 Aralık 1987 tarihinde,
müfettiş, beyan edilen masrafların şirketlerin gerçek üretim kapasitesini yansıtmadığı,
dolayısıyla bu şirketlerin bir buçuk milyar TL’den fazla haksız kazanç elde ettiği yönünde
saptamalarda bulunduğu yönünde bir rapor düzenlemiştir.
Aynı gün, İzmir Cumhuriyet Başsavcısı bu rapora dayanarak, ceza soruşturması
başlatmış ve aralarında başvuranın şirketlerinin de bulunduğu sözkonusu şirketlerde arama
yapılmasına karar vermiştir. Arama yapılan şirketlerde mali polis, 380 adet klasör ve içlerinde
hesap dokümanlarının bulunduğu çok sayıda koli ele geçirmiştir. Ocak 1990 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 80 ve maddeleri gereğince başvuranın yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle mahkum edilmesini talep
etmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı ayrıca, bazı Banka görevlilerini yetkisini kötüye kullanma ve
rüşvet almakla suçlamıştır. Sanık sayısı 12’ye kadar çıkmıştır. 16 Ocak 1990 tarihinde,
hazırlık oturumları sırasında, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi 4. Dairesi, Bakırköy Ağır Ceza
Mahkemesi aracılığıyla istinabe kurulu tarafından başvuranın ifadesinin alınması kararı
vermiştir. Mahkeme, sanıkların çoğunun ve değişik şehirlere dağılmış olan tanıkların aynı
şekilde ifadelerinin alınmasına karar vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 21 Şubat 1990 tarihli duruşmada, başvuranın tutuklanmasına
hükmederek, başvuran hakkında izhar müzekkeresi çıkarmıştır. Ayrıca, o vakte kadar
şikayetçi taraf olan Banka, usul işlemlerine müdahil taraf olarak kabul edilmiştir.
Başvuranın avukatları, her duruşmada izhar müzekkeresinin kaldırılmasını talep etmiş,
sonuç olarak izhar müzekkeresi 11 Mayıs 1990 tarihli duruşmada, başvuranın ifadesinin
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla alınabileceği gerekçesiyle ve de Sayıştay’a
yapılması önerilen incelemenin belgelerin miktarı gözönünde bulundurulduğunda uzun
sürebileceğinden dolayı kefaletle iptal edilmiştir. Ancak Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana
yurtdışına çıkma yasağı getirmiştir. 18 Mayıs 1990 tarihinde, Mahkeme, Cumhuriyet
Başsavcısı’ndan arama sırasında ele geçirilen 1988/1020-2022 ve 1989/1555 sayılı belgeleri
ve yürütülen soruşturmayla ilgili 3 dosyayı Sayıştay’a iletmesini istemiştir.
Duruşmalar sırasında çok sayıda tanık dinlenmiştir. Ayrıca, sanıklardan bir kısmının
çıkarıldığı İzmir Ağır Ceza Mahkemesi ile Menemen ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri
arasında birçok yazışma ve dosya alışverişi yapılmıştır. Sonuç itibariyle, Ağır Ceza
Mahkemesi konuları farklı olduğundan dolayı davaların birleştirilmesini reddetmiştir.
On yedi adet duruşmanın ardından verilen 19 Eylül 1991 tarihli karar ile başvuran,
atfedilen olaylardan suçlu bulunarak, iki yıl on bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Banka
çalışanları yetkilerini kötüye kullanmaktan değişik hapis cezalarına çarptırılmışlardır. Mart 1992 tarihinde, Yargıtay 5. Dairesi, suçların yanlış nitelendirildiği
gerekçesiyle verilen ilk derece mahkeme kararını bozmuştur. Yargıtay’a göre, Banka
çalışanları için suçun niteliği, para kaçırma ve başvuran açısından ise bu suça iştirak
sözkonusudur. Nisan 1993 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi bütün sanıkları dinledikten sonra, daha
önce verdiği kararla aynı yönde karar vermiştir. Bu dönem boyunca dokuz duruşma yapmıştır.
Yargıtay, 7 Şubat 1994 tarihinde, 5 Nisan 1993 tarihli kararı nihai olarak bozarak
dosyayı, yeniden incelenmesi için geri göndermiştir. Yargıtay, suçların yanlış
nitelendirildiğini ileri sürerek, şirketler sayesinde tazminatın hesaplanmasının mümkün
olmasına rağmen, müdahil taraf olan Banka’nın geri ödeme taleplerinin değerlendirilmesinin
unutulmasını eleştirmiştir.
Duruşmalar, 12 Nisan 1994 tarihinde yeniden başlamıştır. Diğer dört sanığın ifadeleri,
Kuşadası, Bursa, İstanbul ve Üsküdar Ağır Ceza Mahkemeleri aracılığıyla alınmıştır.
Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi’ni yeni bir incelemeye davet etmiş ve soruşturmanın
genişletilmesini istemiştir. Bu talepler, Yargıtay kararının, delillerin ikamesine dayanmayıp
suç unsuru teşkil eden faaliyetlerin hukuki değerlendirilmesine dayandığı gerekçesiyle
reddedilmiştir. 6 Mart 1996 tarihli duruşmada, avukatlar davadan çekilmiştir. 22 Mayıs 1996
tarihli duruşmada, mahkeme, bu çekilmenin oylayıcı olduğuna ve yargılamayı uzatmayı
amaçladığına kanaat getirerek bunu kabul etmemiştir.
Başvuranın yeni avukatları, 5 Haziran 1996 tarihli duruşmaya katılmışlardır; başka bir
devlet bankası olan Halkbank’a borcun ödenmesiyle, Banka’nın kayıplarının geri ödendiğini
gösteren belgeyi ileri sürmüştür. Ağır Ceza Mahkemesi, hukuka aykırı olduğu ve davayla
ilişkisi olmayan bir bankaya yapıldığı gerekçesiyle, bu ödemeyi gözönünde bulundurmamıştır.
Avukatlar sorun üzerinde karar vermek için süre talep etmişlerdir. Birçok sanığın yaptığı talep
üzerine, Ağır Ceza Mahkemesi, Banka’nın halihazırdaki zararını hesaplamak amacıyla
inceleme yapılması emri vermiştir. Mahkeme, 5 Aralık 1996 tarihli duruşmada, 15 Ocak 1997
tarihine kadar Türkiye Merkez Bankası’na olan borcun ödenerek Banka’nın zararının
ödenmesi için bütün sanıklara süre vermiştir. Başvuranın avukatlarının istenilen tazminin
yapılması amacıyla sürenin uzatılması talepleri, yargılamanın uzamasına neden olacağı
gerekçesiyle reddetmiştir. Ancak, 10 Mart 1997 tarihli duruşmada, sanıklara son görüşlerini
sunmaları ve girişimlerini açıklamaları için ek süre verilmiştir.
Başvuranın avukatları, 30 Nisan 1997 tarihli duruşmada, ödenen miktarın Merkez
Bankası’na nakledildiğine dair bir yazı sunmuşlardır. Avukatlar ek görüşleri için yeniden
uzatma talebinde bulunmuşlardır. Uzatma talepleri reddedilmiştir. Bunun üzerine, hakimleri
kabul etmemişlerdir. Hakimler de kararlarını değiştirmemişlerdir. Yeni avukatlar da davadan
geri çekilmişlerdir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Nisan 1997 tarihinde, Yargıtay kararının şu ana kadar
yürütülen soruşturmaları değil, 5 Nisan 1993 tarihli kararı hükümsüz kıldığını belirtmiştir.
Dolayısıyla başvuranın, inceleme ve soruşturmanın genişletilmesi talepleri kabul edilemez.
Mahkeme, yolsuzluk suçuna iştirakten, başvuranı gıyabında on bir yıl sekiz ay ağır hapis ve
para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, bütün sanıkların, yargılama sırasında yaptıkları
ödemeleri gözönünde bulundurarak, cezalarının hafifletilmesinden faydalanmalarını
sağlamıştır, ancak yine de ortaklaşa olarak gecikme faizlerini de ödemeye mahkum etmiştir.
Mahkeme ayrıca başvuranın yakalanması emri vermiştir. Bu dönem boyunca, Ağır Ceza
Mahkemesi yirmi yedi duruşma gerçekleştirmiştir. Aralık 1997 tarihli kararla, başvuranın temyizi Yargıtay tarafından reddedilmiş ve Nisan 1997 tarihli karar nihai kararı oluşturmuştur. Başvuran 1999’da hapsedilmiştir.
Avukatlar, 12 Ağustos 1999 tarihinde avukatlar, Ağır Ceza Mahkemesi’ne, bu kararın
düzeltilmesi talebinde bulunmuştur. Avukatlar başvuranın yazılı kanıtların üzerinde bulunan
imzalarına itiraz etmiştir. bu talep 18 Ağustos 1999 tarihinde reddedilmiştir. Bu redde karşı
yapılan itiraz, 7 Eylül 1999 tarihinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1. Dairesi tarafından
bertaraf edilmiştir. 1 Kasım 1999 tarihinde, Adalet Bakanlığı’na yapılan yazılı emir yoluyla
bozma talebi de reddedilmiştir.
Bu arada, İzmir Vergi Mahkemesi, başvuranın şirketlerine uygulanan vergilerin bir
kısmını iptal etmiştir. Bu karar, Danıştay tarafından onandıktan sonra nihai kararı
oluşturmuştur.
Vergi Mahkemesi’nin verdiği kararın yolsuzluk suçuna iştirak etmesi konusunda
başvuranı temize çıkardığına kanaat getiren avukatlar, Ağır Ceza Mahkemesi önünde yeniden
düzeltilmesi talebinde bulunmuşlardır. 1 Haziran 2000 tarihinde bu talep reddedilmiştir. 30
Haziran 2000 tarihinde, bu redde yapılan itiraz İzmir Ağır Ceza Mahkemesi 1. Dairesi
tarafından bertaraf edilmiştir. Kasım 2000 tarihinde, avukatların talebi üzerine, Adalet Bakanlığı, yazılı emir
yoluyla bozma yolu aracılığıyla Savcı’yı temyize gitmeye çağırmıştır. Vergi Mahkemesi’nin
kararının başvuranı aklayan yeni bir delil oluşturabileceği kanaatindedir. Savcı buna uyarak
Yargıtay 5. Ceza Dairesi’ne, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği 30 Haziran 2000 tarihli
kararın kaldırılması talebinde bulunmuştur. Bu talep reddedilmiş dolayısıyla her türlü
düzeltmeyi imkansız hale getirmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
Başvuran, cezai usul işlemlerinin süresinin, AİHS’nin 6§1 maddesinde yer alan
ivedilik koşulunu tanımadığını iddia etmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, şikayetin kabul edilebilirliği hakkında görüş bildirmemiştir. AİHM için
şikayet esastan incelemeyi gerektiren hukuki ve maddi sorunlar ortaya çıkarmaktadır. AİHM,
AİHS’nin 35. maddesinde öngörülen hiçbir kabul edilemezlik gerekçesine karşı olmadığını
saptayarak sözüedilen şikayeti kabul edilebilir ilan etmiştir.
B. Esas hakkında
1. Gözönünde bulundurulacak dönem
Usul işlemleri, başvurana göre savcılığın soruşturmaları başlattığı 1 Aralık 1987
tarihinde, Hükümet’e göre ise başvuran hakkında iddianamenin verildiği 12 Ocak 1990
tarihinde başlamıştır.
Taraflar, incelenmesi gereken dönemin, Yargıtay’ın Ağır Ceza Mahkemesi’nin son
kararını onadığı 10 Aralık 1997 tarihinde bittiğinde hemfikirdirler.
Ceza alanında, 6§1 maddesindeki “makul süre” prensip olarak, bir kişinin “sanık”
olarak nitelendirildiği andan itibaren başlamaktadır; karar mahkemesine başvurulduğu
tarihten önce ( Bkz. örneğin Deweer-Belçika, 27 Şubat 1980 tarihli karar, seri A no: 35, s. 22,
§ 42), ki bu özellikle yakalama tarihi (Wemhoff-Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, seri A
no: 7, s. 26-27, §19), itham tarihi (Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, seri A
no: 8, s. 41, §18), ön soruşturmaların başlatıldığı tarih (Ringeisen-Avusturya, 16 Temmuz tarihli karar, seri A, no: 13, s. 45, §110) veya arama tarihi (P.G.F.-İtalya, no: 45269/99,
§ 12, 5 Temmuz 2001) olabilir. AİHS’nin 6§1 maddesi bakımından “suçlama”, “yetkili
makamdan cezai suçun işlendiğine dair suçlamanın resmi olarak tebliğ edilmesi” olarak
betimlenebilir. Bu düşünce de, “durum üzerindeki önemli yansımalar” kavramına tekabül
etmektedir (Eckle-Almanya, 15 Temmuz 1982 tarihli karar, seri A no: 51, s. 33, § 73)
Cezai yargılama alanında “sürenin” sona ermesi konusunda ise, 6§1 maddesine göre
dönem, başvuru mahkemeleri de dahil olmak üzere, sözkonusu usul işlemlerinin tümünü
kapsamaktadır (König-Almanya, 28 Haziran 1978, seri a no: 27, s.33, §98). Ancak, ceza uzun
süre kesin olarak belirlenmediği sürece, mahkumiyet kararı, 6§1 maddesi gereğince “ceza
davasında ithamın hukuka uygunluğu” konusunda alınan karar değildir (sözüedilen Eckle, §
77).
AİHM, bu ilkeleri dava koşullarına uygulayarak, ön soruşturmaların başlatılması veya
arama yapma, AİHS’nin 6§1 maddesi gereğince ceza davasında suçlama olarak geçse de,
şirketler konusunda Savcılık tarafından başlatılan soruşturma aşamasında, hiçbirşey,
başvuranın kendisinin, daha sonra itham edileceği suçlar olan yolsuzluk veya ihtilasla
suçlandığını düşündürmediğini ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, başvuranın şirketleri,
yaptıkları masrafların karşılanması için vergi beyanlarıyla ilişkili olarak soruşturmalara konu
teşkil etmişlerdir. Bu dönem süresince, ilgilinin kendisi, kişisel olarak kendisinin hedef
alındığını düşünmesini gerektirecek bir neden bulunmamakta, kaldı ki o dönemde kendisi
hakkında hiçbir tedbir alınmamıştır. Şirketler hakkında yapılan soruşturma genişletildiğinde
ve kendisinin yolsuzluklara karıştığına dair deliller gündeme geldiğinde, başvuran Ağır Ceza
Mahkemesi önünde suçlanmıştır (Mouesca-Fransa, no. 52189/99, § 12 ve 21, 3 Haziran
2003). İşte bu anda, başvuranın durumuna önemli etkiler olmuştur (Hozee-İngiltere, 22 Mayıs tarihli karar, 1998-III, s. 1100, § 44-45, sözüedilen Eckle, § 73).
AİHM, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, AİHS’nin 6§1 maddesi uyarınca
“suçlama”nın olduğu tarih olarak, 12 Ocak 1990 (sözüedilen Mouesca, § 12 ve 21) tarihini
saptamıştır. Ayrıca, hiç kimse gözönünde bulundurulması gereken dönemin, 10 Aralık 1997
tarihinde sona erdiğine itiraz etmemektedir (sözüedilen König, § 98; sözüedilen Eckle, § 77).
Sonuç olarak incelenmesi gereken süre, altı yargı derecesi için yedi yıl on bir aydır.
2. Yargılamanın makul yönü
AİHM, yargılama süresinin makul yönünün, dava koşullarına göre ve içtihadının yer
verdiği kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumu ve de
ilgililerin kazanımlarını gözönünde bulundurularak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz.
diğerleri arasında, Frdlender-Fransa, no: 30979/96, § 43, 2000-VII).
a) Davanın karmaşıklığı
Hükümet, ilgili şirketlerin ve kişilerin sayısının ve de 380’den fazla klasörden oluşan
dosya hacminin davayı oldukça karmaşık hale getirdiğini savunmaktadır. Hükümet’e göre,
suçların hukuki nitelendirilmesi, sorununun ve de çok sayıda inceleme yapılmasına duyulan
gereksinimin, yargılamanın uzamasını haklı göstermektedir.
Başvuran, Hükümet’in argümanlarına itiraz etmekle yetinerek, davanın karmaşıklığı
hakkında açıkça görüş bildirmemiştir.
AİHM, bir çok şüphelinin olaya karışmasıyla ortaya çıkan vergi suçlarındaki ceza
davalarının boyutu ve karmaşıklığının, önemli olan yargılama süresini haklı göstereceğini
hatırlatmaktadır (Bkz. örneğin, C.P. ve diğerleri-Fransa, no: 36009/97, 1 Ağustos 2000, § 30- ve sözüedilen Hozee). Bu davada, daha sonra yeniden belirlenen, başvurana getirilen
yükümlülükler, çok sayıda şirketin başkanı olmasına bağlıdır. Cezai soruşturma sırasında, el
konulan belgelerin miktarı gözönünde bulundurulduğunda, daha sonraki adli yargılamanın
uzun ve zor olacağı ortadadır. Dolayısıyla, AİHS’nin 6. maddesi bakımından, hiç kuşkusuz
davanın karmaşık bir yönü bulunmakta (Wejrup-Danimarka (karar), no: 49126/99, 2002-IV)
ve on iki kişiye ulaşan sanık sayısı da bu karmaşıklığı artırmaktadır (Bkz. aynı yönde,
sözüedilen Eckle, § 89, Lacour-Fransa (karar), no: 32026/96, 10 Eylül 1997).
b) Başvuranın tutumu
Başvuran, aleyhinde yürütülen usul işlemlerinin uzamasında, kendisini sorumlu
tutmamaktadır.
Hükümet, başvuranın tutumuyla yeterince yargılamanın uzamasına neden olduğu
kanaatindedir. Hükümet, özellikle ilgilinin avukatlarının, yargılama süresince iki defa
davadan çekildiklerinin ve de başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaptığı tebligatlardan
kaçmak için devamlı ikametgahını değiştirdiğinin altını çizmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi,
başvuranın ikametgahını değiştirmesini ve de avukatlarının davadan geri çekilmesini davayı
uzatıcı işlemler olarak nitelendirmiştir. Mahkeme, davayı gıyabında devam ettirme kararı
vermiştir.
AİHM, başvuranın tutumunun, Savunmacı Devlet’in yükümlülüğü altına girmeyen
objektif bir unsur oluşturduğunu ve de 6§1 maddesindeki makul sürenin aşılıp aşılmadığını
tespit etmek için önem taşıdığını hatırlatmaktadır (Wiesinger-Avusturya, 30 Ekim 1991 tarihli
karar, seri A no: 213, s. 22, § 57).
AİHM, 7 Şubat 1994 tarihinde, Yargıtay kararından sonra, oturumların 12 Nisan 1994
tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden başladığını gözlemlemektedir. Bu tarihten
itibaren, mahkeme ayda ortalama bir oturum gerçekleştirmiştir. AİHM, 12 Nisan 1994 ve 30
Nisan 1997 tarihleri arasında düzenlenen duruşma tutanaklarını inceledikten sonra,
yargılamayı geciktiren ve başvurana mal edilecek unsurları aşağıda ortaya koymaktadır;
- başvuran ve avukatları 27 Şubat 1995 ve 21 Aralık 1995 tarihli duruşmalara
katılmamışlardır.
- avukatlar, 22 Ocak 1996 tarihli duruşmada, cezanın affedilmesinden yararlanmak
için, Banka’ya ödeme yapabilmek amacıyla süre talep etmişlerdir.
- avukatlar, 6 Mart 1996 tarihli duruşmada davadan geri çekilmişlerdir.
- başvuran, avukatsız olarak ne 10 Nisan 1996 tarihli duruşmaya katılmış ne de yeni
bir avukat tayin etmiştir.
- Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Mayıs 1996 tarihli duruşmada, başvuran kendisini
ilgilendiren tebligatlardan kaçmak için ikametgahını değiştirdiğinin ve de herdaim avukat
tarafından temsil edilmeyi reddettiğinin farkına varmıştır. Aralık 1996 tarihli duruşmada oluşan zararın ödenmesi için süre tanınmıştır.
Devamında 15 Ocak, 10 Mart ve 31 Mart 1997’de yapılan üç duruşma sırasında, başvuranın
yeni avukatları, ek süre uzatılmasını istemişlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi bu talepleri kabul
etmiş ve bu sürelerin son olduğunu belirterek avukatları uyarmıştır.
Buna karşın, 7 Şubat 1994 ve 30 Nisan 1997 tarihleri arasında geçen yaklaşık üç yıl üç
aylık dönemin, aynı mahkeme tarafından davanın yeniden incelenmesi sözkonusu olduğu
gözönünde bulundurulursa, nispeten uzun görünmektedir. Ancak, AİHM, başvuranın ve
avukatlarının bu dönemin uzamasına neden olduklarını gözlemlemektedir. Yukarıda belirtilen
noktalar gözönünde bulundurulduğunda, AİHM, toplamda bir yıla yakın gecikme başvurana
atfedilebilir.
c) Adli mercilerin tutumu
Başvuran, adli mercileri cezai usul işlemlerini on yıl uzatmakla itham etmiştir.
Hükümet, davadan sorumlu mercilerin usul işlemlerini en iyi şekilde yürütmek için
özen gösterdiğini ve merciler tarafından hiçbir haksız bir faaliyetsizlik olmadığını belirtmiştir.
AİHM, 26 Mart 1992 ve 5 Nisan 1993 tarihleri arasında hakimlerin pasif davrandığı
yaklaşık bir yıllık bir dönem gözlemlemektedir. Bu süre boyunca, Ağır Ceza Mahkemesi’nin
karmaşık adli muameleler gerçekleştirdiği söylenemez. Ancak, AİHM, yeterince uzun olan bu
sürenin yargılamanın genel süresi üzerinde kayda değer bir etkisinin olmadığını
gözlemlemektedir.
AİHM, Yargıtay’ın verdiği kararın ardından verilen üçüncü ilk derece mahkemesi
kararının 30 Nisan 1997 tarihinde verildiğini saptamaktadır. Üç yıldan fazla olan bu dönemin
üçte birini oluşturan süre, yukarıda açıklandığı gibi başvurana atfedilmektedir. AİHM, yirmi
yedi duruşmanın gerçekleştiğini, suçun yeniden nitelendirilmesi konusunda on iki sanığın
görüşlerinin alındığını ve Banka’nın zararının hesaplanması için inceleme yapılmasının
önerildiğini gözlemlemektedir. Diğer usul sorunları da bu dönemde ele alınmıştır. AİHM, bu
boyuttaki bir davanın tarihinin tespit edilmesinin sadece dava için başvurulan mahkemeye
bağlı olmadığını da gözönünde bulundurmaktadır; ayrıca avukatları ve ajandalarını da
gözönünde bulundurmak gerekir (sözüedilen Wejrup).
Eckle davasının aksine, AİHM, davada sürenin uzun olduğu yönünde nitelendirmeye
götürecek, adli mercilerin davayı yürütme şeklinde hiçbir temel neden ortaya koymamaktadır.
Böylece, böylesi çok geniş olan ve on iki sanığı ilgilendiren bir usul işlemi
çerçevesinde, ele alınması gereken kaçınılmaz zorlukları gözönünde bulundurulduğunda,
AİHM, böyle bir sürenin mantık dışı olmadığına kanaatine getirmektedir.
d) Davanın taraflar açısından taşıdığı risk
Taraflardan hiçbiri, davanın taşıdığı risk konusunda görüş bildirmemiştir. AİHM için
davayı iki açıdan incelemek uygundur.
Birincisi, başvuranın tutulu bulundurulmasıyla ilgilidir. Gerçekten de AİHM daha
önce, bir sanığın tutulu bulundurulmasının, suçlamanın haksızlığı üzerinde makul sürede
karar verildiğini tespit etmek için gözönünde bulundurulması gereken bir unsuru
oluşturduğunu söylemiştir (Abdoella-İngiltere, 25 Kasım 1992 tarihli karar, seri A no: 248-A,
s.17, § 24). Bu durumda, AİHM, 21 Şubat 1990 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi’nin,
AİHM’nin anlayamadığı nedenlerden dolayı izhar müzekkeresi çıkardığını, ki bu da hiçbir
zaman uygulanmamıştır, gözlemlemektedir. Bu izhar müzekkeresi, 11 Mayıs 1990 tarihinde
kefaletle kaldırılmıştır. Başvuran hakkında ikinci bir izhar müzekkeresi, mahkum edilmesinin
ardından 30 Nisan 1997 tarihinde çıkarılmıştır. Ancak, başvuran dava sırasında tutulu
bulundurulmamıştır.
İkincisi ise mali yönü ile ilgilidir. AİHM, başvuranın ekonomik faaliyetlerinin
engellenmediğini gözlemlemektedir. Bu nedenledir ki başvuran, birçok duruşmaya
katılmamıştır. Dava çerçevesinde başvuranın mallarına da hiçbir ipotek yapılmamıştır. Ancak,
usul işlemlerinin uzun sürmesi başvuranın ekonomik faaliyetlerine (Bkz. a contrario,
Doustaly-Fransa, 23 Nisan 1998 tarihli karar, 1998-II, s. 859, § 48 (idari usul işlemi)) veya
kişisel mallarından faydalanmasına hiçbir engel oluşturmamıştır. AİHM, başvuran birçok
gayrimenkulüne el konulmasından duyduğu üzüntüyü dile getirse de, burada, dava sırasında
değil de başvuranın nihaileşen mahkumiyetinin infazı sırasında meydana gelen bir tedbirin
sözkonusu olduğunu tespit etmiştir.
AİHM’nin kanaatine göre, davanın temel niteliği çok karmaşık olmasıdır. Başvuran ve
on bir sanık hakkında duyulan şüpheler, “beyaz yaka” suç alanına, yani çok sayıda şirketi
kapsayan büyük boyutta bir yolsuzluğa girmektedir. Bu tip suçlar genellikle, bu davada
olduğu gibi, soruşturma organlarının gözünden kaçacak nitelikte karmaşık işlemler yoluyla
işlenmektedir (sözüedilen C.P. ve diğerleri, §30). Böylece, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevi,
kendi aralarında birbirine bağlı şirket şebekesini ortaya çıkarmak ve her biri arasında ve
Banka ile olan kurumsal, idari ve mali ilişkilerinin gerçek niteliğini tanımlamaktır.
AİHM, bu bakımdan, AİHS’nin 6. maddesinin, adli usul işlemlerinin ivediliğini
gerektirdiğini, ve de ayrıca genel olarak adaletin en iyi şekilde yönetilmesine yer verdiğini
hatırlatmaktadır (Bkz. 12 Ekim 1992 tarihli Boddaert-Belçika kararı, seri A, no: 235-D, s. 82,
§ 39). Bu nedenle, olaya karışan sanıkların sayısını, başvuranın tutumunu, başvuran açısından
davanın taşıdığı riski, mahkemelerin derecelerinin sayısını gözönünde bulundurarak ve adli
merciler değişmeyen bir ritimde usul işlemlerini yürüttüğünden dolayı, yargılamanın süresini
genel olarak değerlendiren AİHM, usul işleminin, davanın çok özel olan koşullarında makul
olarak ele alınmasının ilerisine gitmediği kanaatindedir.
Kısaca başvuranın şikayeti, AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine dair hiçbir
görünüm sergilememektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME OY BİRLİĞİYLE,
1. Şikayetin kabul edilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edilmediğine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 24 Mayıs 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło