43124/98
WyrokETPCz2006-12-19ECLI:CE:ECHR:2006:1219JUD004312498
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy zarzuty tortur podczas zatrzymania, brak skutecznego śledztwa w tej sprawie oraz obecność sędziego wojskowego w składzie sądu krajowego naruszyły odpowiednio art. 3 i art. 6 § 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sprzeczne raporty medyczne i brak wiarygodnego wyjaśnienia ze strony rządu co do pochodzenia obrażeń skarżących podczas zatrzymania, prowadzą do wniosku o stosowanie tortur. Dodatkowo, przewlekłość postępowania karnego przeciwko funkcjonariuszom policji i jego umorzenie z powodu przedawnienia, stanowiły naruszenie proceduralnego aspektu art. 3. W odniesieniu do art. 6 § 1, ETPCz potwierdził swoje ugruntowane orzecznictwo, stwierdzając, że obecność sędziego wojskowego w składzie Państwowego Sądu Bezpieczeństwa obiektywnie uzasadniała obawy skarżących co do niezależności i bezstronności sądu.Stan faktyczny
Skarżący, Can Ali i Petek Türkmen, zostali zatrzymani w Stambule w styczniu 1994 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. Twierdzili, że byli torturowani w areszcie, co potwierdziły późniejsze badania lekarskie, choć początkowy raport temu zaprzeczał. Zostali skazani przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy. Postępowanie karne przeciwko funkcjonariuszom policji oskarżonym o tortury zostało umorzone z powodu przedawnienia.Rozstrzygnięcie
Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Stwierdza naruszenie art. 6 § 1 Konwencji w odniesieniu do niezależności i bezstronności sądu. Stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych skarg dotyczących art. 6 Konwencji. Zasądza na rzecz każdego ze skarżących po 25 000 EUR tytułem szkody majątkowej i niemajątkowej. Zasądza na rzecz skarżących 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 660 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
TÜRKMEN - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 43124/98)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Aralık 2006
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43124/98) baꢀvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke
vatandaꢀları Can Ali ve Petek Türkmen’in (baꢀvuranlar) 30 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa
Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleꢀmesi’nin (Sözleꢀme) eski 24.
maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) yapmıꢀ oldukları
baꢀvurudur.
Adli yardımdan yararlanan baꢀvuranlar AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından
A.Demirkale-Çelik tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Sırasıyla 1969 ve 1971 doğumlu baꢀvuranlar Can Ali Türkmen ve eꢀi Petek Türkmen, Türk
vatandaꢀı olup, baꢀvurunun yapıldığı tarihte Đstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde
bulunmaktaydılar.
A. Baꢀvuranların yakalanıp gözaltına alınmaları
Baꢀvuranlar, yasadıꢀı örgüt TIKB (Türkiye Đhtilalci Komünistler Birliği) üyesi olmakla
suçlanarak, 6 Ocak 1994 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ꢁubesi
(«ꢀube») polisleri tarafından yakalanıp gözaltına alınmıꢀlardır.
Baꢀvuranlar, gözaltında oldukları sırada kötü muameleye maruz kalmıꢀlardır. Yapılan kötü
muamelenin sonucunda meydana gelen izler, 11 Ocak 1994 tarihinde kendilerini ziyarete
gelen avukatları tarafından fark edilmiꢀtir. Can Ali, sessiz kalma hakkını ileri sürerek ifade
vermeyi reddetmiꢀtir. Oysa Petek, TIKB bünyesindeki faaliyetleri hakkındaki itiraflarda
bulunduğu ifadeyi imzalamıꢀtır.
Baꢀvuranlar, gözaltının sona erdiği 17 Ocak 1994 tarihinde, Đstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi
tarafından muayene edilmiꢀlerdir. Aynı gün düzenlenen raporda hiçbir ꢀiddet izinin
bulunmadığı sonucuna varılmıꢀtır.
Muayenenin ardından baꢀvuranlar, öncelikle Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)
Cumhuriyet Baꢀsavcısı tarafından dinlenmiꢀlerdir. Can Ali suçlamalara itiraz etmiꢀtir. Eꢀi de,
baskı altında ifade verdiğini savunarak, aynı ꢀekilde suçlamalara itiraz etmiꢀtir.
Türkmen çifti, yine 17 Ocak 1994 tarihinde, DGM yedek hakimi önüne çıkarılmıꢀ ve hakim
önünde baꢀvuranlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını belirtmiꢀlerdir.
Hakim baꢀvuranların tutuklu yargılanmalarına karar vermiꢀtir.
Cezaevi doktoru, 19 Ocak 1994 tarihinde, cezaevine kabul edilmelerinden önce, baꢀvuranları
muayene etmiꢀ ve baꢀvuranların vücudunda bazı yaralar tespit etmiꢀtir.
Baꢀvuranların talebi üzerine 24 Ocak 1994 tarihinde, Cezaevi Đdaresi yukarıda varılan
sonuçlar ıꢀığında baꢀvuranların Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından yeniden muayene
edilmelerini istemiꢀtir.
B. Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın hakkında yapılan ꢀikayet
Baꢀvuranlar, 1994 yılı Ocak ayında, gözaltının sona ermesinin ardından kendilerini muayene
eden Đstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi aleyhinde, görevlerini kötüye kullanmakla suçlayarak
ꢀikayette bulunmuꢀlardır.
Đstanbul Cumhuriyet Baꢀsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde, hiçbir kanıt bulunmadığı
gerekçesiyle bu ꢀikayet hakkında takipsizlik kararı vermiꢀtir.
Ancak, Đstanbul Tabibler Odası baꢀvuranlara, adıgeçen doktorun daha önce de benzer
ꢀikayetlere konu olduğunu ve aynı dönemde tutuklulara yapılan iꢀkencelere dair izleri kasten
saklamaktan altı ay meslekten men cezası aldığına dair bilgi vermiꢀtir.
C. Gözaltından Sorumlu Polisler Aleyhinde Baꢀlatılan Cezai Usul Đꢀlemleri
Baꢀvuranlar, 4 ꢁubat 1994 tarihinde, iꢀkence altında itirafta bulunmaya zorladıkları
gerekçesiyle gözaltından sorumlu polisler aleyhinde Đstanbul Savcılığı’na ꢀikayette
bulunmuꢀlardır.
Đstanbul Cumhuriyet Baꢀsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde sözkonusu dört polisi Đstanbul
Ağır Ceza Mahkemesi önünde suçlamıꢀtır. Cumhuriyet Baꢀsavcısı polislerin itirafta
bulunmaları amacıyla iꢀkence yaptıkları gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 243.
maddesi uyarınca mahkum edilmelerini istemiꢀtir.
Baꢀvuranlar, bu yargılamada müdahil tarafı oluꢀturmaktadırlar.
Esasa bakan hakimler, 5 Haziran 1995 tarihli duruꢀmada, baꢀvuranlarla birlikte aynı
cezaevinde bulunan kiꢀiler, cezaevine geliꢀlerinde Can Ali’nin kollarını kullanamaz halde
olduğunu ve karısının sol kolunun felç olduğunu belirtmiꢀlerdir. Türkmen çifti, zar zor
yürüyebilmekteydi. Vücutlarında morumsu ekimozlar bulunmaktaydı. Birkaç ay boyunca
diğer tutukluların yardımıyla özel ihtiyaçlarını karꢀılamıꢀlardır. Çift kendilerini sorguya
çekenlerin iꢀkence uyguladıklarını dile getirmiꢀlerdir. yılı Kasım ayında Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumu’nun 2 No’lu Bilirkiꢀi
Kurulu’ndan, baꢀvuran Petek hakkındaki 17 ve 24 Ocak 1994 tarihli raporlar arasındaki
çeliꢀkiler hakkında karar vermesini istemiꢀtir. Hakimler, özellikle ikinci raporda yer verilen
yaraların baꢀvuranın tutuklandıktan sonra meydana gelip gelmediğini araꢀtırmıꢀlardır.
Baꢀvuran, 21 Ekim 1996 tarihinde Cerrahpaꢀa Üniversite Hastanesinde ve 16 Aralık 1996
tarihinde ise Adli Tıp Kurumu’nun 2 no’lu Bilirkiꢀi Kurulu tarafından muayene edilmiꢀtir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihli kararla, dört polisin delil yetersizliğinden
beraatine karar vermiꢀtir. Mahkeme sanıkların savunmalarını ve özellikle ꢀikayetçilerin
tutuklu bulunduğu 17 ve 24 Ocak 1994 tarihlerinde düzenlenen iki sağlık raporu arasında
geçen süreyi gözönüne almıꢀtır.
Baꢀvuranlar kararın temyizine gitmiꢀlerdir.
Yargıtay, 28 Haziran 2000 tarihli kararıyla, baꢀvuranlar tarafından dile getirilen iddialara
cevap vermeden kamu davasının sona erdiğine karar vermiꢀtir. Bu bağlamda yüksek
mahkeme konu hakkındaki beꢀ yıllık zamanaꢀımı süresinin, dava konusu sorgulamaların
yapıldığı tarihten itibaren iꢀlemeye baꢀladığını ve bu süreyi yarıda kesecek herhangi bir
durum olmadığından, bir önceki mahkeme karara varmadan önce sürenin sona erdiğini
belirtmiꢀtir.
4. Baꢀvuranların DGM önünde yapılan yargılaması
Cumhuriyet Baꢀsavcısı, 20 Ocak 1994 tarihinde baꢀvuranları yasadıꢀı silahlı örgüte mensup
oldukları gerekçesiyle DGM önünde suçlamıꢀ ve TCK’nın 168§ 2 ve 3713 sayılı Terörle
Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri gereğince mahkum edilmelerini istemiꢀtir.
Baꢀvuranlar, askeri hakimin de bulunduğu esasa bakan hakimler önünde, Ankara DGM
tarafından aynı olaylar gerekçesiyle mahkum edidiklerini ileri sürerek, suçlamaları
reddetmiꢀlerdir.
Baꢀvuranlar, 11 Nisan 1997 tarihli kararla suçlu bulunmuꢀlar ve her birini on iki yıl altı ay
hapis cezasına çarptırılmıꢀtır. DGM, daha önceki mahkumiyet kararının farklı bir suçtan
dolayı verildiği gerekçesiyle, ne bis in idem ilkesine göre yapılan baꢀvuranların esas
savunmasını bertaraf etmiꢀtir. Bunun için esasa bakan hakimler, diğer sanıkların beyanları,
baꢀvuranın ifadesi, TIKB’a ait çeꢀitli dergi ve yayınlar ile birlikte ele geçirilen baskı gereçleri
gibi kanıt unsurlarını esas almıꢀlardır.
Baꢀvuranlar, Yargıtay’a temyiz baꢀvurusunda bulunmuꢀlardır. Yargıtay, 17 ꢁubat 1999 tarihli
kararla, temyizine gidilen kararı onamıꢀtır. Bu karar baꢀvuranların avukatının bulunmadığı 25
ꢁubat tarihinde verilmiꢀtir.
Daha sonra baꢀvuranlar, 2000 yılı Aralık ayında F tipi Cezaevine nakledilmiꢀlerdir.
Nakledildikleri cezaevinde zaman içinde birçok olay meydana gelmiꢀ ve polisler ile tutuklular
arasında ꢀiddetli çatıꢀmalar vuku bulmuꢀtur.
Bu olayları protesto etmek amacıyla baꢀvuranlar açlık grevi baꢀlatmıꢀlardır. Bu nedenle
Wernicke-Korsakov Sendromu hastalığına yakalanan baꢀvuranlar, sırasıyla 29 Aralık 2001 ve ꢁubat 2002 tarihlerinde sağlık nedeniyle geçici olarak serbest bırakılmıꢀlardır.
Yaꢀadığı sağlık sorunları tedavisi olmayan bir hastalığa dönüꢀen baꢀvuran Petek Türkmen 16
Aralık 2002 tarihinde Anayasa’nın 104 § 2. maddesi uyarınca Cumhurbaꢀkanı tarafından
affedilmiꢀtir. Can Ali Türkmen de yine aynı gerekçeyle 14 Mart 2003 tarihinde
Cumhurbaꢀkanı affından yararlanmıꢀtır.
Bunun üzerine baꢀvuranlar Almanya’ya yerleꢀerek sığınma talebinde bulumuꢀlardır.
Türk adli makamları 6 Temmuz 2006 tarihinde Ceza Kanunu’nun 5237. maddesi uyarınca
baꢀvuranların dosyasının yeniden açılmasını kararlaꢀtırarak duruꢀmaların baꢀlama tarihini Eylül 2006 olarak saptamıꢀlardır.
Baꢀvuranlar öncelikle, gözaltında iken kendilerine iꢀkence uygulanması nedeniyle AĐHS’nin
3. maddesinin ihlal edildiğinden ꢀikayetçi olmaktadırlar.
Baꢀvuranlar AĐHS’nin 6 § 1. maddesini ileri sürerek, kendilerini yargılayan ve mahkum eden
Đstanbul DGM’nin, bünyesindeki üç hakimden birinin asker kökenli olmasından dolayı
tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığını ileri sürmektedirler. Baꢀvuranlar bunun yanısıra,
bu mahkeme önündeki yargılamanın 6. maddenin 1. fıkrasıyla 3. fıkrasının a) ve d) bentleri
açısından adil olmadığını ileri sürmektedirler.
Baꢀvuranlar, 11 Aralık 2002 tarihli görüꢀlerinde, gözaltına alınmalarından sorumlu polisler
aleyhinde baꢀlatılan yargılamanın uzun sürmesinden ꢀikayetçi olarak, yeni bir ꢀikayet dile
getirmiꢀlerdir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunan baꢀvuranlar bu maddenin ihlal edildiğinden ꢀikayetçi
olmaktadırlar.
AĐHM mevcut davada yalnızca 3. maddenin usulü bakımından değil yargılamanın tüm
yönlerine iliꢀkin olarak inceleme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Neticede 28 Mart 2002
tarihinde kendisine gönderilen bildirim mektubunun niteliği ve baꢀvuran tarafın 23 Haziran tarihinde ilettiği ek gözlemler göz önüne alındığında (54. maddenin 3. fıkrasının b)
bendi) sözü edilen yönlerin tamamı hakkında görüꢀ belirtebilme fırsatı sunulmuꢀ olan
Hükümet savunmasını hazırlama noktasında sıkıntıya düꢀtüğü yahut adaletin iyi idaresinin
gereklerinin menfaatlerine zarar verecek biçimde müdahale edildiği iddiasında bulunamaz.
A. Tarafların Argümanları
Baꢀvuranlar, iꢀkence yoluyla itirafa zorlanmanın Türkiye’de idari bir uygulama olduğunu
iddia etmektedirler. Baꢀvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kendisine sunulan sağlam tıbbi
kanıtlar karꢀısında gösterdiği kayıtsızlığı örnek olarak göstermektedirler. Bu cihetle
baꢀvuranlar, gözaltının sona ermesinin ardından yapılan ilk muayenenin yüzeysel olduğunu
belirtmekte ve Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde de ilgili adli tabip tarafından bu
durumun kabul edildiğini ifade etmektedirler.
Baꢀvuranlar, adli makamların ve diğer müdahil tüm makamların her hal ü karda kendilerine
iꢀkence uygulayanların yargılandığı davada net bir tutum sergilemediklerini ve böylelikle
iꢀkencecilerin cezai zamanaꢀımından yararlandıklarını iddia etmektedirler.
Hükümet, baꢀvuranların vücutlarında her hangi bir yara izine rastlanılmadığının belirtildiği 17
Ocak 1994 tarihli sağlık raporu sonuçlarıyla yetinmektedir. Ayrıca Hükümet, Adli Tıp
Kurumu’nun 2 no’lu Bilirkiꢀi Kurulu’nun samimi çabalarına rağmen kaynağının sözkonusu
rapor ile bir hafta sonra hazırlanan 24 Ocak tarihli rapor arasındaki ortadan kaldırılamayan bu
çeliꢀkinin mevcut davanın değerlendirilmesi noktasında belirleyici nitelikte olmadığını
savunmaktadır.
Aynı ꢀekilde Hükümet, ꢀikayetlerini temellendirmek noktasında ikna edici tarzda bir tarif
yapmayarak bir takım muğlak iddialarla yetinen baꢀvuranların inandırıcılıklarından ꢀüphe
duymaktadır.
Baꢀvuranlar ne kadar samimi olursa olsun Adli Tıp Kurumu’nun ꢀikayetlerini yaptıkları
dönemdeki sağlık durumlarına iliꢀkin olarak güvenilir bir sonuca ulaꢀmasının muhtemel
olmadığını iddia etmektedirler. Adli Tıp Kurumu’nun görüꢀ belirttiği 20 Ocak ve 7 Nisan tarihine kadar üç yıl geçmiꢀtir. Bu süre içerisinde izler çoktan kaybolmuꢀtu.
B. AĐHM’nin takdiri
1. AĐHS’nin 3. maddesinin esası hakkında
AĐHM baꢀvuranların 17 Ocak 1994 tarihinde gözaltı süresinin sonunda Đstanbul Adli Tıp
Kurumu tabibi T. Apaydın tarafından muayene edildiğini kaydetmektedir. Adıgeçen tabip
tarafından aynı gün hazırlanan raporda ilgililerin bedenlerinde herhangi bir ꢀiddet izine
rastlanılmadığı sonucuna varılmıꢀtır.
Buna karꢀın baꢀvuranları iki gün sonra muayene eden Sağmalcılar Cezaevi doktoru özellikle
her iki baꢀvuranın kol bölgesinde ve Can Ali Türkmen’in ayak tabanlarında olmak üzere bir
çok yara izine rastlamıꢀtır.
Adli tıp Kurumu bu sonuçları onaylayarak bir hafta istirahat raporu vermiꢀtir.
Đlgililerin özgürlüklerinin bağlanmasının baꢀlangıcından itibaren her hangi bir tıbbi
muayeneden geçirilmedikleri itibarla bu yaraların yakalanmalarından önceki bir dönemde
gerçekleꢀtiği iddiasında bulunulamaz.
Ayrıca 6 Ocak 1994 tarihinde gözaltına alınan baꢀvuranlar 11 Ocak 1994 tarihinde avukatları
ile görüꢀmelerine izin verilene kadar tam anlamıyla sorgulamayı yapanların insafına
bırakılmıꢀlardı.
Böylesi bir gözaltı sürecinde meydana gelen her türlü yaralanma Hükümet aleyhinde ciddi
ꢀüphelere yol açmaktadır. Bu nedenle baꢀvuranların iddiaları ile ilgili ortaya çıkan ꢀüpheler
noktasında uygun deliller temin ederek sözkonusu yaralara iliꢀkin makul bir izahatta
bulunmak Hükümet’e düꢀer.
Bu bakımdan Hükümet haklarında ꢀikayette bulunulan polisler ve Đstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi gibi 17Ocak ve 24 Ocak tarihlerinde verilen raporlar arasındaki bir haftalık
dönemden bahisle bu raporlar arasında gözlemlenen çeliꢀkiyi gidermenin Adli Tıp Kurumu
açısından imkansız olduğunu ifade etmekle yetinmektedir.
Ancak ileri sürülen bu argümanlar tutarlı değildir.
Adli Tıp Kurumu 24 Ocak tarihli raporunda tarıꢀmalı gözaltıdan yalnızca iki gün sonra
cezaevi doktoru tarafından 19 Ocak tarihinde konulan tanıyı teyit etmekle yetinmiꢀtir.
Sözkonusu dönemde baꢀvuranlar halen Devlet otoritesi altında bulunmaktaydılar.
Adli Tıp Kurumu’nun tartıꢀmalı olaylardan yaklaꢀık üç yıl sonra bizzat kendi raporları
arasında ortaya çıkan tutarsızlığı izah edememiꢀ olması ꢀaꢀırtıcı değildir.
Esasen AĐHM düzenlenen ikinci raporun T. Apaydın tarafından hazırlanan rapora kıyasla
üstün oluꢀunu kabul etmek hususunda tereddüt duymamaktadır. Adıgeçen doktorun kendi
çalıꢀma tarzıyla ilgili olarak adli makamlara verdiği izahatlar, tıp etiği noktasında ortaya çıkan
eksiklikleri ve bu konuda Birleꢀmiꢀ Milletler Đstanbul Protokol’ünde kaydedilen gerekler
dikkate alındığında 17 Ocak 1994 tarihli rapor güvenilir olmaktan son derece uzaktır.
Her hal ü karda, baꢀvuranların davasına bakan hakimler bu derecede ꢀüpheler duyuyor
idiyseler, kötü muameleye dair kanıt bulma güçlüğünü hesaba katarak belli bir süre sonra
hazırlık soruꢀturmaları sırasında ya da baꢀvuranların aleyhlerinde sunulan 24 Ocak 1994
tarihli raporun içeriğine açık biçimde itirazda bulundukları 5 Haziran 1995 tarihli duruꢀmanın
sonunda istenilen bilirkiꢀi raporunu talep ederek duruma uygun hareket edebilirlerdi.
Hükümet tarafından makul izahatta bulunulmaması üzerine, 3. maddede istenilen kanıtın
yeterince ciddi, belirli ve tutarlı göstergeler demetinden kaynaklanması mümkün
olabildiğinden AĐHM, 17 Ocak 1994 tarihli raporun gerektiği gibi düzenlenmediğini ve
sonraki iki raporda tespit edilen izlerin, sorumluluğunu Türkiye’nin taꢀıdığı bir muamelenin
eseri olduğunu takdir etmektedir.
AĐHM, bir kimsenin kollarından asılması gibi kötü muameleler sonucunda kol bölgesinde
duygu yitimi ve karıncalanmadan kol sinirlerinde lezyonların oluꢀmasına kadar giden
semptomların meydana gelebildiği benzer durumlarla daha önce de karꢀılaꢀmıꢀtır (Hassan
Kılıç – Türkiye, no.35044/97, § 38, 28 Haziran 2005).
AĐHM ayak tabanına sopayla vurulması anlamına gelen falaka sonucunda gözlemlenebilecek
semptomlardan da haberdardır (bkz., sözgelimi, Batı ve diğerleri, adıgeçen, § 114; Salman,
adıgeçen, § 113, ve Tanlı – Türkiye, no: 26129/95, § 105).
Takdirine sunulan unsurların tamamını göz önünde bulunduran AĐHM baꢀvuranların
kendilerini sorgulayanlar tarafından itiraf yahut bilgi alabilmek amacıyla ancak kasten
uygulanabilecek askı, falaka gibi kötü muamelelere maruz bırakıldıkları kanaatine varmıꢀtır.
Bu husustaki ölçütler dikkate alındığında böylesi bir ꢀiddet «iꢀkence» sıfatını hak etmektedir.
Kısacası AĐHS’nin 3. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiꢀtir.
2. AĐHS’nin 3. maddesinin usulü bakımından
a. Uygulanabilir genel ilkeler
Bir kimse mevcut davada olduğu gibi «savunulabilir» bir biçimde Devlet görevlilerinin
kendisine 3. maddeye aykırı bir muamelede bulunduğunu kanıtladığında, yetkili makamlar
olayların ortaya konulmasını ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlayacak
tarzda «resmi ve etkili bir soruꢀturma» yürütmelidirler.
Bununla beraber usul gerekleri mevcut davadaki gibi cezai takibat baꢀlatılmasına yol
açtığında hazırlık soruꢀturması aꢀamasından daha ileri bir safhaya geçer. Bu durumda 2.
maddede talep edilenle aynı ꢀekilde, hüküm safhasıyla beraber yargılamanın tamamı 3.
maddeyle getirilen yasağın amillerine uymak zorundadır. Bu anlamda yetkili mahkemeler hiç
bir ꢀekilde kiꢀilerin bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik saldırıları cezasız bırakmak
durumuna düꢀmemelidirler.
Bu yalnızca kamunun güvenini korumak ve Hukuk Devletleri arasına katılmak için değil aynı
zamanda yasadıꢀı iꢀlemlere karꢀı hoꢀgörü gösterildiği veya suçlularla iꢀbirliği yapıldığı
izlenimi verilmesine mani olmak açısından da elzemdir.
Bu yaklaꢀımdan asla, her ceza yargılaması bir mahkumiyet ya da hatta belli bir ceza kararıyla
neticelenmelidir sonucunu çıkarmamak gerekir.
Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin caydırıcı gücünü
azaltmamak için herhangi bir sonuca varmadan evvel, 3. maddenin talep ettiği titiz
incelemeyi ne ꢀekilde yaptıkları ya da yapıp yapmadıklarıdır.
Bu bağlamda AĐHM, bir devlet görevlisinin AĐHS’nin 3. maddesine aykırı muameler
kapsamına giren ağır bir suç iꢀlemekle suçlandığında bu kimsenin kendisi yahut davasıyla
alakalı görevlerini icra etmeye devam etmesinin ve hatta suçluluğu kanıtlandığında dahi aynı
kamu görevinde kalmayı sürdürmesinin tasavvur etmenin mümkün olmadığını dile
getirmektedir.
Kararın veriliꢀi ve cezanın infazı aꢀamaları da dahil olmak üzere bu türden davaların seyir ve
neticesinin genel ya da özel af gibi istisnai tedbirler adı altında akamete uğratılmıꢀ olması ya
da bu bağlamda zımnen geçerli olan ivedilik ve makul özen ilkesine aykırı bir biçimde adli
gecikmeler nedeniyle zamanaꢀımına uğratılmıꢀ olması kabul edilemez.
b. Bu ilkelerin gözlemlenmesi
Baꢀvuranlara iꢀkence uyguladıkları iddia edilen kiꢀilere karꢀı açılan dava ꢀikayetin yapıldığı 4
ꢁubat 1994 tarihinde baꢀlamıꢀ ve 28 Haziran 2000 tarihinde baꢀlamıꢀ ve 28 Haziran tarihinde
Yargıtay’ın kamu davasının Haziran 1999 tarihinden itibaren zamanaꢀımına uğradığını
bildirmesiyle neticelenmiꢀtir.
AĐHM haklarında dava açılan polislerin Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca iꢀkence
yoluyla itirafa zorlamak suçlamasıyla 13 Haziran 1994 tarihinde Đstanbul Ağır ceza
Mahkemesi önüne çıkarılmıꢀlardır. Bu nedenle Đstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın sorumluları
derhal tespit ederek baꢀvuranların ꢀikayetlerine cevap verecek uygun bir biçimde muhtemel
sorumlulukları ortaya koyduğu hükmüne varılabilir.
Bu bakımdan AĐHM yürürlükteki usul gereklilikleri çerçevesinde bir ön soruꢀturma yapılıp
yapılmadığını tespit etmekten çok Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin sorumluları
cezalandırma yoluna gitme niyeti taꢀıyıp taꢀımadığını belirlemek gerektiği kanaatindedir.
AĐHM Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin baꢀvuranlar ve sanıkları davanın kendisine
intikalinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra dinlediğini derhal tespit etmektedir. Ayrıca
duruꢀmaların baꢀlamasından dosyaya eklenen tıbbi raporların bilirkiꢀi incelemesine tabi
tutulması emrinin verilmesine kadar bir yıl beꢀ ay, sonradan faydasız olduğu anlaꢀılan bilirkiꢀi
raporunu almak için beꢀ ay ve polislerin beratine karar vermek için iki yıl iki ay geçmiꢀti.
Sanıklara tanınan serbesti üzerinde durmanın lüzumu yoktur. Yukarıda sözü edilen adli
gecikmeler baꢀlı baꢀına yürürlükteki pozitif yükümlülük ilkesine aykırılık teꢀkil etmektedir.
Ayrıca esas hakimlerinin birbirinin zıddı raporlar noktasında karꢀılaꢀabilecekleri yegane
takdir güçlüğünün görecekleri davanın «karmaꢀık» nitelikte olması yeterli değildir.
Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında tartıꢀmalı yargılamanın istenilen ivedilikte
yürütüldüğü ya da Türk Mahkemeleri’nin kamu davasının zamanaꢀımına girmeden
sonuçlandırılması amacıyla koꢀulların ciddiyetinin gerektirdiği pozitif tedbirleri aldığı
hükmüne varılması mümkün değildir.
Bu itibarla baꢀvuranlara iꢀkence uyguladıkları iddia edilen karꢀı açılan kamu davasının
düꢀmesine yol açan koꢀullar nedeniyle AĐHS’nin 3. maddesi usul yönünden de ihlal
edilmiꢀtir.
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla 3. maddesinin a) ve d) bentlerine atıfta bulunan
baꢀvuranlar adil dava haklarının bir çok yönden ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
A. Tarafların argümanları
Baꢀvuranlar kendilerini yargılayarak mahkum eden DGM’nin hakim heyetinde ordu mensubu
bir subayın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak addedilemeyeceğini
ifade etmektedirler.
Baꢀvuranlar bu mahkemece yapılan yargılamanın adil olmadığından ꢀikayetçi olmaktadırlar.
Bu bakımdan baꢀvuranlar 1994 yılı Ekim ayında yine bu mahkemelerden biri tarafından
mahkum edildiklerini ve Đstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyetlerine karar
verirken dayanak olarak yalnızca iꢀkence altında zorla alınmıꢀ itiraflarını değil sözü edilen
eski mahkumiyetlerini de mevcut davada suçluluklarına kanıt olarak aldığını ve lehte tanıkları
dinlemeye dahi gerek görmeden önyargıda bulunduğunu iddia etmektedirler.
Olayların gerçekleꢀtiği dönemde yürürlükte olan mevzuatı esas alan Hükümet Devlet
Güvenlik Mahkemesi bünyesinde görev yapan hakimlerin seçilme ve atanma biçimlerini ve
adli fonksiyonlarını icra ettikleri sırada kendilerine tanınan güvenceleri düzenleyen anayasa
hükümlerine dikkat çekmektedir.
Ayrıca Hükümet Đstanbul DGM önünde gerçekleꢀen muhakemenin 6. maddenin gereklerine
cevap verdiği kanaatindedir.
B. AĐHM’nin takdiri
AĐHM Türkiye’ye karꢀı açılmıꢀ benzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu
kanıtlanmıꢀ bir mahkemenin hiçbir ꢀart altında davasını gördüğü kiꢀilere adil bir yargılamayı
garanti edemeyeceği hükmüne vardığını anımsatmaktadır. AĐHM bu noktada 6 § 1. maddenin
ihlal edildiği tespitinde bulunulduktan sonra adil dava hakkına iliꢀkin diğer ꢀikayetleri ayrıca
incelemeye gerek olmadığını müteaddit defalar dile getirmiꢀtir (Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim tarihli karar).
Bu itibarla öncelikle ilk soruya eğilmek yerinde olacaktır.
Mevcut davada Hükümet’in 6 § 1. maddenin ihlal edildiği hükmüne varılan benzer davalardan
farklı sonuçlanmasına yol açacak herhangi bir argüman sunmadığı gözlemlenmektedir (Özel –
Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım2002, ve Özdemir – Türkiye, no: 59659/00, ꢁubat 2003).
Netice olarak mevcut davada da AĐHM, böylesine ağır suçlamalarla karꢀı karꢀıya bulunan
baꢀvuranların aralarında bir askeri hakimin de bulunduğu bir hakim heyeti önüne çıkmaktan
endiꢀe duymalarının anlaꢀılabilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle baꢀvuranlar, Đstanbul
DGM’nin amacına aykırı bir takım mülahazaların etkisine girmesi noktasında meꢀru korkular
duymuꢀ olabilirlerdi.
Bu nedenle baꢀvuranların bu mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına iliꢀkin duydukları
kuꢀkuların objektif olduğu kanaatine varılabilir.
Bu itibarla AĐHM, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıꢀtır. Bu nedenle
AĐHM tartıꢀmalı davanın adil olmadığı yönünden yapılan ꢀikayetleri incelemek hususunda
kendisini muaf addetmektedir.
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI
A. Tazminat
Baꢀvuranların her biri üniversite eğitimlerini tamamlamalarına engel olunduğu ve bu nedenle
geçimlerini sağlamak maksadıyla geçici iꢀlerde çalıꢀmak zorunda bırakıldıkları gerekçesiyle
25.000 Euro talep etmektedir.
Manevi tazminat olarak ise baꢀvuranların her biri serbest bırakıldıkları tarihe değin
uğradıkları bedensel ve ruhsal zararlar için 75.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet AĐHM’yi bu talepleri temelden yoksun ve aꢀırı oldukları gerekçesiyle reddetmeye
davet etmektedir.
AĐHS’nin 3. maddesi bakımından tespit edilen ihlallerin ciddiyetini ve bu konudaki
içtihatlarını gözönünde bulunduran AĐHM maddi manevi tüm zararları için baꢀvuranların her
birine 25.000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
6. maddeye iliꢀkin olarak AĐHM ihlal tespitinin baꢀlı baꢀına yeterli bir adil tatmin teꢀkil
ettiğini takdir etmektedir. Ayrıca AĐHM mevcut davada olduğu gibi AĐHS’de öngörülen
bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine uymayan bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararları
verildiğinde ilgililerin talebi üzerine yeni bir dava açılması ya da esasa iliꢀkin yeniden
yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından uygun bir yol olduğunu
hatırlatmaktadır (Öcalan – Türkiye, no: 46221/99, § 210 in fine).
B. Masraf ve harcamalar
Baꢀvuranlar AĐHM önünde hak talebinde bulunmak için yaptıkları masraf ve harcamalarla
birlikte avukat ücreti için 20.000 Euro talep etmektedirler. Taleplerini temellendirmek için
ellerinde her hangi bir belge bulunmamaktadır.
Hükümet bu rakamın haksız ve aꢀırı olduğu kanaatindedir.
AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesiyle yapılan masraf ve harcamaların iadesinin ancak sözkonusu
masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul oranda olduğunu ispatladığı sürece
elde edilebileceğinin öngörüldüğünü anımsatmaktadır. Ayrıca yargılama giderlerinin iadesi
ancak tespit edilen ihlalle iliꢀkili olduğu sürece mümkündür (Beyeler – Đtalya (adil tatmin),
no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).
AĐHM baꢀvuranların iddialarını temellendirerek danıꢀmanları tarafından yapılan çalıꢀmaları
detaylandırmak üzere her hangi bir belge sunmadıklarını tespit etmektedir. Buna karꢀın
AĐHM baꢀvuranlara, masraf ve harcamaları için KDV’den muaf tutulmak üzere 3.000
Euro’dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım
düꢀülerek kalan miktarın ödenmesine karar vermiꢀtir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
faiz oranına üç puan eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. AĐHS’nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;
2. AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin Đstanbul Devlet Güvenlik Mahekemesi’nin bağımsızlık ve
tarafsızlığına iliꢀkin olarak ihlal edildiğine;
3. AĐHS’nin 6. maddesi yönünden yapılan diğer ꢀikayetlere iliꢀkin olarak ayrıca görüꢀ
belirtmeye gerek olmadığına;
4. AĐHS’nin 6. maddesine iliꢀkin olarak yapılan ꢀikayet hususunda ihlal tespitinin baꢀlı baꢀına
adil bir tatmin teꢀkil ettiğine;
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından
baꢀvuranlara,
i. toplamda 50.000 Euro (elli bin) olmak üzere baꢀvuranların her birine maddi ve
manevi tazminat olarak 25.000 Euro (yirmi beꢀ bin) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro’dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından
sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düꢀülerek kalan miktarın KDV’den muaf
tutulmak üzere ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiꢀtir.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddesine uygun olarak 19 Aralık 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiꢀtir.
12
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło